
Her gün vücudumuzda binlerce metabolik süreç gerçekleşir ve bu süreçlerin her biri doğal mikro besinlere ihtiyaç duyar. İşte bu ihtiyacı karşılamak üzere Almanya’da geliştirilen LaVita, günlük beslenmenizi optimize etmek için özel olarak formüle edilmiştir.
LaVita, 70’ten fazla doğal bitki, meyve ve sebze özünden oluşan, bilimsel dozajlarla zenginleştirilmiş glutensiz ve vegan bir mikro besin konsantresidir. Her yaş grubuna uygun, lezzetli ve günlük rutininize kolayca eklenebilir.
Almanya’da en yüksek kalite ve güvenilirlik standartlarına uygun olarak üretilen LaVita, Almanya genelinde binlerce olumlu kullanıcı geri bildirimiyle, ailelerin çok tercih ettiği mikro besin desteği olmayı başarmıştır.
Bize Özel %10 İndirim koduOSB10
Satın almak için:Tıklayın
Detaylı bilgi için:Tıklayın
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Farkındalık Defteri:https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi
Bu bölüm "Lavita" hakkında reklam içerir.
Transkript
Lavita, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün size çok tatlı bir konuyla geldim arkadaşlar.
20 yaşıma mektup.
Ama benim mektubum değil arkadaşlar.
Benim mektubuma ayrı bir bölüm lazım.
Manas Destanı. Bunlar Türkiye'nin en çok okunan, en sevilen yazarlarından bazılarının 20 yaşlarına yazdıkları mektuplar.
Bu bir kitap aslında Doğan kitaptan çıkan bir kitap.
Çok ilgimi çekmişti. Hemen okudum ve tabii koşarak sizlerle paylaşmak istedim.
Umudu, bilgeliği, gençliği ve tecrübeyi bir araya getiren ve geleceğe kalacak mektuplar bunlar bence.
İçinde bir sürü yazarın 20 yaşına mektubu var ama ben içlerinden bazılarını seçtim arkadaşlar.
O zaman hadi başlayalım.
Şimdi önce Ahmet Ümit ile başlamak istiyorum.
Sanırım okumadığım birkaç kitabı falan kalmıştır ve her defasında beni şaşırtıp heyecanlandırıyor.
Başkomiser Nevzat ki ben pek polisiye sevmem arkadaşlar.
Yani öyle zannediyordum Ahmet Ümit'in kitaplarıyla tanışana kadar.
Meğersem seviyormuşum.
Şimdi Merve en sevdiğin hangi kitabı derseniz?
Sanat tarihi sevenlerin daha çok seveceğini düşündüğüm İstanbul hatırası olabilir.
Beyoğlu'nun en güzel abisi ama Kayıp Tanrılar Ülkesi kitabını da sevmiştim.
Mitoloji sevdiğim için olsa gerek.
Masal Masal İçinde kitabı da bence çok güzeldi.
Sultanı Öldürmek onu da beğenmiştim.
Patasana o da güzeldi.
Son kitabı da Yırtıcı Kuşlar Zamanı.
Ona da işte tatilde başlamıştım ama henüz bitiremedim çünkü...
Bölümlere çalışırken çok fazla makale okuyorum ve artık roman okuyamaz bir duruma geldim.
Özellikle de son 3 senedir.
Şöyle 3-5 ay ara versem kesin böyle roman okumaya başlarım çılgınlar gibi.
Öyle bir özlem arkadaşlar. Benim Ahmet Ümit kitaplarını sevme sebebim hani edebi yönden harika olması değil ki öyle bir beklentim yok zaten polisiye bu.
Yani araştırmacı kişiliğini seviyorum.
Yani okurken bir yandan bir şeyleri öğrenmek işte tarih, mitoloji, sanat bunlarla o romanlarını desteklemesi hoşuma gidiyor.
Bir de edebi anlamdaki o pragmatik tarafıma hitap ediyor diyebilirim bu yönüyle.
Zaten akıp gidiyor sürükleyici kitaplar.
Bu arada kendisinin edebiyata girmesine vesile olan yani onu en çok etkileyen...
kitap Umberto Eco'nun Gül'ün Adı kitabıymış.
Askerdeyken okuduğunu söylemişti.
Yanlış hatırlamıyorsam arkadaşlar.
Ben pek sevmem o kitabı.
Oldlar bilir. Sevmediğim insanlara tavsiye ettiğim kitap.
Ya bilmiyorum çok önceden okuduğum için.
Belki şimdi okusam müthiş bir keyif alırım.
Çünkü bazen böyle geçmişte okuduğum çok beğendiğim bir kitabı şimdi okuduğum zaman diyorum ki ya Merve bunun neyini beğenmişsin bu kadar ne abartmışsın falan diyorum.
İnsanın okuma zevki bence her yaşta değişiyor ve gelişiyor.
Yalnız ben böyle her yazar için bıdı bıdı bıdı kitap sohbeti yaparsam işte ay onun şu kitabı vardı bunun bu vardı dersem mektuplarına geçemeyeceğim.
O yüzden direkt Ahmet Ümit'in mektubuna geçiyorum.
Kendi 20 yaşı için şöyle diyor çok hoşuma gitti.
O zayıf. Esmer, iyi kalpli delikanlıyı seviyorum diyor.
Şimdi sizin de düşünmenizi istiyorum.
Böyle 20 yaşınızdaki halinizi gözünüzün önüne bir getirin.
Siz o halinize ne demek isterdiniz bir düşünün.
Şimdi arkadaşlar Ahmet Ümit diyor ki ben 20 yaşıma girdiğimde Türkiye kötü bir süreçten geçiyordu.
Gerçi ilk gençlik yıllarımdan itibaren hep kötü süreçlerle karşılaşmıştım.
11 yaşındayken 12 Mayt darbesini yaşamış Ahmet Ümit ve 20 yaşındayken 1980 darbesi oluyor.
Yani iki darbe görmüş.
30 Eylül 1960 doğumlu.
Zaten 60 kuşağında neler yaşandı ya.
