
Paribu’yu indirmek için: https://paribu.go.link/eHetU
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Yeni çıkan kitabım “Kendimi Nasıl İyileştiririm?”i almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
*Bu bölüm "Paribu" hakkında reklam içerir*
Transkript
Paribu, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün para kazanma üzerine konuşacağız arkadaşlar.
Önce biraz antik dünyadan bahsedeceğim, size Roma dönemine götüreceğim.
Daha sonra günümüze döneceğiz.
Bu konunun devamı gelecektir diye düşünüyorum.
Para kazanma ve o parayı yönetmeye dair aslında bugün de geçerliliğini koruyan evrensel ilkeler bunlar arkadaşlar.
O yüzden Roma dönemine bir değinmek istedim.
Buradaki amacımız aslında ekonomik kararlarımıza şöyle tarihi bir perspektif kazandırabilmek.
Böyle para mevzuları konuşurken ya kardeşim Roma'da da böyle...
Şimdi arkadaşlar Latince'de sığır anlamına gelen pecunia yani para ve bereketli anlamındaki feliks yani şanslı gibi kelimeler bize aslında tarımla
zenginlik arasındaki o güçlü bağı gösteriyor.
Romalılar için tarım merkezi bir konumda ekonomik olarak merkezi bir konumda yer alıyor.
Romalılar savaş ve ticaretten kazanmış oldukları parayı bilin bakalım tekrar nereye yatırıyorlar toprağa arkadaşlar.
Çiftçilik sadece böyle bir geçim kaynağı.
anlamına gelmiyor. Aynı zamanda bireysel başarının da bir ölçütü olarak görülüyor.
Cincinnati's gibi ki kendisi Roma'nın en önemli diktatör devlet adamlarından biridir.
Çiftçilikten geliyor arkadaşlar ve koskoca Roma'yı yönetiyor ve tekrar eski hayatına çiftçiliğe dönerek bu ideali pekiştirmiştir.
Ve Roma zamanla Akdeniz'in en büyük ekonomisi haline geliyor.
Ama tarım yine de ön planda yani toplumda başarı ve refahın simgesi tarım arkadaşlar.
Fakat Şunu da unutmamak gerekiyor.
Tarım çok büyük bir ölçüde insan emeğine dayandığı için ve Roma'da da kölelik sistemi olduğu için maalesef Roma toprakları genişledikçe tarım iyice köle emeğine dayanıyor.
Ve elit kesim kazancın tadını böyle çıkarırken, yiyip içerken köleler çok ağır şartlarda çalıştırılıyorlar.
Köleleştirilmiş işçiler var yani tarımda da görünmez emekçiler dediğimiz insanlar bunlar.
Bizim küçük bir ilimiz kadar hani bilecik kadar falan öyle düşünün.
Ve her yer böyle küçük aile çiftçikliği.
Çiftçik, çiftçik. Çiftlikleriyle kaplıymış çiftçikte ya.
Roma senatosunun elçileri Sizinatis'e ulaştıklarında onu kendi tarlasında çalışırken buluyorlar.
Yani adam bildiğiniz çiftçi arkadaşlar.
Düşünün ordunun başına getiriliyor, savaşı kazanıyor ve 15 gün sonra işi gücü bırakıp geri tarlasına dönüyor ve çiftçiliğine devam ediyor.
Yani düşünün ülkeyi yönetmeyi bırakıp...
Tarlası da geri dönüyor. Merve az önce diktatör demiştin.
Her diktatör aynı değil canım.
Şimdi buraya bir dipnot atalım.
Cincinnati's neden önemli arkadaşlar?
Çünkü ABD'deki bir şehre onun adı verilmiş.
Çünkü çok mütevazı. Bir halk kahraman olarak görülüyor.
Kişisel gücünü çıkarları için kullanmadığı için seviliyor.
Görevini tamamladıktan sonra tarlasına geri dönmesinden dolayı seviliyor.
Yani anlayacağınız çok erdemli bir lider olarak görülüyor arkadaşlar.
özellikle cumhuriyetçi değerleri vurgulamak için anlatılıyor.
Hatta ABD'nin ilk başkanı George Washington'da 1775-1783 yılları arasında Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda kıta ordusunun başkomutanıydı.
Ve savaşı kazandıktan sonra o daha çok güçlü bir konuma ulaştı.
Ama ne yaptı? Askeri diktatör olmak yerine çiftliğine geri döndü.
O yüzden onunla bir benzerlik kurulur ikisi arasında.
Ki Washington'ın rol model aldığı kişi zaten Cincinnati'stir arkadaşlar.
Cincinnati'se Tam yetki veriliyor düşünün yani istese diktatörlük yapabilir ama yapmıyor.
Sezar ne yapıyor? Kendini ömür boyu diktatör ilan ediyor ve o koltuktan kalkmamak için her şeyi yapıyor.
Ondan sonra da diyor ki sen de mi bürütüs?
Kapa parantez devam edelim.
Şimdi arkadaşlar Roma'da çiftçiler topraklarını kendi soylarından gelenlere aktarıyorlar.
