
Alışveriş Yapma Psikolojisi/ Davranışsal Ekonomi
12 Kasım 2025 · 39 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Evital, online sağlık hizmetlerini erişilebilir hale getiren bir dijital sağlık platformdur.
Kullanıcılar; psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı hizmetlerini online olarak alabilir, ücretsiz ön görüşmeyle ihtiyaçlarına en uygun uzmanı seçebilirler.
Daha fazlası için tıklayınız!
OSB25 koduyla tüm psikolojik danışmanlık veya beslenme danışmanlığı seansınız %20 indirimli.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Yeni çıkan kitabım “Kendimi Nasıl İyileştiririm?”i almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Bu bölüm "Evital" hakkında reklam içerir
Transkript
Eviter, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün sizinle davranışsal ekonomi konuşmaya devam edeceğiz arkadaşlar.
Paranı akıllıca harcama bölümünü çok sevdiniz.
Devamını çek Merve dediniz.
Eğer dinlemediyseniz onu da mutlaka dinleyin arkadaşlar.
Neden bu bölümleri çekiyorsun Merve?
E malum Kasım ayındayız, Black Friday zamanı.
Tüm dünyada alışverişin en çok peak yaptığı dönemlerden biri biliyorsunuz.
Ve çoğumuz alışveriş yaparken maalesef kararlarımız...
mantığımızla verdiğimizi zannederken hiç alakası yok.
Mantığımız gerçekten devre dışı kalıyor.
Hadi gelin o zaman alışveriş ve tüketici davranışlarını konuşmaya kaldığımız yerden devam edelim.
Bu arada bu anlattıklarım gerçekten kendi üzerimde de özellikle çok etkili oldu.
Henüz hiçbir alışveriş yapmadım arkadaşlar.
Sepetimi doldurup geri boşaltıyorum.
Tek yaptığım aktivite bu şu an.
Almayacağım direniyorum. Şimdi arkadaşlar çünkü ihtiyacım yok.
İhtiyacım olsa elbette alırım.
Şimdi. Paranı akıllıca harcama sanatı bölümünde yani bir önceki bölümümüzde davranışsal ekonomi neler anlattım size ondan biraz bahsedeyim.
Bedavanın büyüsünü konuştuk.
Tuzak etkisi nedir bunları anlattım.
Ondan sonra seçenekleri kıyaslama etkisinden bahsettim.
Çıpa etkisini anlattım ki çok önemli bir şey davranışsal ekonomide.
Cinsel uyarılma etkisinden bahsettim.
İzafiyet etkisini anlattım.
Arz ve talep safsatasını anlattım.
Ve sosyal normların maliyetini anlattım arkadaşlar.
Özellikle o bölümde İnci Kralı'nın hikayesi diye bir şey vardı.
Onu çok beğendiniz ve ekmek yapma makinesi hikayesini çok sevmişsiniz.
Ve tabii bedavanın büyüsü arkadaşlar.
O yüzden bu bölüm bitince lütfen o bölümü de dinleyin dinlemediyseniz.
Şimdi arkadaşlar bu bölümde yine size çok çarpıcı örnekler vermeye devam edeceğim davranışsal ekonomi alanında.
Erteleme ve öz kontrol mevzusuyla başlamak istiyorum.
Çünkü bence başımızın en büyük belalarından biri bu erteleme mevzusu.
Buna da bir podcast çekmiştim.
Çok eski oldlar dinlemiştir ama hatırlamıyorum.
Hatırlatayım tekrar erteleme ile ilgili de bir bölüm var kanalda.
Şimdi arkadaşlar neden bir şey yapmak isteyip bir türlü yapamıyoruz?
Erteleyip erteleyip duruyoruz.
Ertelemenin kaynağı sakin halimizde vermiş olduğumuz kararların.
İşte yarın spora başlıyorum.
Pazartesi günü diyete başlıyorum.
Klasiktir bunlar. En çok ertelenen şeylerden biri.
Ya da her neyse işte arkadaşlar.
Yarın tez yazmaya başlıyorum falan.
Yani o karar çok sakin bir haldeyken alınıyor ya.
O kadar çok şey var ki orada işin içine duygular giriyor ani dürtüler böyle bir anda baskın geliyor.
Ne yapıyoruz? Vazgeçiyoruz ve o kararı bir anda bozuyoruz.
Hani sen bu sabah diyete başlıyordun abi ya da yarın spora gidiyordun ne oldu?
Hani dün gece öyle demiştin ya ne oldu şimdi?
Hani para biriktirme kararı vermiştin?
Bu ne şimdi ne yapıyorsun? Kredi kartın patlamış neden?
Çoğumuz bunu yaşıyoruz arkadaşlar maalesef.
O zaman şimdi size yine bir deneyden bahsedeceğim arkadaşlar.
Bir profesör öğrencilerinin erteleme eğilimini ölçebilmek için 3 tane farklı öğrenci grubu oluşturuyor.
Ve bu deney 12 hafta sürüyor.
Profesör diyor ki öğrencilerine dersin daha ilk günü.
Size diyor 3 tane ödev vereceğim.
Ve bu ödevler genel notunuzun çok büyük bir kısmını oluşturacak diyor.
Öğrenciler tabi hızla teslim tarihini soruyorlar.
Zaten asıl mesele burada başlıyor dikkat.
3 ayrı sınıf üzerinde çaktırmadan deney yapıyor bu profesör.
Bir sınıfa diyor ki kendi teslim tarihinizi kendiniz seçin diyor.
Ama diyor bu seçtiğiniz tarihi hiçbir şekilde değiştiremezsiniz.
Bakın kendileri seçiyorlar ve bu tarihi değiştiremiyorlar.
Ve oldu ki diyor seçmiş olduğunuz tarihten.
daha geç getirirseniz ödevinizi geç getirdiğiniz her gün için notunuzu %1 oranında düşüreceğim diyor.
Bu böyle. İkinci gruba diyor ki dönem sonunda teslim şartınız var.
İsterseniz diyor erken de getirebilirsiniz ama erken getirene diyor ekstra bir puan yok.
Böyle bir puan vermeyeceğim diyor.
Bu arada grupların üçü de birbirinden habersiz.
Üçüncü gruba da direkt tarih belirliyor arkadaşlar.
Diyor ki işte dördüncü hafta, sekizinci hafta ve on ikinci haftada ödevlerinizi istiyorum diyor.
Net bir tarih veriyor. Peki sonuç ne oluyor dersiniz arkadaşlar?
Sizce en yüksek notu?
Hangi grup almış olabilir? Tabii ki teslim tarihi sabit olan, belli olan grup alıyor.
En düşük notu da serbest tarih verilenler alıyor.
Hani istediğin zaman getir dönem sonuna kadar demişti ya onlar.
Ortalama not alanlarsa ilk bahsettiğim grup.
Hani geç getirirseniz %1 not kırarım demişti ya o öğrenciler.
Bunlar da kendi tarihlerini kendileri belirlemişti hatırlıyorsanız.
