
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Merhabalar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün sizlerle kutsal kitaplardan sonra dünyada en çok okunan kitap olan Küçük Prens hakkında konuşmak istedim.
Bütün dünyada en çok sevilen kitaplardan biri olmasının sebebi ne?
Bunlara bakacağız beraber.
Felsefi alt metinleri nelerdir?
Bize öğretmek istediği değerler sistemi nelerdir?
Yazarın hayatından kitabı bir şeyler damlamış mı?
Bunlardan bahsetmeye çalışacağım.
Konum oldukça uzun.
O yüzden hemen başlamak istiyorum.
Öncelikle şöyle kitaba bir giriş yapalım.
Kitap bize ne anlatıyor, neler söylüyor?
Şimdi yazarın adını telaffuz edemiyorum.
Kusura bakmayın Fransızcam yok Saint Exupery demem yeterli bence.
Şöyle esere kısaca bir değinelim.
Uçağa bozulan bir pilot var.
Bu pilot sahra çölüne zorunlu olarak bir iniş yapmak durumunda kalıyor.
Orada küçük prens adlı biriyle karşılaşıyor.
Küçük prens de ona ben işte B612 astreotinde tek başına yaşıyorum.
Başımdan bunlar bunlar geçti diye yaşadığı maceraları anlatmaya başlıyor.
Gezegeninde çok sevdiği bir gülünün olduğundan bahsediyor.
Ve daha sonra o gülü tek başına bırakıp diğer galaksileri gez...
Bu yolculuk dünyada pilotla karşılaşmasıyla devam ediyor.
Aslında bu yolculukta bize anlatılmak istenen olay şu.
Bir yetişkinin kendi içindeki o çocukla karşılaşması hatta karşılaştırılması küçük prens tarafından yapılıyor bu.
O size bir şeyler anlatıyor ve siz o esnada kendinizi sorgularken buluyorsunuz bir yetişkin olarak okuduğunuz zaman.
İşte bu öyküdeki bu anlatıcı olan pilotun bozuk bir uçak yüzünden yolda kalışı ve kendisini yaşam ya da ölüm...
Beklentisiyle yüz yüze bulmasından sonra başlıyor hikaye.
Çünkü orada küçük prensle karşılaşıyor.
Bu öykünün özünde yatan temel mesele aslında insanın hayatı ve bu hayatın nasıl geçirildiği.
Dikkat bu hayatın nasıl geçirildiği ne kadar önemli.
İşte bu noktada anlatıcıyla küçük prens arasındaki diyalog.
İnsanın kendi kendisiyle yaptığı bir konuşma niteliği taşıyor.
Onlar bu diyalogları kurarken siz de durup kendi kendinize bir iç muhasebe yapıyorsunuz.
Bence kitabın en güzel tarafı bu.
Ve kitap nasıl başlıyordu hatırlıyorsanız?
Küçük Prens ve Öykü'nün anlatıcısı ilk olarak küçük prensin bana bir koyun çizer misin lütfen demesiyle başlıyor.
Yani çizme eylemi yoluyla bir ilişki kurmaya başlıyorlar değil mi?
Bir de küçük prensin ben sürrealist bir hikaye olduğunu düşünüyorum.
Çünkü böyle gerçekliğin kabul edilen...
Üzerine karşı bir meydan okuyuş zaten var.
Bir de sürekli bir hayal var.
Rüyalar alemi gibi değil mi?
Sürrealist. Bir de şu var ki hayal kurma kapasitemizin yeniden keşfedilmesini sağlıyor bu kitap.
Ve sonra zaten şöyle bir şey oluyor.
Bir rol değişimi yaşanıyor dikkat ettiyseniz.
Çocuk yetişkini alıyor.
Merak etmenin o kutsal topraklarına götürüyor.
Çünkü sürekli soru soruyor.
Dikkat ettiniz mi? Çocuklar hep soru sorarlar.
Ama biz büyüdükçe, yaşımız ilerledikçe bu soru sorma yeteneğimizi daha doğrusu merak etme duygumuzu kaybediyoruz.
Ve merak duygusu bittiği anda bence dünyanın en kötü şeyi olabilir ya merak duygusunun yitirilmesi.