Yani böyle nesilden nesile geçen bir çiftçilik var.
Sonra tabii Roma iyice topraklarını genişletiyor.
Giderek daha fazla satılık arazi oluyor.
Ve dönemin lideri Kato tarıma dair adında bir kitap yazıyor.
Burada iyi toprak seçimi hakkında bir takım tavsiyeler veriyor.
Şöyle kısa bir tavsiyesinden bahsedeyim.
Mesela diyor ki tarlalarında insanlar gibi olduklarını unutmayın diyor.
Fazla maliyet üretirlerse aslında karlı değillerdir diyor.
Bana... En iyi çiftliğin ne olduğunu sorsalar şöyle cevaplardım.
İdeal bir mevkide yer alan ve tüm alanların içinde 25 dönümlük olandır.
Bağlar özellikle iyi bir şarap üretimi varsa en ön sırada yer alır diyor.
En karlı ve en prestijli tarımsal yatırımlardan biri.
Günümüzde de böyle arkadaşlar uzun vadeli yatırım arayanlar için oldukça karlı bir seçenek.
Tabii toprak, iklim ve işte rakıma göre iyi bir yerdeyse ve sabrınıza göre tabii ki.
Biliyorsunuz özellikle Fransa, İtalya, İspanya...
İspanya, işte Kaliforniya, Arjantin, Şili buralarda bağcılık çok gelişti.
Günümüzde de çok büyük bir endüstri bu zaten.
Tabii küçük yatırımcılar için bu iş biraz hayal açıkçası.
Çünkü şarap endüstrisinde küçük bir servet büyük bir servetle kazanılır derler bilirsiniz.
Kato ikinci en iyi tarım arazisini sulak bahçe demiş arkadaşlar.
Neden? Çünkü sürekli ürün verebilen verimli bir alan demek bu.
Üçüncü sıraya söğüt ağaçlarını koymuş.
Bu da herhalde tarımda ve inşaatta kullanılabilir oldu.
4. sıraya zeytin ağaçları demiş ki yağ üretimi için biliyorsunuz hala zeytin ağaçları çok kıymetli.
5. sıraya çayır demiş.
Bu da muhtemelen hayvan besiciliği için söylediği bir şey.
6. sıraya da tahıl tarlası diyor.
Bu da arkadaşlar temel besin kaynağı.
Ve 7. sırada da odun ağaçları demiş.
Yakacak ve işte yapı malzemesi için bunu söylüyor.
Ve en son olarak da meyve ağaçları falan geliyor arkadaşlar.
Bu da ekstra bir gelir kaynağı olduğu için.
O dönemler için böyleymiş.
Günümüze bakacak olursak 4 mevsim üretim imkanı olan yüksek fiyatlı.
İşte seralar, kontrollü tarım arazileri belki başı çekiyordur ki burada da Hollanda karşımıza çıkıyor.
Oldukça ileri düzeyde bir seracılık yaptıkları için bu sahada dünya çapında en büyük kar elde edenlerden.
Organik tarım arazileri çok karlı.
Gitgide talep artıyor. İhracat imkanı geliş.
ABD ve Avrupa pazarında çok revaçta bunlar.
Yani sanırsınız ben az sonra çapamı, tırpanımı alıp tarlaya tapana gideceğim.
Neden bu kadar detay anlatıyorum bilmiyorum.
Hastalık bende bu. Detaya girmem lazım.
Neyse devam edelim arkadaşlar.
Yaşlı Pilinus'un da böyle tarımla ilgili bilgiler vermiş olduğu yazılar var.
Burada asma ağacıyla ilgili harika bir bilgi vardı.
Çok hoşuma gitti. Diyordu ki asmanın Yılda dörtten fazla kol çıkartmasına, coşmasına izin vermeyin.
Onu daima kontrol altında tutun.
Çünkü bu bitki şöyle bir yapıya sahiptir.
Hayatta kalmaktansa doğurmayı tercih eder.
Ama o ağaçtan eksilttiğiniz her şey onun meyvesine gider.
Başka bir deyişle asma çok yıkıcı bir şekilde büyür, güçlenmez ama kendi canından verir.
Az önce anlattıklarımın asma ile ilgili olduğunu düşünmediniz değil mi arkadaşlar?
Kontrolsüz güç güç vermez, zayıflık verir.
Bunu hem ticari hayatımıza hem de şahsi hayatımıza uygulayabiliriz.
Bunun üzerine bir düşünebiliriz bence.
Peki Roma döneminde nasıl zengin?
Muhtemelen imrenilen ve belki de saygı duyulan biri olunur arkadaşlar.
M.S. 2. yüzyılda ticaret gelişti Roma'da ve bölgeler arası ticaret, ihracat falan arttı.
Şimdi anlatacaklarım Roma'daki ticaret modeli sanki böyle işte günümüzün küreselleşmesinin erken bir versiyonu gibi.
Şöyle ki bu bölgeler arası ticarette hem düşük bir vergilendirilme yapılıyor hem de ortak bir para birimi kullanılıyor.
Aynı zamanda yasalarla da desteklendiğini görüyoruz.