Benim babam anlatıyor bazen hayal gibi geliyor o dönemler bana.
İşte darbeler, polisler, siyasi olaylar, kargaşalar neler neler.
Ahmet Ümit ile gerçekten çok benzer şeyler yaşamışlar.
Ahmet Ümit diyor ki 20 yaşına gelene kadar büyük tehlikelerle karşılaştım.
Yoruldum, polisler tarafından dövüldüm, öldü diye bırakıldım.
Çok sevdiğim arkadaşlarımı toprağa vermenin acısını yaşadım ki hepsi benim gibi gencecik insanlardı.
Ve tek dertleri daha özgür bir dünya, daha güzel bir ülke, daha iyi bir insanlık için mücadele etmekti.
Dolayısıyla ben 20 yaşıma geldiğimde aynı yaşta olan pek çok gençten çok daha fazla şey yaşamıştım ve hayatın acımasız yüzüyle çok erken tanışmıştım.
30 Eylül 1980 yılındaki delikanlı hayatını devrime adamış biriydi.
İstanbul'da üniversitede öğrenciydi ama aslında okulla hiç alakası yoktu.
Derslerle ilgilenmek yerine İlerici Gençler Derneği'nin çalışmalarına katılıyordu.
Başka da bir hayatı yoktu.
Asıl amacı ülkedeki kapitalist düzenin yıkılması, dünyadaki bu savaş ve sömürü düzeninin değişmesi ve daha adil, daha eşit, daha özgür bir dünyanın kurulmasıydı.
Bütün çabaları, bütün eylemleri bunun üstüne ediliyor ve o dernekteki çalışmalarının kendi kişilik inşasında çok büyük bir rolü olduğunu söylüyor 20'li yaşlar için.
ve hala 20 yaşındaki Ahmet gibi gülümsediğini, onun gibi aceleci olduğunu, onun gibi romantik olduğunu öyle pek fazla değişmediğini söylüyor.
O böyle deyince ben de bir düşündüm hani çok değiştim mi acaba diye.
Öz olarak hiç değişmediğimi düşünüyorum.
Yani kalbim aynı kaldı ve bence insanın özü pek değişmiyor arkadaşlar.
Yani o doğuştan getirdiği fıtratı değişmiyor.
Hatta benim seneler seneler önce çalıştığım biri vardı.
Abi diyorum ona. Böyle yıllar sonra tekrar buluştuk ve bana dediği şey şu oldu.
Ya bir insan hiç mi değişmez dedi.
Nasıl ya dedim nasıl değişmemişim.
Yani hayatında ne olursa olsun karakterin asla değişmiyor.
Hep aynısın dedi. Tabii ben bunu iyi acıdan anladım.
Belki de kötü anlamda demiştim.
Lanet olası pislik.
Çok adi biriydim ve hala öylesin.
Yok yok iyi anlamda söyledim.
Şimdi arkadaşlar bence dediğim gibi insanın özü pek değişmiyor.
Doğuştan getirdiği fıtrat değişmiyor.
Sizce arkadaşlar siz değiştiğinizi düşünüyor musunuz?
Yani karakteriniz sizce 20 yaşındakiyle aynı kaldı mı?
Bana instagramdan yazabilirsiniz cevaplarınızı.
Merve ben zaten 20 yaşındayım diyorsanız ne kadar şanslı olduğunuzu.
Bir kez daha buradan hatırlatmak isterim.
Önünüzde hiç bitmeyeceğini zannettiğiniz uzun uzun yıllar var sizi bekleyen.
Lütfen bu yıllarınızı çok iyi değerlendirin.
Çünkü bence 20'li yaşlarda alınan kararlar tüm hayatımızı etkiliyor.
İşte işimiz, evlilik kararımız hep bu yaşlara tekabül ediyor.
Çok da riskli bir yaş bence 20'li yaşlar.
Kendinizi iyi tanımadan hiçbir şekilde yola çıkmayın derim arkadaşlar.
Ne işte ne evlilikte.
Hatta bununla ilgili size çok önemli bir şey anlatacağım bu bölümün içerisinde daha sonra.
Şimdi Ahmet Ümit diyor ki o genç adam elbette hatalar yaptı diyor.
yaşı için. Elbette korktu diyor.
Bazen tereddüt etti.
Belki düşünmeden çok fazla şeye bağlandı ama içindeki o iyilik duygusunu, o adanmışlığı hiçbir zaman yitirmedi diyor.
Ve belki de o yüzden yazmaya başladı diyor.
Nietzsche Bir dağın zirvesine tırmanırken karşılaştığınız güçlükler, sıkıntılar, acılar, hayal kırıklıkları, zaferler, başarılar hepsi birden hayatın anlamını
oluşturur demiş arkadaşlar.
Ve Ahmet Ümit de diyor ki asıl amaç zirveye çıkmak değil.
O zirveye çıkarken yaşadığınız o ihanetler, korkaklıklar, tereddütler, alçaklıklar ve kahramanlıklar bunların deneyimlenmesidir.
Hayat zaten diyor bundan ibarettir diyor.
Diyorum ya yolda olma hali.
Ve diyor ki 20 yaşındaki Ahmet Ümit'e yazacağım mektupta ona sevgiyle ve büyük bir hoşgörüyle bakarım.
Eleştiririm elbette.
Çok yanları vardır eleştirilecek.
Ama şunu hep aklımda tutarım.
İki duygu vardı romantizm ve iyilik.
Devrimci bir mücadeleyi olağanüstü bir süreç olarak görüyor ve bu zorlu süreçte yer almaktan gurur duyuyor.
İstanbul'a girip devrim yapmaya çalışan gözü kara bir delikanlı diyor ve gençlik yıllarında kendini Cervantes'in kadim kahramanı Don Quixote gibi hissettiğini söylüyor.
Evet Ahmet Ümit eğer 20'li yaşlarına dönecek olsa ve o haline bir nasihatta bulunacak olsa...
Böyle yaşamaya devam et dermiş.
Ama asla ona şöyle yap böyle yapma demezdim diyor.
Çünkü bu onun ruhunu bozardı diyor.
