
Kariyerin İngilizcenin yetişmesini bekleyemez. Cambly'de Yılın En Büyük Kampanyasını yakala — yıllık aboneliklerde aylıklara göre %60 daha iyi fiyatlardan yararlan. Ayda sadece 299 TL'den başlayarak gerçek ana dili İngilizce olan eğitmenlerle öğrenmeye başla. Kodumu kullan ve hemen başla!
Kod: ORTAMLARDAMAY
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Yeni kitabım "Hikayeni Yeniden Yaz!"ı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir.
Transkript
Kembeli Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, Türkiye'nin en çok dinlenen podcastindesiniz.
Ben Merve. Arkadaşlar bugün tüm dünyada en çok bilinen ve hala en çok okunan kitaplardan biri olan Lewis Carroll'ın Alice Harikalar diyarında kitabının arka planını konuşacağız.
Yani bu hikaye Matrix filmine kadar dayanıyor.
O yüzden mutlaka dinleyin bu bölümü.
Bence çok fazla şey öğreneceğiz bu bölümde.
Şimdi bu kitabın arka planını anlatacağım birazdan size.
Merve o çocuk kitabı değil mi?
Demiş olabilirsiniz. Değil aslında.
Bu kitap dünya edebiyat tarihinde devrim yaratan bir kırılma noktası diyebiliriz.
hem yazıldığı dönemin kurallarını yıktı hem de modern edebiyata, çocuk edebiyatına yön veren önemli bir eser.
Victoria dönemi biliyorsunuz böyle ahlak bekçiliğinin Nirvana yaptığı bir dönem.
Hatta Oscar Wilde diye bir bölümü var.
Çok eski bir bölüm.
Böyle tost makinesiyle çekilmiş gibi bir sesle çekmiştim onu.
Çünkü hep söylüyorum mikrofonum yoktu arkadaşlar o zaman.
Onu da mutlaka dinleyin.
Hani Victoria dönemini de orada konuşmuştuk.
Dediğim gibi Victoria dönemi ahlak bekçiliğinin olduğu bir dönem ve çocuk edebiyatında bile hep...
böyle bir ders verme, işte ahlak aşılama, uslu durmayı öğretme amacı vardı.
Yani çocuklara bunu güdülemeye çalışıyorlardı ama Aris Harikalar diyarında kitabı diğerlerinden çok farklı.
Çocuklara ahlak dersi vermiyor.
Aksine otoriteyi ve yetişkin dünyasının o anlamsız kurallarını oldukça tiye alan ilk büyük eser denilebilir.
Sürelist bir eser zaten.
Hatta Dali'den Walt Disney'e Pop arttan, psikolojiye pek çok alanı da derinden etkilemiş bir eser.
Önce kitabın yazarı Lewis Carroll'dan çok kısa bahsetmek istiyorum.
Gerçek adı Charles Ludwig Dodgson.
27 Ocak. 20'ye dayı konuşamadım yine.
27 Ocak 1832'de İngiltere'de doğuyor.
11 çocuklu, kalabalık bir ailenin en büyük oğlu.
Oxford Üniversitesi'nde Chris Church Koleji'nde matematik eğitimi alıyor.
Burada Oxford demem lazım ama Oxford abi ben Oxford diyeceğim.
Urfa'da Oxford vardı da biz mi okumadık?
Ya niye bu bilgi var bende ya?
Saçma sapan aklıma geldi.
Her aklıma geleni söylemeliyim.
Bir dakika dikkatinizi da almasın.
Geri dönün buraya. Ama şu an daha komik bir şey geldi.
Bu sözü İbrahim Tatlıses söylüyordu ve Alice harikalar diyelim.
Onunla hatırlayacaksınız çünkü.
Bir kedi var diyordu.
Chaser kedisi mi ne? Neyse devam etmeyeceğim.
Bıyıklı kedi. Ve kedi Alice diyor ki seni diyor.
Seni çılgın şapkacının elinden aldım.
Ay bugün çok şey neşem yerinde.
Şeyden dolayı arkadaşlar spordan geldim.
Şu an endorfin patlaması yaşıyorum.
Bu bölümü de hemen çekeyim dedim.
Neşem yerindeyken.
Umarım bu bölümü çocuklar dinlemez.
Çocuklarınız da dinlemeyin. Çok uygun değil çünkü anlatacaklarım az sonra.
Şimdi arkadaşlar Alice kitabı nasıl ortaya çıkıyor?
Lewis bir gün okulun dekanının kızlarıyla bir sandal gezisine çıkıyor.
Dekanın kızlarından birinin adı Alice.
Lewis bu kızla bayağı samimiymiş.
Böyle değişik değişik hikayeler anlatıyormuş kıza.
Kız dediğim de küçük kız çocuğu.