Korsanlık da denetim altına alınmaya çalışılıyor.
Yani eşi benzeri görülmemiş yollar yapılıyor.
Köprüler, su kanalları, liman ağları yapıyorlar ve sonuçta ne oluyor?
Ticaret imparatorluk sınırları dışına kadar taşıyor.
Düşünün arkadaşlar İskandinavya, Çin, buralarda bile Roma sikkeleri karşımıza çıkıyor.
Yani öyle bir ticari ağ sistemi kurmuşlar.
Peki niye her yol Roma'ya çıkar demiliyor?
Bir sebebi de bu aslında. Çünkü tarih boyunca Romalılar 50.000 milden fazla yol yapmışlar.
Yaklaşık 1000 köprü inşa etmişler.
Yani 50.000 mil dediğimiz yol yaklaşık olarak 81.000 kilometreye tekabül ediyor.
Yani Amerika'nın eyaleti.
arası yollarının bile toplam uzunluğundan bir tık daha fazla düşünün.
Peki sadece bu yolları ticari amaçla mı yaptılar?
Hayır. Askerlerin böyle kritik bölgelerde hızla ilerlemesi için de yapıldı bu yollar.
Bir de askerleri meşgul tutarak işte onların böyle boşta kalıp isyan etmelerini önlemek için de yapıldığı söyleniliyor.
Ticaret ve bankacılık da tabii gelişti arkadaşlar Roma'da.
Tüccarlar mallarını genellikle işte borçla satın alıyorlar ve bu borçları da ya arkadaşlarından ya da profesyonel bankacılardan veya aracılardan temin ediyorlar.
Bir de denizcilik kredisi diye bir şey var.
Ama hala ticaret böyle daha az saygın bir uğraş olarak düşünülüyor tarıma göre.
Peki Roma'da nasıl zengin, belki imrenilen ama kesinlikle saygı duyulmayan biri olunur diye soruyorsanız.
Pablikani olarak yani vergi tahsildarlığı.
Evet çok nüfuslu bu insanlar ama oldukça açgözlü ve sahtekar olarak görülüyorlar ve nefret ediliyorlar.
Aynı zamanda da çok zenginler.
Antik Roma'da nasıl yatırım yapılıyordu veya nasıl para kaybediliyordu?
Şimdi M.S. 2.
yüzyılın başlarına doğru Juvenal adında bir şair var ve Romalı insanların sadece iki şeyi ekmeği ve eğlence gösterilerini önemsediklerini söylüyor.
Bu ifadenin aslında doğruluk payı yüksek çünkü Romalıların...
Büyük çoğunluğunun ne istediğini ve Juvenal gibi böyle üst sınıftan olanların halkın geri kalanını nasıl gördüklerini ortaya koyan bir ifade bu.
Şöyle şimdi Romalıların pek çoğu imparatorluğun faydasını çok az görüyorlardı ve yoksulluk içinde yaşadılar.
Roma'nın büyüyen gücü zenginle yoksul arasında çok derin bir uçurum yarattı.
Hani böyle Charles Dickens'ın iki şehrin hikayesi vardır ya oradaki gibi düşünün.
Zenginlerin şehirdeki konakları arasında işte Revaklı, Hama...
Mamlı, havuzlu ve bahçeli muhteşem köşkler yer alıyor.
Ve bu konaklar dönümlerce uzanıyor.
Değerli gayrimenkullerle dolu.
Bu malikanelerin ihtişamı tapınaklarla yarışacak kadar arkadaşlar.
Ve bunlar Roma'nın merkezini süslüyorlar.
Bunların hemen yanındaki o diğer alanlarda yoksul insanların yaşadığı derme çatma yapılar var.
İşte dar sokaklar ve bu sokaklarda yaşayanlar çok yoğun bir nüfus var.
Bu bölgelere de insula deniliyor arkadaşlar.
İşte varoşlar. gibi düşünebilirsiniz.
İşte yüksek derme çatma yapılarının olduğu dar sokaklar ve insular sadece kalabalık değil aynı zamanda da oldukça tehlikeli, oldukça pis yerler ve çok da pahalılar.
Genellikle müteahhitler işin ucuzuna kaçıyor burada.
Uyduruk tuğlalardan evler yapıyorlar ve böyle işte kira getirsin de yapılan binalar da var buralarda.
Sık sık da çökmeler oluyor.
Aydınlatma zaten mumla olduğu için bu evlerde sürekli yangın çıkıyor.
Akan bir su yok, tuvalet yok, banyo yok, hiçbir şey yok ve kiralar çok yüksek.
Romanın merkezinde olduğu için.
Yani öyle kötü ki arkadaşlar yaşam şartları.
Bir insanın ömür süresi o zamanlar yaklaşık 27-28 düşünün.
Peki en baştaki ekmek ve eğlencenin bütün bunlarla ne alakası var?
Şimdi arkadaşlar buradaki yoksul insanlar ayaklanmasın diye onlara ne yapıyorlar biliyor musunuz?
Böyle biraz ekmek veriyorlar, biraz da gösteriler sunuyorlar.
