
Affetmek - Onarma Sanatı Kintsugi - EQ Duygusal Zeka - Somatizasyon- Bilinçaltı - Çocukluk
25 Ekim 2021 · 37 dk
PlatformlardaSpotify
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Transkript
Merhabalar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün uzunca bir aradan sonra kişisel gelişim ve psikoloji üzerine bir podcast yapma kararı aldım.
Çünkü o kadar çok söylemişsiniz ki Merve kendini bil podcasti gibi bir podcast gelecek mi?
İşte kitap önerileri verecek misin tekrar belgesel önerileri falan diye.
Bu arada kitap önerileri vermiştim ya o kadar çok insan mesaj atmış ki böyle koli koli kitap alıp bak işte dediklerini aldık falan diye.
Çok teşekkür ediyorum arkadaşlar.
Çünkü benim için gerçekten en önemli şey dinlenmekten ziyade dinlenme sayısı değil etkili olabilmiş miyim?
Bu çok önemli. Ve bu kendini bil podcastimizden sonra işinden istifa edenler falan oldu arkadaşlar.
Yani bu kadar beklemiyordum.
Umarım hayırlara vesile olmuşumdur demek istiyorum.
Lafı fazla uzatmadan biliyorsunuz ben uzatmayı sevmem.
O zaman hazırsanız bugünkü konumuza geçiş yapalım.
Kendini affetmek.
Hani geçen Instagram story'de size bir soru sormuştum.
Demiştim ki arkadaşlar affedemediğiniz bir şey var mı?
Kendinizde veya bir başkasında var mı diye sormuştum.
O kadar çok affedilemeyen şey varmış ki yani bazılarını ciddi ciddi ağlayarak okudum o attığınız mesajları.
İşte bugün bunu konuşmak istedim sizlerle.
Bu konuda nereden çıktığı Merve diyebilirsiniz.
Şöyle ki beni Instagram'da takip edenler görüyordur zaten ortamlarda satılacak bilgi hesabından.
Sürekli böyle bir psikoloji kitabı okurum.
Hani dönem dönem böyle bir Freud'a gidelim, Jung'a gidelim, Adler'e gidelim.
Bu aralarda böyle Adler'le çok fazla takılmaya başladım.
Bir de ben bunların üçünü çok tamamlayıcı buluyorum.
Zaten biliyorsunuz Freud... Freud ekolünden çıkma Jung ve Adler.
O yüzden ne bileyim üçünü böyle seviyorum yani.
Ama bugün bahsedeceğim hani dedim ya Adler'le çok haşır neşirim.
Zaten podcastlerimde fark etmişsinizdir.
Tarikatlar serisinde bile diyorum ki hadi bakalım tarikat liderlerine çocukluğuna gidiyoruz falan diye.
Bu Adler'den gelen bir şey benim için yani.
Çünkü ben Adler'in bu yaklaşımını çok doğru buluyorum.
Çocukluğuna inme mevzusu.
Çünkü yaşadığınız her şeyin her duygunun sebebi çocukluğunuzla alakalı çıkabiliyor bir yerlerden.
Bir de Adler'in yazım dili çok sade, daha böyle halka hitap eden bir yönü var zaten.
Bana göre Freud böyle metropol insanlarına hitap ediyor.
Jung böyle daha taşra, Adler de daha böyle küçük kentte yaşayan insanlar gibi geliyor bana.
Zaten yazım dillerinden bile bunu anlıyorsunuz.
Böyle Freud'u anlamak için arkadaşlar bir o jargonuna hakim olmak gerekiyor.
Aynı şekilde bence Jung'un da işte arketipleri vesairesi bunlara hakim olmak gerekiyor.
Ama Adler daha böyle içimizden bir böyle daha sade bir yazım dili var.
Bilmiyorum ben öyle düşünüyorum.
Bizim böyle rahmetli Doğan Cüceloğlu'nun kitapları gibi hani onu da anlamak çok kolaydır.
Ya da işte Adem Güneş'in kitapları gibi çok sade çok anlaşılabilir.
Psikolojiyle ilgilenen arkadaşlara duyurulur.
Bu arada psikoloji, psikoloji diyorum ama ben bugün pedagojiye de gireceğim arkadaşlar.
Neden? Çünkü mesela Adler'in diyorum ya çok sevdiğim söylemleri var.
Onlardan birisi de şu. İnsanın ruhsal yapısını belirleyen en önemli etken ilk çocukluk yıllarıdır diyor adam.
Hatta dün bir arkadaşımla buluştum.
Böyle çocukluğumuzla alakalı konuşuyoruz falan.
Tabii ki ben çocukluğumla alakalı hiçbir şey hatırlamıyorum arkadaşlar.
Birazdan sebebini söyleyeceğim ve çok şaşıracaksınız.
Bence benim gibi çocukluğunu unutan bir sürü insan vardır diye düşünüyorum.
Neyse işte arkadaşım diyor ki çocukluğumda şu olmuştu bu olmuştu.
Ben de oradan işte diyorum ki psikolojide bu şöyle oluyormuş bilmem neymiş falan diye böyle psikolojik telkinler falan veriyorum.
Tabii ki okuduğum kitaplardan kaynak kitaplar arkadaşlar başka bir yer değil.
Sonra bana dönüp şey dedi.
Merve çocukluğumuz ne kadar önemliymiş inanmıyorum falan dedi.
Dedim ki yarın bununla ilgili bir podcast gelecek.
İşte o gün bugün arkadaşlar.
Şimdi şöyle benim dediğim gibi çocukluğumla alakalı hiçbir şey hatırlamıyorum.
Belki 3-5 şey falan hatırlıyorum.
Ve okuduğum kitapta bunların alelade şeyler olmadığını öğrendim.
Neyi unuttuğunuzun bile bir önemi varmış çünkü siz onu unutmak istediniz beyniniz onu size unutturdu ki sizi koruma altına alabilmek için o hatıra size bir şey yapacaktı belki bilmiyorum zarar verecekti.
Yani dediğim gibi hatıralarımız bile öyle anlamsız işte gelişi güzel depolanmamış beyninizde bunların mutlaka bir amacı varmış işte gelecek için önlem almak.