Sonra işte o kıza anlattığı hikayelerden biri de bu Alice.
Alice Harikalar diyarında kitaba dönüşüyor 1865 yılında.
Bu arada Lewis Carroll dönemin en önemli amatör fotoğrafçılarından biri ki o dönemde fotoğrafçılık çok ciddi bir kimyasal bilgi gerektiren son derece zor bir iş.
Aynı zamanda çok iyi de bir matematikçi.
Matematik kitabı var zaten. Lewis hiç evlenmiyor ve hayatının 47 senesini Oxford'da aynı odasında kitaplarıyla ve matematik problemleriyle geçiriyor.
Şimdi Alice Harikalar diğer de kitabına geçiyoruz.
Artık analiz kısmına geçiyoruz.
Kitabı okuduğunuzu varsayıyorum ama bilmeyenler için çok kısa hemen bir anlatayım.
Aslında her şey Alice adlı çok meraklı bir kız çocuğunun böyle yelek giyen beyaz bir tavşanın sürekli böyle saatine bakan geç kaldım, geç kaldım diye söylenen beyaz bir tavşanın peşinden gitmesiyle başlıyor.
Matrix filminde hatırlarsınız açılış sahnesinde meşhur bir replik vardı.
Neo'ya gelen esrarengiz bir not.
Beyaz tavşanı takip et notu.
Bu arada kanalımda İki part halinde Matrix analizi bölümü var.
Çok kapsamlı arkadaşlar. Eğer o filmi seviyorsanız mutlaka dinleyin derim.
İşte Alice o beyaz tavşanı takip ediyor ve sonra bir tavşan deliğinden aşağı düşüyor.
Ve Alice hiçbir mantık ve hiçbir fizik kuralının işlemediği bir dünyaya harikalar diyarına düşüyor.
Burası boyut değiştiren bir dünya ve Alice bu garip dünyada böyle bir şeyler yiyip içtikçe bir böyle devasa bir deve dönüşüyor.
Bir bakıyorsunuz karınca kadar küçülüyor.
Benim kilo alıp verme hızım.
Ve ben de Alice olabilirim yani.
Sonra işte bir tırtılla karşılaşıyoruz.
Bilmeceler soran ama cevap vermeyen garip bir tırtıl.
Havada asılı kalan böyle garip bir Cheshire kedisi.
Hiç bitmeyen bir çay partisinde hapsolmuş olan çılgın bir şapkacı.
Kupa kraliçesi falan filan böyle tipler var.
Ve hikayenin sonunda Alice kupa kraliçesinin mahkemesine çıkıyor.
Kupa kraliçesi işte her şeyi sinirlenen işte vurun kellesini diye bağıran bir kadın.
Derken Alice bir uyanıyor.
Meğerse her şey bir rüyaymış arkadaşlar.
Benim rüyalarımın saçmalık seviyesi.
Bir de şeydi ya hikayede hani her şeyin tuhaf olmasının yanı sıra Alice'in hiçbir şey anlamaması.
Hani herkes konuşuyor ama tam olarak ne dendiği çözülemiyor.
Kız bir şey soruyor, saçma sapan cevaplarla karşılaşıyor.
Yanlış yanlış cevaplar veriliyor.
Bir büyüyorlar, bir küçülüyorlar, bir kayboluyorlar.
Ve bir noktadan sonra bence Alice şu hissi yaşıyor.
Ya ben burada yeterli değilim herhalde ya.
Şimdi bunu bir de gerçek hayatta düşünecek olursak.
Atıyorum işte bir toplantıdasınız.
Herkes İngilizce konuşuyor böyle şakır şakır.
Sen dinliyorsun ama hani anlıyorsun gibi ama konuşamıyorsun.
Ya da bir bilakattasın.
Soruyu biliyorsun ama cevap ağzından çıkmıyor.
Ve o an Alice gibi hissediyorsun kendini.
Yabancı gibi, yetersiz gibi.
Ve işin en acı tarafı şu.
Kariyerimiz İngilizcenin yetişmesini beklemiyor.
İşte tam da bu yüzden Cambly siz için bir kampanya yapmış.
Çünkü mesele artık İngilizce öğrenmek istiyorum değil arkadaşlar.
Mesele şu. Artık bekleyemiyorum.
İngilizceyi öğrenmem lazım.
Cambly'de seni ana dili İngilizce olan eğitmenler bekliyor ve birebir konuşturuyorlar.
Yani uygulama değil gerçek hayat pratiği gibi düşünebilirsiniz.
Ve şu anda Cambly'de yılın en büyük kampanyası var.
Yıllık aboneliklerde aylıklara göre %60 daha iyi bir fiyat yakalayabilirsiniz.