Ve Saint-Exupéry zaten hayatının en son yıllarında yazmış bu küçük prensi.
Bize yetişkin hayatının nasıl yaşanabileceğini.
Ve hatta nasıl yaşanması gerektiğine dair bir manifesto niteliğinde kitap bırakmış diyebiliriz.
Peki bu kitap dünyada bu kadar çok sevildi dediğim gibi kutsal kitaplardan sonra en çok okunan kitap.
Küçük Prens ve en çok dile çevrilen kitaplardan birisi de yine Küçük Prens.
Neden bu kadar sevildi ve bu kadar tutuldu?
Bunları az sonra konuşacağız ama şöyle bir durum var.
Hala bu kitabı küçümseyenler için şunu söyleyebilirim mesela.
Heidegger biliyorsunuz 20.
yüzyıl Alman filozof hatta en büyüklerinden birisi bu filozofların.
Soruyorlar Heidegger'e diyorlar ki 20.
yüzyıl edebiyatının sence en büyük eseri nedir?
O da diyor ki Küçük Prens tabii ki.
Ya Merve Heidegger'i ne yapayım ya?
Türklere gel diyorsun. Dikkat
edin iki büyük felsefeciden bahsediyorum.
Birisi Türk birisi de Alman Heidegger.
Bunun dışında zaten 2003 yılında Ay'daki bir göktaşına küçük prens adı verildi.
Ve hatta Fransa'da banknotların üzerine resmi basılmıştır küçük prensin.
Zaten Fransa'dan çıktı.
Hadi şimdi gelin şöyle kısaca Saint-Exupery'nin hayatına bir göz atalım ki kitapla ilişkimizi daha sağlam kuralım.
Şimdi Exupery varoluşçu ve insancıl bir dünya görüşüne sahip.
En acısı da şudur ki 4 yaşında babasını kaybeden bir adamın kitabı aslında küçük Prens.
Hani derler ya babası ölünce büyür insan yani kaç yaşında olursa olsun.
Şimdi yazarın doğum yılına baktığımız zaman ve yaşadığı zaman diliminde hep söylerim bir insanın doğabili...
Yaşayabileceği en kötü zaman dilimi ne zaman?
Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı yıllar arası veya o dönem.
İşte o da 1900 yılında Fransa'da doğuyor ve tam ergenlik çağına geldiği zaman yani 14 yaşında Birinci Dünya Savaşı patlıyor 1914 ve 18 yaşına gelene kadar zaten bu savaş devam ediyor.
Sonra aradan yıllar geçiyor derken yıl 1940'a geliyor.
Eksüperi henüz 40 yaşında ve İkinci Dünya Savaşı patlıyor.
İkinci Dünya Savaşı da işte Fransa, Paris zaten 1940'da Almanlara teslim oluyor.
Adamın kendi memleketi.
Ve bundan 4 sene sonra da zaten ölüyor.
Ve savaş o öldükten sonra bitiyor.
1945'de bitiyor. Şimdi burada bir parantez açıp sizlere de çok merak ettiğim bir soruyu sormak istiyorum.
Gerçi ben kendimce cevabını buldum ama sizlere de sormuş olayım.
Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum.
Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı aralığında yazılan eserleri şöyle bir tarayın.
Gerçekten çok iyi eserler.
Cebiyatçılar çıktı. Hiçbirinin tekerrürü olmadı.
Hepsi kendi çaplarında çok başarılı eserler verdi.
O senaryoda hep kendimi düşünmüşümdür.
Yani Merve 1. Dünya Savaşı'nda veya 2.
Dünya Savaşı'nda veyahut o aralıkta yaşıyor olsaydın sen ne yapardın?
Bu kadar büyük eserler üretebilir miydin?
Hatta geçen Instagram'da paylaşmıştım ya ben Fight Club manyayım hep söylüyorum.
Tyler Durden'ın bir repliği var.
Diyor ya bizim neslimiz büyük depresyonu ya da büyük savaşı yaşamadı.
Bizim savaşımız...
Ruhsal bir savaş.
Bizim depresyonumuz kendi hayatlarımız.
Ben bu sözü çok seviyorum ve çok doğru buluyorum.