Sizi bir şekilde uyarmak, cesaret vermek ya da beni en çok şaşırtanlardan birisi dünya görüşünüzü şekillendirmek üzere bile depolanmış olabiliyormuş.
Hani dedim ya ben 3-5 şey hatırlıyorum diye.
Mesela bir tanesi şu 4-5 yaşlarında gazeteyi elime alıp okuyormuş numarası yapıyorum ve gelenler şok oluyorlar.
Diyorlar ki bu çocuk okumayı biliyor mu?
Sonra bir bakıyorlar tabii Merve gazeteyi ters tutuyor.
Öyle bir şey yok. Millete fake atıyorum falan.
Sonra birinci sınıfta işte okumayı öğrenmişim.
Annemler beni okuldan aldılar eve götürüyorlar.
Ben arabada böyle her şeyi okumaya çalışıyorum.
İşte camdan gördüğüm elektrikçi, tesisatçı bilmem ne falan diye.
Sonra annemler böyle mutlu oldular.
Ay kızım okumayı öğrenmiş falan.
Orada ben bir haz duyduğumu hatırlıyorum.
Hani okumayı öğrendim falan diye.
Tabii sonra bu haz bir işkenceye dönüştü annemler için.
Çünkü artık şey diyorlardı böyle yeter artık sus.
Her şeyi okuyan bir tip yani.
Şu anda da mesela ilaç prospektüslerine kadar okuyorum.
İşte banyoda şampuanların arkasını falan okurum.
Acaba içinde ne var diye.
Herhalde bu küçüklükten kalma bir şey.
İşte dünya görüşü şekilleniyormuş.
Belki de budur diye düşündüm.
Şimdi sizden de düşünmenizi istiyorum arkadaşlar.
Podcast'ı durdurun. Şöyle arkanıza yaslanın.
Ve çocukluk hatıralarınıza gidin.
En çok neyi hatırlıyorsunuz?
Hangi anları hatırlıyorsunuz?
Bunlar çok önemliymiş.
Mesela şimdi size bir hatıramdan daha bahsedeceğim.
Az önce güldüm eğlendim ama bizim hocamız vardı şey derdi güldük bitti falan derdi böyle derse devam edelim gibi.
Şimdi beni Instagram'da takip eden arkadaşlarımız görüyor.
Ben işte hep kitap storyleri atarken dikkat edin böyle yağmurlu hava, yağmur sevgisi, yağmur yağmur yani plüveofil olduğumu söylemiştim zaten size.
Ben yağmur yağdığı zaman inanılmaz bir katarsis yaşıyorum.
Sonbahar gelince çok mutlu oluyorum.
Yazın benim kadar mutsuz, somurtkan bir insan yok.
Yani sokakta yazın çok mutsuz birini görürseniz bilin ki o benim.
Ve ben bunun sebebini açıkçası hiç düşünmemiştim.
Ta ki geçen Adem Güneş'in Kendini Affet diye bir kitabı var.
Onu okuyorum. Bir anda böyle çocukluğuma gittim.
Ve bir sahne hatırladım.
Hani diyorum ya çocukluğunuza gidin o sahneyi hatırlayın.
Bir hatıranız vardır. Benim işte yok hatıram yok.
3-5 tane falan dedim. Onlardan birisi de şu arkadaşlar.
Valla kendi içimi döküyorum bugün ya.
Anlatacağım bugün ne varsa.
Öyle bir içimden geldi.
Planterso gibi. Şöyle camdan bakıyordum küçükken.
Camdan bakıyordum ne ya olayın başını anlatmadım.
Şöyle arkadaşlar küçükken annemin çok yoğun çalıştığı bir dönem vardı.
Ve ben annemi çok uzun bir süre görmedim.
Çok uzun bir süre ama. Ve o süre içerisinde de bir bakıcımız vardı.
Onunla kalıyoruz. Neyse 5 yaşındayım.
Camdan dışarı bakıyorum.
Sonbahar yağmur yağıyor.
Ve şunu hissettiğimi çok net hatırlıyorum.
Annemi inanılmaz özlemiştim o an.
Umarım ağlamadan anlatabilirim bunu.
Özledim ve daha sonra.
Bir anda annem geldi.
Hani sürpriz yapmış bize. Yağmur camdan bakıyorum.
Yağmur rüyaya sonbahar ve annem gelmiş.
Yani kafamda yağmurla annemin gelişini bağdaştırmışım.
Bu bir. Bir de şunu hatırladım arkadaşlar ikinci olarak.
7 yaşında falanım bir arkadaşımın evindeyiz.
Annesi işe gidecek. Kadın giyindi hazırlandı ve dışarıda yağmur yağıyor.
Ben koşarak cama gittim.
Tabii yağmura bakacağım ya. Bir baktım annesi işte çıktı apartman binasından servise bindi gitti.
Ben bir başladım ağlamaya.
Arkadaşım diyor ki ne oldu sana?
Yani 7 yaşındayız o da anlam veremiyor.
Dönüp çocuğa şey dediğimi hatırlıyorum.
E annen işe gitti niye ağlamıyorsun dedim.
Ya bu o kadar saçma bir şey ki bu dediğim yani.
Neyse işte olay bu arkadaşlar.
Tabii sonra kitabımı ıslatan yağmur damlaları olmadı.
Göz yaşlarımdı. Sonra ağlarken şey gördüm.
Yukarıda böyle bir QR kod var.
Onu okutuyorsunuz.
Hani oradan işte Adem Güneş çıkıp size böyle telkinler veriyor falan.
O orada anlatıyor.
Ben hala ağlıyorum böyle.
Neyse çözdüm herhalde bu problemi.
Çözdüğümü düşünüyorum bu kitap sayesinde bilmiyorum.
Yani böyle şey gibi ruhum böyle paramparça olmuş ama ben onu 404 ile falan yapıştırmaya çalışıyorum.
Bu arada ben kitap kapaklarını incelemeyi de çok seven bir tipim.
Hep şey yaparım böyle acaba kitap kapağıyla içi uyumlu mu falan diyen tipler var ya o benim yani.
Bu kitabın da kapağı beni çok etkiledi zaten.
Böyle kırık bir testi var kapakta ve her yer böyle yapıştırılmış, yamalanmış yani onarılmış bir testi gördüm.