Bugünkü Ahmet Ümit ayakta durabiliyorsa, güçlükler karşısında dağılmıyorsa, zorluklara rağmen üretmeyi sürdürebiliyorsa bu biraz da 20 yaşındaki Ahmet Ümit sayesindedir.
Ona çok şey borçlu olduğumu düşünüyorum ve hatasıyla sevabıyla onu seviyorum.
Bana böyle bir gelecek hazırladığı için ona yüzlerce kere teşekkür ediyorum diyor.
Ve sırada arkadaşlar yine ülkemizde çok okunan popüler yazarlardan biri bir psikolog Prof.
Dr. Üstün Dökmen var.
Onun 20 yaşına mektubu kısa ve öz.
Diyor ki 20 yaşına obsesif düşüncelerine başa çıkmak için psikoloğa gitmen iyi.
Fizikten psikoloji bölümüne geçmeni destekliyorum.
Çok fazla tarih, astronomi ve biyoloji okuyorsun.
Bunları azalt. Daha çok roman oku.
Şimdi buraya dikkat.
Burada bir pişmanlık var. Diyor ki annene babana Zaman ayırman iyi ancak babanı bir defada olsa dışarıda yemeğe götürmen çok iyi olurdu.
Oğluyla baş başa yemek yemek onun çok hoşuna giderdi.
Götürmediğin için ileride pişman olacaksın demiş.
Arkadaş edinmede başarılı olmadığını söylüyor ama çabalamasının iyi olduğunu söylüyor.
Kal sağlıcakla diye de bitirmiş mektubunu.
Sırada benim çok severek okuduğum yazarlardan biri var arkadaşlar.
Türkiye'nin zaten en çok okunan yazarlarından.
Hemen hemen onun da bütün kitaplarını okumuşumdur.
Sevgili Zülfü Limaneli.
Zülfü Limaneli 20 yaşına girdiği gün bir mektup alıyor arkadaşlar.
20 Haziran 1966'da Ankara'da.
Kendisine esrarengiz bir mektubun geldiğini söylüyor.
Çok heyecanlandığını söylüyor.
Çünkü hem o sıralar öyle pek mektup alan biri değilmiş.
Hem de zarfın üzerinde gönderici ismi ve adresi yazmıyormuş.
Sadece zarfın üzerinde kendi adı yazıyor.
İşte bir açığı içinden böyle mavi bir keçe kalemle yazılmış satırlar bulunan bir mektup çıkıyor.
Ve mektup şöyle başlıyor arkadaşlar.
Ey önceki ben sana bu mektubu 2020 yılından gönderiyorum.
Hayal bile edemeyeceğin bir zaman diliminden.
Ben sonraki benim sen ise.
Önceki bensin. Sana iyi ve kötü haberlerim var.
En iyisi şu. En az 74 yaşına kadar yaşayacağın garanti.
Daha ötesi olur mu olmaz mı ben de bilmiyorum.
Ama insan 20 yaşındayken 74 yaşına kadar geçecek olan zaman sonsuzluk gibi görünür.
İyi haberlerimden biri de şu.
Hayalini kurmakta olduğun kitapları yazacak, besteleri yapacaksın.
Hep istediğin gibi hayatını bir sanatçı, yazar olarak yaşayacaksın.
Bunu kesin olarak söyleyebilirim.
Gelelim acı haberlere demiş mektubunda.
Burada da işte annesinin babasının vefatından bahsediyor.
İşte hapiste yaşadıklarından bahsediyor.
Korku dolu zamanlar, sürgün yılları, parasızlık bunlardan bahsediyor.
İşte birkaç büyük ameliyat geçirdiğinden, işte hapiste yattığı dönemden kalan bir sol bacak ağrısının olduğundan bahsediyor.
Ama nihayetinde şunu söylüyor arkadaşlar.
Bunlar diyor gözünü korkutmasın.
74 yaşına gelince her şeye rağmen İyi bir hayattı benimki diyeceksin.
Bundan sonrasını ben de bilmiyorum.
Eğer öğrenme fırsatım olursa yazarım sana demiş.
Bu anlattığı hikaye işte hani gizemli bir mektup geliyor vesaire kurgu mu gerçek mi ben de anlamadım ama işte acaba diyor bunu bir arkadaşım mı yolladı bana şaka yapmak için.
Yoksa gerçekten ben yazmış olabilir miyim falan diyor.
Elbette arkadaşlar 74 yaşında yazmış olduğu bir mektup diye düşünüyorum bunu.
Ama şu sözleri söylemesi benim çok hoşuma gitti.
Hani 74 yaşına gelip her şeye rağmen iyi bir hayattı benimki diyebilmesi bence çok kıymetli.
Umarım biz de bunu diyebiliriz.
Ama bunu diyebilmek için tabii o yaşlarda da sağlıklı ve zinde olmak gerekiyor diye düşünüyorum.
O yaşlarda daha sağlıklı olabilmek için şimdiden yola koyulmamız lazım.
Ben 20 yaşıma bir mektup yazsam muhtemelen şöyle derdim.
Sevgili 20 yaşındaki Merve, hayatının en enerjik, en deli dolu zamanlarını yaşıyorsun.
Bazı geceler uyumuyorsun, arkadaşlarına sabahlara kadar sohbet ediyorsun.
Facebook'a bayılıyorsun, spor yapmak henüz o kadar da umurunda değil.
Çünkü vücudunun her şeye dayanabileceğini, hep zinde kalacağını falan zannediyorsun.
Şu an yapmadığın o küçük seçimler gelecekteki enerjini ve sağlığını hatta mutluluğunu bile etkileyecek.
Keşke şimdiden kendine çok iyi bakmaya başlasan, spor yapsan, güzel beslensen, bağışıklığını daha da güçlendirsen falan derdim herhalde.
Merve iyi tamam hoştu artık yani giden zaman gitti.
Şimdi ne yapabiliriz bunun için?
Hani size daha önce yaşam amacına ulaşmak için 6 sır diye bir bölüm yapmıştım.
Çok sevmiştiniz o bölümü de.