Neden? Çünkü şöyle bir covid dönemini hatırlayın.
O ilk patladığı ve karantinaya girdiğimiz dönem.
Şimdi düşünüyorum gerçekten o kadar şımarıkça davranmışız ki abi sadece biz eve hapsolduk.
Savaş görmedik bir şey görmedik.
Neymiş efendim? Depresyondayım.
Niye? Evden çalışıyorum.
Sosyalleşemiyorum. Gerçekten bu savaşları yaşayan adamlar bunları duysa ağzımıza kürekle vurur.
Ve haklılar da yani.
Neyse sorumuza dönelim.
Ben bu iç muhasebeyi yaparken işte yıllar evvel düşünüyorum.
Orwell'in kitabını okumuşum.
İşte bu adamlar nasıl böyle eserler üretiyor vesaire diye.
Bir anda böyle radyoya bastım ve şu şarkı çıktı.
Aradığım sorunun cevabı aslında bu şarkının içinde saklıydı diye düşünüyorum.
Bilmiyorum siz ne düşünürseniz.
Şarkı buydu. Ya
şu söze bakar mısınız ya?
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir.
Bunu böyle tabela yapıp asmak istiyorum şu anda.
Her acı çektiğimde bunu düşünmek istiyorum.
Madem bu kadar acı güzellemesi yaptım o zaman bununla ilgili size ortamlarda satılacak bir bilgi vereyim hemen.
Özellikle tekila şat atmayı sevenler burayı iyi dinlesinler.
Şimdi tekilanın yapıldığı ham madde var ya bunun adı agave kaktüsü ve bu Meksika'da çölde yetişen özel bir kaktüstürü.
İşte bu agave kaktüsünün bir özelliği de şu ki yapraklarında sisal denilen ipeksi bir iplik barındırıyor.
Bu iplik ipekten daha pahalı bir kumaşın yapımında kullanılıyor sisal.
İşte bu kaktüsün bu özelliğini duyan bir iş adamı bu konuda yatırım yapmaya karar veriyor.
Gidiyor hemen devasa bir fabrika kuruyor.
Fabrikaya da yakın kocaman verimli bir tarlada bu agave kaktüslerinden yetiştirmeye başlıyor.
Bunun için her türlü yatırım yapıyor ama.
Bol vitaminli, zenginleştirilmiş gübreler, agaveler kocaman olsun, yaprakları devasa olsun ki daha çok kazanç elde edebileyim diye adam her türlü fedakarlığı yapıyor.
Sonunda bu agaveler büyüyor, kocaman kocaman yapraklar oluyor.
Tabii iş adamı sabırsızlanıyor.
Hemen bunları işte toparlayalım, içindeki iplikleri alalım vesaire diye.
Ama ne oluyor biliyor musunuz?
Hiç beklenmedik bir olayla karşılaşıyorlar.
Bir bakıyorlar kaktüslerin neredeyse hiçbirinin içerisinde sisal ipliği denen o iplikten...
yok. Tabi iş adamı bunun karşısında şok oluyor ve hemen diyor bir bitki biyoloğu çağırın bana.
Neyse bitki biyoloğu geliyor.
Adam diyor ki ben bu durumu daha iyi anlamak için bu kaktüsün asıl yetiştiği yere gitmeliyim.
Çöle gitmeliyim, kamp kurmalıyım.
Böyle agave kaktüsünü yakından gözlemlemeliyim diyor.
Gerçekten de çöle gidip iki ay kamp kuruyor ve agave kaktüsünü gözlemliyor.
İki ay sonunda şöyle bir rapor yazıyor.
Diyor ki bu ipliklerin ortaya çıkma sebebi çölün çetin ve zor koşullarıdır.
Ama siz bu kaktüsü alıp rahat bir ortama yerleştirerek işte bu yeteneğinden mahrum bırakmışsınız.
Yani demem o ki...
İnsanlar da tıpkı bu kaktüsler gibidir.
Zorluklar insanı olgunlaştırır.
Zorluklarla gelenin güzelliği de tıpkı o agave kaktüsündeki sisal kadar özel ve güzeldir.
Yani engelleri aşarak elde edilen başarı bir başka güzeldir.