O aslında Japonların bir sanatı arkadaşlar.
Kintsugi sanatı şimdi ona değineceğim.
Sonuçta bu ortamlarda satılacak bilgi değil mi?
Bunu da anlatmadan. geçmek istemedim.
Şöyle Japonlar kırılan seramikleri arkadaşlar atmazlar.
Onarırlar ve tekrar kullanıma sokarlar ve bu daha kıymetlidir onlar için.
Hatta yeri gelmişken bir örnek vermek istiyorum.
Geçen bir çiftle böyle röportaj yapıyorlar.
Bunlar 70 senelik falan evli.
Adama diyorlar ki bunun sırrı ne?
Adam da diyor ki Bunun diyor tek bir sırrı var.
Siz kırılan şeyleri çöpe atma taraftarısınız ama biz onarmaktan yanayız.
Çünkü bu daha önemli daha kıymetli.
Biz birbirimizi çöpe atmayız kırıklarımızı onarırız.
Ne kadar güzel bir şey bu ya bu nasıl bir hayat derse.
Evet artık günümüz ilişkilerine bakar mısınız?
Hah işime gelmedim hadi güle güle.
Yani bir tamir etmek bir onarmak yok değil mi?
Bence çok uygun bir örnek bu.
Şimdi bu Japonların kintsugi sanatı arkadaşlar dediğim gibi kırılan seramikleri tekrar kullanıma sokuyorlar.
Ve bunu yapmak sıfırdan bir seramik yapmaktan daha zor daha masraflı.
Şimdi diyeceksiniz ki Merve bunlar manyak mı demiş olabilirsiniz.
Hayır adamlar geçmişin izlerini çok değerli buluyorlar.
Çünkü orada bir yaşanmışlık var bu çok kıymetli.
Yani kusurlu güzelliğin güzelliği diye ifade edebiliriz.
Yani diyor ki adamlar bir eşya ya da bir insan ne kadar çok kırılırsa, ne kadar çok hasara uğrarsa ve ne kadar acı çekerse ve bundan ders alırsa bu konuda o kadar çok hatıraya sahip olur
ki işte bu yüzden bir önceki halinden çok daha güzel olur ve çok daha değerli olur.
Aslında altyapısı bu, bu sanatın.
Yani arkadaşlar o gizlemeye çalıştığımız o ruhumuzdaki kırıklar, o çatlaklar, hasarlar...
Onarılsa, kendimizi affetsek daha iyi olmaz mı?
Neden? Çünkü onarıldıktan sonra dediğim gibi ruhumuz yenilenecek.
Daha değerli, daha güzel olacağız.
Evet Japonların kintsugi sanatına değindiğime göre artık kendini affetme mevzusuna şöyle ufaktan bir giriş yapabilirim.
Şimdi siz de benim gibi bu tanıma çok yabancısınız eminim.
Çünkü bizde hep başkalarını affetmek vardır.
Kendimizle alaka değil mi?
Kendimi affetmek ne yani?
Ya da maksimum şu vardır.
Seni var ya seni Allah'a havale ediyorum deriz.
Aslında bakın bunu düşündüğünüz zaman bunun alt yapısında çok derin bir kin varmış.
Kindar sürpriz yumurtalara buradan selam olsun.
Hani şey vardır ya böyle.
Sen bana 1998 yılının...
12 Kasım'ında saat akşam 5'te şunu şunu demiştin gibi tipler var ya bunu unutamayanlar, kindar sürpriz yumurtalar.
Bunlar işte incinmişliklerinden dolayı unutamıyorlarmış.
Hani ben story'e bir adam koymuştum.
Hasan abi bugün psikoloğa gidecektin ne dedi diyor.
Adam da şey diyor ya incinmişsin dedi diyor.
Hani işte okumuş kadınsın tabii hatırladınız onu.
Bugün o incinmişler için bu podcast'ı yapıyorum arkadaşlar.
Şöyle ki şimdi...
Affetmek yani bu incinmişlik duygusunu bırakabilmek demekmiş.
Şöyle düşünün işte hani cezaevinden salınanlara şey diyoruz ya salıverildi, affolundu deniliyor ya işte onun gibi.
Yani içinizdeki o cezaevinden o incinmişliği, o hırsı, o nefreti, o habis duyguları, o intikamı salmanız.
Yani affedebilmeniz, affolunması.
Bu noktada şuna dikkat edin.
Mesela biz bizi inciten duyguyu bırakıyoruz.
Bu çok önemli. Yani incinmişliğimizi bırakıyoruz.
Bağışlamak dediğimiz olay sizi inciten kişiyi bağışlamak.
Yani sizi inciten kişinin sizinle yeniden bağ kurmasına izin veriyorsunuz bu bağışlamak oluyor.
Ama şöyle bir durum varmış bazı kişiler affedilmiş.
Ama bağışlanmamış olabiliyormuş.
Bunu da nasıl öğrendim?
Tabii ki kitaptan öğrendim arkadaşlar.
Şöyle oluyor. Mesela eski sevgilinizi hayal ettiğiniz anda şunu mu diyorsunuz?
Başı pınar ayakları göl olsun.
Allah onu bildiği gibi yapsın mı diyorsunuz?
Yoksa şunu mu diyorsunuz? Ya yazık ya mutlu olsun ya.
Onun da mutluluğa hakkı var falan mı diyorsunuz?
Böyle güzel dileklerde bulunuyor musunuz?
Tabii bunu söylerken içten samimi misiniz yani?
Eğer içinizde hala kin, nefret gibi duygular varsa siz o insan...
tarafından çok incitilmişsiniz ve onu hala affedememişsiniz.
Bu. Bağışlamak sadece şu şekilde mümkün.
Yani sizi inciten kişinin kendini onarması, incittiğini de fark etmesi, ciddi anlamda özür dilemesi ve sizin de ona tamam okey ben sana artık güveniyorum.
Bana dokunabilirsin, bana sarılabilirsin demeniz.
Ama şu da var affetmek.
Gerekli olan bir şey arkadaşlar.
Affetmemiz gerekiyor. O yüzden bu podcast'ı çekiyorum.