Ama kendi tarihini sabote edip geç getirirse işin ucunda bir ceza vardı.
Not kırma cezası. Yani...
Arkadaşlar bu deney bize ne gösteriyor?
Özgürlük arttıkça disiplin azalıyor.
Sınırlar performansı arttırıyor arkadaşlar.
Ve öğrenciler kendi kendilerine sınır koyamadıkları zaman ne yapıyor?
Erteleme davranışları otomatikman artıyor.
Erteleme akılsızlık değil arkadaşlar.
İnsanın doğasında olan bir şey.
Çünkü kısa vadeli o haz arayışımızın uzun vadeli hedeflerimizde çatışması, erteleme bundan oluyor.
Bu yüzden başarı çoğu zaman özgürlükte değil, bilinçli şekilde konulmuş olan sınırlar içinde arkadaşlar.
Baştan çıkarıcı şeylere direnmek, işte öz kontrol uygulamak bunlar genel insan hedefleri ve bunlara ulaşmada tekrar tekrar başarısız olmak da aslında yaşadığımız çoğu mutsuzluğun nedenlerinden biri.
Bu arada 1 Eylül'de takipçilerimle birlikte şekersiz 60 güne başlamıştık.
60 gün boyunca raf Rafine şeker tüketmeden yaşayacaktık.
Ve fakat çoğu bir haftaya bile ulaşmadan bıraktı.
60'ı tamamlayan varsa bilmiyorum.
Varsa bana yazsın ama.
Ben bugün kendime vermiş olduğum sözün 69.
günündeyim. Neredeyse 70'e geldim.
Hedefim şekersiz 120 gün yapmak arkadaşlar.
Yani 31 Aralık'a kadar devam etmeyi planlıyorum.
Hani bana irade reis diyorsunuz ya.
Hep söylüyorum arkadaşlar. Olay sadece rafine şeker tüketmemek falan değil.
Burada yapmaya çalıştığım şey.
Öz kontrol, nefis hakimiyeti.
Yani benim derdim bu aslında.
Kendime saygımı artıran bir şey bu benim.
Daha önce de söylemiştim. Kendimize verdiğimiz sözü...
Niye tutmuyoruz arkadaşlar? Yani el aleme söz verip tutuyorsunuz ya.
Kendiniz o kadar değerli değil misiniz?
O kadar önemli görmüyor musunuz kendinizi de?
O kendinize verilen sözler niye tutulmuyor?
Bu arada sigarayı nasıl bırakırsın diye bir bölüm yapmıştım.
11 Kasım 2023 tarihinde.
O kadar çok bırakan olduk arkadaşlar.
Hep söylüyorum. Ve geri başlamadılar bırakanlar.
Yani rafine şeker ne ki ya?
Sigara gibi bir illetin yanında.
Hoş ikisi de korkunç zararlı.
Çok da farkları yok bence ama acaba hangisini bırakmak daha zor bir düşünmedim değil şu an.
Bu arada Instagram'da ortamlarda satılacak tarifler diye yepyeni bir sayfa açtım.
Orada sizlerden gelen, uzmanlardan gelen, diyet isteyenlerden gelen sağlıklı tarifleri paylaşıyorum.
Böyle sağlıklı beslenmek istiyorsanız, rafine şekersiz tarifler arıyorsanız sizi oraya bekliyorum arkadaşlar.
Bu arada güzel tariflerinizi de bekliyorum.
Beni direkt böyle katkıda bulunanlara eklerseniz ben de paylaşım yapacağım.
O sayfa hepimizin sayfası.
Atın temiz içerikli o tariflerinizi benim üstüme.
Ya bu arada ben de gerçekten böyle her gün spora giden, bunu hiç aksatmayan insanlara o kadar hayrandım ki.
Emre Kongar hocamız geldi aklıma.
Senelerdir yürüyor hiç durmadan ve ne kadar dinç o yaşta.
Ya da Murakami. Umarım ben de bunu böyle bir alışkanlığa dönüştürebilirim.
Sıradaki hedefim bu olacak arkadaşlar.
O zaman ne yapıyoruz?
Şimdi bu deneyden yola çıkarak.
Ön taahhüt veriyoruz. Yani o ödev teslim tarihi gibi bir tarih belirliyoruz kendimize.
Ve bu tarih öyle çok geniş bir zaman aralığında olmuyor.
Hani daha makul tarihler olması gerekiyor.
Şu değil yani. Ben bu sene bunu yapacağım.
2026 yılında. Allah aşkına bir şey soracağım size.
Hani sene başında böyle sözler veriyoruz ya.
2026 yılında şunu şunu yapacağım.
Bilmem hanginiz yaptığını soruyorum.
Bir taneniz bana deyin ki Merve şöyle bir hedef koydun ve bunu başardın.
Bekliyorum ya gerçekten. Hiç zannetmiyorum bunu başardığını.
aran insanların olduğunu. Çok azdır varsa da.
O yüzden böyle çok geniş hedefler değil, geniş tarihli hedefler değil de.
Bu ayki hedefim, bu haftaki hedefim dememiz daha doğruymuş.
Hatta şunu yapın arkadaşlar.
Sizi denetleyen bir mekanizma olsun.
Atıyorum bir tasarruf yapmak istiyorsunuz.
Bir takım planlarınız var, birikim planlarınız.
Arkadaşınıza her ay söz verin.
Deyin ki işte sana her ay şu kadar para yollayacağım.
Ya da işte altın göndereceğim. Bunları benim için biriktir deyin.
Ya da işte annenize, babanıza, kime veriyorsanız.
Yani sizi denetleyen bir mekanizma olsun.
Ya da eğer diyetinizi sürekli...
bozuyorsanız sizi denetleyen bir diyetisyen olsun.
Diyetisyen eşliğinde ilerleyin.
Hatta bunu yapabileceğiniz online dijital bir platform var Evital.
Oradan da faydalanabilirsiniz.
Az sonra oraya geleceğim. Yani her hafta hesap vereceğiniz bir otorite olsun.
Spora gitmek istiyorsanız bir PT tutun arkadaşlar.
Bunlar ne işe yarıyor?
Peşinen taahhütte bulunmamıza yarayan araçlar bunlar ve olmak istediğimiz insanlar gibi olmamıza yardımcı olabilirler.
Bu alışveriş için de geçerli.
Hani bugünkü biz şu an anlık bir haz istiyoruz tamam mı?
O sepeti doldurma sebebimiz bu şu anda ama gelecekteki biz uzun vadeli bir fayda ister değil mi?
Klasik ekonomiye göre insanlar rasyoneldir hep söylüyorum ama uzun vadede kendilerine en fazla faydayı sağlayacak olan seçimleri yaparlar, maksimum fayda alacakları.
Ama şu an davranışsal ekonomiyi konuşuyoruz ve davranışsal ekonomi bize ne diyor?
Hayır diyor, insanlar rasyonel değil, yani akılcı değil.
Duygular, dürtüler, zaman algısı ve bilissel hatalar bizim kararlarımızı sürekli çarpıtıyor.