Gladyatör oyunlarının düzenlenme sebeplerinden biri de budur.
Yani sırf bu fakir halkın desteğini alabilmek için onlara yiyecek dağıtıyorlar, eğlenceler düzenliyorlar.
Aslında amaçları halkın dikkatini dağıtmak ve halkın neden böyle bir yoksullukla boğuştuğunu anlamamalarını sağlamak.
Yani zenginlere dönüp hesap sormamaları için anlatabildim mi?
Gladyatör oyunlarında çalışanlara da tabii istihdam sağlanıyor.
Hayvan bakıcıları, yük taşıyanlar, sürücüler, kayıkçılar, hancılar falan onlar da nemalanıyor.
Gladyatörleri izlemeye gelenler o arenanın civarındaki satış dükkanlarını da hareketlendiriyor.
Şehirde alışveriş artıyor tabii satıcılar da memnun.
Mesela İmparator Sezar bir keresinde işte filler ve şövalyelerle birlikte Bin Gladyatör'ün olduğu bir gösteri düzenliyor arkadaşlar.
İktidar ele geçirmek isteyenler ne yapıyorlar?
Önce yoksullara ekmek ve eğlence düzenliyorlar.
Taktik bu. Sezar'ın taktiği de budur.
Ve tabii bu olay gitgide daha da vahim bir hal alıyor.
Herkes halkın beğenisini kendi toplamak istediği için bir süre sonra imparatorluk ailesinin dışında herhangi birinin tahıl dağıtmasını ve eğlence düzenlemesini kaldırıyorlar.
Yasak geliyor. Milattan sonra 80'de İmparator Titus tarafından kolezyum açılıyor ve bu kolezyumun açılış oyunlarında 5000 hayvan avlanarak katledilmiş.
107 yılında Trajan zaferle dönmüş olduğu bir sefer sonrasında 117 gün boyunca 10.000 gladiyoterin yarıştı.
halka açık oyunlarla kutlama yapmış.
Şimdi bu ekmek ve eğlence gösterilerinde başı kim çekiyor arkadaşlar?
İmparator Sezar ve Augustus çekiyor çünkü onlar halkın desteğini kazanma konusunda.
En cömert olanlar, kesenin ağzını en çok açanlar.
Hatta Sezar farklı dillerde tiyatro gösterileri yaptırıyor.
Araba yarışları, deniz savaşları, atletizm yarışmaları ve soylu gençlerin binicilik becerilerini sergilemiş oldukları etkinlikler düzenliyor.
Ama Sezar en çok gladiyatörlere düşkün arkadaşlar.
Hatta Sezar'ın gladiyatör okulu bile vardır.
Buraya işte gladiyatörleri bile kendisi seçiyor ve bu gösterileri düzenlemek için korkunç paralar harcamıştır Sezar.
Hatta bu yüzden borç basıyor.
Mesela bir deniz savaşı gösterisi düzenlemek için yapay bir göl kazdırıyor ve Lübnan ve Mısır'daki filolardan gemiler getirtiyor.
O kadar çok insan gelmiş ki bu etkinliği izlemeye.
Aralarında ezilenler ve boğulanlar olmuş.
Sezar'ın iktidarda kalma sebeplerinden biri de yoksul halka çok fazla tahıl ve işte ekmek dağıtması.
Bir keresinde her bir askerine savaş ganimetlerinden bir köle bağışlamıştır.
Sezar bayındırlık memurluğu yaptığı dönemde yani diktatör olmadan önce babasının anısına onun cenazesinde bir etkinlik düzenliyor arkadaşlar.
Burada bir gladiyatör oyunu sergiliyor yine ve o sırada yerlerde kum yerine gümüş tozu kullanmış.
Düşünün yani müsriflik seviyesine bakın yerde kum yerine gümüş tozu.
tozu var. Gladiator oyunlarından bahsediyorum.
Bir de bu Gladiator gösterilerinde sponsorlar var arkadaşlar.
O etkinliğe adını yazdırmak için böyle birbirleriyle yarış halinde olan sponsorlar bunlar.
Aslında şimdi maçlarda olduğu gibi değil mi?
Şimdi arkadaşlar buraya kadar Antik Roma'dan biraz bahsettim size.
Günümüzde olan benzerliklerini aslında görmenizi istedim.
Yani demem o ki para kazanmak bir sanattır.
Ve bu sanat gördüğünüz üzere binlerce yıldır değişmeyen bir takım kurallara dayanıyor.
Atik Roma'da servet yalnızca kazanılmakla kalmaz doğru yatırımlarla da korunurdu.
O dönemin en değerli varlıkları altın ve toprakta diyebiliriz.
Bugün ise hayatımıza yeni varlıklar giriyor.
Mesela bitcoin. Peki yatırım yapabilmek için Roma'nın en zengin tüccarı mı olmamız gerekiyor?
Veya Sezar gibi gücümüzü altınlarla mı ölçmemiz gerekiyor?
Elbette hayır. Çünkü artık pari bu var.