Ama bağışlamak tamamen bireyin tercihine kalmış bir şey.
Şimdi bununla ilgili çok sevdiğim bir örnek var.
Bunu anlatacağım size. Adem Güneş'e biliyorsunuz kendisi aynı zamanda bir aile terapisti.
Bir tane çift geliyor 30'lu yaşların sonunda.
Artık böyle evliliklerinin 10.
yılı falan. Kadın diyor ki ben bu adamı istemiyorum.
Ben diyor ayrılmak istiyorum bundan.
Ama adam ısrarla diyor ki hayır sen beni seviyorsun.
Sen hasta olsan bana şöyle bakardın bana böyle yemek yapardın sen bensiz nefes alamazsın bilmem ne falan adam istemiyor ayrılmak.
Tamam diyor geçmişte biz öfkeli anlarımız oldu ama sen bana hiçbir zaman ayrılıktan bahsetmedin diyor.
Kadın da diyor ki bitti kardeşim artık ben senin etrafında pervane olmayacağım artık.
Çünkü yeter artık diyor ben bu değersizlik hissiyle yaşamak istemiyorum diyor adama.
Adam da dönüp diyor ki ne yani ben sana değer vermiyor muyum?
E ama evlilik yıl dönümlerinde şöyle tek taş aldım sana bunu aldım sana bunu yaptım.
Klasik erkek tribü. Ne yeni eksik koydum kadın, ne ihtiyacını gidermedim.
Niye beni terk ediyorsun? Kadın da dönüp diyor ki yeter be diyor ben artık hayatımı senin ekseninde yaşamak istemiyorum.
Hep kendi duygularımı hiçe saydım.
Bakın storyden bana bunu çok yazmıştınız.
O yüzden bu örneği anlatıyorum.
Kendi duygularımı hiçe saydım demiştiniz.
Senin sevdiğin yemeği yedim.
Senin sevdiğin filmleri izledim.
Senin sevdiğin eşyaları aldım.
Hep ben uyum sağlayan taraftım.
Bıktım artık duygularımı hiçe saymandan.
Bıktım diyor adama. Kadın çok incinmiş çok öfkeli.
Tabii Adem Güneş oradan hop yakalıyor hemen diyor ki pardon hani yok saydığınız duygularınızdan bir örnek verebilir misiniz diyor.
Kadın da diyor ki bakın bu çok çarpıcı bir örnek benim için bunu asla unutmayacağım hayatım boyunca.
Hani şey derler işte kadınlar papağan gibi tekrar eder yaşadığı şeyleri ya da işte akrep burçlarına derler ya unutmuyor işte kinder sürpriz yumurta.
Sen bana bunu bunu demiştin falan diyoruz ya işte bunun aslında sebebi şuymuş arkadaşlar.
Kadın diyor ki verdiği örneğe bakın.
Biz diyor işte evlendik balayına gitmiştik.
Sonra işte masaya servis yapan garson bir kız vardı diyor.
Eşi dönüp demiş ki bakın bu kaç yıl öncesinin olayı 10 yıllık falan evliler.
Eşi de dönüp şey demiş ne tatlı bir kız değil mi demiş.
Abi yeni evlenmişsin karın masada ve bunu söylüyorsun.
Kadın dönüp diyor ki evet çok güzel kızmış diyor.
Ama paramparça oluyor tabii o anda.
Çok aşağılandığımı hissettim diyor.
Ve şunu anladım ki diyor eşim için.
Benim duygularımın hiçbir anlamı yoktu.
Bu olaydan sonra adam özürler diliyor, pahalı pahalı hediyeler alıyor, yeminler ediyor falan filan.
Ama yok yani kadın hiçbir şekilde bunu onaramamış içinde.
Ve yıllar sonra bakın geri geliyor ve kadın hani boşanmak istiyor.
Buradaki olay şuymuş arkadaşlar.
Yani kendini affettirebilmenin ön şartı karşı tarafın incinmişliğinin anlaşılması.
Yani onun duygularını yok saymayacaksın.
Şimdi bu adam ne yapıyor? Geçmişte tamam karısını kırmış, incitmiş.
Ne yapıyor? Beni affet, duygularını anlıyorum, seni incittim.
Bunları demek yerine adam ortamı düzeltmeye çalışmış.
Yok işte yüzük alayım, bilmem ne yapayım.
Abi kadın karşısına geçsen, şöyle gözlerinin içine baksan ve desen ki ben seni incittim ya, anlıyorum.
Empati kurdum ve o masada...
Sen bana bunu deseydin ne kadar yakışıklı bir garson deseydin.
Ben şöyle incinirdim.
Yani bir empati yap değil mi?
Yok bunu yapmıyorsun gidip yüzük müzik alıyorsun.
Bu arada şu da var. Şimdi bu balayında yaşanan olayı anlattım size.
Kadın bunu ısrarla hatırlatıyormuş adama.
Hani diyorum ya çıkmaz ayın son çarşambası da bana bunu yapmıştın.
Kadınlar bunu şok yapar. Kadın bunu söyledikçe adam diyor ki yeter artık bilmem ne ben hatırlamıyorum bile bu olayı diyor adam.
Aslında hatırlıyor ama işine gelmiyor.
Bu aslında o adamın suçlanmaya...
karşı oluşturduğu bir direnç.
Yani kadın o günün bahsini açtıkça adamın kalbi acıyor.
Bu kalbinin acısını da bastırabilmek için eşinin sesini bastırmaya ihtiyaç duyuyor.
Bunun içinde ne yapıyor? Hediyeler alıyor o günden beri.
O olayı kapatmaya çalışıyor.
Yani bir makyaj yapıyor.
Kusurlu bir cilde makyaj yaparsan ne olur?
Kusar bir yerde değil mi?
Aynı hesap yani. Yani bu adamın amacı affedilmek değil.
Kadın o günden bahsetmesin bunu engel olayım ne yapabilirim bunun için hediyeler alayım.
Bu yani ilişkideki problemi gördünüz.
Bir de adam dediğim gibi bağırıp çağırıyor kadın bu olayı açtıkça.
Bunun sebebi de şu suçluluk psikolojisi.