Davranışsal ekonominin bize gösterdiği şeylerden biri de şu, biz aslında yanlış kararlar verdiğimizi bile bile yine de veriyoruz.
Neden? Çünkü o anda bize iyi hissettiren şeyi istiyoruz arkadaşlar.
Yani bu bir hata değil aslında.
İnsan olmanın fıtratında bu var.
İnsan olmak biraz da böyle bir şey.
Ama işte bazı kararlar var ki ertelene ertelene hayat kalitemizi ciddi biçimde düşürüyor ki bunlardan biri de sağlığımızı ertelemek.
Psikolojik destek almak mesela arkadaşlar.
Birçok insanın terapiyi erteleme sebebi ya henüz o kadar kötü hissetmiyorum kendimi düşüncesi.
Oysa küçük bir ön tavır.
Az önce bahsettiğim gibi yani belki bir randevu oluşturmak bile uzun vadede hayat kalitenizi arttıracak rasyonel bir şey arkadaşlar.
O yüzden bu Black Friday zamanında bırakın kıyafet almayı, ayakkabı almayı, çanta almayı böyle ıvır zıvırları bırakın arkadaşlar.
Ruh sağlığınıza, sağlığınıza yatırım yapın.
Yani size uzun vadede...
En iyi faydayı sağlayacak şeyden bahsediyorum.
Sağlık çok önemli. Size takipçilerimin uzun zamandır faydalandığı ve çok iyi geri dönüşler aldığım dijital bir sağlık platformu olan Evital'den bahsetmek istiyorum.
Evital dijital bir sağlık platformu.
Sağlık bakanlığı tescilli bir platform.
Psikolojik danışmanlıktan, beslenme desteğine, doğum koçluğundan, kurumlara özel paketlere kadar birçok hizmeti evinizin konforunda alabiliyorsunuz arkadaşlar.
Böyle bir sistem. Yani bir telefon ya da bir bilgisayar ve internetiniz varsa bir uzmana ulaşmak işte bu kadar kolay.
Bazen bir görüşme yetmez ya arkadaşlar başka bir uzmanın da fikrini almak istersiniz.
EviTank burada da yanınızda.
Üstelik bütçenizi zorlamadan taksitli ve indirimli paketlerle OSB25 koduyla psikoloji ve beslenme danışmanlıklarında %20 indiriminiz var.
Evital hakkında daha detaylı bilgi almak isterseniz sizleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hadi devam edelim. Şimdi gelelim bir başka davranışsal ekonomi konusuna.
Bahşetme etkisi arkadaşlar.
Neden sahip olduğumuz şeylere çok daha fazla değer biçiyoruz hiç düşündünüz mü?
Yani neden satıcıların fiyatları çoğu kez alıcının ödemeye razı olduğundan çok daha fazlası oluyor?
Sahip olduğumuz şeyi tavandan satmak istiyoruz ama alacağımız şeyi aynı şey.
Bir de olsa atıyorum bir arabanız var.
O arabaya sahipsiniz. Tavandan satmak istiyorsunuz.
Ama aynı arabayı alıcı olsanız alacağınız arabayı tabandan almak istiyorsunuz.
Neden? Şimdi size bir deneyden bahsedeceğim yine arkadaşlar.
Bu deney insanların sahip oldukları şeylere neden fazlaca değer biçtiğini açıklayan çarpıcı bir psikolojik analiz.
Duke Üniversitesi'nin bir basketbol maçı var ve biletleri çok kısıtlı sayıda.
Ve öğrenciler bu maç için haftalarca çadırlarda bekleyip kura çekiyorlar.
Bu kuranın sonunda bilet kazananlar biletlerine ortalama 2400 dolar değer biçiyor.
Bilet kazanamayanlar ise bakın almak istiyorlar bilet alacaklar.
Nereden alacaklar? 2400 dolara verenlerdi.
Onlar da diyorlar ki hayır diyorlar en fazla 170 dolar eder bu bilet.
Yani arkadaşlar sahiplik algılanan değeri neredeyse bakın 14 kat arttırmış.
Ve aynı maçı izleme arzusu ilk başta bakın çadırlarda beklediler hepsinin arzusu aynıydı.
Sadece sahip olup olmama farkıyla tamamen değişti gördüğünüz gibi.
Yani bu deney aslında bize şunu gösteriyor.
Bir şeye sahip olmanın o şeyi nasıl bizim parçamız haline getirdiğini gösteriyor.
Sahipliğin yani bizim olan bir şeyin 3 akıl dışı tuhaflığı var.
Birincisi mesela arkadaşlar çok eski bir arabanız var.
Satmak istiyorsunuz onu.
Alıcı da bulamıyorsunuz.
Bir anda bir alıcı geldi arabanızı almak istiyor.
O arabayı satmaya kalktığınızda bir anda böyle o araba gözünüzde büyüyor.
Yani hatıralar geliyor aklınıza.
Bir anda böyle o araba duygusal bir anılar kutusuna dönüşüyor falan.
Neredeyse böyle oturup ağlayacak pozisyona geliyorsunuz değil mi?
Ya da arkadaşlar mesela Çin'de biliyorsunuz öyle 3 tane çocuk doğurmak falan yok.
Çin'de insanlar evlat ediniyor genelde.
Evlat edinen çifter tam bize göre çocuk diyorlarmış.
Evlatlık aldıkları çocukları öyle düşünüyorlar.
Bu da aslında sahipliğin doğurduğu bağı gösteren bir örnek.
Yani sahip olduğumuz şeye aşık oluyoruz.
İkincisi. Kazançtan çok kayıptan kaçınıyoruz arkadaşlar.
Sahip olduğumuz bir şeyi satarken aklımıza ne kazanacağım gelmiyor, ne kaybedeceğim geliyor.
İnsan psikolojisi böyle çalışıyor.
Yani bilet sahipleri de parayı değil o kaybedecekleri deneyimi düşünüyordu az önce.
Bu kayıp korkusu yüzünden, nesnelerden ya da fırsatlardan vazgeçmek psikolojik olarak çok zor oluyor.
O yüzden o makas o kadar açık.
Üçüncüsü de... başkalarının bizim gözümüzden göreceğini zannediyoruz.
Yani o arabayı satarken tamam senin onunla bir sürü hatıran var da alacak kişinin öyle bir hatırası yok ki hatta alacak kişiye göre o araba çok eski, kırık dökük o para etmez.
Yani arabamızın ya da işte evimizin.
yeni alıcısının bizim gibi hissetmesini istiyoruz arkadaşlar.
Ama onlar dediğim gibi vuruğu görüyor, kırığı görüyor.
İşte boyanın yıpranmışlığını, evdeki küfü falan görüyorlar.
Yani bizim duygusal bağımız onların gözünde yok zaten.
Bir de Ikea etkisi diye bir şey var duymuşsunuzdur.
Emeğin sahipliği arttırması üzerine bir şey bu Ikea etkisi.
