
Mediamarkt Hakkında detaylı bilgi almak için: Tıklayın
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
* Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Mediamarkt" hakkında reklam içerir*
Transkript
Mediamarkt Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.
Kadınlar günümüz kutlu olsun canım kadınlar.
Bugün size Türkiye topraklarında tiyatro sahnesine çıkan ilk Müslüman Türk kadın oyuncumuz Afife Jale'den bahsedeceğim.
Devrimci bir sanat fedaisinin hayat hikayesini anlatacağım bugün sizlere.
Atatürk'ün de dinlemeyi çok sevdiği ünlü bestecimiz Selahattin Pınar'ı uğruna aşk şarkıları yazdığı kadın.
Bu bölümde onun sanat uğruna vermiş olduğu mücadeleden, tiyatro tarihimizde kadının yerinden, büyük bir aşktan, hazin bir hayat hikayesinden bahsedeceğim sizlere.
Şimdi öncelikle tiyatro tarihimizde kadının yerine bakalım.
Neden? Çünkü Afife Jale'nin neleri göze aldığını görmemiz için.
Devrin o atmosferi içerisinde nasıl bir sanat fedaili yaptığını anlayabilelim istiyorum.
Şimdi biliyorsunuz ki Osmanlı İmparatorluğu'nun...
Resmi dini, sünni İslam.
Ve İslamiyet'te ne var?
Canlı varlıkları kişileştirme sanatı olarak görülen heykel, resim.
Tiyatro bunlara olumlu yaklaşılmaz.
Ki zaten o yüzden camilerde böyle hep bitkisel süslemeler görürsünüz.
Kesinlikle bir tasvir, resim, heykel bunları göremezsiniz.
Kiliselerde tam tersidir değil mi?
Hep böyle heykeller vardır, resimler vardır.
İşte o yüzden batı sanatı çok çok çok gelişmiştir.
Yani din ve sanat iç içe geçip paralel ilerlediği için.
İslamiyet'te neden hoş karşılanmıyor Merve dediniz şu anda?
Çünkü arkadaşlar yaratmak kime mahsus?
Allah'a mahsus. O şekilde bakıldığı için hoş karşılanmıyor.
Aslında yasak olan şey.
Özde ne biliyor musunuz?
Putperestlik. Yasak olan şey aslında buydu.
Tiyatro meselesine gelecek olursam Avrupa'da dahil çok uzun bir süre kadınların sahneye çıkması hep yasak.
Tiyatro zaten Antik Yunan'da çıktı ve o zamanda da yasaktı kadının sahneye çıkması.
Kadın rolünü bile hep böyle erkeklere oynatmışlardır.
Kadının bir kimliği yoktu Antik Yunan'da.
Kuluçka makinesi görevi görüyordu maalesef.
Shakespeare dönemine baktığımız zaman ki tiyatro eşittir hani Shakespeare'dir ya.
O dönemde bile farklı değil.
Hani aradan kaç... Yüzyıl geçmiş değil mi?
İngiltere'desiniz düşünün. Ve yine kadın karakterleri erkekler canlandırıyor.
Neden? Çünkü oyun kumpanyalarına katılan kadınlara kötü gözle bakılıyor arkadaşlar.
Ki zaten yasal değil.
Bir de şu var. Erkekler kadın kıyafeti giyiyor.
Kadın rolüne girmek için makyaj yapıyorlar.
Kadın gibi görünmek için. Ve bazen sahnede yakınlaşmaları gerekiyor.
Hani kadın erkek aşkı canlandırıyorlar.
Eee? Hani dinen yasak bir şey var ortada.
Bu da hoş karşılanmıyor. Yani bir çıkmazın içindeler.
Bize gelecek olur. Türk tiyatrosu Osmanlı döneminde geleneksel Türk tiyatrosu olarak değerlendiriliyor.
Daha sonra Batı kültürünün etkisiyle Cumhuriyet döneminde modern tiyatromuz oluyor.
Osmanlı döneminde biliyorsunuz orta oyunları var.
İşte Karagözler, Hacivatlar bunları biliyorsunuz zaten.
Bunlar bizim tiyatromuz sayılır arkadaşlar.
Bir de hatırlarsanız bu orta oyunlarında zenne tipi vardı.
Bu da aslında kadınların sahne yasağı olduğu için ortaya çıkmış bir karakter.
Zenne, kadınsı bir karakter.
Yani tiyatro denilen şey.
O dönemde işte antik Yunan tragedyalarını canlandırılması.
Bakın orta oyunu var bir de bu var.
Ki bunu icra edenler de genellikle Rumlar arkadaşlar.
Yani tiyatro gayrimüslimlerin tek elinde.
Altını çizerim. Bir de Osmanlı'da tiyatro ve operalar bir süre saray içinde kalmıştır.
Halka sergilenmemiştir.
19. yüzyılın ilk yarısından itibaren saraydadır.
Ama tanzimatla beraber ne oluyor?
Böyle her şey değişmeye başlıyor ki zaten bir modernleşme sürecine giriyoruz.
İstanbul'da gitgide tiyatro binaları.
Şair evlenmesi hepimiz hatırlarız.
1859. Bu gerçek anlamda bizim ilk Türk oyunumuz.
İbrahim Şinansi Efendi'nin eseridir bu.
Üniversite sınavı sorusu gibi oldu bu da.
Ama Türkiye'de tiyatronun gelişimine baktığımız zaman az önce belirttiğim gibi azınlıkların elinde, yabancı elçiliklerin elinde genelde.
Türkiye'ye işte temsil için gelenler var.
Yabancı tiyatro ve operalar.
Onların etkisi çok büyük. Yani bize onlar yol gösterdi diyebiliriz.
Osmanlı tiyatrosu da bu uygun ortamda.