Bunun da altyapısında şu varmış çocukluğunda ya da geçmişte davranışları suçlanarak düzeltilmiş kişiler suçlanmaya karşı aşırı derecede hassas olup öfkeleniyorlarmış.
Yani suçlanacaklarını hissettik.
Yani saldırganlıkları bu acıyı hissetmemek için o acıyı uyandıran kişiyi durdurma çabasıymış.
Bunu da yeni öğrendim. Bu olayın sonunda eşi adamı affetti ama affedilmeye ihtiyacı olan bir kişi daha vardı.
İşte bu olayı yapan adam.
Çünkü dedim ya suçluluk psikolojisi duyan bir adam bu.
Çünkü çocukluğunda davranışları suçlanarak düzeltilmiş bir çocuk olduğu için suçlamaya karşı aşırı bir öfke geliştiriyor.
Onu kamufle etmeye çalışıyor.
Aslında adamın psikolojisi bozuk.
Yani çocukluğunda yaşadığı olaylardan dolayı duygusal farkındalığı düşük.
O yüzden kendini affetmesi gereken...
bir adam bu yani kendini o suçluluk duygusunun hassasiyetinden kurtarabilmesi gerekiyor ki duygusal farkındalığı yükselsin eşinin duygularını anlayabilsin içindeki öfkesi dinlebilsin yani
yanlış davranışlarını kabul edebilsin o yüzden kendini affetmek bakın ne kadar önemliymiş arkadaşlar Bir de şu var ki kendini affedemeyen insanlar kendisiyle hiçbir şekilde barışık
olmuyormuş. Bu ne demek kendimle barışık olmak?
Hep duyarız bunu. Yani kendini değersiz buluyorsun.
Ya da işte hep el alem iyidir de sen kötüsündür.
Hep millet iyidir ama yani.
Kendine hiçbir şekilde güvenin yoktur.
Ya da işte kendine saygın yoktur.
Ne kendini sevebilirsin ne başkalarını sevebilirsin.
Çünkü çok yaralı bir ruhun vardır.
Bu yani. Yani bunu o kadar böyle sıradan bir şeymiş gibi algılamanızı istemediğim için bu kadar derin derin anlatıyorum.
Çünkü bu kişilik değişimini oluşturan duygusal bir dönüşüm arkadaşlar affetmek.
Bir de şu var yani geçmişte yaşadığın o incinmişliğin acısını bırakmadığın için bugün kendini hala cezalandırmaya devam ediyorsun.
Kendini suçluyorsun, kendini affetmiyorsun ve bu o kadar ağır bir yük oluşturuyor ki omuzlarında.
Mesela kambur yürüyen insanların bile o psikolojik bir sebebi var altyapısında.
Hatta bütün bunları geçelim.
Bu kendini affedememek, uzun süren incinmişlik duygusu kansere bile sebep oluyor.
Bu araştırmalarla desteklenmiş.
%50 sebebiyet verebiliyormuş.
Yani kanserin derin bir incinme duygusuyla incinme ne demek arkadaşlar?
Affedememek değil mi? Mesela şunu demiş olabilirsiniz.
Ya ben affedemedim ama benim de psikolojim bozulmadı.
Bana bir etki etmedi demiş olabilirsiniz.
Onunla ilgili de şöyle bir şey var arkadaşlar.
Mesela bir örnek verelim.
Bir sevgiliniz var çok seviyorsunuz inanılmaz aşıksınız çat diye sizden ayrılıyor bir mesaj atıyor.
O mesajı okuduğunuz an kalbiniz duracak gibi oluyor ya işte buna psikolojide somatizasyon deniliyormuş.
Yani ruhsal gerilimlerin bedene yansıması.
Aklıma gelmişken şu örneği de vermek istiyorum.
Geçen gırtlak kanseri olan biriyle konuştum.
Ve şey dedim neden bu kadar içine attın her şeyi?
Neden bu kadar ketum davrandın dedim.
Atlattı bu arada kanseri yendi çok şükür bir problem yok.
Bana dedi ki o kadar haklısın ki dedi beni konuşamadıklarım kanser etti.
Şuramda düğüm düğüm olan şeyler var ya dedi.
İşte o düğüm düğüm olan şey ne biliyor musunuz?
Somatizasyon. Çünkü gerçekten bir şeyi anlatamadığınız zaman o içinizde biriken...
Öfke çıkmıyor ya hani konuşamıyorsun boğazım düğüm düğüm oldu deriz.
İşte bu somatizasyon arkadaşlar.
Bir de şöyle bir durum var.
Bütün bunların aslında sebebi ne?
Bence Adler'in dediği gibi adam bireysel psikolojinin kurucularından ama hep ne diyor biliyor musunuz?
Bir kişinin psikolojisinden bütün toplum sorumlu diyor.
Yani toplumun da suçu var diyor.
Ne mesela bizim toplumumuzun suçu ne olabilir diye düşündüğümüz zaman karşımıza şu çıkıyor.
Mesela bize küçükken ne öğretiyorlar?
Hep işte aman misafir geliyor.
Diyince edebinle otur. Yok burnunu karıştırma ayıp.
Sokakta şöyle davran.
Teşekkür et bilmem ne falan filan.
Yani davranış eğitimi adı altında bize bunlar öğretiliyor.
Okey ama duygusal eğitim veriliyor mu bize?
Hayır o ne abi dediğinizi duyar gibiyim.
Şöyle ki EQ dediğimiz bir şey var.
Duygusal zeka diye adlandırdığımız.
Bir de IQ var onu biliyorsunuz zaten.
Bu EQ dediğimiz şey kısaca şöyle özetleyebilirim.
Yani duygusal zeka, duygularını anlayabilme, ifade edebilme, kontrol edebilme gibi özetlenebilir.
Yeri gelmişken aklıma çok güzel bir şey geldi.
Akan Abdullah'ı duydunuz mu bilmiyorum.
Böyle pazarlama ve reklam sektörünün yükselen yıldızlarından birisi.
Kendisi Makedonya'dan Türkiye'ye gelmiş okumak için ve dolayısıyla sınavsız bir geçiş hakkı elde etmiş.
Ve üniversiteye girdiğinde gördüğü manzara şu Türk gençlerinde.
Diyor ki EQ dediğimiz o emotional zeka yok.