Pari bu. Bitcoin başta olmak üzere 180'den fazla kripto varlığı kolayca alıp satabildiğiniz bir kripto varlık işlem platformu.
Paribu kripto varlık işlemlerinizi hızlı ve kolay hale getirmekte kalmıyor.
Geliştirdiği teknolojilerle kurumsal ve bireysel çözümler üretiyor.
Siz de yarının dünyasında yerinizi almak için Paribu'da hesap oluşturun ve kripto varlık dünyasını keşfetmeye başlayın.
Daha detaylı bilgi almak için sizleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hadi devam edelim. Şimdi arkadaşlar buraya kadar antik Roma'dan bahsettim.
İşte günümüzde olan benzerliklerini konuştuk.
Şimdi biraz günümüze dönerim istiyorum.
Gördük ki tarihten çok fazla ders çıkarabiliriz bu para yönetimi konusunda.
Bu konuyla alakalı çok fazla kaynak, çok fazla kitap var.
Bu bölümlerin zaten devamı gelecek eğer isterseniz.
Daha size Barnum'un altın kurallarını anlatmak istiyorum ama şimdi Prof.
Herbert Kelsen'in para kazanma sanatıyla ilgili düşüncelerini anlatacağım size.
Diyor ki para sahibi olabilmenin üç yolu vardır.
miras yoluyla ya zengin biriyle evlenerek ya da Çalışarak o parayı kazanırsınız.
Çalışarak kazananlara selam olsun arkadaşlar.
Bence en güzel para ve insanın kendi kazanmış olduğu helal paradır ki Profesör Herbert de aynısını söylüyor.
Miras yoluyla gelen paranın insana en az hoşnutluk veren para olduğunu söylemiş.
Eğer diyor evlenerek bir şekilde zenginleştiyseniz biriyle bu da pek hoş karşılanmaz diyor.
Ama çalışma yoluyla zengin olmanın şansla hiçbir alakası yoktur.
Hünerlerinizle alakası vardır diyor.
Ve kişiye en çok hoşnutluk verenin de bu olduğu.
Bunu söylemiş kendine saygı duymasını sağlayan bir yoldur diyor bunun için.
Ve tabii ki en zoru da bu. O yüzden insanların çoğu bu yolu seçmeyip kestirmeden gitmeye çalışır diyor.
Para kazanmayı öğrenmek bir sanattır arkadaşlar ve bu sanatı öğrenmeye heves etmeyecek kadar tembel olan insanlar yaşantıları boyunca yoksul kalırlar demiş Profesör Herbert.
Para kazanma yolunda çok az sayıda insanın başarılı olmasının sebebi de diğerlerinin başarılı olma karşılığında herhangi bir bedel ödemekten kaçınmalarıdır ve bunu öğrenmek için.
için hiçbir emek vermemeleridir demiş.
Mesela adamın biri işte çok çalışmasına rağmen sürekli sürekli başarısızlığa uğruyor ve bunun nedeni kendi işiyle ilgilenmek yerine başkalarının işleriyle meşgul olması çıkıyor.
Halbuki bütün dikkatini kendi işine verse başka olacaktı diyor Herbert ya da ben de mesela bu aralar içimden hep şunu diyorum arkadaşlar işine bak diyorum.
O kadar iyi geliyor ki neden bilmiyorum.
İşine bak cümlesi gerçekten benim felsefem olabilir özellikle de bu dönem.
Bunu ne anlamda söylüyorum?
çalış Merve. Hani elinden geleni yap.
Kimseye aldırış etme. Sadece işine bak.
Kendi işine odaklan anlamında.
Kendi yoluna bak. Kendi işine bak.
Yani listel onay yerine içsel gücüne odaklan.
Kendi hedeflerine neler yapabileceğine odaklan.
İşinin sorumluluğunu al.
Çaba göstermeye devam et.
Elinden geleni ardına koyma.
Disiplinini sağla. Odağını sakın dağıtma.
Yani bakın işine bak derken içimden geçenler bunlar aslında.
Kendi kendimi motive ediyorum bu sözde.
O yüzden belki size de iyi gelir diye size de söylemek istedim.
O zaman ne diyoruz?
İşine bak diyoruz kendimize.
Zaman zaman şöyle bir durup işine bak.
Amerikalı bir araştırmacı yazar 250 ailenin durumunu inceliyor, parasal yönden sıkıntılarını araştırıyor ve bu araştırmanın sonunda görüyor ki...
Ailelerden üçte ikisinin asıl derdi para değil ve para konusunda kadınların çok daha duyarlı olduğunu, erkeklerden daha tedirgin olduklarını görüyor.
Neden? Çünkü kadınların çoğu arkadaşlar erkeklerden daha yüksek düzeyde yaşamak istiyorlarmış ve böyle kadınların eşlerini daha da teşvik ettiğini söylüyor.
Mesela işte ev sahibi olma konusunda kadınlar daha meraklıymış erkeklerden.
İşte bir evimiz olsun, bir evimiz olsun, bir evimiz olsun diyen kadın.
Yani bu içgüdüsel bir şey bence.