Orada Lavita'dan bahsetmiştim size uzun uzun.
Lavita ile eğer o zamanlarda tanışsaydım işte 20'li yaşlarımda bu zamana kadar kullanmış olmayı çok isterdim.
Lavita bilmeyenler için günlük beslenmeyi optimize eden 70'den fazla sebze, meyve ve bitki özü içeren üstelik bunları doğal bir şekilde içeriyor altını çizerim.
Toplamda ise ilave, vitamin ve eser elementlerle beraber 96 bileşeni olan ve bilimsel olarak kanıtlanmış.
Altını çizelim. Özel bir mikro besin konsantresi.
Hem dediğim gibi günlük beslenmemizi destekliyor.
Hem bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor.
Hem de daha enerjik hissetmemize yardımcı oluyor.
Şimdi bu kadar bileşeni olan bir mikro besin konsantresinin tadı.
Acaba nasıldır?
Eminim bunu düşündünüz. Bence portakal suyu gibi bir tadı var.
Çok lezzetli. Bazen şişeyi kafama dikesim geliyor.
Ciddi söylüyorum. O kadar lezzetli.
Zaten bir yaşından itibaren herkes için uygun.
Yani çocuklarınıza meyve suyu niyetine verebilirsiniz.
Biz gerçekten ailece içiyoruz arkadaşlar.
Annemle babama da başlattım.
Böyle sanki hiç hastalanmayacaklarmış gibi çok seviniyorum onlar içtikçe.
Kendim içerken de şöyle hissediyorum hani kendim için çok iyi bir şey yapıyorum şu an böyle bir his geliyor lavita içerken.
Ya çünkü açıkçası hani itiraf etmem gerekiyorsa benim meyvelerle çok aram yok.
Hani sebze seviyorum ama yani kim her gün sebze yiyor ki şimdi kendimizi kandırmayalım.
O yüzden lavita içerken böyle ooo yaşasın her şeyi yaptım gibi bir his geliyor.
Peki nasıl kullanacağız?
Çok basit. Eğer yetişkinseniz yarım su bardağı suyun içine bir yemek kaşığı lavitayı karıştırın için arkadaşlar.
Ya da ben bazen yoğurdun içine koyuyorum o şekilde de güzel oluyor.
Müslinize de karıştırabilirsiniz.
Eğer 6 yaşından küçük bir çocuğunuz varsa ona da yarım yemek kaşığı navitayı çeyrek su bardağı suya karıştırıyorsunuz ve içiriyorsunuz.
Dediğim gibi içeriğinde doğal sebze, meyve ve bitki özleri bulunuyor.
Vegan, katkı maddesi ve tatlandırıcı içermiyor.
Glütensiz, laktosuz ve gen teknolojisi içermiyor.
Şimdi arkadaşlar Lavita'nın içeriği bilimsel olarak onaylı ve Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi'nin bağışıklık sistemimiz için önemli olduğunu bilimsel olarak onayladığı dozajlarda gerekli
olan tüm vitamin ve mineralleri içeriyor.
Şimdi benim en sevdiğim kısmı doğal.
sebze meyve ve bitki özlerini barındırıyor olması tatlandırıcı içermemesi koruyucu olmaması bunlar çok hoşuma giden detaylar bir de şu var 1999'dan beri yani neredeyse çeyrek asırdır var olan ve
beslenme uzmanları ve uzmanlar tarafından senelerce üzerinde çalışılarak oluşturulmuş bir mikro besin konsantresi olması zaten Almanya'nın bir numarası yani bir kaşıkta her şey var arkadaşlar
günlük rutininize gönül rahatlığıyla bir kaşık lavitayı Ekleyin derim geleceğiniz için.
Hücrelerinizi Lavita ile yenileyin.
Üstelik bize özel %10 indirim kodu da var.
OSB10 koduyla indirimden faydalanabilirsiniz.
Detaylar açıklamalardaki linkte sizleri bekliyor.
Bir inceleyin arkadaşlar. Zaten içeriğini görünce ben neden daha önce la vita kullanmamışım diyeceğinize çok eminim.
Neyse ki geç değil.
Hadi devam edelim. Ve sırada Nazlı Eray var arkadaşlar.
Ben onun kitaplarıyla birkaç sene önce tanıştım.
Hatta daha önce nasıl gözden kaçırmışım bu kadar değerli bir kalemi diye hayıflanmıştım.
Size de önermiştim.
Hep birlikte okumuştuk hatırlarsanız.
Hatta bir bölümüm var.
18 yazar, 18 kitap, 18 bilgi.
Böyle bir bölümüm var. Orada da kendisi.
bahsettim diye hatırlıyorum.
Nazlı Eray 20 yaşına tekrar dönebilme isteğini şöyle anlatmış.
Bir asansöre binip yıldırım gibi sana düşebilsem demiş.
Cidden sanırım 20'li yaşlar en çok dönülmek istenen zaman dilimlerinden biri olabilir.
Nazlı Eray da diyor ki keşke o yıllara geri dönebilsem dünyayı o gözlerle o toylukla yeniden görebilsem diyor.
Bir gencin bilmesi gereken en önemli 3 şeyin gençlik Yaşamamıştık ve tecrübesizlik olduğunu söylüyor.
Hayata bir füze gibi atılmak, hatalar yapmak, onlardan dönebilmek veya bir süre öylece yaşayıp gitmek.
Bütün bunlar 20 yaşımın ruhuma vurmuş olduğu damgalardır diyor.
Ve kendine şöyle bir soru soruyor arkadaşlar.
Eğer diyor o yılları yeniden yaşayabilseydim seni yine çok hızlı böyle bir yarış arabası gibi Kullanır mıydım diyor.
Sahiden 20'li yaşlar bence en hızlı tüketilen yaşlardan biri.
Bir de sanırım çocukluk göz açıp kapayıncaya kadar hızlı geçiyor.
Ama bence biz de haklıyız.
Hani nasıl ki en güzel en lezzetli yemeği hemen böyle hızlıca yiyip bitirmek istiyoruz ya.