Ermeni asılı Güllü Agob tarafından kurulmuştur ki Osmanlı tiyatrosu deyince bu ismi bilmemiz gerekiyor.
Güllü Agob çok önemli bir isim.
Osmanlı tiyatrosunda ilk ödenekli tiyatro Darül Bedai'dir arkadaşlar.
Batılı anlamda ilk Müslüman profesyonel tiyatro oyuncumuzsa Güllü Agob'un sahnesinden çıkmış olan Ahmet Necip Efendi'dir.
Türk toplumunun tiyatro ile tanışmasına baktığımız zaman Tanzimat'la beraber diyebiliriz ki bunları daha sonra belki size geniş geniş anlatırım.
Şimdi böyle kısa geçiyorum. Afife Jale çünkü.
Meşrutiyetle beraber tanzimatla başlayan o batılılaşma etkisi daha da artıyor arkadaşlar.
Ve o batılılaşma süreci en çok tabii ki şehirde yaşayan insanları etkiliyor.
Dolayısıyla kadınları da etkiliyor.
Kadınlar siyasi, sosyal alanlarda biraz olsun böyle bir rahatlıyorlar.
Birazcık özgürleşiyorlar.
Ve bu mesele böyle korkunç boyutlara varıyor.
Çok tartışılıyor. Hani ne kadar gelişme olursa olsun Türk Müslüman kadınların sahneye çıkmak gibi bir olayı yok.
Olamaz. Böyle bir şey düşünemezsiniz.
Kadın rollerini hep gayrimüslim sanatçılar oynuyor.
Bakın bunun altını çizerim.
Maksimum ne olabilir diyorsanız şu olabilir.
Bir Türk kadını, Müslüman bir kadın sahneye çıkar ama adını değiştirir.
Adını bir Ermeni ismi gibi göstererek çıkabilir.
Orada da eğer ki yakalanırsa çok büyük cezaları var.
Genelde dediğim gibi Ermeni sanatçılar, kadın sanatçılar rol alıyorlar.
E buna da Türk tiyatrosu diyemezsiniz.
Çünkü orada duru bir Türkçe yok.
Kırık bir Türkçe ile konuşuyorlar.
Ve yani iş nasıl bir boyutta?
kocalarından, akrabalarından başka bir erkeğe görünmeleri günah sayılıyor.
Peçeyle sokağa çıkıyorlar.
Yani peçe diyorum arkadaşlar sahneye çıkmak ne demek?
Ne kadar uç bir şeyden bahsediyorum anladınız değil mi?
Afife Jale'ye neden devrimci diyoruz?
İşte bunun altyapısında bunlar var.
Ve bence her dönemde Afife Jale gibi ülkemizde öne çıkan pek çok kadın var.
Güçlü, başarılı, donanımlı kadınlarımız var.
Her ne kadar iş sahaları farklı olsa da günümüzde en çok öne çıkan isimlerden biri de Bence milli voleybolcumuz Eda Erdem hem ülkemizi başarıyla temsil ediyor hem pek çok genç kızımıza
ilham oluyor. Hem milli takımın hem de Fenerbahçe voleybol takımının kaptanı biliyorsunuz.
8 Mart'ta yani bugün Eda Erdem'in heykeli dikilecek arkadaşlar.
Yani bir sporcu için bu kadar sevilmekten böylesine örnek alınmaktan daha güzel bir şey olamaz herhalde.
Mediamarkt da böyle düşünüyor olacak ki 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için hazırlamış olduğu reklam filminde Eda Erdem.
Altyazı M.K.
Benim bu 8 Mart'ta en beğendiğim reklamlardan biri Mediamarkt'ın reklamı oldu.
Sizin de yorumunuzu bekliyorum izledikten sonra.
Kadınlar günümüz tekrar kutlu olsun.
Dediğim gibi kadınlar peçeyle sokağa çıkabiliyorlar.
Düşünün ki sahneye çıkmak ne kadar uç bir şey.
Ama 1914'de 18 arası yani 1.
Dünya Savaşı sırasında erkeklerin çoğu biliyorsunuz ki askere gitti ve ne oldu?
Hizmetler bir anda aksamaya başladı.
O zaman kadınlar devreye girdi.
İşte postanede çalıştılar, çarşafları...
Devlet dairelerinde, temizlik işlerinde, dükkanlarda her yerde kadınlar sahaya indiler mecbur.
Biraz olsun önleri açıldı bu sayede.
İnsanlar kadın görmeye alıştı daha doğrusu.
Hayatın her sahasında kadınları görmeye alıştılar.
Bir göz aşinalı oluştu ve bundan sonra da Darül Bedai yani şehir tiyatrosu 5 Türk kızını Darül Bedai'ye kabul etti.
Bunlar Afife, Refika, Memduha, Behire ve Beyza adındaki genç kızlardı.
Biz bugün o genç kızlarımızdan Afife Jale'yi konuşacağız.
Haydi o zaman. Hazırsanız doğumuyla başlayalım.
Afife Cahil'e 1902 yılında doğuyor arkadaşlar.
İstanbul Şehzade başında doğmuştur.
Babasının adı Hidayet Bey, annesi de Metiye Hanım'dır.
Anneleri bir olan Behiye ve Salah isimlerinde iki üvey kardeşi vardır.
Onun hayatındaki en önemli figürlerden biri ise dedesidir arkadaşlar.
Dedesi Yıldız Sarayı Askeri Hastanesi'nin baş tabiplerinden Doktor Sait Paşa'dır.
Ve küçükken hep böyle dedesine tiyatro oynarmış Afife Cahil'e.
bu tiyatrolara oynarken hatırladığı şeylerden birisi de babası Hidayet Bey'in o suratı.
Hiç hoşnut değil. Hafife 7 yaşındayken ülke çok zor bir dönemden geçiyor.