Çünkü kadın genelde böyle çocuklarının...
geleceğini daha çok düşündüğü için annelik içgüdüsüyle hani soyunun da devam etmesini istediği için tamamen içgüdüsel bir şekilde bir gelecek istiyor olabilir.
Şimdi Herbert diyor ki Eğer diyor bir insan yalnızca geçimini sağlayacak kadar para kazanmakla yetiniyorsa o kişi kendi yeteneklerini keşfetip geliştiremez diyor.
Bunlara biraz örnek verecek olursak Andrew Carnegie kendisi İskoçya doğumlu çok büyük bir sanayici, iş insanı.
Demir çelik sanayisi denilince belki de akla gelen ilk isimlerden korkunç bir servete ulaşmıştır.
Carnegie henüz para kazanmaya yeni başladığı günlerde bu paranın büyük bir bölümünü kendi öz varlığını ayırıyor arkadaşlar.
Üniversite profesörleri tutuyor.
Böyle sürekli öğrenimini geliştirmeye daha da ilerletmeye çalışıyor.
Zengin olduktan sonra yine bu eğitimleri kat be kat almaya devam ediyor.
Ve bütün parasını ne yapıyor?
Kültürünü, gustosunu geliştirmeye çalışıyor.
Kitaplara, seyahatlere harcıyor.
Ve İskoçya'da doğmuş olduğu yere bilimsel araştırmalar yapılması için çok büyük paralar harcamıştır.
5000'den fazla kütüphane açıyor dünyada, üniversiteler açıyor.
Ve bu adamın mezar taşında burada kendisinden daha akıllı insanları çalıştıran birisi yatıyor, yazıyor.
Bakın. Yani bütün servetini bağışlayacağına dair eşiyle bir evlilik sözleşmesi bile imzalamıştır.
Bilmiyorum bu ne kadar doğru.
Ama zenginlerin ailelerinin servetçilerinin işte emanetçileri olarak savurgan yaşamalarına oldukça karşı Carnegie.
Ve aileler orta düzeyde yaşasın ama o zenginliği başkalarının da iyi yaşamaları için bir şekilde kullansınlar diye bir görüşü var.
Carnegie daha 13 yaşında bir pamuk fabrikasında bobinci olarak çalışmaya başlıyor arkadaşlar.
Sonra bir telgraf şirketinde kurye olarak...
Ve burada işte ekipmanların nasıl çalıştığını öğreniyor.
Kendi kendini öğreniyor. Oradan telgraf operatörlüğüne terfi ediyor.
Sonra işte bu becerisiyle bir demir yolu şirketine giriyor.
Ve bütün bunları yaparken ona çocukluğundan beri kütüphanesini açan, ona eğitim alması için yardım eden bir hayırsever var.
Onun desteğini almıştır. Kendini böyle sürekli okuya okuya bir yandan geliştirmesi, onun aslında zengin olma sebeplerinden biri.
Elbette onun da insan olarak çok hataları var.
Ama burada hani zenginliği...
Yine para kazanmasının servetini konuşuyoruz.
Diyor ki bana ortalama yeteneğe sahip ama olağanüstü hırsa ve arzuya sahip bir adam gösterin.
Ben de size her zaman bir kazanan göstereyim diyor.
Ne kadar doğru bir söz bence.
Ve diyor ki Her şeyi kendi yapmak, bütün takdiri kendi toplamak isteyen biri büyük bir lider olamaz.
Yani zengin olmak isteyenlere takımı çalışmasını öneriyor.
Ortak bir vizyon doğrultusunda birlikte çalışabileceğiniz yetenekli insanlarla çalışın diyor arkadaşlar.
Her şeyi tek başınıza kotarmaya çalışmayın diyor.
Ve hatta mezar taşında yazan sözü hatırlatırım tekrar.
Ve diyor ki, servet elde eden birinin...
Elinden gelen her yolla başkalarının hayatını zenginleştirme konusunda ahlaki bir zorunluluğu vardır.
Şimdi arkadaşlar Carnegie'yi tanıyanlar onun inanılmaz bir muhakeme yeteneğini ve azminin olduğunu söylüyorlar.
Ve tabii doğru zamanda doğru yerde olması da çok önemli.
Bütün bunların ardında kendi kendine eğitmesi var.
Gençler burası çok önemli.
Eğitiminize para harcamaktan sakınmayın.
Fırsatın nerede nasıl belireceğini bilemeyiz ama hazırlıklı olursak...
Belki de onu yakalamaya daha yakın oluruz.
Parayla ilgili 3 kural var diyen biriyle devam edelim.
John Wesley arkadaşlar şöyle söylüyor.
Ne kadar imkanın varsa o kadar kazan.
Ne kadar imkanın varsa o kadar biriktir.
Ne kadar para verme imkanın varsa o kadar ver.
Yani hayır yap diyor. Yani kazan.
Kullan, biriktir, ver demek istemiş.
Ve o parayı şerefli bir biçimde kazan demiş.
Ben yaşamak için çalışın, çalışmak için yaşamayın diye bir söz duydum.
Gerçekten çok hoşuma gitmişti.