Ana dili İngilizce olan gerçek eğitmenlerle ayda sadece bakın bir kahve fiyatı bile değil artık.
299 TL'den başlayarak İngilizce öğrenmeye başlayabilirsiniz.
3 aylık planlarda daha iyi fiyatlar var arkadaşlar ama önemli bir şey daha var.
Bu kampanya sınırlı süreli.
Hatta bunu dinlediğiniz zamana göre söyleyecek olursam belki de son 24 saat.
O yüzden elinizi çabuk tutun.
Ertelemenin hiçbir anlamı yok.
Arkadaşlar ekran sürenize bakar mısınız ben konuşurken?
Ve çoğumuzun 5-6 saat olduğunu biliyorum.
Birbirimizi kandırmayalım. O ekran kaydırmaya bir ara verip kendimiz için faydalı bir şey yapacak olursak elbette kembili.
Şimdi arkadaşlar size bir kod vereceğim.
Ortamlarda May. büyük harflerle bu kodu açıklamalardaki linke de bırakıyorum.
Dediğim gibi Kembeli'de yılın en büyük kampanyasını kaçırmayın.
Şimdi Alice hikayesine geri dönüyoruz.
Güldük, eğlendik, bitti. Benim üniversitedeki hocam böyle söylerdi.
Çok gülerdik sonra. Güldük, eğlendik, bitti.
Şimdi ciddi kısma geliyoruz.
Şimdi şöyle bir hayal edin.
Yıl 1854 ve İngiltere'desiniz.
Tam böyle sanayi devriminin göbeği.
Bir anne düşünün. Kadın 14 saatlik mesaisini bitirmiş.
Fabrikadan çıkmış, evine doğru gidiyor.
Ve her yeri zaten yazık böyle sızım sızım sızlıyor.
Ağrıdan saatlerce çalışmış fabrikada.
Ve tek istediği şey... Birkaç saat uyuyabilmek ama küçücük bir bebeği var ve bebeği durmadan ağlıyor.
Kadın evdeki ecza dolabını açıyor ve o dönemde işte her evde bulunan, eczanelerde satılan, üzerinde böyle tombul bir melek resmi olan o meşhur şurubu alıyor ve çocuğunu içiriyor uyusun diye.
Ertesi sabah anne uyanıyor işe gitmek için ama...
Bebeği bir daha asla uyanmıyor.
Çünkü çocukcağız afyon zehirlenmesinden hayatını kaybediyor.
Çünkü arkadaşlar o dönemler böyle afyonlu, morfinli bebek şurupları var.
Eczanelerde satılıyor. İnanabiliyor musunuz?
Ve çocukları susturması için, sakinleştirmesi için, uyutması için, işte diş çıkarırken falan bu şuruplardan veriyorlar.
Bazı aileler tabii ki abartıyor.
Çocuk uyusun falan diye böyle veriyorlar sürekli.
E bunun Alice hikayesiyle ne alakası var Merve?
Şimdi arkadaşlar kitapta düşesin bebeğini hatırlıyor musunuz?
Bebeğin gözleri küçülüyordu.
İşte burnu domuz burnuna dönüşüyordu.
Hani bu bize belki hikayeyi okurken işte fantastik bir saçmalık olarak geldi okurken ama aslında bu işte o dönem yaşanan ve normal görülen bu karanlık olaya işaret ediyor.
Yani aslında yazar buraya işaret ediyor.
Bu afyonlu şurupların kullanımı o kadar normalleştirilmiş ki dönemin İngiltere'sinde.
Düşünün 6 aileden 5'inin evinde bu şuruptan var.
Ve böyle deliler gibi içiriyorlar çocuklarına.
hatırlarsanız hikayede Alice'in karşısına bir şişe çıkıyordu.
Böyle şurup şişesi gibi ve üzerinde beni iç yazıyordu.
Hatırladınız mı? Ve Alice hiç tereddüt etmeden o şurubu içiyordu ve şekil değiştiriyordu.
İşte bu şekil değiştirme olayı da muhtemelen o dönem arkadaşlar bu şurupların içirildiği bu bebekler fiziksel olarak deforme oluyorlarmış.
Hani böyle küçük, yaşlı, buruşuk adamlara benziyorlarmış.
Çok korkunç yani. Yüz kasları eriyormuş, derileri büzüşüyormuş.
Zaten çok yetersiz besleniyorlar.
O yüzden bu şekli alıyorlarmış.
Ve anneler babalar işte işe giderken çok uzun mesai saatleri olduğu için gitmeden önce gerçekten çok korkunç çocuklarına bu şurubu içiriyorlar.
Hani çocuk uyusun biz işe gidelim.
Bütün gün uyusun. İşten dönene kadar bu bizi idare etsin.
Ya da işte gece uyuyalım.