31 Mart vakası yaşanıyor.
İşte hükümete karşı gelici bir ayaklanma.
Bir tarafta şeriat isteriz diyorlar.
Bir tarafta hayır batılılaşacağız diyenler.
31 Mart vakası yaşanıyor ve 13 gün sürüyor bu ayaklanma.
Hareket ordusu bastırdı ve hareket ordusunda canım atam da vardı.
Sonuçta 2. Abdülhamit tahttan indirildi.
Yerine 5. Mehmet Reşat geldi.
Bunları neden anlatıyorum? Çünkü çocukluğunun atmosferini anlamamız gerekiyor hafifece.
Bu arada Osman Balcıgil'in bir romanı vardı.
Afife Jale ile ilgili. Nefesi tutku olan kadın.
Öyle bir kitaptı diye hatırlıyorum.
Onu da okuyabilirsiniz. Merak edenler hayat hikayesini.
9 yaşındayken babası Afife Jale'yi kapatmak istiyor.
Evde bir sürü olay oluyor çünkü Afife Jale kapanmak istemiyor ama nihayetinde kapanıyor.
Bir de o dönemlerde Ermeni, Rum, Yahudi kadınlar daha özgür kıyafetlerle sokağa çıkabilirken Müslüman kadınlar örtünmek zorunda.
Afife o zamanlar dedesi Ziya Bey'in yanına gittiği zaman böyle biraz olsun kendini özgür ve rahat hissediyor.
12 yaşına geldiği zaman 1914 yılı Osmanlı için çok zor bir yıl.
Çünkü savaş çanları çalıyor.
3 Ağustos 1914'de seferberlik ilan ediliyor biliyorsunuz ve millet...
meclisi süresiz olarak kapatılıyor.
30 Ekim 1914'te Türkiye maalesef 1.
Dünya Savaşı'na giriyor. Afife Jale kız sanayi mektebinden mezun oluyor ve az önce dediğim gibi 1.
Dünya Savaşı yıllarında erkek nüfus cepheye sevk edildiği için kadınları artık okullarda öğretmen olarak işte devlet dairelerinde çalışırken birçok sahada görmeye başlıyoruz bu süreçte.
Dediğim gibi Darül Bedaide tiyatro için 1918 yılının Kasım ayında bir sınav yapıyor ve 5 Türk kızını tiyatro eğitimi için ilk defa kabul ediyor ve onlardan biri de 16 yaşındaki Afife Jani dedik.
Afife sınavda Fransızcadan uyarlama bir oyun olan Rakibe adlı oyundaki Leyla karakterini oynuyor heyetin karşısında ve sınavı bu şekilde kazanıyor.
Kazanıyor kazanmasına hatta kendisine 500 kuruş aylık bağlanıyor.
Fakat arkadaşlar bir sene boyunca hep böyle provalarda kalıyor.
Sahneye çıkarılmıyor ve çok büyük bir kırgınlıkla Darülbedai'den ayrılıyor.
1920 yılının Nisan ayında ayrılıyor.
Daha sonra Hüseyin Suat'ın Yamalar adlı bir oyunu var ve tekrar repertuara alınıyor.
Fakat burada daha önce Emel rolünde oynayan Eliza Binemeciyan oyundan ayrılmış arkadaşlar ve Fransa'ya gitmiş.
Bu arada çok kuyusunu kazmıştır Afife Jale'nin bu isim.
Ve bu rolü oynayacak birini arıyorlar.
Akıllarına kim geliyor? Afife Jale geliyor nihayet.
Hemen onu arıyorlar. Afife Jale böyle sevinçten havalara uçuyor.
Rolüne hazırlanmaya başlıyor fakat tiyatronun el ilanlarında sahne adı Jale olarak yazılıyor.
Afife diye bir şey yok. Bu arada arkadaşlar Afife'nin anlamı iffetli, namuslu, temiz kadın anlamına geliyor.
Jale ise gece yağın çiğ tanesidir, kralıdır.
Neyse Jale ilk kez sahneye çıkıyor ve onun aslında Müslüman bir Türk kızı olduğunu hiç kimse anlamıyor.
Derken bir hafta sonra yine aynı sahnede Tatlısır isimli bir oyun...
Oyun oynanıyor ve oyun esnasında Kadıköy merkez memurunun emriyle tiyatro birinci perde bittiği anda basılıyor ve Afife Jale'yi tutuklamaya kalkışıyorlar.
Ama o arkadaşlarının yardımıyla kaçmayı başarıyor.
Bir gün Hüseyin Suat ona diyor ki sen demir gibi olmalısın.
O da diyor ki ben demir gibiyim.
Sahneye çıkarken kelleni koltuğunun altına alman lazım diyor Hüseyin Suat.
O da diyor ki beni öldürseler de sahnede öldürürler diyor.
İşte bu kadar büyük bir sanat aşkından bahsediyorum.
Ertesi hafta yine aynı salondayız.
Odalık isimli oyun oynanıyor ve polis tekrar sahneyi basıyor.
Afife bu sefer de bir tiyatro işletmecisi olan Rus Yahudi Mösyö Siroçki'nin evinde saklanarak kurtuluyor.
Ancak bir süre sonra evden çıkıyor.
Darülbedai'ye giderken Kadıköy iskelesinde polisler tarafından anında yakalanıyor.
Yine karakola çekiliyor ve polis müdürü Arnavut Tahsin diye birisi var.
araya giriyor. Ona karakolda nasihatler veriyor ve bir şekilde serbest bırakılıyor.
Kadıköy merkez memuru çok tutucu bir adam.
Müslüman bir kadının sahneye çıkmasını İslam adabına çok aykırı buluyor ve kafayı takıyor Afife Cale'ye.