Mesela bir mobilyayı kendiniz monte ettiğiniz zaman ona çok daha fazla değer veriyorsunuz fark ettiyseniz.
Ben yapamıyorum o işleri.
Monte ediyorlar ya böyle mobilyaları tek tek.
O bende yok. Beceremiyorum öyle şeyleri.
Herhalde yapsam hiç vermem.
O benim. Asla vermem.
Bu yüzden arkadaşlar bir şey yaratmak veya kurmak o şeye duygusal yatırım yapmak.
Aynı şekilde Lego mesela.
Yani demem o ki sahipliğin bir maliyeti var.
Emek, zaman ve özdeşleşme.
Ya da mesela online açık artırmaları düşünün arkadaşlar.
Çok sanal bir ortam ama bir ürüne teklif verirken sanki insanlar böyle o şeye gerçekten sahipmiş gibi hissetmeye başlıyor.
Onu beğenmiş o onun yani onun olması gerekiyor.
Birisi mesela bizim teklifimizden yukarıda bir teklif verince sanki o şeyi elimizden almış gibi hissediyoruz.
Abi sanal o orada. Yani seni değil ve bu sana sahiplik hissi bile aslında bizi böyle planladığımızdan çok daha yüksek bir teklif vermeye iten şey.
Yani henüz sahip olmadan bile bakın sahiplik duygusu ne yapıyor?
Bizi yönlendiriyor. Peki şuna ne diyorsunuz arkadaşlar?
30 gün içinde iade garantisi.
Ne kadar saçma değil mi düşündüğünüz zaman?
Neden var sizce 30 gün içinde iade?
Burada aslında sahiplik hissimizi tetikliyorlar.
Yani sen bu ürünü aldın artık eve götür hadi onu.
Sahipmişsin gibi hissedeceksin.
Zaten geri vermek istemeyeceksin.
Çünkü geri vermen sana kayıp gibi hissettirecek.
Yaşandı. Gerçekten veremedim biliyor musunuz?
Şirketler bu psikolojik tuzağı çok ustaca kullanıyor.
Sadece eşyalar değil aslında.
Fikirlerimiz, ideolojilerimiz.
Bunlar da bizim bir noktadan sonra zihinsel mülkümüz haline geliyor.
Bir görüşe sahip olduğumuzda ona eleştiren değil duygusal yaklaşıyoruz arkadaşlar.
O fikrimizden vazgeçmek aslında fikrimizden vazgeçmekmiş gibi gelmiyor.
Kimliğimizden sanki bir parçayı böyle kaybetmişiz gibi geliyor.
Bu yüzden insanlar böyle yanlış düşündüklerini bile kabul etmekte bu kadar zorlanıyorlar.
Yani arkadaşlar demem o ki sahiplik hayatımızın her alanına işlemiş bir şey.
Bir şeyi satın almak kadar ondan vazgeçmemek.
İşte bizi tanımlıyor. Yani satın aldığımız şeyler bizim sahibimiz olduğu zaman işte o çok büyük sıkıntı.
Yani siz onun sahibi değil o eşyanın o sizin sahibiniz oluyor bir noktadan sonra bazen.
Bir de insanlar şöyle düşünürler.
Hayatta hep böyle ileriye gitmek gerekiyor.
Büyük bir evde oturan bir insan mesela bütçesini çok zorluyor o evde oturmak için.
Çok büyük kiralar ödüyor ya da işte ne bileyim konut kredisi ödüyor falan ama aslında daha küçük bir eve de sığabilir tamam mı?
Ama bunu bir gerileme, bir kayıp gibi gördüğü için her türlü fedakarlar razı oluyor sırf o evde oturabilmek için.
Daha çok çalışıyor, kendini paralıyor.
Yani gerçekten çok saçma baktığımız zaman.
Niye bunu yapıyor? Çünkü diğerini gerilemek olarak görüyor.
Party Club biliyorsunuz çok severim.
Çok sevdiğim bir reflik var orada.
Oldular bilir. Favori filmlerimden biri.
Hatta top 5'imdedir.
Tyler Durden diyordu ki ihtiyacımız olmayan şeyleri alabilmek için nefret ettiğimiz işler yapıyoruz diyordu.
Yani madem davranışsal ekonomiden bahsediyoruz bugün.
Bence bu sözün üzerine biraz düşünelim konuşalım.
Davranışsal ekonomide insanların harcama davranışlarının en güçlü itici gücü başkalarıyla kıyaslamadır arkadaşlar.
Ve klasik ekonomide rasyonel tercihler söz konusu olsa da...
gerçek hayatta biz başkaları ne almış acaba diye bakarız.
İşte lüks tüketim, marka tutkusu, bunlar statü sembolleri ve hepsi aslında neyin bir neticesi?
Bu dürtünün sonucu arkadaşlar.
Kendimizi kıyaslıyoruz insanlarla.
Yani harcama kararı aslında tamamen ekonomik bir karar değil.
Bunu söylemek istiyorum. Sosyal, duygusal bir refleks var işin içerisinde.
Bir de az önce bahsettiğim hedonik adaptasyon var.
Az önce mi bahsettim? Bir önceki bölümü hatırlamıyorum.
Bir şey aldığınızda çok...
Kısa süreli bir mutluluk yaşıyorsunuz.
İşte bunu yaşama sebebiniz hedonik adaptasyon.
Çünkü beyin bir süre sonra alışıyor o aldığınız şeye.
Beynimiz çok hızlı adapte oluyor ve o mutluluk birkaç gün sonra hop sıfırlanıyor.
Hemen gidip yeni bir şey alıyorsunuz.
Hele şu tüketim çağında o süre daha da düştü.
Hani birkaç gün falan değil.
Belki birkaç saat bile değil arkadaşlar.
Hani birkaç dakika çoğu insanın mutluluğu yeni bir şey aldıktan sonra.
Hani eskiden dedelerimiz babalarımız derdi ya işte bana yeni bir ayakkabı alındığında giyemezdim.
Buluktağın böyle günlerce onu izlerdim falan diyorlar.
Onlar da yokmuş ya böyle hedonik adaptasyon olayı falan.
Hani vardır da çok uzun süreler sonra oluyordur.
Ama bizimkisi dediğim gibi birkaç dakika falan sürüyor.
Bu yüzden de biz sürekli yeni şeyler alma döngüsüne giriyoruz.
Tyler Durden'ın o ihtiyacımız olmayan şeyleri almak dediği kısım bu işte arkadaşlar.
Bu bir tuzak ve bu tuzağa maalesef hep düşüyoruz.
Davranışsal ekonomide buna sonsuz tatmin yanılgısı diyoruz arkadaşlar.
Bir de paramız olmayan parayla alma kısmı var.
Hani o kartlar patlıyor. Diyor ya niye?
Şimdi davranışsal ekonominin en temel hatalarından biri zaman tutarsızlığı arkadaşlar.
Bugünkü arzularımız gelecekteki mali sıkıntılarımızı...
göz ardı ediyor. O yüzden sen çat çat çat kredi kartıyla ödeyip geçiyorsun.