John Rockefeller bölümü yapmıştım arkadaşlar hatırlıyor musunuz?
Fizi'de özel bölüm olarak anlattığım bir konuydu.
Onun en büyük pişmanlığı da buydu hatırlarsanız.
Yani yaşamak için çalışın, çalışmak için yaşamayın dedim ya.
O tam tersini yapmış.
Yani çalışmak için yaşayanlardan.
Bilmiyorum şuna kasılır mısınız?
Herbert gençlere diyor ki...
bütün iş insanlarının hayatını incelediğinizde tek bir ortak nokta göreceksiniz.
Hepsi de gençliğinde karşılarına ne iş çıkarsa hemen oradan işe başlamıştır.
Yani bir yerden başlamıştır diyor.
American Business dergisinde yayınlanan 50 Meslekte İlk Adımlar diye bir yazı var arkadaşlar.
Burada 50 büyük şirketin başındaki 50 iş insanıyla görüşüyorlar ve 50 kişiden sadece 22'si özel kolej ya da üniversite eğitimi almış.
Geri kalan 28'i lise ya da daha az eğitim görmüş ve bunların...
Arasında 7 iş insanı daha önceki hayatında katiplik yapıyor.
Daha önceki hayatınca reenkarnasyon gibi oldu.
Zengin olmadan önce. 5'i gazetecilik yaparak hayata atılmış.
5 tanesi satıcılık yapıyormuş.
3 tanesi avukatmış. İşte ikisi mühendis, ikisi muhasebeci.
İkisi hademe, ikisi çırak, ikisi öğretmen.
El ilanı dağıtanlar var.
Şoför olan var aralarında.
Makineci çırağı olanlar var.
Bu arada hiçbiri daha önce tarlada çalışmamış.
Enteresan. Ortak noktalarından biri bu.
Yani bir gencin... Hayatına nerede başladı?
Gördüğünüz gibi çok da önemli değil.
İlk işinize bakmayın demiş Profesör Herbert.
Bilmiyorum katılır mısınız? Yani bu sadece sizin ilk basamağınız olacak ve siz bu basamaktan çok daha yukarıları çıkmanın bir takım çarelerini bulun diyor.
Eğer yaptığınız o işi sevdiyseniz kendinizi o alanda geliştirin diyor.
O işe bir şekilde bağlılık gösterin.
Her şeyini öğrenmeye çalışın bütün detaylarıyla diyor.
John Rockefeller bölümünü dinleyenler onun gençlik döneminde tam olarak böyle yaptığını hatırlamışlardır.
Herbert yaptığınız ilk iş ne olursa olsun hiç önemli değil.
Burada önemli olan şey o işi en iyi biçimde yapmanızdır diyor.
Şimdi arkadaşlar daha önce anlattığımı hiç bilmiyorum.
O kadar çok bölüm yaptım ki unutuyorum bazen.
Ben üniversite döneminde arkadaşımın yanında.
Ona eşlik etmek için onun iş başvurusuna gitmiştim.
Sonra onu değil beni almak istemişti müdür.
Onu başka bir şubeye aldılar.
Ve hiç aklımda yoktu çalışmak açıkçası hiç yani.
Öylesine gitmiştim ve bir anda aa dedim işe girdim.
İnanılmaz yoğun bir mağazaydı.
Orada işe başladım ve bayram zamanıydı.
Satış danışmanlığı yaptım yani.
Ama sanırsınız o mağaza benim yani.
Öyle bir çalışmak, öyle bir adammıştık.
Bu arada eve ağlayarak gidiyorum yorgunluktan.
Ama tam kapıda gözyaşlarımı siliyorum kimseye çaktırmıyorum.
Ve babam hissediyor muhtemelen sen dayanamazsın falan diyor bana.
Yakında çıkarsın diyor. Sırf inadımdan devam ediyorum babamı haklı çıkar mıyım diye.
Ve daha böyle bir ay bile geçmedi arkadaşlar.
Ben şöyle düşünmeye başladım.
İşte ben mağaza görsel sorumlusu olurum falan diyorum böyle.
Niye mağaza görsel sorumlusu?
Çünkü o potansiyelimin olduğunu biliyorum arkadaşlar.
Bununla ilgili kurs alırım falan diye düşünüyorum.
Ama hedefim tabii çok daha yükseklere çıkmak.
Bakın daha ben satış danışmanlığı yapıyorum orada.
Bir ay sonra gittim müdürün yanına.
Ben dedim ayrılmak istiyorum. Adam hayır dedi bırakmam.
Burada en iyi çalışan sensin.
En iyi kölemiz sensin.
Sen gelecek vaat ediyorsun dedi.
Hani burada kal devam et dedi.
Ama ben bıraktım arkadaşlar. En azından iş hayatının hani birazcık görmüş oldum.
Dünya kaç fırçakmış onu görmüş oldum.
Babamdan para alırken hayat çok güzeldi.
Ben var ya arkadaşlar o parayı yiyemedim o maaşımı aylarca.
O kadar çok şey kattı ki o işte çalışmak bana.