Yani varsa da çok noksanlaşmış.
Neden? Çünkü üniversite sınavı diye bir sınav var.
Hayatımızın en güzel yıllarını heba ettiğimiz o dönem 17-18 yaş üniversite sınavı.
Ve bütün hayatımız buna entegre edilmiş durumda.
O süre içerisinde belki duygusal zekamız çok gelişecekken ne bir sinema ne tiyatro, şiir, kitap hiçbir şey yok.
Sadece o sınava hazırlanıyorsunuz ve dolayısıyla zekanız köreliyor arkadaşlar.
Bence çok yerinde ve çok doğru bir tespitti bu.
Yani şunu söylemek istiyorum.
Çocuklara küçükken davranış eğitimi veriyoruz ama duygusal eğitim dediğimiz olay bizde yok.
Ki bu gerçekten çok önemliymiş.
Ben de işte bu kitapları okurken bunu keşfettim.
Mesela ebeveynler beni dinliyorsa şu an anlayacaklardır.
Mesela çocuğunuz arkadaşlarıyla oyun oynuyor dışarıda sonra eve geliyor ve size diyor ki anne arkadaşım beni ittirdi.
Ve bakıyorsunuz yüzünde gözünde bir yara bile yok hemen diyorsunuz ki sen de onu ittirseydin canım bir yerinde bir şey yok hadi bakayım diyorsunuz.
Bunu yapmamamız gerekiyormuş.
Neden? Çünkü o çocuğun ruhu yara almış.
Bırakın fiziksel yarayı.
Ruhtaki yaralar iyileşmiyor kolay kolay.
Çocuk yani orada o duygunun adını koyamıyormuş.
Yani anne ben aşağılandım.
Bu duygunun adını bilmediği için sizin bunu ona tanımlamanız gerekiyormuş.
Bak yavrum şu an hissettiğin duygu bu.
İşte bu duyguyu şu şekilde aşabilirsin gibi gibi bir duygusal eğitim verilmesi gerekiyormuş.
Ama ya davranış eğitimi bile verilmeyen bir ülkede benim hani şu söylediğim çok ütopik farkındayım ama okuya okuya bunları öğreniyoruz arkadaşlar.
Ben de bildiklerimi sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.
Bu konuyla ilgili de hemen aklıma bir örnek geldi hemen paylaşacağım.
Hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum.
Bir psikoloji kitabında geçiyordu.
Psikoloji yalnız. Psikoloji kitabında geçiyordu.
Evli 45-50 yaşlarında iki çocuk annesi bir kadın.
Psikoloğa geliyor. Diyor ki ben 30 senelik evliyim ama hala kocamın önünde soyunurken inanılmaz utanıyorum.
Onunla cinsel bir birliktelik yaşadıktan sonra kendimi çok günahkar hissediyorum.
Ve bu duygudan kurtulamıyorum diyor.
Neyse kadına işte bir sürü seanslar uygulanıyor.
Kutluğuna iniliyor vesaire derken ortaya şu çıkıyor arkadaşlar.
Bu kadıncağız 5 yaşında mahallede arkadaşları ile oynuyor kızla erkekle.
Daha sonra bunlar bodrum katına iniyorlar ve birbirlerine cinsel organlarını göstermişler.
5 yaşında çocuk yani bunu yapar tamamen masumane bir durum.
Meraktan yapılmış. Neyse sonra eve geliyor annesine anlatıyor bunu.
Anne işte biliyor musun işte biz birbirimize gösterdik falan diyor.
Annesi aman tanrım o kadar büyük bir tepki veriyor ki o kadar korkunç.
Sen nasıl bir günah işledin Allah seni cehennemde şöyle yakacak da böyle olacaksın bilmem ne falan diyor.
Sonuç mu işte sonuç gördüğünüz gibi 50 yaşında mutsuz bir evliliği olan kocasının önünde bile soyunurken günah işlediğini düşünen bir kadın arkadaşlar.
Bizim duygusal eğitim anlayışımız işte bu kadar.
Çünkü bizim toplumumuzda şu var çocuklara kötü hissettirerek onlardan iyi bir davranış beklemek çok yaygın bir görüş değil mi?
Aslında bütün anlattıklarımdan yola çıkarak bilinçaltının gücünü de görüyorsunuz değil mi?
Çünkü yaşadığınız olayların davranış boyutu bilinç düzeyinde kodlanıyor, duygu boyutu da bilinçaltı düzeyde kaydoluyor.
Bilinçaltı demişken Freud'u da anmayalım.
Hani Freud'un bir sözü vardır ya, birinin...
Sana nasıl davrandığını unutabilirsin ama sana nasıl hissettirdiğini asla unutmazsın diyor Freud.
Çok doğru söylemiş ya çiçeğim.
Aa bu arada bir arkadaşımın da anası geldi aklıma onu da paylaşayım.
Valla podcast bitmeyecek siz böyle ben anket yaptım uzun yap Merve podcastleri dediniz.
Kaç saat konuşacağım bilmiyorum konuşmaya geldim.
Şimdi bir arkadaşımın anısı bu.
Beni çok etkilediği için anlatmak istiyorum.
İlkokul 1'e giderken öğretmeninin gözüne girmek için böyle yazık yavaş yavaş yazarmış ki yazılarını daha güzel olsun, daha okunaklı olsun.
Öğretmenim de mutlu olsun hani bana öğretiyor ya ben çok güzel öğrendim demek için.
Neyse öğretmen tahtaya bir şey yazıyor ve...
Çocuklara dönüp diyor ki hadi bunu yazın defterinize.
Benim arkadaşım yazık böyle yavaş yavaş uğraşıyor ki hadi güzel yazacak ya.
Ve bu arada cümlenin başında öğretmen dediğim için bütün öğretmenlerden özür diliyorum arkadaşlar.
Kadın çocuğun başına gidiyor ve diyor ki aptal gez zekalı bıktım senden niye bu kadar yavaş yazıyorsun.
Nasıl bağırıyor ama nasıl azarlıyor ve arkadaşım kaç yaşında hala olayı anlatırken.
Gözleri doluyor resmen o ana gidiyor yaşıyor ve bana şey dedi yani çok aşağılanmış hissettim kendimi ama bu duygunun adını bilmediğim için koyamadım.