Ve yerken çok keyif alıyoruz.
Sonra bir bakıyoruz tabakta hiçbir şey kalmamış.
Tek bir kırıntı bile kalmamış.
Dibini sıyırırken buluyoruz kendimizi.
Sonra diyoruz ki ya biz bu yemeği hangi ara yedik, ne zaman bitirdik anlamadık ki.
Ama bilmediğimiz bir şey var.
O da o yemekten ikinci bir tabak isteyemeyeceğimiz değil mi?
Başka yok. Nazlı Eray şöyle devam ediyor 20'li yaş mektubuna.
Daima ileri atılan ruhum senin gücünle hayata sürüklenip oraya buraya çarpıp taşların üstünde sonunda yolunu buldu.
20 yaşım.
Ayağa yepyeni bir ayakkabı giymek gibiydin.
Sonra o ayakkabıyla yürüyüp birçok yere gitmek diyor.
Ve şu çok hoşuma gitti arkadaşlar ve düşündürdü beni.
Diyor ki 20 yaşım acaba bazı insanları çıkarır mıydım hayatımdan?
Çıkaramazdım. Kaderin kementiydi onlar diyor.
Ben buna çok inanıyorum arkadaşlar.
Hani diyorum ya başımıza gelen her olaydan her insandan öğrenecek çok şeyimiz var.
Benim inandığım bir şey bu. Yeter ki görmeyi bilelim.
Yani hiç kimsenin bizim yolumuza böyle tesadüfen boşa çıktığını düşünmüyorum.
O yüzden yeniden dünyaya gelsem hani bugünkü Merve olabilmek için bütün o kötü yaşamış olduğum şeylere o insanlara ihtiyacım olduğunu düşünüyorum.
Hatta yaptığım hatalara bile ihtiyacım vardı.
Bir bölümüm var arkadaşlar. Oddlar'ın çok sevdiği bir bölümdür.
Hayatı sorgulatan sorular.
Eğer burada yeniyseniz o bölümümü mutlaka dinleyin derim.
Neden böyle dediğimi anlayacaksınız.
Nazlı Eray yaşadığı her şeye rağmen...
Yine de bu hayatı isterdim diyenlerden yani yaşamış olduğu hayatı tekrar isteyecek olanlardan.
Sanırım ben de aynısını söylerdim.
Hani çok daha böyle ileri bir yaşa geldiğimde bir düşünüp böyle ya evet ya okey tekrar bu hayatı isterdim diyebilirim.
Hatta geçen gün Seda Akgül'ü izliyordum haber spikeri ve gazeteci.
Çok güzel bir şey söyledi.
Sanırım birkaç sene önce bir rahatsızlık geçirmiş.
İşte kaburgası kırılıyor, akciğerine batıyor, hastaneye kaldırılıyor, müşahede altına alınıyor diyorlar.
Belki işte pıhtı atma riski var.
Hani başına her şey gelebilir.
Ne olacağı belli değil yani o anda.
Ve hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıya.
E tabii ki panik halinde arkadaşlar.
Ve o anda şöyle bir şey düşünüyor.
Ya diyor ben nasıl bir hayat yaşadım?
Hani yeterince hayatımın tadını çıkarabildim mi diye soruyor kendine.
Hani hayat içimde kaldı mı diye soruyor.
İşte yeterince gezebildim mi?
Dostlarımla zaman geçirebildim mi?
Hani kaliteli yaşayabildim mi kendimce?
Evet diyor hepsine ve o an diyor paniğim azaldı.
Yani o öyle deyince ben de bir düşündüm ya hani böyle başıma böyle bir şey gelse.
Hayat içimde kalır mıydı diye düşündüm.
Hani nelere pişman olurdum diye bir sordum.
Sizin de düşünmenizi istediğim için bunu anlattım.
Öyle tek başına düşünmek yok.
Hindi gibi birlikte düşüneceğiz.
Arkadaşlar ya gençken zamanımız var enerjimiz de var ama paramız yok.
Büyüyünce paramız var enerjimiz var ama zamanımız yok.
Yaşlanınca zamanımız var paramız da var ama enerjimiz yok değil mi?
O yüzden yaşamayı ertelememek lazım.
Evet sırada Nermin Bezmen var.
O da çok okuru olan bir yazar.
Kurt Seyit ve Şura kitabı dizi olmuştu biliyorsunuz.
Nermin Bezmen kendisine 20 yaş mektubu yazarken önce albümünden 20 yaş fotoğraflarını çıkarmış.
Böyle uzun uzun bakmış kendisine.
Ne kadar da gençsin, ne kadar yolun başındasın diyor kendine.
Senin yıllar içinde yaşayacağın üzüntüleri, kayıpları, acıları biliyorum.
Ve o yüzden diyor seni şu anda hani çocuğum gibi korumak ve kollamak istiyorum diyor.
Ama yaşayacakların karakterini pekiştirecek, gücünü.
Ayakları üzerinde duran kimliğini, tüm hüzünlerini, kızgınlıklarını, kırgınlıklarını yaratıcılığa çevirdiğin zaman nasıl rahatladığını, nasıl kolay açtığını hepsini göreceksin
diyor. Şimdi buraya dikkat arkadaşlar diyor ki ve asla unutma yaşayacağın hiçbir dert en büyük dert değildir.
Dünyanın... Ülkenin hatta mahallenin bir yerinde birinin o anda senden çok daha dayanılmaz bir acısı, çok daha amansız bir yokluğu ve yoksunluğu vardır.
Ölüm hariç karşısında çaresiz kalacağın hiçbir sıkıntı olmamalı diyor.
Ne kadar anlamlı değil mi?
Bir de bu mektuplar neden hoşuma gitti biliyor musunuz?
Çünkü bunları yazanlardan biz yani kendi adıma ben yaş olarak çok çok gerilerdeyim.
Yani bazı zorlukları bence illa deneyimlememiz gerekmiyor.
O tecrübeleri yaşayan insanlar var onlardan da ders alabiliriz.
Ya da aynısını yaşasak bile onların tecrübeleri yolumuza ışık olur diye düşünüyorum.