O sıralarda Afife'nin 3 ayrı oyunda 3 rolü var arkadaşlar ve çok mutlu sahnede olduğu için fakat bu mutluluğu pek uzun sürmüyor.
Şöyle bir şey oluyor o sıralarda bu tutucu memur dedim ya görevden alınıyor.
Tam böyle rahat bir nefes alacakken bu sefer İstanbul Belediyesi Afife'nin peşine düşüyor.
Yani inanılmaz bir baskı var gördüğünüz gibi.
Gencecik bir kız bu kadar baskıya maruz kalıyor.
Sürekli karakollara çekiliyor.
Halbuki tek istediği şey o sanatını icra etmek başka bir şey değil.
Ve 27 Şubat 1921'de Darülbedai yönetimine resmi bir yazı geliyor.
Bu yazı da şöyle denilmiş.
Müslüman kadınların sahneye çıkarılmaması.
Emrediliyor bu yazıda. Sonra gelen ikinci bir yazı var.
Burada direkt Afife Jale'den bahsediliyor.
Resmen belirtilmiş yani.
Onu temsil heyetinizden çıkaracaksınız deniliyor bu yazıda.
Darülbedai heyeti aralarında konuşuyorlar ve bu emre itaat ederek 8 Mart 1921'de Afife'yi tiyatro kadrosundan men ediyorlar arkadaşlar.
Afife durur mu? Yine pes etmiyor.
Gidiyor. Burhaniyet'in kumpanyasına katılıyor.
Onun yeri orası değil bu arada.
Kesinlikle kumpanyalarda çalışacak biri değil ama mecbur kalıyor.
Yine aynı baskı. Yine işte sahneye Müslüman kadın çıkaramazsınız.
Yine pes etmiyor. Bu sefer gidiyor yeni tiyatro heyeti diye bir yer var.
Oraya katılıyor. Cumhuriyetin ilanından sonra Şadi Bey'in kurmuş olduğu milli sahne topluluğuna dahil oluyor.
Mutlu değil ama. Dediğim gibi yeri burası değil.
Uzun bir süre bu toplulukta Anadolu'nun çeşitli kentlerinde turneye çıkıyorlar.
Ve bu turnede de halk galeyana geliyor.
Hep yani işte Müslüman kadın çıkamaz.
Hep hep hep bununla karşılaşıyor.
Adını değiştiriyor. Marika koyuyor adını.
Sanki böyle yabancı biriymiş gibi davranıyor.
Ama yok yani olmuyor.
Çünkü inanmıyorlar o kadar güzel bir Türkçesi var ki belli oluyor.
Ne oluyor arkadaşlar? Gencecik bir kız ya bu kadar üstüne gidilince ne olacak?
Psikolojisi bozuluyor değil mi?
Her an korku içerisinde yani her an başına bir şey gelecek.
Ailesi yok arkasında duran hiç kimsesi yok.
Yapayalnız bir genç kızdan bahsediyorum.
Ailesi sildi Afife Jale'yi.
Ama Afife Jale'nin hayatımda en mesut olduğum ilk gece diye bir konuşması vardır arkadaşlar.
Yani onun bu işe nasıl gönül verdiğini anlıyorsunuz bu konuşmanın.
Diyor ki sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içindeydim.
Ya bu söze ağlanmaz mı?
Gerçekten çok etkileyici.
Benim bile şu an gözlerim doldu.
Gerçek bir sanat fedaisi yani her şeyi göze almış o sahnede olabilmek için.
Ya düşünsenize önce sizi aileniz reddediyor evlatlıktan.
Sırf tiyatro sahnesine çıkmak istediğiniz için.
Sonra sahnelerden men ediliyorsunuz.
Sonra babanız size tutup diyor ki ahlaksız kadın sahneye çıktınız diye.
Yabancı isimlerle sahneye çıkayım diyorsunuz.
O da olmuyor. Akıcı Türkçeniz var hemen fark ediliyorsunuz.
Halk sizi yuhalıyor, aşağılıyor, ayıplıyor.
Bir de karakollara çekiliyorsunuz.
Hatta en mesut olduğum gece dediği gece var ya ondan bir hafta sonra bile yine tiyatroyu basıyorlar.
Yine karakola çekiyorlar taş bir odaya.
Memur diyor ki polis memuru.
Bağıra bağırara sen diyor dinini, milliyetini, namusunu inkar edeceksin.
Sahneye çıkacaksın. Ben hususi bir mektuba eyvallah diyeceğim.
Öyle mi diye bağırıyor.
Oradan birisi de diyor ki ya bu hanımın suçu yok diyor.
Bunun üstüne iyice sinirleniyor ve diyor ki siz orada çok affedersiniz arkadaşlar.
Karı oynatırken diyor ben namı avradımı sahnede görür gibi oluyorum.
Hayasız pervasız herifler diye bağırıyor.
Afife de artık dayanamıyor.
Diyor ki siz bizimle bu şekilde konuşamazsınız.
diyor. Ve polis memuru o anda tokat atıyor Fife Cahil'e.
Senin gibileri diyor bu memlekette yaşatmayacağız.
Götürün diyor bu karıyı müdüriyete boyunun ölçüsünü bir alsınlar diyor.
Bu şekilde bağırıyor ve tokat atıyor.
Ömrü boyunca unutmamıştır bu tokatın acısını Fife Cahil'e.
Psikolojisini bozan şeylerden biri de budur.
Çok gücenmiş çok inanılmaz ve uğruna ailesini bile terk ettiği sahnelerden men edilişinin acısının üstüne bir de bu tokatın acısını yemiştir.
Zaten o günden sonra çok ağır migren atakları geçirmeye başlıyor.
Ve Afife Cane'nin baş ağrılarının şiddetini eminim duymuşsunuzdur arkadaşlar.