İşte bu da tedavi alırken ortaya çıktı.
Regresyon yapıyorlar ya. Meğersem özgüvensizliğin sebebi bu olaymış arkadaşlar.
Bir de bir başka arkadaşımın olayı var.
Yine bir öğretmen teröründen bahsedeceğim size.
İşte küçükken sınıf öğretmeni sürekli arkadaşımı dövüyormuş ve ağlatıyormuş.
Ama her gün dayak yiyordum diyor düzenli olarak.
Artık o kadar kin duymuş ki ona karşı.
Bakın aradan yıllar geçti.
Geçen seneydi sanırım. Böyle duruyoruz işte öğretmenlerden konu açıldı.
Ben dedi dur ya bulacağım onu dedi.
Ne yapacaksın dedim bulup mesaj atacağım dedi.
Gerçekten yani aradı taradı Facebook'tan buldu.
Bir mesaj attı böyle küfür kıyamet.
Rahatladım mı dedim. Hayır diyor kinim geçmedi.
Çünkü affedemiyor onu.
Hatta abisi işte bir öğretmenle evlilik yapacaktı.
İnanılmaz tedirgin oldu.
Öğretmen sözünü duyunca bile böyle nefret ediyor yani anlatabiliyor muyum?
E haksızmış şimdi yani. O da mesela bir tedavi almıştı ve orada ortaya çıkmıştı.
Özgüvensizliğinin sebebi bu.
Yani iki arkadaşımın da öğretmen terörü ve yaşadıklarını anlattım size.
Bakın benim arkadaşımı öğretmeni dövmüş ama fiziksel bir yara var mı şu an yıllar geçti yok ama ruhundaki yara kapandı mı hayır nasıl geri döndü özgüvensizlik olarak.
Çok önemli bir durum yani fiziksel yaralar bir şekilde iyileşiyor arkadaşlar ama şu ruhumuzda açılan yaralar var ya onlar kolay kolay kapanmıyor.
Bir de şunu anlamıyorum yani fiziksel bir yara aldığımız zaman hani kan kaybedeceğim falan diye koşarak hastaneye gidiyoruz.
Ama ruhum paramparça olmuş.
Ölüyorum ya. Niye psikoloğa gittiğim zaman bir deli damgası yapıştırıyorlar bana?
Ya da daha doğrusu niye utandırılıyoruz bundan dolayı?
Çok saçma. Bu bana şey gibi geliyor.
Mesela biri sizi bıçaklamış tamam mı?
Kan revan içinde kalmışsınız.
Ona dönüp şey diyorsunuz böyle.
Ya kanka hiç önemli değil ya.
Affettim ya ben size böyle şeyler olurum.
Yani bunu ruhumuza uygulayalım.
Ruhum bıçaklanmış ya.
Ruhumdan yara almışım.
Kan revan içindeyim. Böyle bir şey olabilir mi?
Ya ben seni affettim ya falan.
Çok saçma bir şey. Tabii ki de hani affetmemiz kolay değil.
Bir takım şeyleri. Bunun için tabii ki kitaplara sığınacağız.
Psikoloğa gideceğiz vesaire.
Bunlar çok normal şeyler.
Yani demem o ki sizin yani kendi duygularınızı, kendi incinmişliğinizi lütfen hafife almayın ve aldırtmayın da arkadaşlar.
Hani Sezen Aksu diyor ya tutmadığın yaz bir gün gelir sana kendini...
Kendini tutturur. O kadar doğru ki bu.
Lütfen acılarınızın incinmişliğinizi sıradanlaştırmayın.
Hafife almaya çalışmayın.
Çünkü bu incinmişlik duygularınız zamanla bir tahammülsüzlüğe sebep oluyor.
Ama farkında bile olmuyorsunuz bazen.
Atıyorum sabah işte eşiniz işe giderken kalbinizi kırdı.
Öğlen çocuğunuz kalbinizi kırdı.
Akşam anneniz aradı bir şey söyledi.
Yani bu bir kısır döngü ve siz bunu ne kadar devam ettireceksiniz onarmadan incinmişliğinizi.
Hatta şunu yapanlar da varmış.
Bu inciten kişiyi savunmaya çalışarak incinmişliklerini bastırmaya çalışanlar.
Bu bana çok tanıdık geliyor. Mesela işte atıyorum yıllarca annesinden...
Ciddet görmüş bir insan tutup şey diyebiliyor.
Ya onun da psikolojik sorunları vardı ya.
Bilerek yapmadı. Beni çok sever aslında.
Ya o benim annem ne yapsa yeridir ya.
İşte bu tutumlar aslında incinmişliğinizi bastırmaktan başka bir şey değilmiş.
Bu şu demek arkadaşlar siz affetmeyi zihninizde tamamlamaya çalışıyorsunuz ama hayır gerçek bir affetme bu değilmiş.
Gerçek affetme zihninizde değil duygularınızda olan affetmeymiş.
Mesela birini affetmediğinizi nasıl anlarsınız?
Kavga ettiniz tamam mı?
Atıyorum eşinizle kavga ettiniz.
Gel ya sarılayım sana özür dilerim falan diyor.
Siz böyle bir ittiriyorsunuz onu.
Hayır ya dokunma bana.
İstemiyorsunuz o anda yani bir kinder sürpriz yumurtalık yapıyorsunuz.
Bunun sebebi de şuymuş arkadaşlar.
Çünkü o an hani böyle içinizde bir iç ses konuşur ya.
Bu arada bu işte Adem Güneş'in kitabında iç sesle böyle konuşmalar vardı süperdi.
İşte o an iç sesiniz ne diyor arkadaşlar?
Bu çok önemli. Eğer böyle bir an yaşadıysanız o ana gidip hatırlayın neler konuştuğunuzu.
Şöyle mi diyor mesela iç sesiniz?
Üff biraz daha sürünsün ya.
Ne öyle hemen affedeceğim.
Enayi miyim ben? Sonra bir daha yapar falan.
Biraz daha sürünsün.
Yani iç sesiniz böyle konuşuyor ya.
Bu aslında alalade bir konuşma değilmiş.