Çünkü yani senin şu anda bir arzun var ve gelecekte o başına gelecekleri hiçbir şekilde düşünmüyorsun.
O anda o hazzı yaşamak için bunu yapıyorsun.
Yani bir nevi gelecekteki benliğimizi borca sokuyoruz arkadaşlar.
Çünkü o bedeli hemen ödemeyeceğiz zaten değil mi?
Dediğim gibi kredi kartlarını patlatma sebebiniz bu.
Şimdi al sonra öde modelleri aslında hep bu psikolojik tuzaktan besleniyor.
Gelelim bir başka mevzuya.
Kapılarımızı Daima açık tutmak.
Yani seçenekleri açık tutma eğilimimiz.
Bunun için M.Ö.
210'da yaşamış harika bir örnek olay var.
Çinli bir komutan Xiong Yu askerleri kaçmasın diye arkadaşlar gemilerini yakıyor ve işte o yemek pişirilen kapları bile yakıyor.
Askerler bir dönüyor bakıyor her şey yanmış.
Yani ne yapacaklar?
Tek seçenekleri kalıyor.
Ya zafer ya da ölüm.
Aslında niye böyle bir saykoluk yapıyor?
Bu bir strateji arkadaşlar. Askerlerinin bütün dikkatini ve bütün enerjisini tek bir hedefe yönlendirmesi için bunu yapıyor.
O gemileri yakıyor. Çünkü geri dönüş yok.
Geri dönemeyeceği için ne yapacak?
Dediğim gibi savaşacak, başaracak, kazanmak zorunda.
Çünkü insanın doğasında şu var.
İnsan her zaman bir kaçış kapısı istiyor.
Orası açık kalsın istiyor.
Çünkü bizler genellikle o geri dönüşsüzlüğe katlanamıyoruz.
Soruyorum size gereksiz sigortaları niye...
yaptırıyorsunuz? Neden çocuklarınızı okursan okursa koşturuyorsunuz?
Neden hiç kullanmayacağınız fonksiyonlara sahip ürünler alıyorsunuz?
Hiç düşündünüz mü? Çünkü şu var.
Ya bir gün lazım olursa değil mi?
Yani ya bir gün lazım olursa diye neler neler yapıyoruz, satın alıyoruz.
Lüzumsuz. Peki daha bomba bir sorun var.
Neden eski sevgilileriniz Instagram'ınızda, sosyal medyanızda hala duruyor?
Neden? Çünkü bu açık kapı tutkusu sizi baştan çıkarıyor.
Hani her zaman kapılar açık kalacak, seçenekler açık tutulacak.
Halbuki bu çok kötü bir şey.
Odaklanmanızı dağıtan bir şey.
Gerçekten önemli olan şeylere vakit ayırmanızı engelleyen bir şey.
Şimdi size bununla ilgili yine harika bir deneyden bahsetmek istiyorum.
Dan Ariely ve Zhuang Shi'nin yapmış olduğu bir deney.
İnsanların seçenekleri neden kapatamadığını anlamak için...
Bu ikili gidiyorlar bir bilgisayar oyunu tasarlıyorlar.
Oyunda ekranda 3 tane kapı var arkadaşlar.
Kırmızı kapı, mavi kapı, yeşil kapı.
Ve her kapı yani her oda aslında tıklayınca para kazandırıyor.
Ziyaret edilmeyen kapılar küçülüyor, küçülüyor, küçülüyor ve sonunda kayboluyor.
Toplamda 100 kere tıklama hakları var bu oyuncuların.
Bakın 3 tane kapı var. Sonuç ne çıkıyor sizce?
Katılımcılar en karlı odaya odaklanmak yerine o küçük kapıların kaybolmasını önlemek için tıklamalarını boşa harcıyorlar.
Yani 100 tıklama hakkı var onlara da tıklayalım diyorlar açık kalmış seçeneklere.
Yani bu kapıları canlı tutma isteği sonuç olarak ortalama kazançlarını %15 oranında düşürüyor.
Kapı açmanın maliyetli hale getirilmesi ve getirilerin açıkça belirtilmesi bile bu davranışlarını değiştirmiyor.
İnsanlar kaybetme fikrine tahammül edemiyor.
Yani şimdi gidin ve Instagram'da duran o eski sevgililerinizi silin ya da bırakın dursunlar ve sizi aşağı çekmeye devam etsinler.
Bir de merak ediyorum yani kapattığınız kapıların neden anahtar deliğinden hala içeri bakmaya çalışıyorsunuz arkadaşlar?
Niye silmiyorsunuz?
Silin! Eric Fromm'a göre modern insan artık özgürlük eksikliğinden değil, sonsuz fırsat bolluğundan boğuluyor.
Çok haklı buluyorum arkadaşlar.
Her şeyi deneyimleme baskısı aslında bizi daha dağınık ve daha yorgun bir hale getiriyor bu ilişkiler içinde geçerli.
O kadar çok seçenek bolluğu var ki özellikle de sosyal medya kullanımının artmasıyla beraber insanlar böyle artık kaydırı geç, kaydırı geç, kaydırı geç.
O mantıktalar yani. Sürekli böyle işte her şeyi deneyimleyelim, her insanı deneyimleyelim, her kadını, her erkeği.
Bu ne yapıyor? Bizi daha dağınık, daha yorgun, perişan bir hale getiriyor.
hale getiriyor ve sonunda da tükeniyorsunuz.
Her şey mümkün yanılsaması hiçbir şeye tam olarak bağlı kalamama tuzağına düşürüyor insanları.
O yüzden arkadaşlar bitmiş ilişkileri sürdürmeye çalışarak ya bir gün geri dönerse diye öyle kapıları açık tutmak, sırf indirime girmiş diye aslında böyle hiç ihtiyacınız olmayan saçma sapan şeyleri almak.
Bunlar sizin enerjinizi tüketen şeyler.
Enerjinizi lütfen bitmiş kapılara harcamayın.
Bırakın küçülsünler, defolsunlar gitsinler.
Çünkü siz bunu yaparken gerçekten önemli olan kapı...
Kapılar size kapanıyor arkadaşlar.
Hiç farkında olmuyorsunuz.
Gerçekten önemli olan kapılardan biri.
Mesela sevdiklerinizle, arkadaşlarınızla, çocuklarınızla geçireceğiniz o güzel zamanlar.
Bunlar kaybolup gidiyor. Sırf böyle indirime girmiş alayım diye saçma sapan paralar harcarken bir takım şeylere cebinizden eksilen şeyin sadece para olduğunu zannediyorsunuz değil mi?
Halbuki sen o para için kaç saat çalıştın bir düşünsene.
Belki bir dostunla buluşup kahve içebileceğin bir zamana harcıyorsun o şeyi alarak şu anda.
Hani saçma sapan doldurdun ya sepet.
Ne kaybediyorsun ya?
Kazanırken neleri kaybettiğimizi lütfen unutmayalım arkadaşlar.