Rahat rahat uyuyalım diye çocuğa da şurup verip uyutuyorlar.
Çocuklar bütün gün uyuyorlar.
İşte afyonlu şurupları içip içip.
Yani ekmek parası için farkında olmadan çocuklarını zehirleyen aileler.
İşte dönemin İngiltere'sinde sanayi devrimi.
Ne kadar acı bir şey değil mi? İşte bu Afyon'un yan etkileri arasında zaman algısının bozulması, nesnelerin büyüyüp küçülmesi ve gerçeklikten çok büyük bir kopuş var.
Tıpkı Alice'in yaşadığı o fiziksel değişimlere benziyor dikkat ederseniz.
Ve kitaptaki yetişkin figürlere bakın arkadaşlar.
Çocuklara inanılmaz kötü davranıyorlar.
Alice'e çok kötü davranıyorlar.
Bebeğe kötü davranıyorlar. Düşes ve Kupa Kraliçesi bildiğiniz zalimlerdi yani.
Bu da Victoria dönemi aile yapısındaki o sert disipline işaret ediyor.
Çaktırmadan çocuk kitabının içine neler neler yerleştirmiş bakın.
Bu arada şunu da söyleyeyim.
Lewis Carroll hakkında çok çirkin iddialar var.
Şöyle ergenlik öncesi kızlara ilgi duyduğuna dair böyle bir söylenti var.
Hatta Alice'in ailesiyle çok ciddi bir sorun yaşıyor.
Neden yaşadığını bilmiyoruz.
Çok sert bir şekilde ayrılıyorlar.
Nedeni bilinmiyor ama sebebinin bu olduğu söyleniyor.
Bir de yazarın kişisel günlükleri var.
Ailesi yazar ölür ölmez bu günlükleri ele geçiriyor.
Ve hemen böyle belli başlı bazı günlerin olduğu.
Olduğu sayfalar var. Onları yırtıp şömine de yakıyorlar.
Niye yırttınız o sayfaları?
Ne yazıyordu mesela? Neyin duyulmasını istemediler?
Bunu bilmiyoruz. Sebebi hiçbir zaman bilinmeyecek belki ama.
Hep böyle ergenlik öncesi kızların fotoğraflarını çekiyormuş.
Bunlar zaten var hani fotoğraflar ama işin özünü bilmiyoruz dediğim gibi.
Böyle de bir iddia var. Onu da söylemek istedim.
Gelelim hikayedeki meşhur çılgın şapkacıya.
Şimdi filminde de zaten şapkacı rolünü Johnny Depp oynuyordu.
Bence çok uygun bir kas seçilmiş.
Başkası olamazdı. Çılgın şapkacı, deli şapkacı.
İyi de neden deli? Çünkü arkadaşlar 1860'larda şapka yapım endüstrisinde civa nitrat kullanılıyormuş.
Ve işçiler çok kapalı böyle havasız atölyelerde saatlerce buna maruz kalıyorlar.
Civa nitrat buharına. Yani o ölümcül kimyasala maruz kalıyorlar.
Hatta Stockport'ta 1860 yılında fabrikalarda çalışan bir adam var.
Thomas Corbett isimli bir işçi.
Tıbbi raporlarını inceliyorlar uzmanlar.
Bu adam 8 sene...
boyunca şapkacı bu adam o cıva buharına maruz kalmış ve sistemin işleyişine bakın.
Önce adamın bedeni iflas ediyor.
Sonra böyle bir çay fincanını bile tutamayacak bir hale geliyor.
Şapkacı titremesi diye bir şey var.
İşte bu civa zehirlenmesi.
Çünkü sinir sistemi yıkılıyor o civa zehirlenmesine.
Şapkacılar da ondan böyle tir tir titriyor.
Hani hareketleri böyle deli deli oluyor.
O yüzden deli şapkacı deniliyor.
Ve kitapta o çılgın şapkacının sonsuz bir çay partisi vardı hatırlarsanız.
Elinde hep bir çay fincanı var.
İşte bu o dönemin civa zehirlenmesine bir gönderme.
Bu atölyede çalışan bu şapkacı yıllarca o civa'ya maruz kaldıktan sonra konuşma yetisini kaybediyor.
Dediğim gibi titriyor, sinir sistemi çöküyor.
Ve her yerde dev gibi tavşanlar gördüğünü söylüyor.
Halüsinasyonlar görmeye başlıyor.
Bunlar hep kayıtlara geçmiş.
Ve bütün bunların civa zehirlenmesinden kaynaklandığı belli oluyor.
Ve bunun anlaşılmasına rağmen İngiltere'deki fabrika sahipleri ve o dönemin hükümeti hiçbir şey yapmıyor.
İşçilerin zehirlenmesine göz yumuyorlar.