Ki Nermin Bezmen de böyle diyor.
20 yaşına seslenirken diyor ki ninelerinin dedelerinin yaşantılarını ne mücadelelerden nasıl vakurla dimdik çıktıklarını hayata nasıl şikayetsiz ısrarla
tutkuyla sarılıp nasıl mutluluklar yaşadıklarını hep hatırında tut.
Onlar en zor zamanlarında seni diplerden çıkarıp yine yüzeye ulaştıracaklardır diyor.
Şimdi ne çok insanı seviyorsun ne çok insan için dert ediniyor.
Ne çok yoruyorsun ruhunu tanımadıkların için bile.
Merhaba dediğin herkesin seni sevmesini istiyorsun.
Birkaç yıl sonra herkesin seni, senin de herkesi sevmek zorunda olmadığını, bunun da hayatını daha kaliteli ve huzurlu kılacağını fark edeceksin.
Göreceksin. Onca yaşayacağından sonra daha az insanı seveceksin.
Ama sevmeyi seçtiklerine daha çok seni seviyorum diyeceksin.
Çevrende dürüst sevgilerin, samimi duyguların azaldığını gördükçe sana ait olanların kıymetini daha iyi anlayacak ve daha çok sahip çıkacaksın.
Bütün olay birini, birilerini hayatında ne kadar istediğinle alakalı aslında.
Seni üzenleri, hayatından çalanları derhal çıkarmalısın yaşamından ki hak edenlere zamanın ve enerjin kalsın.
Şimdi buraya dikkat diyor ki...
İteleme yürümeyen dostlukları, akrabalıkları.
Bakın bunlar çok değerli ve bence çok doğru bilgiler.
Bir şey böyle sırf benim çabamla yürüyecekse böyle okyanusun ortasında bir salda iki kişi kalmışsak ve bir tek kürek çeken bensem varsın olmayı versin o ilişki.
Bir de şöyle diyor arkadaşlar şunu unutma şayet bir ilişkinin neden yürümediği ve aksadığıyla ilgili diğer kişi adına kendi kendine özürler yaratıyorsa bil
ki o ilişki ve o kişi çoktan bitmiştir ama sen ikiniz adına o ilişkiyi sürüklemeye çalışıyorsundur.
Geçen, biten gün ne kadar üzmüş, ne kadar yormuş olursa olsun seni iç hesaplaşmanı yapmadan gitme uykuya ama izin verme acıların, hüzünlerin, hayal
kırıklıklarının zihnine, ruhuna, yüreğine asılıp kalmasına.
İsyan etme. Sadece niye sana uğradıklarını düşün.
Gelmiş ve yaşamış olduklarını kabullen ve geride kaldıklarını kendine hatırlat.
Hatırlat ki anını yaşamaya ve geleceğini kurtarmaya devam edebilirsin.
Keşkelere zaman, amalara ama verme demiş.
Bir de son olarak şöyle söylüyor arkadaşlar.
İçinde yaşadığımız bu zaman dilimini bence çok güzel anlatmış.
20 yaşına şöyle sesleniyor.
Alçak gönüllülerin ezik, alın teriyle kazananların budala, aydınların entel dantel, dünya bilgisiyle donanmış hariciyecilerin monşer, gerçek sanatçıların
soytarı ve buna mukabil arsızların özgüvenli, hırsızların işbilir, küstahların yiğit, küfürbazların cesur, yalakalığın sadakat, cehaletin ve avamlığın
halktan olmakla yorumlandığı günleri göreceksin.
Hazırlıklı ol demiş.
Ve sırada Şebnem İşigüzel var.
Yunus Nadi ödülünü almış bir yazarımızdır.
Ben Ağaçtaki Kız kitabını okumuştum.
O da 20 yaş için şöyle diyor.
O yaşta sizi hiçbir şey bozmaz.
Her şey mümkün, her şey olabilirdir.
Dünyanın başı ve sonu gibidir diyor.
Bir de 90'ları bence çok güzel hatırlatmış.
Şebnem işi güzel. Bu arada ben de 90'larda genç olmayı çok isterdim.
Şimdi arkadaşlar diyor ki 20 yaşım 1993 yılım diyor.
Tombik şişede bira, çay.
Az kahve, bol uyku, şehri bir uçtan bir uca parasızlıktan yürümek, şehre gelen güzel filmler, kuruşları sayarak alınan sinema biletleri, gişede oturanları tanımak, hal
hatırı sormak, İstiklal Caddesi boyunca çalan müzikler, albümler, gece yarılarına kadar açık olan kitapçılar, kokoreç ekmekler, midye tavalar, balık ekmekler, kemancı, hayal
kahvesi, köprü altı, köprü altı aşıkları.
Tamamı kızlardan oluşan rock grubu Wallbox.
Bu arada bilmeyenler için Şebnem Ferah ve Özlem Tekin'in içinde olduğu bir gruptu bu Wallbox.
Tarkan unutmamalıyı söylüyor.
Kurt Cobain ömrünün yılını yaşıyor.
Hayaller vardı, umut vardı.
Yazıya adanmış bir hayatın nasıl geçeceği düşüncesi yoktu.
Tutkuyla bağlanmak vardı.
İlk kez okunan yazarlar, romanlar, şiirler vardı.
İlk kez izlenen filmler vardı.
Bir tür çocukluktu 20 yaş diyor.
Bu arada arkadaşlar bu kitap Doğan Kitap'ın 20 yaş kutlaması için kendi yazarlarının buluştuğu bir kitap.
O yüzden sadece Doğan Kitap'ta olan yazarlar var.
Sonradan yayın evleri değişmiş olabilir bazılarının bilmiyorum.
Keşke böyle daha çok yazar olsaydı dedim okurken.
İşte İhsan Oktay Anar, Orhan Pamuk, Mahir Ünsal Eriş olabilir, Barış Bıçakçı, Hasan Arın...
Ali Toptaş olabilir, Ayfer Tunç, Nermin Yıldırım, Şule Gürbüz, Nazan Bekiroğlu, Seray Şahiner, Murat Uyurkulak gibi yazarlar.