O parayı harcarken de aynı şey geçerli.
Hani ben şu an bunu satın alarak neleri feda ediyorum diye lütfen bir düşünelim.
Bu konu yani seçenek bolluğu konusu bazen gerçekten hayatımızı felce uğratıyor.
Aynı anda 30 parçaya bölünüp 30 şey olmak istiyoruz bazen.
İşte hem mimar olayım hem ressamlık işte hem bilgisayara ilgim var.
Hem şu hem bu hem spora da gideyim hem bunu da yapayım.
Ya sen Da Vinci misin kardeşim ya?
Hezer Fen misin sen? Bir kendine gel.
Yani aynı anda 4-5 diplomam olsun.
Ne yapacaksın ya? Ne yapmaya çalışıyorsun?
Neden kendini bütün seçeneklere açık tutmaya çalışıyorsun?
Bırak ya birkaç kapıyı da kapat yani.
Gerçekten hepsinde müthiş iyisin.
Hani ben müthiş hepsinde başarılıyım diyorsan zaten bravo sana.
Öyle bir şey varsa bravo buradan alkışlıyorum.
Bu arada bu dediğim hobiler için geçerli değil.
Tabii ki böyle bir işiniz olur bir de hobiniz olur.
Ama bazı insanlar hani 30 bin parçaya bölünmeye çalışıyor ya onu kastediyorum.
Yoksa tabii ki insanın becerilerinin olması çok güzel bir şey.
Böyle farklı farklı alanlara ilgi duymamız.
Ama düşünsene o 30 tane alan...
da ben ustalaşmaya işte onları meslek haline getirmeye çalışıyorum.
Yani bütün kapılar açık dursun.
Ya tutarsa mantığı.
Devam edelim. Şimdi Denin bir arkadaşı.
Dene diyor ki bir gün ben diyor normalde eşimle Boston'da yaşarken evliler hafta sonları diyor birlikte vakit geçirmiyorduk yani.
İşe güce koşuyorduk. Birbirimizle pek ilgilenmiyorduk.
Hani nasıl olsa evliyiz aynı evdeyiz falan mantığı ama ne zamanki eşi iş için New York'a gidiyor ve sadece hafta sonları böyle beraber geçirecek bir vakitleri kalıyor.
İki gün görüşüyorlar. sadece ve çok kaliteli zaman geçirmeye başlıyorlar o iki gün içerisinde.
İkisi de işte işten güçten kendini soyutluyor.
Tamamen birbirlerine vakit ayırıyorlar.
Çünkü sadece iki gün var birbirlerini görebilecekleri.
İş güç yapmıyorlar. Sevgili gibi takılıyorlar ve diyorlar ki evliliğimizin en mutlu zamanları o zamandı diyorlar.
Hatta benim bir tanıdığım eşiyle ayrıldıktan sonra eşi çocuğunu haftada sadece bir gün görebiliyor ve hiç bu kadar kaliteli zaman geçirmemişti dedi.
Hani babası oğluyla hiç bu kadar kaliteli zaman geçirmemişti.
Ben onunla evliyken dedi.
Böyle yani çok sevdiğim bir söz var.
Farkındalık defterime de yazmıştım.
Jack London'ın sözü.
Çiçekler hep varsa...
Kim ne yapsın onları diyordu.
Yani bir şeylerin kıymetini kapılar kapanıp gitmeden, küçülüp gitmeden anlayabilsek keşke.
En önemli seçeneklerimizin üzerine kapılar kapanırken böyle bizi ikaz edecek içsel bir alarma sahip olsak değil mi arkadaşlar?
O yüzden bazı kapılarımızı bilinçli bir şekilde kapatmamız gerekiyor.
Rüzgar gibi geçti filminin o meşhur sahnesi gibi.
Red Butler Scarlet'a diyor ya işte böyle sabrediyor sabrediyor ve en sonunda patlıyor.
Scarlet böyle yalvarıyor.
Nereye gideyim diyorsun ha? Ne yapayım diyor yalvarırken.
O da diyor ki açıkçası canım hiç umurumda değil diyor.
Ve o cazibeli kapıyı kapatıyor arkadaşlar o sahneyi hatırlayın.
Zaman kaybı yaratan insanlardan uzaklaşmamız gerek belki de.
Hem böyle deliler gibi çalışıp hem o aktiviteden o aktiviteye koşturur.
Hem de işte aileme, çoluğuma, çocuğuma, eşime, dostuma böyle kırıntı kalan zamanlar ayırmayı bırakmamız gerekiyor.
Yani bazı kapıları kapatmamız gerek belki de arkadaşlar bir düşünelim.
Hani biz istiyoruz ki hem karnım doysun.
Hem pastam dursun. Yani olmuyor maalesef.
Bir hikaye var arkadaşlar. Bir gün ot arayan aç bir eşek bir ahıra yaklaşıyor.
Ve ahırın karşılıklı böyle iki tarafında aynı miktarda iki tane ot yığını görüyor.
Eşek ahırın orta yerinde böyle iki ot yığının arasına duruyor.
Bir sağa bakıyor, bir sola bakıyor, bir sağa bakıyor, bir sola bakıyor.
Hangisini seçeceğini bir türlü bilemiyor.
Saatler geçiyor, böyle günler geçiyor.
Asla karar veremiyor ve sonunda olduğu yere yığılıp...
açlıktan hayatını kaybediyor.
Bazı kapıları kapatmayı, bir seçim yapmayı acilen öğrenmemiz lazım.
Minimalizm diye bir bölümüm var arkadaşlar.
Onu da önereyim aklıma gelmişken.
Ne kadar çok şeyimiz olursa o kadar çok şey isteyeceğimizi unutmayalım.
Ben de böyle konuşunca şey zannediyorlar, işte Merve her şeyi halletmiş, kafasını bitirmiş, artık hiç alışveriş yapmıyor falan.
Hepsini özümsemiş bu anlattıklarının.
Hayır öyle bir şey yok arkadaşlar.
Ben de sizin gibiyim o yüzden bu konuları anlatıyorum.
Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit.
Bu bölümlerin çoğu öyle, kendime de yapıyorum yani.
Ama şunu söyleyeyim arkadaşlar, geçen Dubai'ye gittim ve o dev alışveriş merkezine girdim.
Gezdim gezdim gezdim ve param da vardı ama hiçbir şey almadım ve Dubai'den sadece bir tane kendime anahtarlık alarak döndüm.
Bakın param vardı diyorum hiçbir sorun yoktu yani alabilirdim istediğimi.
Dedim ki almayacağım ihtiyacım yok.
Yani bunu diyebilmem bile beni çok mutlu ediyor ya da eskiden olsa mesela hani param var bir AVM'ye giriyorum patlatırım mesela ama şu an bunu yapmıyorum.
Biraz böyle farkındalığım arttı ama biraz yani.
Mesela şöyle bir şey yapıyorum. Atıyorum param geliyor ya.
Geldiği anda hemen biliyorum çünkü alışverişe giderim yaparım.