Ya da mesela annesiniz çocuğunuza bir anda parladınız kızdınız ve sonra aşırı pişman oldunuz şey diyorsunuz.
Ya ben bunu niye yaptım ne biçim anneyim ben kendimden de bıktım Allah beni kahretmesin.
Yani böyle yanlış bir davranış yaptınız ya bundan sonrası önemli yani geri dönüp o çocuğunuza sarılabiliyor musunuz?
Yoksa işinizden böyle bık bık konuşmaya devam ediyorsunuz ya da işte eşiniz geldi özür diledi sarılmak istedi bir direnç gösteriyor musunuz ona?
Bu önemli yani kötü bir davranış yaptın kendini kötü hissettin okey bunda sorun yok ama bundan sonra kendini cezalandırıyor musun?
Buna devam ediyor musun?
İçinden konuşmaya devam ediyor musun?
Bir direnç gösteriyor musun?
Esas önemli olan bu.
Şimdi tekrar edecek olursam o direnç ne biliyor musunuz?
Sizin yapacağınız davranışı engelleyen o iç daralması aslında.
Yani kendini affetmek isteyen bir kişinin dirençler konusunda bilmesi gereken en önemli şey şu.
Birey her ne kadar bilinç düzeyinde kendini affetmek isterse istesin bilinçaltı bu duygusal dönüşüme direnç gösterir.
Hani dedim ya sarılmak istemiyorum ben hani git.
Yani işte bilinçaltının kendini affetme sürecine direnç göstermemesi.
Mesela aklıma şu da geldi.
Deliler gibi seviyorsunuz birini ayrılmışsınız.
Mesaj atmak istiyorsunuz, geri dönmek istiyorsunuz ama size bir şey engel oluyor.
Siz buna gurur diyorsunuz belki ama o gurur olmayabilir.
İşte o esnada iç sesinize bir kulak verin.
Ne diyor o iç sesiniz? Neden direnç gösteriyorsunuz?
Yani bunun altyapısında ne var?
Ya da işte tam tersi. Bir sevgiliniz var ve şerefinizi, onurunuzu, her şeyinizi adam iki paralık etmiş ya da kadın.
Siz haklısınız tamam mı?
Ama ona rağmen özür diliyorsunuz, peşinde koşuyorsunuz, beni affet diye yalvarıyorsunuz falan.
Neden ya? İşte burada da bunları yapmazsanız da kendinizi kötü hissediyorsunuz.
Bu kötü hissetme durumuna da zorlantı deniliyormuş.
Yani sizi yapmak zorunda bıraktıran şey, yapmazsanız size kendinizi kötü hissettirecek olan şey ne?
Ya bu zorlantıyla ilgili aklıma süper bir örnek geldi yine Adem Güneş'ten.
Bir tane adam işte terapiye gidiyor.
Sonuç olarak da şu çıkıyor ortaya.
Sen de diyor konuşma zorlantısı var diyor.
Adam da diyor ki nasıl olur ya ben çok sosyal bir adamım.
Ben her ortamda şöyle konuşurum falan filan.
Kendini övüyor. Neyse adam terapiden çıkıyor.
Tabii içine dert oluyor bu duydukları.
Bir tane taksi çeviriyor biniyor.
Tamam ya diyor ben şimdi hiç konuşmayacağım şoförle diye.
Gideceğim yere kadar hiç konuşmayacağım.
Adam konuşmuyor ama yani renkten renge giriyor arkada.
Çünkü zorlantı dediğimiz olay.
Konuşma zorlantısı var. Kendini konuşmak zorunda hissediyor çünkü.
Neyse taksiden kendini zor atıyor böyle.
Resmen kalp krizi falan geçirecek gibi oluyor.
Hala inanmıyor hani konuşma zorlantısı olayına.
Tekrar taksiye biniyor başka bir gün.
Yine böyle renkten renge giriyor falan arkada.
Sonra taksici fark ediyor. Abi diyor problem mi var?
Hani bir kötü oldun sen falan.
Adam da anlatıyor.
Ben diyor böyle bir terapi alıyorum.
Bende konuşma zorlantısı varmış.
Onu aşmaya çalışıyorum falan diye anlatıyor işte.
Adam da diyor ki yok ya rahat ol diyor.
Biz hani çoğu müşteri konuşur çoğu konuşmaz.
Biz bunları umursamayız diyor.
Şimdi adam taksideyken iç sesi ona şöyle diyormuş.
Terapide anlatıyor bunu. Ya sen şimdi konuşmuyorsun.
Adam diyecek ki arkada bu ne iş çeviriyor ya konuşma.
Kesin bir hatlar karıştırıyor arkada.
Bakın içinde onu suçlayan bir ses var fark ettiniz mi?
Ve bu yine çocukluğundan çıkıyor.
Onu suçlayan kişi ailesinden birisi.
Hani evde böyle çocuk olur ve bir anda sessizlik olur ve şey deriz.
Kesin bir hatlar karıştırıyor.
Adamın ikisi onun gibi bir şey herhalde.
Buna çok güldüm ama çok da hoşuma gitti.
Sizlerle paylaşmak istedim.
Sonuç olarak arkadaşlar kendimizi mutlaka affetmemiz gerekiyor.
Yani affetmek deyince ne dedik?
Allah'a havale ettim değil.
Bunu çözmemiz gerekiyor.
Çünkü affedemediğimiz her şey ömür boyu o omuzlarımıza yük oluşturuyor.
Hastalıklara dönüşüyor. O yüzden bu kadar örnek verdim, konuyu uzattım, anlattım da anlattım.
Son olarak şunu söylemek istiyorum arkadaşlar.
Umarım hepimiz hayat arabamızda sürücü koltuğundayken artık ön camdan bakarız yola.
Sadece dikiz aynasından değil.
Çünkü geçmişi değiştiremezsiniz.
Bunun hiçbir mümkünatı yok.
Ama geçmişin üzerimizde bıraktığı kötü etkiyi değiştirebiliriz.
Beni Instagram'da takip etmek isteyen arkadaşlarım için adresim Ortamlarda Satılacak Bilgi.
Merve biz de buradayız ve seni takip ediyoruz.
Selam demek isterseniz yazabilirsiniz.
Kendinize iyi bakın şimdilik.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