Bunlar ilk aklıma gelenler şu an.
Daha pek çok değerli yazarımız var elbette yaşayan.
Belki daha sonra yine böyle bir proje yapılır.
Buradan da duyurmuş olalım sesimizi.
Ama ben şimdi yakın zamanda aramızdan ayrılan benim hem dinlemekten hem izlemekten, sohbetinden, yazılarından çok keyif aldığım Mario Levy var.
Mario Levy der ki onca kötülüğün hakimiyet kurduğu bir dünyada...
İyi olmayı seçmek bir isyandır.
Birçok insanın sandığı gibi ahmaklık değil diyor.
Kendisini şahsen tanımıyorum ama onun katıldığı sohbetleri izlerken bana geçen his hep böyle çok samimi, çok iyi biri olduğuydu.
İyi kalpli biri olduğuydu.
Ne diyorduk arkadaşlar? Her hatırlama bir buluşmadır.
Şimdi Mario Levi hocayla buluşalım arkadaşlar.
Onun 20 yaşına gidelim.
Diyor ki seni sen yapacak adımları...
Ancak hakkında yapılan olumsuz eleştirileri fazla önemsememeye başladığında hakikaten atabileceksin diyor.
Herkes seni sevmek zorunda değil diyor.
Böyle bir tercih yapabilmen için birçok kaybı göze alman gerekiyor ama birçok yenilgiyi ve hayal kırıklığını da.
Şimdi sana her kaybın bir kazanmanın yolunu açtığını söylesem.
Kazanmak için mutlaka kaybetmeyi göze almak gerektiğini.
İyi ya da kötü yok.
Doğru ya da yanlış yok.
Yaşamak var. Sadece yaşamak.
Hayatın hakkını vermek.
Bir de sevmek. Sevebilmek diyor sevgili Mario Levy.
Işıklar içinde uyusun.
Ve sırada yine çok sevilen yazarlardan biri var.
Canan Tan. Ergenlik zamanlarında okumuştum ben de birkaç kitabını.
Canan Tan'ın adını bizzat babası koymuş arkadaşlar.
Canan yani sevgili anlamında.
Ona hep Cavidan Canan dermiş.
Yani biricik Canan dermiş babası.
Ve yazın hayatına, edebiyat hayatına başlarken bir yanlış yaptığını söylüyor.
Keşke diyor ben bu adı kullansaydım.
Hani Canan Tan yerine Cavidan Canan kalsaydım diyor.
Ve lise yıllarında...
aslında belli oluyor edebiyatçı olacağı.
Yazdığı şiirlerle birincilik ödülü almışlığı var şu daha o zamanlardan.
Üniversiteye de Türkiye derecesiyle girmiş ve aslında istediği bölüm basın yayın.
Yani bunu okumak istiyormuş ama babasının yoğun istek ve arzularıyla o da tıpkı babası gibi eczacı olmuş.
Bu kararı için şöyle diyor.
Baba sözü dinlemek zorunda olduğunu hissediyordun ve kendi tercihinle çelişen bir karara imza atarak kendini Ankara eczacılıkta buldun.
Ancak bazı beklentiler umulmadık limanlara savuruveriyordu insanı.
Ne baban senin eczanende oturabildi ne de sen o zaman diliminde yüreğinde için için yanan yazma tutkusunu işlerliğe kavuşturabildin diyor.
Dediği gibi bazı beklentiler umulmadık limanlara savuruveriyor insanı.
Gençler bence bu kısım önemliydi.
Hayatta yapmış olduğumuz bazı tercihler bazen cidden hayatımızı neredeyse hayatımızın sonuna kadar etkileyebiliyor.
Hani bölümün başında demiştim ya beni çok etkileyen bir şey okudum sizlerle paylaşacağım diye.
Bir ekşi sözlük yazarı bunu yazan özellikle genç dinleyicilerim bu kısmı iyi dinlesin.
Şimdi başlık şu yanlış iş, yanlış aşk, kötü şans ve ilerlemiş yaş.
Şimdi almış olduğu bir kararın genç bir insanın hayatını nasıl etkilediğini anlatacağım size.
Diyor ki ciddi anlamda sosyal bir adamım.
Konuşmasını severim ve insan ilişkilerim son derece kuvvetlidir.
Lisede dershanedeyken...
Öğretmenime hangi mesleği tercih etmeliyim diye sordum.
Bana ne istiyorsun hayatta diye sordu.
Ben de para kazanmak istiyorum dedim.
O zaman bana elektrik elektronik mühendisliğini okumamı tavsiye etti.
Nasıl biriyim?
Kimim? Neyim?
Hiç araştırmadan verilen bu cevapla hayatımın yanlış mesleğini seçmiş bulundum.
Okul bittikten sonra yüksek gerilim işi yapan bir sektörde işe başladım.
İşimi hiç sevmiyordum.
Her daim kullanıldım.
Az maaşla çok çalıştırdılar.
Bölüm Türkiye'de en iyi puanlarla kazanılan bir bölüm olsa da asosyal olman gereken bir meslek.
Enerji panolarıyla uğraşmak benim gibi konuşkan ve insan canlısı biri için çok sıkıcıydı.
Tüm gün trafolarla geçirdiğim oluyordu.
Bunu düşündükçe iş seçimi konusundaki hatam için hayıflanıyordum.
İş hayatımın 3. senesinde bir otelin trofo işi için Antalya'da bulunmak durumunda kaldım.
Otelin o dönem satın alma sorumlusu olan kızla tanıştım.
Konuşkan olduğum için sıcak bir ilişki kurduk.
Otel işi 17 gün sürdü ve o kadar gün sabah akşam vakit geçirdik ve birbirimize 2-3 günden sonra aşık olduğumuzun farkına vardık.
Antalya'nın altını üstüne getiriyor, kafelerde, publarda eğleniyor, geceleri de beraber kalıyorduk.
17. günün sonunda Kayseri'ye döneceğim.
diye hüzün çökmüştü. Şok bir karar ile kendisine evlenme teklifi ettim.