Yapmamak için koşarak altın alıyorum arkadaşlar.
Altın alıyorum ki hani harcayamazsın onu hemen.
Orada dursun. Şimdi arkadaşlar sırada placebo etkisi var.
Beklentilerin etkisi yani. Zihnimiz beklentilerimiz tarafından öylesine yönlendiriliyor ki.
Bu bazen gerçek deneyimlerimizi bile değiştirebiliyor.
Yine ilginç bir deney var Ariel'in yapmış olduğu.
Bize placebo etkisini bira tadımı üzerinden gösteren bir deney bu.
MIT'de bir barda öğrenciler iki farklı bira tadıyor arkadaşlar.
Bunlardan biri normal, ticari bir bira.
Diğeri ise içine bazlamik sirke karıştırılmış özel karışımlı bir bira.
Ve öğrencilerden bazıları bira tadımını kör tadım şeklinde yapıyor.
Ve çoğu sirkeyle olan birayı çok beğendiğini söylüyor.
Ama bazı öğrencilere tadım öncesi hemen öncesinde diyorlar ki bak bu birada sirke var.
Bu grup o birayı tatmadan önce bakın bir önyargı geliştirdiği için sirkeli olan birayı beğenmiyor.
Ama ilginç olan şey şu ki 3.
grup öğrenciye Tadım sonrasını içtikten sonra sirke gerçeğini açıklıyorlar.
Onlar da tıpkı ilk kör tadım grubu gibi sirke katılmış olan birayı sevmiş durumda kalıyorlar.
Yani arkadaşlar demem o ki bize bir bilginin ne zaman verildiği bile aslında deneyimimizi etkileyen bir şey.
Beklenti etkisi. Hatta aklıma gelmişken kendimden de bir örnek vereyim.
Bir kere bir arkadaşım bana dedi ki sana dedi muhteşem bir tatlı yaptım.
Kestane tatlısı bayılacaksın.
Neyse arkadaşlar yedim çok beğendim.
Tam böyle tarifi isteyeceğim falan.
Nasıl yaptım bunu dedim. Kuru fasulyeyle dedim.
Gerçek söylüyorum kuru fasulyeyle yapmış tatlıyı.
İnanamadım. Araştırın böyle bir şey var.
Eğer öncesinde bana bunu söyleseydi Merve bunu ben kuru fasulyeyle yaptım deseydi belki önyargılı davranabilirdim.
Belki beğenmeyecektim o zaman.
Yani tıpkı bu deneyde olduğu gibi önceden oluşan beklenti tadım deneyimini bastırırken sonradan öğrenilen bilgi tadım deneyimini geriye dönük olarak değiştirmedi gördüğünüz gibi.
Yani en son tadanlar içtikten sonra sirke koyduk dediler içine.
Eee o sıkıntı yok dediler hani.
Onlar da beğendi. Ve bu deneyler bize gösteriyor ki beklentilerimiz duygularımızı yönlendirebiliyor arkadaşlar.
Bir şeyi güzel veya kötü bulacağımızı deneyimimizden önceki zihinsel çerçevemiz belirleyebiliyor.
Hatta mesela bir insanla sizi tanıştırmadan önce desem ya bu çok iğrenç bir insan aslında ama neyse ya belki seversin falan desem hani tanıştıracağım ki.
Bir şeyle ilgili size çok kötü bilgiler versem önceden, böyle kötü kötü şeyler anlatsam.
O insana karşı böyle bir ön yargılı yaklaşmaz mısınız?
Belki siz de sevmeyeceksiniz ama tanıştıktan sonra artık tanışmışsınız, aynı masada yemişsiniz, içmişsiniz.
Ondan sonra desem ya bu insan çok kötü bir insan falan.
Belki o kadar etkilenmezsiniz değil mi?
Aynı şey. Peki bunu alışveriş deneyimlerimize uyarlarsak ne olur?
pahalı olan şeyleri en iyisi zannedenler orada mısınız?
Yani pahalı eşittir, kaliteli zannedenler.
Bakın bu da bir önyargı arkadaşlar ve gerçekten bazen bir placebo etkisi yaratıyor.
Bir örnek daha vereyim. Yine Ariel'in yürütmüş olduğu bir çalışma bu.
Öğrencilere diyor ki arkadaşlar zihinsel performansı arttıran bir enerji içeceği var.
Biz öyle düşünüyoruz. Bu içeceği içmenizi istiyoruz.
Bir grup öğrenciye içeceğin normal fiyatı ki makul bir fiyat söyleniyor.
Diğer gruba da diyor ki bu içecek bugün yarı fiyatınaydı.
Hani kampanya vardı biz o şekilde aldık hani daha böyle ucuz aldık gibi.
Sonra arkadaşlar hepsini zorlu bir bulmaca teste veriyorlar.
Sonuç inanılmaz.
Normal fiyatla içtiğini zannedenler ortalama 9 adet bulmaca çözerken indirimli fiyatla o içeceği tükettiğini zanneden grup sadece 7 adet bulmaca çözebilmiş.
Ve bu verilen içecek böyle enerji içeceği falan değil.
Vitamini bir meyve suyu arkadaşlar yani.
Ama ucuz olduğunu düşünmek öğrencilerin performansını nasıl düşürmüş olay bu.
İndirim etiketi içeceğin beynimizde algılanan değerini ve dolayısıyla beklentisini azaltıyor.
Bu da eşittir fiziksel bir sonuç doğuruyor burada gördüğümüz gibi.
Ve daha çarpıcı bir deney var arkadaşlar.
İlaç benzeri bir placebo deneyi yapıyorlar.
Deneklere diyorlar ki sizde yeni geliştirilen bir ağrı kesici hap var.
Bunu denemek istiyoruz. Yine iki grup var arkadaşlar.
Bir gruba diyorlar ki bak bu hapın tanesi şu kadar.
Yani çok çok pahalı bir şey söylüyorlar.
Diğer gruba da Bayağı böyle ucuz bir şey söylüyorlar.
Bu hapın tanesi çok çok ucuz.
Halbuki arkadaşlar verilen ilaç bomboş.
İçinde hiçbir şey yok. Placebo hap.
Ve sonuç yine tahmin ettiğiniz gibi pahalı ilaç içtiğinizden nedenlerin ağrısı %85 azalıyor.
Bakın boş hap içti. Ucuz hap içtiğini sananlar %61 arkadaşlar.
Bakar mısınız? Yani bu çalışma bilim dünyasında fiyat placebo etkisi olarak duyuruldu ve gösterdi ki bu bize insanların bir ilaca veya bir ürüne dair beklentisi gerçek fizyolojik sonuçlara bile
etki edebiliyor gördüğünüz üzere.
Pahalı bir şampuan aldığımız zaman saçlarımızın harika olacağını düşünüyoruz değil mi?
Bu da aynı şey. Çünkü dediğim gibi fiyatın yüksek olması...
Bizde bir kalite beklentisi yaratıyor arkadaşlar.
Ay muhteşem olacak. Bu kadar para verdim.