Yani ne isteyeyim ne istemediğimi görmüş oldum resmen ve paranın ne kadar zor kazanıldığını gördüm.
Reyonda katladığım o tişörtleri gelip böyle iki dakika içinde talan ediyorlardı.
O tişörtlerle insanları boğmak istediğimi anladım.
İşi bırakma sebebim bu dermiş.
Yani evet bence bir yerden başlayın arkadaşlar.
Bu tavsiyeye ben okeyim.
Sonra o kazandığım parayı...
yaptım biliyor musunuz? Yani asıl yapmak istediğim mesleğim için kurslara gittim falan filan böyle.
Eskiden olsa koşarak alışveriş yapardım.
Yok işte makyaj malzemesi, kıyafetler falan yapamadım.
Elim varmadı. Şimdi kapa parantez.
Canlı hayvan ticareti yapan ve çok kazanan bir genç var Avustralyalı.
Ama bayağı zengin olmuş böyle ve bu işe girmek isteyen, çoban olmak isteyen birine şu övünü veriyor.
10.000 sterlinin varsa Kendin diyor işe başla ve yanına deneyimi olan bir yönetici al ve o işi o kişiden öğrenmeye çalış diyor.
Deneyimli bir yönetici olsun yanında o kişiden o işi öğren diyor.
Eğer diyor 10 bin sterlinin yoksa hayvancılık yapan birinin yanında işe başla, çalış, tecrübe sahibi ol.
Ondan sonra iş kurmayı düşün diyor.
Neden böyle söylüyor arkadaşlar?
Amacı ne? Çünkü bir gencin gerçekten yapmak istediği iş hakkında uzman olması gerektiğini ya da bir uzmanın yanında çalışması gerektiğini düşünüyor.
Hani böyle yaparsa... bilmediği iş kolunda parasını ziyan etmez diye düşünüyor.
Ve biliyorsunuz arkadaşlar işin büyük bir bölümü girişime dayanıyor değil mi?
Ama bu güce sahip olan kişilerin sayısı çok az.
Onlar da büyük işlere girişirler ve bu zor işlerle uğraştıkları için kendilerini böyle daha büyümüş ve güçlenmiş hissederler.
Her yolu denerler o işi başarmak için.
Ama o noktada kişinin aklına gelmeyen bir şey vardır.
O da onun başarıya ulaşacağı en güzel yer işe başladığı yerdir diyor Profesör Herbert.
Önce bulunduğunuz yerde işe başlayın diyor.
Böyle bir tavsiye vermiş. Önce memleketimi terk edeyim uzaklara gideyim buna gerek yok diyor.
Tabii bunlar kanun değil arkadaşlar Profesör Herbert'in fikirleri.
Tabii bununla ilgili de bir dolu örnek vermiş bize.
Mesela İsviçre'nin en ünlü saat fabrikası.
Zürich'te falan kurulmamış yani başkentte kurulmamış.
Küçük bir kasabada kurulmuş ya da işte Amerika'nın en ünlü salam işini yapan markalarından biri.
İki köylü kardeşe ait.
Onlar da işte köylerinde bu işe başlamışlar.
Sonra dünyaya açılmışlar.
Aslında Herbert'ın dediği şu.
İnsan daha iyi tanıdığı ve daha tanındığı bir yerde daha çok başarılı olma imkanını elde eder.
Hani belki uzaklardaki tarlalar gözümüze çok daha yeşil görünüyor.
Ama önce diyor gözünüzün önündeki fırsatları değerlendirin.
Uzaklara bakmayın. Önce gözünüzün önüne bakın diyor.
Bir de klasik bir söz vardır.
Çok çalışan kazanır derler.
Evet bu bence bir tık doğru.
Ama bence bu söz şöyle olabilirdi.
Çok çalışmak ve çalışma sırasında öğrenmek, düşünmek, planlamak sayesinde insan başarılı olur.
Bunun dışında Herbert harcamalarınıza dikkat edin.
Paranızı kar getirecek biçimde harcamaya çalışın diyor.
Bunun yollarını öğrenmeye çalışın diyor.
Para biriktirin diyor zaten bütün uzmanlar bunu söylüyor.
Ekonomik durumunuz ne olursa olsun arkadaşlar kenarda bir para birikiminiz olsun.
Her ay köşeye bir şeyler atmaya çalışın diyor.
Olmayan şeyleri alacağınıza o parayı kar getirecek şeylere harcamaya çalışın diyor.
Bence bu konuda da haklı.
Bu konuların devamı gelecek arkadaşlar.
Dediğim gibi size daha bir sürü şey anlatacağım bununla ilgili eğer isterseniz.
Bugün sadece ufacık bir girizgah yaptık.
Modern dünyada para kazanmanın elbette pek çok yolu var ama şunu aklımızdan çıkartmamak gerekir.
Bence paranın gerçek değeri onunla elde edilebilecek olan güzel ve anlamlı şeylerdir.
Parayı cebimize koyalım.
Kalbimizde değil. Paribu Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Türkiye'nin lider kripto para platformu Paribu hakkında daha detaylı bilgi almak isteyenleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