Hep böyle migrenden dolayı diyebiliriz ama aslında sahnede yaşamış olduğu bir olay var.
Bunu da anlatmak istiyorum. Ondan sonra baş ağrılarının durmadığını da belirtmiştir.
Bir gece arkadaşlar Hançer adlı bir piyes var.
Bunu oynuyorlar sahnede. Orada eşi rolünde biri var.
O işte elindeki Vazo'yu alacak aşığı rolündeki adamın kafasına vuracak böyle bir sahne.
Afife de o sırada işte yapmayın bilmem ne araya girecek engel olacak ama Vazo yanlışlıkla Afife'nin şakana geliyor bu sahnede ve gözleri kararıyor.
Yani canı o kadar yanlış ki bayılmamak için kendimi zor tuttum diyor o anda çünkü bayılırsam.
Yani ölürsem mesele değil.
P.S. yarım kalacak diyor.
Bunu söylemiş ya. İnanabiliyor musunuz?
Düşündüğü şeye bakın. Sonra işte devam ediyor o şekilde.
Bir sahne var. O sahnede yere yatması gerekiyor.
Hani rol icabı. Ve yere yattığı anda artık kalkamıyor.
Bayılıyor. Ve seyirci de anlamıyor zaten sahnede yere yattığı için.
Ekip oyuncuları fark ediyor.
Ve P.S.'in akışını bozmadan işte onu kucaklıyorlar.
Sanki oyunun bir parçası gibi.
Afife'yi kulise taşıyorlar.
Bir bakıyorlar. Kulağından böyle inanılmaz bir kan geliyor.
Afife ayılıyor. Ve son bir...
Sahnesi kalmış oynaması gereken.
Perde hafife jaleyle kapanacak.
Ve o şekilde kulağa kanamalı bir şekilde sahneye çıkıyor.
Çaktırmamaya çalışıyor ama yani çok kötü.
Arkadakiler bağırıyorlar. Kapatın perdeyi kadın ölecek diye bağırıyorlar.
Ve bu baş ağrısı arkadaşlar ona o geceden kalmıştır.
O migrana sakları diyoruz ya.
Ama hala ne diyor biliyor musunuz?
Ne zaman hangi piyeste rol alsam yeniden dünyaya gelmiş gibi sevinç duyuyorum.
Hayatımın diyor en acı günü bütün hayatımı, gençliğimi, bütün varlığımı.
bağlamış olduğum sahnelerden ayrılacağım gündü diyor.
Yani Darülbedai'den ayrıldığı gün.
Bu arada para da kazanamıyor.
Eşyalarını satmak durumunda kalıyor.
Çok yoksul düşüyor. İşsiz.
Evindeki eşyaları satıyor.
İşte oradan biraz eline para geçiyor.
Onunla gidiyor. Yine tiyatro kuruyor arkadaşlarıyla.
Bursa'ya gidiyorlar. O sıralarda İstiklal Harbi yeni bitmiş.
Bursa kurtulmuş. Hani orada bir tiyatro sergiliyorlar.
Yeri geliyor köylere gidiyorlar.
Bedava temsiller veriyorlar.
Halkın tepkisini çekmemek için başörtüyle.
Sahneye çıkıyor Afife Jani ve Bursa'dayken dördüncü kez sahne alacağı zaman tiyatro sahibi bir gün telaşla odaya giriyor, kulise giriyor ve diyor ki bu akşam sahneye çıkamazsınız.
Niye diyor sahneye çıkamam?
Efeler geldi diyor adam çıkamazsınız diyor.
Afife de diyor ki ya gelirler diyor burası tiyatro herkes gelebilir diyor.
Ne var bunda? Olay şu efeler bir Müslüman kadın nasıl olur da tiyatroya çıkar ve göbek atar diye düşünüp.
Çok sinirlenip gelmişler o gün.
Afife Jale kesinlikle geri adım atmıyor.
Benim diyor kantocu olmadığımı görecekler diyor.
Tiyatro sahibiyle restleşiyor ve sahneye çıkıyor dediğini yapıyor.
Perde açılıyor. Efeler en önde dizilmişler.
Oyun başlıyor. Çıt çıkmıyor.
Böyle pür dikkat Afife Jale'yi izliyorlar.
Sonra ikinci perde kapanır kapanmaz.
Efeler başlarından mendillerini çıkarıyorlar ve sallamaya başlıyorlar.
Bağırıyorlar. Yaşa be kadın diye bağırıyorlar.
Ve Afife Jale o kadar...
Öyle mutlu oluyor ki. Ya ben bu geceyi diyor ömrüm boyunca hiçbir zaman unutamadım diyor.
Çok mutlu olmuş. Hatta oyun bitiyor arkadaşlar.
Tiyatro sahibi yine geliyor kulise.
Sakın diyor dışarı çıkmayın.
Niye diyor? Büyük bir tehlike var diyor Afife Cali.
Bu sefer de diyor seni o kadar çok sevdiler ki kapıda senin çıkmanı bekliyorlar diyor.
Afife yüzünü gözünü örtüyor.
Aralarından geçerken Efeler tekrar bağırıyorlar.
Yaşa be kadın diye. Ve ne diyorlar biliyor musunuz?
Bir şeyden korkun olmasın.
Git rahatına bak diyor Efeler ona.
O çok korkulan efeler bunu söylüyorlar.
Sonra Kazım Karabekir geliyor Bursa'ya.
Ona da işte Uçurum adlı bir oyun var.
Oradan bir perde oynuyorlar.
Kazım Karabekir çok beğeniyor.
Ertesi gün yola çıkacak.
Ama diyor ki ben bu yolu ertelerim arkadaş.
Çünkü ben yarın gece tam bir piyes seyretmek istiyorum diyor.