Çok iyi bir beklentim var bu üründen.
Pazarlama uzmanları da işte bu yüzden bazen ürün fiyatlarını şişiriyor.
Hani sırf böyle yüksek kalite algısı oluşsun diye çok yüksek tutarlarla karşılaşıyoruz.
Tabii bu her zaman geçerli değil.
Bazen gerçekten bir ürün çok kaliteli olduğu için o fiyatlara satılıyor.
O ayrı arkadaşlar. Ama bir ürün pahalıysa süperdir.
Uçsa işe yaramaz.
Bu ezberi bozalım artık. Peşin hükümlü olmadan önce ne yapabiliriz?
Mesela alacağınız ürünü iyice araştırın.
Bir kıyafetse mesela kumaşına bakın.
Sonra gidin muadillerine bakın.
Yani gerçekten sırf marka diye mi o fiyata alıyorsunuz o ürünü.
Geçen gün mesela kaşar alacaktım.
Baktım. Dedim ki en pahalısı en temiz içeriktir.
Acelem de var böyle. Aldım arkadaşlar.
Dedim ki bir bakayım ya arkasında ne var.
Hani içeriğini okudum. Koruyucuyu basmışlar arkadaşlar.
Sırf bilinen bir marka diye çok iyi zannettiğimiz bir şey bu.
Sonra gittim diğer kaşarları incelediğimi inceledim.
Bir baktım temiz içerikli bir tane var aralarında.
Ve fiyatı diğerlerinin yarısından bir tık fazla.
İnanabiliyor musunuz? Yani gerçekten pahalı olan her şey iyi olmuyor.
Bunu demeye çalışıyorum. O yüzden biraz oyanık olalım.
Burada anlattıklarımın çok daha ötesini öğrenmek isterseniz.
Beklentileriniz hayatınızı nasıl şekillendirir?
Placebo etkisi diye bir bölümüm var.
Onu da önermiş olayım. Orada yine çok çarpıcı...
Deneylerden bahsediyorum. Gelelim dürüstlük mevzusuna.
Davranışsal ekonomide ahlaki esneklik diye bir şey varmış.
Yani insanlar böyle küçük yalanlar, küçük hileler söz konusu olduğunda o kadar da dürüst ve ahlaklı olmayabiliyorlar.
Yani çok büyük bir sahtekarlık yapacaksak kendimizi çok suçlu hissedebiliyoruz.
Ama görece ufak saydığımız şeylerde o suçluluk ve o ahlaki dürüstlük bir anda ortadan kalkabiliyor.
Mesela... Bazıları işte bir otele gidiyor, yiyor içiyor kalıyor.
Çıkarken de güzelce havluları çantasına atıyor.
Valizini atıp götürüyor. Bu çalma değil mi arkadaşlar?
Aynı şey. Ama bunu yapan o kadar çok insan var ki.
Hani o insanlara desem ki hadi git bir misafirliğe de misafirin havlusunu çal desem çalamaz değil mi?
Aynı şey. Bir farkı yok yani.
Sen de otelde misafirsin.
İşte beynimizdeki içsel dürüstlük monitörü küçük ihlallerde uykuya dalabiliyor.
İnsanlar rasyonel cezalar ya da kurallar yüzünden değil ahlaki kimliklerini hatırladıkları zaman dürüst davranıyorlar demeye çalışıyorum.
Yani asıl mesele yasalar falan değil.
Peki yasalar önleyici. Ama aslında mesele vicdanımız arkadaşlar.
Şimdi size bir örnek vereceğim yine.
Yine MIT. MIT yurtlarında dolaplara 6 tane...
kola koyuyorlar arkadaşlar ve 3 gün içinde hepsi kayboluyor.
Ve aynı şekilde dolaplara 6 adet 1 dolarlık banknot koyuluyor ve görüyorlar ki hiç kimse bu banknotlara dokunmuyor.
Bu bize neyi gösteriyor? Bir kutu içecek para gibi görünmüyor arkadaşlar.
O yüzden onu çalmak kolay geliyor.
Ama 1 dolarlık banknotu almak zihinde direkt böyle hırsız, hırsızsın sen bu alarmı tetikliyor.
Yani etik sınırlarımız parayla aramızdaki mesafeye göre Davranışsal ekonomi paranın soyutlaştırılmasının etik körlüğü arttırdığını söylüyor arkadaşlar.
Ve son olarak kararlarımız bağlama bağımlı.
Yine MIT araştırmacıları bir bira restoranında ilginç bir deney yapıyorlar.
Masadaki kişiler sırayla böyle sesli sipariş veriyorlar.
Ve herkes birbirinden farklı bira söylüyor.
Neden? Herkes neden farklı söylüyor?
Çünkü bireyler benzersiz görünmeye çalışıyor veya kopya olmama motivasyonuyla hareket ediyorlar.
Seçimlerinizi yazılı hani gizli bir şekilde yapın denildiği zaman bu insanlara çoğu en çok beğendiği birayı seçmiş gidip.
Yani orada sosyal bir ortamda özellikle böyle başkalarının önünde kararlarımız şöyle olmuyor.
Ya bana şu an ne iyi gelir ben neyi seviyorum demiyoruz orada.
Başkaları ne düşünecek ya işte o birayı söyledi ben de aynısını söylersem şimdi kopyacı gibi olurum gideyim başka bir şey söyleyeyim hiç duyulmamış bir bira söyleyeyim.
Olay bu. Sonuç olarak arkadaşlar sesli sipariş verenler daha az memnun ve mutlu olmuş.
Çünkü neden? İçten gelen tercihle hareket etmediler.
Yani kendi beğendiğini seçmedi de orada sosyal imajı, benzersiz görünme çabası falan belirleyici bir rol oynadı.
Klasik iktisada göre insanlar evet rasyoneldir.
Tüm kararlarını mantık çerçevesinde verirler ama davranışsal iktisat bize der ki hayır insanlar duygularıyla, insanlar ön yargılarıyla, beklentileriyle, çevre etkileriyle karar verirler ve hataları da...
Ve öngörülebilirdir bugün konuştuğumuz gibi.
Buraya kadar anlattıklarımdan yola çıkarak insan kendi içinde bir pazardır arkadaşlar.
Arz var, talep var ve davranışsal ekonomi...
Bu pazarı anlamanın bence en iyi yolu ve bu bölümleri o yüzden yapıyorum.
Akıl dışıyız fakat öngörülebiliriz.
Bu bölümü beğendiyseniz Paranı Akıllıca Harcama Bilimi bölümünü de mutlaka dinleyin arkadaşlar.
Kendinize iyi bakın. Instagram'a da bekliyorum.
Evital Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Evital'de OSB25 koduyla tüm psikolojik danışmanlık veya beslenme danışmanlığı seansınız %20 indirimli kodumuz OSB25.
Detaylar açıklamadaki link de sizleri bekliyor.
Hoşçakalın arkadaşlar. Arkadaşlar beni hangi platform üzerinden dinliyorsanız takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