Burada hemen büyük üstad Neşet Ertaş'tan da bahsedelim.
Neşet Ertaş ne der? İnsanın derdi ne kadar büyük olursa gülüşü o kadar sıcak olurmuş.
O dert güzelleştirirmiş onun yüreğini.
Öyle derler bizim buralarda.
O derdin büyüklüğü neye göre ölçülür biçilir bilmem ben.
Fakat birinin gülüşünün sıcaklığını hissettim mi anlıyorum ki derdi çok.
Güzelleşmiş o derdiyle.
Bence bu insanlar dertleriyle güzelleşebildikleri için bu kadar güzel eserler verdiler diye düşünüyorum.
Hadi devam edelim. İşte bu acıdan geçen isimlerden birisi de Exupery.
Biraz şöyle onun hayatına değinmek istiyorum.
Gençlik yıllarına gidelim.
Exupery'in hayatı tipik böyle Türk gençlerinin hayat hikayesi gibi.
Annesinin istediği bölümü okuyan, onun istediği yerde çalışan, onlar ne derse onu yapan bir gençlikten bahsediyorum.
Bence Exupery babasını küçük yaşta kaybettiği için annesini de kıramıyordu.
Yani o yüzden hayatına bu şekilde yön verdi diye düşünüyorum ben.
Aslında tabii ki her çocuk gibi onun da bir hayali var.
O da şu. 12 yaşındayken hemen evlerinin yanında bir havaalanı var.
Sürekli oraya gidiyor ve gizlice uçakları izliyor, pilotları izliyor, neler yaptıklarına bakıyor derken bir gün bir pilot onu fark ediyor ve uçağına davet ediyor.
Gel beraber uçalım diyor. İşte ilk uçuşu da Exupery'nin bu şekilde oluyor.
Daha sonra liseyi bitiriyor.
Tabii ki annesinin istediği bölümü okuyor.
Denizci oluyor. Daha sonra mimarlık fakültesine gidiyor.
Ama 21 yaşına geldiği zaman ordudan çağrılıyor.
Gel bakalım diyor. Savaş başlıyor.
Gel. Eğitimini yarıda bırakıyor.
Askere gidiyor. Derken orada pilotluk eğitimi alıyor.
Şimdi burada bir sevinç narası attığınızı duyar gibi.
Aa pilotluk eğitimi aldı yaşasın diyorsunuz ama askerden dönünce yine ailesinin isteği üzerine kamyon satıcısı oluyor.
Yani sen git denizcilikle uğray.
Sonra mimarlık fakültesine git.
İçinde yazarlık aşkı olsun ve derken kamyon satıcısı ol.
Yani böyle bir şey olabilir mi? Ve tabii ki hayali bu olmadığı için ticaretten ve sayılardan hiç haz etmediği için başarısız oluyor kamyon satıcılığında.
Ama o esnada yazı yazmaya başlıyor.
Ve 1926'ya geldiğimizde bir mucize oluyor.
Bir posta servisi uçağının pilotu oluyor Exupery ve o zaman aralığında da evleniyor.
Daha sonra işte hayatının dönüm noktalarından birisi 35 yaşında uçağa arızalanıyor ve Tunus'a zorunlu iniş yapıyor.
Derken çölde kayboluyor.
Bakın bu olayı hatırladınız kitabı hatırladınız zaten yaşanmış bir olay.
4 gün sonra da onu çöl bedevileri buluyor ve bu şekilde Exupery'in hayatı kurtuluyor.
35 yaşında çöle düşüyor uçağıyla ve kurtuluyor.
Neyse buradan kurtulduktan sonra yıllar sonra 2.
Dünya Savaşı çıkıyor. Fransa yani kendi ülkesi işgal altında ve Exupery bu kadar umutsuzluğun içinde diyor ki ben bari çocuklara bir umut vereyim.
Onlara umut olsun diye işte bu küçük prens kitabını yazmaya karar veriyor.
Yani şunu demek istiyorum.
Ülkesi işgal edilen bir adam tarafından 2.
Dünya Savaşı sırasında yazıldı bu eser.
Lütfen bu kitabı okurken bunu göz önünde bulundurun.