Ama ne oluyor? Afife Jale o gün o kadar ateşleniyor, hastalanıyor ki ateşi 39 derecelere çıkıyor.
Hani sahneye çıkacak halde değil.
Böyle resmen yatağın içine yaşam savaşı veriyor kadın.
Ve diyor ki hani ben bittim şu anda.
Kazım Karabekir geldi ve ben sahneye çıkamıyorum.
Ne diyeceğiz diye düşünürken Kazım Karabekir çok anlayışlı davranıyor.
Kadını diyor rahat bırakın hasta kadını.
Hiç sıkıntı değil. Ve bu kadar lütfuna karşılık onun diyor minnettarlığımı...
Hiçbir şekilde ödeyemem demiştir Afife Jale Kazım Karabekir için.
Bu da böyle bir anısıdır arkadaşlar.
Bir de ilk böyle sahneye çıktığı zamanlarda hani dedim ya bir komiser daldı odaya demiştim.
Afife Jale'ye diyor ki bir daha diyor sahneye çıkmayacaksın.
O da diyor ki hayır çıkacağım diyor.
Eğer diyor çıkarsan sahneye seni diyor saçlarından tutarım.
Karakola kadar sürüklerim diyor.
Afife Zahide de diyor ki ben de diyor o karakolun camını kırarım.
Sokağa fırlarım. Yine gelirim.
Yine bu sahneye çıkarım diyor.
İçeriden seyirciler bağırıyor.
Hadi artık diyor sahne açılsın.
Çığlık çığlığa bağırıyorlar. Kuliste böyle bir kavga var.
Hani senin saçından sürüklerim diyor bilmem ne diyor.
Ne olacak? En son tiyatronun sahibi böyle çaresizlik içinde.
Komple gidiyor şarteli indiriyor arkadaşlar.
Her yer bir anda zifiri karanlık oluyor.
Elektrik falan yok. O şekilde kaçıyor Afife Zahide.
Hatta kaçarken böyle ezilmiş baya işte.
her yerime darbe yedim diyor.
Görmüyor. Göz gözü görmüyor çünkü.
Neyse o karanlıkta kendini bir şekilde dışarı atmayı başarıyor ve dışarı çıkınca tiyatro kapısının önünde bir sürü böyle Kadıköylü genç görüyor.
İçlerinden biri diyor ki Afife'yi bekliyoruz diyor.
Polisler diyor tevkif etmişlerse biz diyor onu kurtaracağız.
Bunları duyuyor ve mutlu oluyor.
Yani seveni de çok aslında.
Sevmeyen yobazı da çok.
Bir de Afife Jale hani dedim ya sahnede başına bir darbe yedi.
Vazo kırıldı kafasında diye.
Ondan sonra bir daha düzelmiyor.
Çok Ağır migren atakları geçiriyor.
Baş ağrıları korkunç bir derecede.
Yataklara düşüyor. İlaçlarla zor ayakta duruyor.
Acısını dindirmeye çalışıyor.
O günlerden birinde Kuşdili Çayırı'na gidiyor arkadaşlar.
Hafız Burhan'ın konseri var.
O dönemin en ünlü sanatkarlarından.
Orada hayatının aşkı olan ünlü beslecimiz Selahattin Pınar'la tanışıyor.
Bir Bahar Akşamı. Bu şarkıyı bilirsiniz.
Zeki Büren'den dinlemişsinizdir.
Bir Bahar Akşamı rastladım size.
Sevinçli bir çaba içindeydiniz.
Derinden bakınca gözlerinize neden başınızı öne eğdiniz?
İçimde uyanan eski bir arzu dedi ki yıllar sonra aradığım bu.
Şimdi soruyorum büküp boynumu.
Daha önce nerelerdeydiniz?
İşte bu şarkı Afife Jani için yazılmıştır Selahattin Pınar tarafından.
Bu arada Selahattin Pınar, az sonra hayat hikayesini anlatacağım onun.
Tıpkı onun gibi yani ailesine rest çekiyor sanat için, kendini sanata adamış birisi.
İkisi de benzer yerlerden yaralı.
Birbirlerine çekilme sebeplerinden biri de bu.
Ve sanatçı olmak kadın da olsa, erkek de olsa gayrimüslimlere has bir şey o zamanlar.
Hani Müslümanlara çok yakıştırılmıyor dini sebepler dolayısıyla.
Babası eski Denizli milletvekili.
Babası hiç istemese de o 12 yaşındayken annesinin büyük etkisiyle ut çalmaya başlıyor.
Udi Sami Bey'den dersler almaya başlıyor.
Ticaret mektebinde okurken müzik aşkıyla yanıp tutuşuyor ve öğrenimini yarıda bırakıyor.
Babası bunu duyunca küplere biniyor çünkü onun hukukçu olmasını istiyor.
Hayali bu. Okulu yarıda bıraktığı için araları baya bir geriliyor.
Bir gün hatta babasına soruyorlar Selahattin nasıl diyorlar.
O da Selahattin çalgıcı oldu diyor.
Hani kendince böyle oğlunu aşağılıyor.
Selahattin Bey bunu duyunca ayağı fırlıyor.
Babacığım diyor rica ederim ben çalgıcı değilim diyor.
Ben sanatkarım diyor.
Bunu duyunca da babası hastır gibi bir tepki veriyor arkadaşlar.
Tabi ortalık buz kesiyor bir anda.
Babası fırladığı gibi ceketini giyiyor.
Böyle kapıdan çıkacağı esnada Selahattin Bey o sessiz sakin mülayim adam geliyor babasına diyor ki bir gün gelecek benim adımla anılacaksın baba diyor.
Ve babası o kadar sinirleniyor ki elindeki gaz lambasını böyle sinirinden yere fırlatıyor ve az kalsın ev yanacakmış yangın çıkıyor.