Bu şapkacıların zehirlenmesine göz yumuyorlar.
yollar. Hatta 100 sene sürüyor biliyor musunuz bu olay?
Hani zehirleneceğini bile bile insanların devam ettiriyorlar bunu.
Ne bir yasak geliyor, ne bir şey yapılıyor.
Devam ediyor 100 sene. Ve en son 2.
Dünya Savaşı'nda orduda patlayıcı fünyeleri için civa'ya ihtiyaç oluyor.
Ondan sonra yasak getiriliyor civa kullanımına.
Ama yanlış anlamayın işçileri düşündükleri için değil.
Tamamen kendi çıkarları için.
Gariban işçi sınıfı her daim ezilmiş tamam mı?
O dönemde de ezilmiş, ondan önce de ezilmiş.
Yıl 2026 hala ezilmiş.
Görüyorsunuz değil mi?
İşte hikayedeki çılgın şapkacı aslında o dönemin o gariban işçi sınıfının çektiği bu acılara ve sistemin bu acılar karşısındaki kayıtsızlığına yönelik çok zekice önce
bir toplumsal eleştiri arkadaşlar.
Çılgın şapkacının o çay partisinde zaman böyle askıya alınıyordu hatırlıyorsanız.
Hani bir saat var ama saat gerçek zamanı göstermiyor.
Zaman algısına dair psikolojik bir sembol bu.
Hani kötü bir ortamda böyle baskıcı anlaşılıyor.
Adamsız ortamlarda zaman akmaz ya zaman algısı bozulur.
Öyle. O zaman geçmek bilmez yani.
Hani sonsuza kadar uzar gider.
Kişi ilerleyemez.
Zaman akmaz. Zafiyet teorisi.
Gelelim Kupa Kraliçesine.
Yani keyfi otoritenin sembolüne.
Hatırlarsanız habire böyle Kupa Kraliçesi keyfine göre şey diyordu.
İşte kellesini uçurun. Tez vurun kellesini diyordu kafasına göre.
Hukuk yok, keyfi yönetim, delil yok, adalet yok, düşünme yok, mantık yok.
Sadece ve sadece güç var.
Hukukun yerini... Güç geçmiş.
Anlatabiliyor muyum? Zaten biliyordunuz da ben hatırlatayım dedim.
Şimdi muhtemelen bu kupa kraliçesi Kraliçe Victoria ve Lancaster hanedanından Kraliçe Margaret arkadaşlar.
Bu ikisinin karışımı gibi bir şey.
Kraliçe Victoria'nın eşi Prens Albert'a olan aşkı malumunuz ve hikayedeki kupa kraliçesi son derece agresif, kontrol edilemez bir karakterdi ve onu kontrol edip öfkesini yatıştırabilen tek kişi eşiydi.
Ha bir de işte tez vurun kellesini tez vurun kellesini demesi bile yine Victoria dönemi İngiltere'sinde çok spesifik bir siyasi eleştiri diyebiliriz.
Çünkü çok keyfi bir yönetim var o dönem.
Hukuk yok dediğim gibi güç var hukuk yok.
Bu da aslında tepedeki o otorite sisteminin.
İnsanların hayatlarıyla oyun oynayan bir tiran kadar keyfi ve acımasız olabileceğinin iması arkadaşlar.
Ve yüzyıllar boyunca benzer şekilde infaz emirleri veren İngiliz hükümdarlarının bir yansıması.
Kupa Kraliçesi. Peki Merve o hikayedeki beyaz güller neydi derseniz.
Bu da yine İngiliz tarihinin en kanlı taht kavgalarından biri olan ve hatta meşhur dizi Game of Thrones dizisine ilham veren Güller Savaşı'ndan geliyor.
diyor bu. Hikayede hatırlıyor musunuz?
Kraliçenin bahçıvanları York hanedanını temsil eden beyaz gülleri Lancaster hanedanını temsil eden kırmızı renge boyamaya çalışıyorlardı.
Hani oradaki o hanedanlık temsilini bilmiyoruz ama aslında bu.
Hani işte kırmızı gül beyaz gül.
İki rakip aile. Onların temsili bu güller.
Güller savaşı tahtın böyle sürekli suikastlerle, idamlarla el değiştirdiği İngiliz tarihinin en karanlık, en kanlı dönemlerinden biri.
1471'de Bir manastıra sığınan Lancaster destekçileri manastırdan dışarı sürükleniyor ve sırf beyaz yerine kırmızı güle sadakat gösterdikleri için oracıkta başları kesilerek idam ediliyor.
Hani tez vurun kellesini diyordu ya.
Hani hikayedeki o işte gülleri kırmızıya boyamaya çalışma olayını...
estetik kaygı falan sanmayın.