Ve kitabı yazdıktan sonra sağlık durumu elvermedi yani ülkesin işgaline yüreği dayanmadı ve orduya tekrar katıldı.
Bakın sağlığı elverişsiz bir şekilde ve Alman orduların hareketini havadan izlemekle görevlendirildi.
Yani keşif uçuşları yapıyordu.
İşte bu keşif uçuşları esnasında.
31 Temmuz 1944'te uçağa vuruldu ve denize düştü.
İşte o düşen uçağın enkazı da bundan 20...
Bir yıl önce yani çok yeni bir zaman diliminde bulundu.
Şimdi kısaca kitabın konusunu size hatırlatmak istiyorum.
Kitapta ne vardı? Uçağa bozulan bir yazar sahra çölle zorunlu iniş yapmak zorunda kalıyordu.
Zaten az önce aynısını anlattım.
Yazar bunun aynısını 35 yaşında Tunus'ta çöle düşerek yaşamıştı zaten.
Derken kitapta çölde küçük prens adlı karakterle karşılaşıyor yazarımız.
İşte. Bu yolculukta bize anlatmak istediği olay ne?
Büyümek. Bu büyüme olayı bir çocuğun gözünden yetişkinlerin dünyasına bakılarak yapıldığı için bence bu kadar sevildi.
diye düşünüyorum bizler tarafından da.
Şöyle kısaca değinecek olursam kitap zaten 27 bölümden oluşuyor ve küçük prensin gezegeninden ayrılıp 6 ayrı gezegene yaptığı gezileri anlatan kısımlar bence biz yetişkinler için en çarpıcı kısımlar.
Neden? Şöyle ki kralın gezegeni vardı hatırlıyorsanız bu otorite tutkusunu anlatıyordu.
Sanatçının gezegeni kendini beğenmişliği ve sanatçının o toplumla olan ilintisinin kopması, bağının kopması.
Sarhoş'un gezegeninde umutsuzluk ve buna da yanan o unutma isteğini nasıl bastırdığını alkole sığınarak.
İş adamının gezegeninde böyle amaçsızca, fütursuzca sahip olma tutkusunu gördük.
Fenerci'nin gezegeninde anlamsız ve sorgulamadan yerine getirilen, biat edilen o görev duygusunu gördük.
Coğrafyacının yaşadığı gezegende ise bilimi kimin için yaptığını unutan bilim insanlarını gördük.
Yani bilmeyle deneyimin veya işte keşfetmenin farkını simgeliyordu oradaki coğrafyacı çünkü Çünkü her coğrafi ögenin yerini bildiğini iddia eden coğrafyacı aslında kendi gezegeninden bir haberdi.
Bu biraz çağımız insanına benziyor değil mi?
Her şeyi bilen ama kendine yabancı olan iletişim çağı insanı bence o coğrafyacıydı diye düşünüyorum.
Peki şimdi size bir soru sormak istiyorum.
Neden küçük prensin yol arkadaşı böyle her masalda gördüğümüz tonton, kedi, köpek, tavşan, ayı değil de bir tilkiydi?
Şimdi tilki deyince aklınıza kurnazlık gelmedi mi?
Kötülük geldi değil mi? Çünkü tilki bizim için bunların timsalidir.
Neden ek süperi böyle bir karakteri küçük prensin yanına koydu dersiniz?
Bence şundan dolayı ön yargılarımızı yıkmak için.
Çünkü tilki yol boyunca küçük prense kılavuzluk etti ve ona hiçbir şekilde kurnazlık vs.
böyle şeyler de bulunmadı.
Ön yargılarımız yıkıldı mı?
Evet. Şimdi en baştan başlayarak sahne sahne gitmek istiyorum.
İlk başta pilotun uçağının o çöle düşmesi ve sonra küçük prens...
Prens ile tanışması ve küçük prensin ondan bir resim çizmesini istemesi pilottan.
Burada ne vardı aslında?
Eski değerlerin, ideallerin, duygusal kalıpların yetersizliğini gösterdi bu sahnemize.
Pilot bu resmi çizerken dikkat edin kendisini düşünmeye başladı.