İşte o gün evi terk etmiştir Selahattin Pınar.
Gidiş o gidiş arkadaşlar bir gün gelecek benim adımla anılacaksın.
Ve bu söz gerçek oluyor.
Yani daha sonra zaten udu bırakıyor, tambur sazı çalmaya başlıyor.
Dönemin çok ünlü müzik ustalarıyla beraber çalıyor.
Adı duyuluyor. Gerçekten babasının önüne geçiyor adı.
Hafız Burhan mesela. Beyoğlu'nda Gezersin şarkısını bilirsiniz.
Makber, İnleyen Ahımı parçaları.
Bunlarla hatırlıyoruz Hafız Burhan'ı.
Hatta arkadaşlar sonraları Üsküdar Musiki Cemiyeti adını alan müzik kuruluşunun başında yer almıştır.
Selahattin Pınar dediğini yapmıştır yani.
18 yaşında beste yapmaya başlıyor.
Kendine has bir uslubu var.
Seviliyor. Boğuk bir sesi vardır.
Böyle efkarlı bir ses. Derken İstanbul'un ünlü mekanlarında sahne almaya başlıyor.
Oldukça tanınıyor. İşte o günlerde tanışıyor Afife Cahile ile.
Ve hayran oluyor onun bu cesaretine.
Tanıdığı biri zaten. Hani ismen duymuş.
Yani bir Türk kadınının sahneye çıkması ona çok gurur veren bir şey.
Zaten dediğim gibi adını önceden duymuş.
Ve tanıştıkları dönemde Afife Cahile artık pek tanınmıyor.
Yani şöhretinin dibinde diyebilirim.
Sahnelerden men edilmiş, işsiz, kötü bir...
döneminde ve hasta bir döneminde Afife Cale'ye aşık oluyor Selahattin Pınar.
Hemen gidiyor evlenme teklif ediyor ama Afife Cale'nin cevabı ben diyor size mutsuzluk veririm.
İstemiyor evlenmek, mutsuzluk vermek istemiyor fakat o kadar ısrarcı ki Selahattin Pınar buna dayanamıyor ve evleniyorlar.
Aileleri zaten razı değil istemiyorlar ama yine onları karşılarına alıp evleniyorlar.
Hiç kimselere haber vermeden 1929 yılında törensiz kendi aralarında sade bir nikahla evleniyorlar.
İkisi de böyle 30'lu yaşlarında ama şöyle bir durum var.
Selahattin Pınar Afife Jale ile tanıştığı dönemde şöhretinin zirvesinde arkadaşlar.
Ama Afife Jale dibe vurmuş bir durumda.
İlaçlarla ayakta duruyor.
Psikolojisi hiç iyi değil.
Böyle gidiyorlar önce bir apartman dairesine taşınıyorlar.
Ondan sonra bahçeli bir eve taşınıyorlar.
Bu bahçeli evde enginar yetiştiriyorlarmış bahçelerinde.
Yani en başlarda çok mutlu gibiler aslında.
Çünkü Selahattin Bey çok sevgi dolu, çok şefkatli bir adam.
Afife Jale'nin yaralarını sarmaya çalışıyor.
sevmiş. Çok. Öyle böyle değil.
Yani aralarındaki aşkı anlatırken Selahattin Bey diyor ki hani bahçede enginar yetiştiriyorlar dedim ya.
İkisi de bahçenin ayrı ayrı yerlerinde kendileri enginarlarını yetiştiriyorlar ve hep böyle bir yarış var aralarında.
Enginarlarına bakıp diyorlarmış ki birbirlerine seninki daha güzel oldu diyorlarmış.
Yani bunun için kavga ediyorlarmış.
Senin enginarın daha güzel oldu diye.
Benimki değil. Dikkatinizi çekerim.
Seninki. Sen mutlu ol.
Senin enginarın daha güzel.
Bunu da Selahattin Pınar'ın yeğeni anlatıyor röportajında.
Yani birbirine O kadar düşünürlerdi ki önce sen, önce sen önemlisin.
Böyle bir ilişki. Ve hiç ayrılmıyorlarmış.
Saklambaç oynuyorlar. Selahattin Bey'in işte işleri çıkıyor, gitmiyor.
Ondan ayrılmak istemiyor çünkü evde onunla vakit geçirmek için.
Yani gitmek istemiyor düşünün.
Para kazanacak. Onu bile Afife Jale için reddediyor.
Birlikte balık tutuyorlarmış.
İşte bahçeyi yetiştiriyorlar.
Çok mutlular. Bir de Afife Jale işte evlendiği sıralarda artık böyle tiyatro sahnelerinde Türk kadınları görülmeye başlanıyor.
Yavaş yavaş hani Cumhuriyet'le beraber o sahne yasaklanıyor.
sana kalkıyor. Ama şöyle bir durum var.
Bu yolu kim açtı? Afife Cahil'i açtı.
Onun sayesinde mümkün oldu.
Ama artık o nerede?
Aşık olduğu sahnelerde değil değil mi?
O kadar canını yakıyor ki bu.
Ve Selahattin Pınar bir gün Atatürk'ün sofrasında konuk.
Ve işte Atatürk diyor ki ben Afife sayesinde aslında hilafeti kaldırdım gibi bir şey söylüyor.
Yani ondan almış olduğum o cesaretin etkisi çok büyük anlamında.
Selahattin Pınar Afife Jale'yi hep desteklemiş.
Sahnelere geri dönmesini istemiş.
Fakat şöyle bir durum var arkadaşlar.
Niye dönmüyor diye düşünebilirsiniz.
Şimdi Afife Jale çok büyük bir baş ağrısı çekiyor dedim ya.