İşte kraliçenin estetik kaygısı, kaprisi.
Öyle değil. Hikayenin arka planı bu.
Ve muhtemelen monarşinin boyunduruğu altındaki o sıradan insanların ve tebaanın sırf böyle hayatta kalabilmek ve işte idamdan kaçabilmek adına o işte siyasi bağlılığı yani kırmızı
rengi sergilemek için verdikleri çaresiz mücadeleyi sembolize ediyor bu.
Kupa kraliçesinin o tez burun kellesini diye bağırması ve o kaprisli otoritesi aslında siyasi hevesler ve yanlış renk bir çiçek uğruna binlerce insanın ölüm emrini veren gerçek İngiliz
hükümdarlarından hiç de farklı değil.
Carol bu sembolizmle aslında İngiliz otorite sisteminin temelinde yatan o keyfi tiranlığı gözlerine seriyor.
Ve hatta hikayede bir mahkeme sahnesi vardı hatırlarsanız.
Kraliçe henüz hiçbir tanık ifade vermemişken direkt hükmünü açıklıyordu.
Bu mahkeme kanıtlarının hiçbir anlam ifade etmemesi, işte mantığın cezalandırılması ve adaletin tamamen İşte kraliçenin o anki ruh haline bağlı olması.
Bunlar fantastik bir kurgut değil.
Hani hikaye gibi geliyor bize ama hayır.
Bunlar Victoria döneminin o işte adaletinin kusursuz ve acımasız bir parodisi.
Hatta yine bir olay anlatayım size mahkeme kayıtlarından.
1856 yılında Londra'da açlıktan ölmek üzere olan bir kadın 3 çocuğu için 3 penny değerinde bir ekmek çalıyor ya bir somun ekmek çalıyor kadın çocukları için ve kadını o bir ekmek yüzünden
6 ay hapis cezasına çarptırıyorlar.
Kadıncağız yazık hapishanede tifodan ölüyor.
Çocuklar zaten mahvoluyor anneleri cezaevine girince başka kimseleri yok.
Tam da aynı hafta bu olay olduğunda aynı mahkemede yargılanan aristokrat bir ailenin oğlu hizmetçisini yani Öldüresiye dövmüş öyle söyleyeyim feci bir şekilde dövüyor ve buna rağmen arkadaşlar
sadece ve sadece bir sterlin para cezası alıyor ve serbest bırakılıyor.
İşte dönemin adaleti. Hikayedeki o mahkeme sahnesinin sonunda Alice bu mantıksızlığa dayanamıyordu, ayağa kalkıyordu ve ne diyordu hatırlıyor musunuz?
Siz sadece bir İskambil destesisiniz bu şekilde bağırıyordu.
Kurgusal karakterlere yönelik basit bir öfke patlaması gibi duruyor ama değil.
Sözde düzen ve medeniyet iddialarının ardındaki asıl gerçeği haykırıyor aslında orada.
Yani diyor ki gücü elinde tutanlar aslında sadece insanların hayatlarıyla oyun oynayan keyfi tiranlardan ibarettir.
Yani siz sadece İskambil destesisiniz diyor.
Ve kitapta dönemin eğitim sistemi de eleştiriliyor arkadaşlar.
Zaten yazar, öğretmen dediğim gibi akademisyen.
Victoria dönemi eğitim sistemi çok katı, çok ezberci.
Merak etmek, neden diye sormak pek hoş karşılanmıyor.
Tamamen ezberci bir sistem.
Ve Alice tavşan deliğinden düştüğü zaman hatırlarsanız şey yapıyordu böyle sürekli güvenmiş olduğu.
Ezberden okul bilgilerini söylemeye çalışıyor.
Saçmalıyordu. Londra'nın başkenti Paris.
Hayır hayır öyle değildi.
4 kere 5 20 eder falan diyor.
öğretilen bu körü körüne ezber okullarda öğretilen o ezberci sistem dünya mantıksız bir yer olduğu zaman Tamamen sizi savunmasız bırakacak aslında diyor Carol.
Bunu ifade ediyor. Kraliçeyle Alice'in koşup koşup hiçbir yere varamadıkları bir sahne vardı hatırlıyor musun?
Bir bakıyorlar böyle hala aynı ağacın altındalar.
Bir milim bile gidememişler.
Bu da aslında yine eğitim sistemini eleştiri.
Bir de tabii ki bu harikalar diyarı mantığın çöktüğü bir yer ya.
Burada hiçbir şey gerçek dünyaya benzemiyor.
Zaman sabit değil, kimlik sabit değil.
Hatta matematik bile işlemiyor.
Hani o kadar rasyonel bir şey bile orada işlemiyor.
Ve Alice gerçek dünyaya...
adan getirdiği bilgileri kullanmaya çalışıyor.