Çocukluğunun yetişkinler tarafından nasıl görmezden gelindiğini ve yavaş yavaş içindeki çocuğun nasıl yok olduğunu gösterdi.
Bunu hepimiz yaşamıyor muyuz?
Kesinlikle yaşıyoruz. Ama pilot şunu fark etti.
Aslında o çocuk orada duruyor. İçindeki çocuk hala orada ve bunu o resim hatırlattı ona.
Hatta pilot dedi ki o esnada sadece sayılarla uğraştığımı tarihle...
coğrafyayla, dil bilgisiyle uğraştığımı ve resim yapmayı beceremediğimi söyledim ona dedi.
Şimdi burada bir durup düşünmenizi istiyorum.
Çocukluğumuzun nasıl yavaş yavaş öldürüldüğünü fark ettiniz mi?
Aslında bu ne kadar biziz.
Hani Gülten Akın der ya ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.
Durup ince şeyleri anlamaya vaktimiz bile yok artık.
Çünkü biz yetişkin olduk.
Yani bu bence kötü bir şey.
Şu an böyle anlatınca daha da içselleştirdim.
Olan yetişkin olmak değil aslında da hani çocukluğumuzu kaybetmemiz.
İçimizdeki çocukla.
Bağımızın kopması kötü olan şey benim bahsettiğim bu.
İçinizdeki çocuğun nasıl öldüğünü ekstüperi böyle gözümüze gözümüze sokmuş.
Sonra bir yerde benim en sevdiğim yerlerden birisi nitelikten ziyade artık niceliğe önem veren yetişkinleri eleştiriyor.
Diyor ya işte çünkü diyor büyükler sayıları sever.
Onlara deseniz ki kırmızı kiremitli güzel bir ev gördüm.
Pencerelerinde şöyle çiçekler vardı.
Çatısında böyle kuşlar vardı.
O evi gözlerinin önüne getiremezler.
Ama deseniz ki 100 bin liralık diyor kitapta ama 100 bin liralık ev mi kaldı?
Deseniz ki onlara işte trilyonluk bir ev gördüm.
Şöyleydi böyleydi deseniz.
Aman ne güzel ev diye atlarlar diyor.
Doğru mu değil mi? Kesinlikle doğru.
Mesela şöyle düşünün bir arkadaşınızla oturuyorsunuz diyorsunuz ki ya bir adamla tanıştım ya da bir kadınla.
Şöyle iyi böyle iyi bir kalbi var şöyle temiz ruhlu bir insan vesaire övüyorsunuz.
Tamamen manevi özelliklerini övüyorsunuz ve o araya girip diyor ki size ee ne iş yapıyor.
Yani bu aynı hesap çağımız insanının hastalığı değil de ne.
Neyse yükseldim devam edelim.
Şimdi bir noktada küçük prens edindiği tecrübeleri asla unutmak istemediğini söylüyor.
Neden unutmak istemiyor edindiği tecrübeleri?
Çünkü eğer unutursa...
Zaten büyüklere dönecektir.
Büyükler nedir peki?
Büyükler küçük prensin sembolik ölümünden önceki hali gibidir.
Bu arada küçük prensin o sorduğu sorular var ya öyle alelade sorular değil.
O soruları aslında size soruyor.
Neden? Çünkü kendinizin üzerinizde yani kendi üzerinizde düşünmenizi istiyor.
Zamanla kaybettiğiniz o çocukça masum duyguları yeniden hatırlamanızı istiyor.
Unuttuklarınız... Unutmak zorunda kaldıklarınız ne?
Size bu soruları sorduruyor bu kitap aslında.
Şimdi kitap da bence en çarpıcı kısımlardan birisi.
O gül bahçesini gördüğü anda küçük prensim ve tilkiyle karşılaşmanız zaten çok iyiydi.
O sahnede ne vardı? Kendi gülünün dünyada bir eşi olmadığını daha düşünüyordu küçük Prens ve dünyaya indiğinde bir gül bahçesiyle karşılaştı.
Ve çok üzüldü, çok mutsuz oldu, ağladı, hayal kırıklığı yaşadı.
Çünkü dünyada bir eşinin daha olmadığını zannetti o güle sahip olmak.
Kendini aslında böyle biraz eşsiz ve zengin hissettiriyordu ona.