Hemen kabul etti. Hormonlarımız aşk modunda çalıştığı için uyumsuz olduğumuz noktalarımızı seçemiyordu beyinlerimiz.
Uzun ve sıkıcı adetler yerine getirildikten sonra evlendik.
Evliliğimizin ikinci gününden itibaren şiddetli tartışmalar başladı.
Bitmek bilmiyordu. Sevdiğim kadını artık tanıyamıyordum.
Evliliğimizin 49. gününde artık canıma tak etti ve boşanma davası açtım.
Boşandık ama elimde Hem de avucumda ne varsa hepsini verdim kendisine.
İçinde bulunduğum yanlış aşktan bir an önce kurtulmak istiyordum.
Ayrıldıktan sonra İzmir'de yaşamaya başladım.
Aynı sektörde başka bir şirkette yine tatmin olmadığım bir maaşla çalışmaya başladım.
Yaşım artık 32 olmuştu.
Kendi işimi kurmam gerektiğini düşündüm.
Şirket açılışını yapmadan önce iki orta ölçekli otelin yüksek gerilim işini almak üzere Prensif'te anlaştık.
İstifa ettim, şirketi kurdum.
Ben şirketi kurmaya çalıştığım bir aylık sürede iki otelden biri battı ve el değiştirdi.
Yeni sahibi benimle iş yapmadı.
İkincisinin ise 25 yıllık satın alma müdürü adi suçtan ötürü işten kovuldu.
Yeni gelen adam da kendi bildiği kişilere işi verdi.
Bu şekilde kötü bir başlangıç ile şirketimi 4 ay devam ettirebildim ve battım.
Kötü şansıma tüküreyim deyip tekrar aynı sektörde farklı bir şirkette daha kötü bir noktada sürünmeye devam ettim.
Bu şekilde sömürüle sömürüle 44 yaşıma geldim.
Artık yaşım ilerlediği için başka bir atraksiyon da yapamıyorum.
Kuru maaşa talim.
Yeni mezun çömezler ile aynı işi yapar duruma geldim.
Hala sevmediğim yanlış bir işte çalışıyorum.
Hala yanlış aşk sonrası tek başımayım.
Hala elimi neye attıysam kuruyor.
Sağlığım yerinde çok şükür demiş.
Devamı daha da kötü ilerliyor hikayesinin.
Sonra işte tekrar evleniyor, ihanete uğruyor falan filan.
Oraları anlatmadım ama bakın yapmış olduğu bir seçim gençlik yıllarında.
Bütün hayatının seyrini nasıl etkiledik gördünüz değil mi?
Hani Canan Tan dedi ya bazı beklentiler umulmadık limanlara savuruveriyor insanı diye.
Bu da böyle bir hikayeydi. Sizlerle paylaşmak istedim.
Ama bence bu hikayedeki en can alıcı kısım şurasıydı.
İşte 18-20'li yaşlarda almış olduğu o karar ve ondan sonra diyor ya nasıl biriyim, neyim hiç araştırmadan hayatımın yanlış mesleğini seçmiş bulundum.
Yani demem o ki kendimizi tanımamız çok önemli arkadaşlar.
Yeraltı Edebiyatı'nın en önemli isimlerinden Hakan Günday da 20 yaşına benzer bir şekilde sesleniyor.
Kendin için yaz diyor.
Ben seni anlamasam da olur.
Ben seni tanımasam da olur.
Sen kendini tanı yeter diyor.
Ve her ne kadar bunu tam olarak başaramayacak olsan da dene diyor.
İstediğin kadar dene ve yanıl ama lütfen dene diyor.
Sırada Haruki Murakami var arkadaşlar.
Kendisi bize şöyle bir soru soruyor.
20. yaş gününüzde ne yaptığınızı hatırlıyor musunuz?
Bunu sormuş. Ben hatırlamıyorum ama o çok iyi hatırlıyor.
Diyor ki 12 Ocak 1969.
Buz gibi soğuk, hafif bulutlu bir kış günü.
Bir kafede yarı zamanlı garsonluk yapıyorum.
O gün izin kullanmak istesem de vardiyamı değiştirecek birini bulamamıştım.
O gün neticede son ana dek eğlenceli tek bir şey bile yapamadığım gibi o günün kalan yaşamımın bir provası olduğunu hissetmiştim diyor.
Hayatımızda bazen böyle sıradan sandığımız bir an vardır ve biz farkında olmasak da o kalan yaşamımızın bir provasıdır arkadaşlar.
Tıpkı Murakami'nin yaşadığı gibi.
Murakami 20'li yaşlarının sonuna doğru bir caz barı işletiyor.
Hani eğlenceye hiç vakti kalmamıştı ya az önce daha sonra bir caz barı işletiyor.
Ve sonra bir gün böyle öylesine bir beyzbol maçı izlerken bakın çok sıradan bir an beyzbol maçı izliyor.
Roman yazabileceği hissine kapılıyor.
Ve maçtan sonra eve gidip yazmaya başlıyor.
Ve son olarak Günhan Kuşkanat'ın 20 yaşına mektubundan şu tavsiyesiyle bu bölümü kapatıyorum.
Diyor ki sadece mutluluk üzerine kurulmuş bir hayat ziyandır.
Hayat belki de hepten ziyandır bilemiyoruz.
Yine de hatta sırf bunun için büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.
Şairin dediği gibi hatta inatla, öfkeyle, cesaretle yaşayacaksın.
Arkadaşlar bence biz de 20 yaşımıza bir mektup yazalım.
Geleceğimizden geçmişimize şöyle bir bakış atmış oluruz.
En güvendiğimiz kişiyle kendimizle konuşmuş oluruz.
Çünkü bazen en güçlü sözler zamanı gelince yankılanır.
Belki de yankılanma zamanı gelmiştir.
Ne dersiniz? Navita Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Davita hakkında detaylı bilgi almak isteyenleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Bu çarşamba ve cumartesi yepyeni bölümlerle tekrar karşınızda olacağım.
İnstagram'a da bekleriz.
Görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