Okul bilgilerini buraya anlama çalışıyor ama hiçbir şekilde işe yaramıyor anlama çabaları.
Çünkü harikalar diyarı bilinçli aklın değil böyle Bilinç dışının alanı.
Ve burada neden sonuç ilişkisi diye bir şey yok.
Her şey bozuk. Ve harikalar diyarı kaotik, yasasız.
Hani daha böyle bilinç dışına benzeyen bir dünya.
Ve buradaki karakterlerin hepsi deli gibi arkadaşlar.
Hani bir tane normal karakter yok.
Hani en normali Alice sayılır.
Ama hepsi kendini çok normal zannediyor fark ettiyseniz.
Halbuki tek mantıklı olan kişi Alice orada.
Ama herkes ona sen tuhafsın muamelesi yapıyor fark ettiyseniz.
Ve karakterler kendinden çok emin, çok ukalat.
Çok buyurgan ve çoğu zaman aşırı derecede zalimler.
Alice ne zaman soru sorsa çocuğu azarlıyorlar ya da çok mantıksız cevaplar veriyorlar.
Burada Carol belki de yetişkin dünyasına hedef alıyor.
Hani çocuklara sürekli usta ol, mantıklı ol, saygılı ol, şunu ezberle, şöyle yap.
Yani bunu diyen yetişkinlerin aslında gerçekten ne kadar tutarsız, ne kadar kaba, iki yüzlü ve ne kadar mantıksız olduğu.
Yani Alice'in hikayesi aslında bir çocuğun deliliğin içine düşüşü değil, çocuğun yetişkin dünyası.
tavşansının deliliğini fark edişi gibi geliyor bana biraz.
Peki hikayenin başındaki o beyaz yelekli tatlı tavşan da neyin neseydi?
Tavşan deliği arkadaşlar bilinç dışına inişin sembolü.
Yani maceranın başlangıcı diyebiliriz.
Bilinç dışına açılan kapı.
Tavşan deliği. Hani Alice böyle çok sıradan çok sıkıcı bir dünyadan çıkıyor ve tıpkı Matrix'teki Neo gibi bir anda kendini böyle saçma sapan bir rüya gibi bir yerde buluyor.
Bilinç dışı böyle. Hani yunkça okuma yaparsak burada gölge alana iniş diyebiliriz bu tavşan deliğinden.
Yani insanın aslında kendi içinde bastırdığı o korkularla, o arzularla, o sorularla ve o kimlik parçalarıyla karşılaşması.
Ve Alice'in gördüğü her karakter burada dış dünyadaki biri kadar iç dünyasındaki bir parçayı da temsil ediyordu.
Mesela beyaz tavşan böyle işte sürekli acele ediyor fark ettiyseniz.
Yetişmem lazım, bir yere yetişmem lazım.
Zaman baskısı fark ettiyseniz ve yetişkin dünyasının telaşı o beyaz tavşan.
Kimlik sorgulamaması.
Dönüşüm. Sen kimsin sorusu.
Oradaki tırtı. Sırıtan kedi.
Belirsizliklerle dost olma.
Sabit bir şeyin olmaması.
Sabit bir cevabın olmaması.
Çılgın şapkacı. Zamanın ve dilin bozulması.
Kraliçe. İçsenleştirilmiş otorite ve ceza korkusu ve keyfi güç.
Düşeş. Sahte bilgelik ve şiddeti ahlak cümleleriyle örtme.
Benim favorim nedense beyaz tavşan.
Hani Matrix'den dolayı muhtemelen.
Hoşuma gidiyor. Alice tıpkı Neo gibi arkadaşlar.
Beyaz tavşan. Tavşanı takip ederek bilinç dışına, rüyaya, kaosa, dünyanın dışına gitti.
Bir de tavşan böyle habire saatine bakıyor ya işte geç kalmaktan korkuyor.
Modern anlamda bunu...
Zaman kaygısı olarak yorumlayabiliriz bence.
Sürekli geç kaldım, geç kaldım korkusu değil mi yetişkin dünyasında?
Ve yetişkin dünyasının o aceleciliği, o programlanmış hali, sürekli bir yetişme halinde oluşumuz o beyaz tavşan.
Ve yine hikayenin en çarpıcı yorumlarından biri şu.
Harikalar diyarında Alice bir büyüyüp bir küçülüyordu ama her zaman çocuk kalıyordu.
Tırtılın Alice'e yaptığı o dönüşüm iması aslında çocukluktan yetişkinliğe adım atma.
Belki de hani insanın büyürken böyle yavaşlatma.
O çocuksu masumiyetini kaybedişi vardır ya.
Sanki o, o gibiydi.
Bir de hani çocukluktan yetişkinliğe geçerken yaşanan bir şey vardır ya işte.