Ama bir anda gerçeklerle yüzleşti ve o zenginliğin kendisini terk ettiğini gördü.
Bence kitabın en çarpacağı anı buydu.
Şimdi oradan hemen bir hatırlatma yapacağım size.
Kimsiniz siz? Biz gülleriz.
Yani benim sahip olduğum sıradan bir gül müydü?
Ama bana tüm evrende türünün tek örneği olduğunu söylemişti.
O sıradan bir gül değil ki.
O senin gülün.
Bence filmin ve kitabın en güzel yerlerinden birisi buydu.
Çünkü gülünü eşsiz yapan ona harcadığın emektir, zamandır.
Yani küçük prens burada kendi gülüne benzeyen bir sürü gül gördü bahçede.
Ama kendi gülünün o kaprisleri, o nazları, o halleri geldi aklına ve görüntü olarak gülünün aslında biricik olmadığını gördü.
Ve tilki ona gülünün neden değerli olduğunu gösterdi.
Bizim için değerli olan şeyler...
Emek verdiklerimiz zaman ayırdıklarımızdır.
Belki en yakın dostlarınızdır, belki ailenizdir, belki aşkınızdır.
Yani neye emek verdiyseniz onu bir daha sorgulamanızı sağlayacak bir paragrafta bu diye düşünüyorum.
Bir de bir yerde diyor ya birini güzel olduğu için sevmezsin ki sen sevdiğin için güzeldir o.
Sırf sen seviyorsun diye herkesten farklıdır.
Herkesten başka bakar gözleri.
Onu özel kılan sensin.
Senin sevgin. Yani sırf şuraya bakarak bu söylediğim şu son söze bakarak bunun bir çocuk edebiyatı olduğunu düşünenler varsa onlara yine Küçük Prens'ten bir sözle seslenmek istiyorum.
Ama gözler kör, yüreğiyle bakmalı insan.
O yüzden yüreğinizle bakın bu kitaba diyelim ve devam edelim.
Şimdi küçük prensten öğreneceğimiz değerler nelerdir?
Hem küçükler için hem büyükler için söylüyorum bunu.
Bir kere bilimsellik olayı var kitapta.
Coğrafyacının, kaşifin, astroitin ne olduğunu anlatıyor böyle yer yer.
Buralarda bir... Bilimsellik olayı var.
Estetik var. Gülünün güzelliğini nasıl tasvir ettiğini bir düşünün bir bakın.
Çalışkanlık olayı var. Nasıl var?
İşte sabahları diyor kendime çeki düzen verdikten sonra gezegenimi de aynı şekilde toparlarım diyor.
Ve hiç aksatmadan her gün o babab dediği ağaçlar var ya onları sökerim atarım diyor.
Hep böyle bir çalışma halinde ama burada da bir parantez açıp aslında işkolik olmanın iyi bir şey olmadığını da söylüyor.
Neden? Çünkü 4. gezegende 54 yıldır çalışan ve sadece 3 kere işini...
Para veren manyak bir adamla bunu belli etmeye çalışmış.
Bir başka detay şu.
Yardımseverlik olayı var. Bu da işte 10.
bölümde sarhoş adama yardım etmek isteme durumunda karşımıza çıkıyor.
Ya da işte 13. bölümde iş adamına diyor ya senin hiçbir faydan yok diyor.
Yani sen okey para kazanıyorsun belki bir şeyler yapıyorsun ama hiç yardımsever değilsin.
Senin bir katkın yok bu dünyaya anlamında.
Orası da çok hoştu. Bir başka detay saygı olayı vardı.
Hatırlarsanız uğradığı gezegenlerde saçma sapan insanlar olmasına rağmen küçük prens hepsine saygı çerçevesinde davranışlarını idame ettirdi.
Bu da önemli bize şunu söylemeye çalışıyor.
Hani karşınızdaki insan ne kadar saçma ne kadar anlamsız olursa olsun size zarar vermediği sürece onlara olan saygınızı yitirmeyin anlamında.