Eczacısının o dönemlerde vermiş olduğu bir morfine maalesef sonradan bağımlı oluyor.
Yani kötü niyetli bir adam bu eczacı, onu alıştıran kişi.
Aslında niyeti onu elde edebilmek, kadınlığını elde edebilmek bundan da faydalanmış.
Yani acısı dinsin diye morfin aldıkça hem eczacıya daha bağımlı hale gelmiş hem de maalesef o morfine bağımlı hale gelmiş.
O yüzden de tiyatrolar tarafından kabul edilmiyor.
Yani bu halde hoş karşılanmıyor.
Hani niye sahne almıyor diye düşünebilirsiniz.
Amatör gruplarla sahneye çıkıyor ama...
Yani o başrol oynayacak bir oyuncu.
Düşünsenize içinde kopan fırtınaları.
Bu yolu açmış insan o zaten.
Neden ben bu durumdayım diye zaten psikolojisi daha da bozuluyor.
Derken artık bir gün dayanamıyor Afife Jale ve Selahattin Pınar'ı karşısına alıp bütün o olanları, başından geçenleri, eczacısının yaptıklarını, morfine bağımlı olduğunu, yani bir girdamın içerisinde olduğunu
eşine anlatıyor dürüstçe.
Ama o saatten sonra Selahattin Pınar tabii eskisi gibi olmuyor, mahvoluyor.
Yani bu bağımlılığı ve bu olay aslında ilişkiyi bitiren şey ama Selahattin Pınar buna rağmen affetmiştir.
Yine kurtarmaya çalışmıştır onu.
Yine çok çabalamıştır.
Hatta yeri gelmiş morfinini o yapmıştır acısını dindirmek için.
Öyle bir sevgiden bahsediyorum.
Ama ne yaparsa yapsın bırakamıyor hafife caniyle ve Selahattin Pınar tükeniyor.
Günden güne tükeniyor. Bir bahar akşamı rastladım size ile başlayan o büyük aşk.
Nereden sevdim? O zalim kadını diye bitiyor.
Boşanıyorlar arkadaşlar 1935 senesinde.
Ve bu boşanma isteği Afife Jale'den geliyor ayrılma isteği.
Onu daha fazla üzmemek için ayrılmak istiyor.
En son demiş ki Selahattin demiş ne olursun beni terk et.
Ve yine terk etmemiş.
Yani bu kadar olaydan sonra bile ayrılmak istememiş ondan.
Öyle sevmiş onu. Afife Jale de onu sevdiği için terk ediyor.
Dibe çekmemek için daha fazla.
Dediğim gibi adam sanatının zirvesinde o sırada.
Ben diyor zaten dipteyim seni buraya çekmek istemiyorum.
Ve Selahattin Pınar günler.
Hatta senelerce ağlıyor onun arkasından.
Ya şu şarkı sözlerine bakar mısınız?
İzleri yıllarca derinde diyor.
Bu parçasını atamız da çok sever.
Ama esas atamızı ağlatan bir Selahattin Pınar bestesi vardır arkadaşlar.
Gel Gitme Kadın.
Bu şarkıyı Selahattin Pınar 1934 yılında Çankaya Köşkü'nde böyle kalabalık bir davet sofrasında söylüyor.
Atatürk'ün sofrasında. Ve Atatürk'ün gözyaşları gömleğini ıslatıyor.
Sessiz sessiz ağlamış.
Daha önce hiçbir şekilde konuklarının önünde ağlamamış biridir Atatürk.
İlk defa o... Bu parçada böyle içli içli ağlamış.
Peki ne diyor Gel Gitme Kadın şarkısında Selahattin Pınar Afife Jale'ye?
Gel, gel gitme kadın.
Ruhumu hicranına yakma.
İnnet beni, öldür beni, ayare bırakma.
Karşında esirinim, bana düşman gibi bakma.
Demiş. Daha ne desin?
Bir başka parçasında da diyor ki anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek.
Hasta gönlüm yine hicranını yalnız çekecek.
Bil ki ruhum seni çılgınca severken ölecek.
Yine sensin beni bir lahza şifa yap edecek diyor.
Sözlere bakar mısınız ama ya?
Afifeca ile ayrıldıktan sonra kız kardeşi Behiye'nin yanına gidiyor.
Kız kardeşinin eşi de Kastamonu valisi ve hakkında dedikodular çıkmaya başlıyor.
İşte valinin mor... Filman baldızı diye dedikodular çıkıyor.
Çok kırılıyor. Orayı da terk ediyor.
Sokaklarda kalıyor. Parklarda yatıyor.
Bir çare. Çok kötü bir durumda.
Ve en son Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne yatırılıyor.
Daha 39 yaşında arkadaşlar ve son sözleri diyor ki.
Beni unutmuşlar. Sahneye çıktığım zaman beni alnımdan öpen muharrir, beni teşvik eden büyük adamlar, hayranlarım, seyircilerim, arkadaşlarımın hepsi beni unuttu.
Ne çabuk. Ve 24 Temmuz 1941 gününde bu büyük sanatçımızı maalesef kaybettik.
Ama biz seni unutmadık canım kadın.
Bu bölüm senin için gelsin.
Kadınlar günün kutlu olsun.
Bugün önce bizlere seçme ve seçilme hakkı veren, kadınları hayatın her sahasında görmek isteyen canım atama, sonra devrimci ruhuyla sanatı için her şeyi göze alan, kadınların tiyatro sahnesine
çıkmak için ön ayak olan Afife Jale'ye, bu devrimci kadına tekrar tekrar teşekkür ediyorum.
Ve bu özel günde kadınları farklı farklı sahalarda destekleyen bölüm sponsoru Mediamarkt'a buradan teşekkür ediyorum.
Ve siz beni dinleyin. Hoşçakalın
bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