Ne tam çocuksun, ne tam bir yetişkin.
Böyle bir duygu vardır ya.
Bu da olabilir. Bu arada Lewis Carroll'ın bu kitabını Kraliçe Victoria o kadar çok beğeniyor ki yazardan bir sonraki kitabını bizzat kendisine adamasını istiyor.
Ama yazarın bir sonraki kitabı matematik kitabı oluyor.
Maalesef Kraliçe seri üzgün.
Bu Alice Harikalar diyen de kitabının ilk baskısı.
Yazar tarafından böyle adeta bir servet harcanarak imha edilmiş arkadaşlar.
Beğenmemiş baskılarını.
Ama günümüze 6 tanesi kalmış bu ilk baskıdan.
Ve 1999 yılında ilk baskılardan işte biri.
Bir müzayede de satılıyor.
1 milyon 540 bine satılmış.
İnanabiliyor musunuz? Sen 3 milyar 750 milyon sen.
Para gitti sen bu parayı ne yaptın?
Ay aklıma geldi o kadın.
Hikayede bir de Alice'in taktığı bir saç bandı vardı.
O dönemin özellikle de çocuk ve genç modasını bayağı bir etkilemiş o saç bandı.
Hatta İngiltere'de arkadaşlar bu saç bandlarına Alice bandı deniliyormuş.
Ve kitabın kahramanı olan Alice'e gelecek olursak yani dekanın kızı olan Alice Leder'a gelecek olursak evleniyor, bir hayat kuruyor ve 80 yaşında Amerika'ya gittiği zaman bile bakın 80 yaşında
hikayenin üstünden 500 milyon yıl geçmiş yani şey diyorlar Amerika'da manşet atıyorlar işte ay masaldaki kız geldi.
Kadın artık bıkmıyor.
İkrah getirmişler kadına.
Bu masal onun üzerine yapışmış.
Lanete olmuş. Öyle söyleyeyim.
Bu kitabı sevmeyen biri varsa o da bu kadın.
Ve bu kitap tıp literatürüne de bir katkı yapıyor.
Alice Harikalar Diyarı'nda sendromu diye bir şey çıkıyor arkadaşlar.
Yani bu ismi kazandırmış tıp literatürüne.
Hani Alice hikayede bir küçülüp bir büyüyordu ya.
Aslında bu sinirsel bir hastalıkmış arkadaşlar.
Hani objeleri olduğundan daha büyük ya da daha küçük görmek.
İşte buna Alice Harikalar Diyarı'nda sendromu adı verilmiş.
camiasında. Ve son olarak Matrix filmindeki Morpheus karakteri yine bu masaldaki Chaser kedisinden esinden.
O gülen kedi var ya sinsi sinsi gülüyor böyle.
Ve hikayede hatırlarsanız kedi Alice'e rehberlik yapıyordu.
Morpheus da Neo'nun rehberiydi ve ona doğrudan böyle yol göstermek yerine hani şunu yap bunu yap demek yerine böyle gülümseyerek bilgeci sorular soruyordu ve kendi yolunu Neo'nun kendi yolunu kendi bulmasını sağlıyordu.
O zaman bu bölümü bu kitabın en sevdiğim cümlesiyle kapatmak istiyorum.
Elise Chester Caddys'i diyordu ki Alice nereye gittiğini bilmiyorsan hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yok.
Bugün çoğumuz Alice gibi devasa bir labirentin içindeyiz bence ve belki hani Victoria dönemindeki gibi şişelerin içindeki o afyon şurupları ile uyuşturulmuyoruz ama modern dünyanın sunmuş olduğu o
dijital afyonlarla, o sonsuz ekran kaydırmalarıyla, sonsuz seçeneklerle ve başkalarının çizdiği rotalarla, algoritmalarla Zihnimizi uyuşturuyoruz.
Eğer kendi rotamızı çizemezsek biz de o harikalar diyarında mavi hapı içmiş bir halde belki de uyuyakalacağız.
Ben de sizin Chaser kediniz olayım ve size şu soruyu sorayım son olarak.
Gerçekten gitmek istediğiniz bir yer var mı?
Yoksa sadece sürükleniyor musunuz?
Unutmayın tavşan deliğine düşmek bir kaza olabilir ama orada kalmak...
Bir tercihtir. Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Beyaz tavşanı takip etmeyi unutmayın.
Beyaz tavşan ben oluyorum. Hikayenin beyaz tavşanı.
Hoşçakalın. Bye bye. Cambly Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Bize özel kodumuzu tekrar hatırlatıyorum.
Ortamlarda May. Cambly'de yılın en büyük kampanyasını kaçırmayın.
Detaylar açıklamalardaki linkte sizi bekliyor.
Hoşçakalın. Bye bye.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