Sonra vatanseverlik olayı vardı 9.
bölümde bu gezegeninden ayrılmadan önce diyordu ya dokunsanız ağlayacak gibiydi zaten hep böyle gezegenini özledi dünyadayken hani oraya dönmek istedi vatanseverlik olayı da burada karşımıza çıkıyor.
Adil olma olayı vardı 10.
bölümde hani kral kısmında bu öne çıkıyordu kral her ne kadar otorite sahibi mutlak gücü olan biri olsa da adil ve sağduyulu olmaya.
davet ediliyordu aslında burada.
Bir başka yerde kitabın en sevdiğim yerlerinden birisi bu arada.
Hatta tilkinin küçük prense dediğini hatırlıyor musunuz?
Evcilleştirdiğin her şeyden her zaman sorumlusun.
Gülümden sorumlusun.
Ölene kadar sorumlusun gönül bağı kurduğun herkesten.
Sorumluluk duygusu vardı bu kitapta.
Dürüstlük değeri vardı bir başka yerde.
6. gezegendeki o coğrafyacı kaşifi hatırlayın.
Yalancı bir kaşifin İlerisinde nelere yol açabileceği konusunda dürüstlük değeri sorgulanmış.
Bence bu tarih içinde geçerli.
Herhangi bir hata yapılırsa tarihte bunun ilerideki sonuçlarını düşünmemiz açısından dürüstlük değeri çok güzel verilmiş.
Sevgi zaten hep var.
Gülüne duyduğu sevgiden hep bahsediyor.
Ve en çarpıcı kitabın en çarpıcı temalarından birisi de arkadaşlık.
Zaten beni en çok duygulandıran kısmı da orasıydı.
Hani pilot diyordu ya küçük prens için bir gün unutursam gözleri sayılardan başka bir şey görmeyen büyüklere dönerim.
Ya da küçük prensin şu cümlesi bu beni çok duygulandırıyor.
Diyor ya insan susuzluktan ölecek bile olsa bir dostu olması onun içini serinletiyor.
Söz gelimi ben bir tilki dostum var diye çok sevinçliyim.
Şimdi şöyle sonlara doğru yaklaşırken kısaca toparlayacak olursak küçük prensden öğrendiğimiz hayat dersleri nelerdir?
Bakmaya değil görmeye çalışın.
Çünkü bakmakla görmek çok ayrı şeylerdir.
Hani demiştik ya yalnızca yüreğiyle görebilir insan.
Bu sözü unutmayın. Gerçek duygularınızı saklamayın.
Çünkü bu daha büyük şeylere bedel olabilir hayatınızda.
Daima başkalarını değil önce bir kendinizi yargılayın.
Kibirli olmayın.
Bir şeyleri unutmak için kaçmak için alkole sığınmayın.
İçkici adam gezegenini hatırlayın.
Kendinizi asla ve asla...
Çok fazla ciddiye almayın.
Hayatta ne olursa olsun lütfen eğlenceyi de bir kenara koyun unutmayın.
Keşfetmek için içgüdülerinizi takip edin.
Yabancılardan öğrenebileceğiniz çok şey olduğunu unutmayın hayatınızda.
Ve sevdiklerinizin yerini hiçbir şeyin dolduramayacağını asla aklınızdan çıkarmayın.
Ve bazen sevdiklerinizin özgürce uçması gerektiğini de...
Gördüğünüz gibi asıl sorun büyümek değil büyürken unuttuklarımız.
İşte küçük bir çocuğun gözünden paranın, ünvanın ve mevkinin dünyada değer verilen her şeyin aslında ne kadar değersiz olduğunu Gözler önüne seren bir kitap.
Bazen biz de dünya denen bu uçsuz bucaksız çölde gerçekten yapayalnız hissediyoruz.
İşte böyle hissettiğimiz anlarda aklınıza küçük prensin şu sözleri gelsin.
Çölü güzelleştiren bir yerlerde bir kuyu saklıyor olmasıdır.
Umarım içinizdeki kuyuları bu sene keşfedersiniz.
Beni instagramda takip etmek isteyenler için adresim Ortamlarda Satılacak Bilgi.
Merve biz de buradayız seni dinliyoruz selam derseniz çok mutlu olurum.
Şimdilik kendinize iyi bakın haftaya tekrar görüşmek üzere hoşçakalın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
