
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Merhabalar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Öncelikle size şu soruyu sormak istiyorum.
18 günde 18 kitap okumak ister miydiniz?
Tabii ki isterdiniz. Çünkü beni dinleyen kitle sağ olsun zaten kitap okuyan insanlardan oluşuyor ama podcaste başlamadan önce eğer beni ilk kez dinliyorsanız öncelikle şunu belirtmek istiyorum.
Bu sadece bir kitap podcastı değildir.
Bu kitapları okumayacak olsanız bile kulağınıza biraz böyle bir şeyler çalınsın istiyorum.
Bu biraz şuna benziyor aslında.
Hani böyle ortamlarda Sandro Botticelli muhabbeti dönüyor ressam.
Kızın biri de dönüp diyor ki ne o yeni çıkan çikolata markası mı?
En azından bu kızın düştüğü duruma düşmemek için dinleyin.
O zaman hazırsanız şöyle ufaktan bir giriş yapıyorum.
Öncelikle neden bu 18 kitabı seçtiğimden bahsetmek isterim.
Birinci nedenim bütçenize çok uygun olması.
Çünkü tanesi 8-9 TL gibi bir fiyata geliyor.
Yani isterseniz 18 tane alın isterseniz 1 tane alın.
Ben 18'ini birden almayı tercih ettim.
Çünkü sırtlarında numaralandırma yapmışlar.
Birden 18'e kadar gidiyor.
Açıkçası o görselin bozulmasını o sıralamanın bozulmasını istemediğim için.
Bir de bu 18 kitabın içerisine daha önce hiç tanışmadığım yazı.
Sırf o merakımdan dolayı hepsini alıp okumak istedim.
Ama benim alma sebebim şuydu aslında.
Bu yıl ben kendime 130 kitap hedefi koymuştum.
Ve bu hedefe ulaştım. Sonra dedim ki Merve biraz böyle kafanı rölantiye al.
Çünkü sürekli kuramsal okumalar yaptığım için beynim yandı.
Mutlu olmak benim de hakkım.
Gideyim novelle okuyayım, roman okuyayım diye.
Amazon kompereye girdim.
Karşıma Everest açık hava çıktı.
Dedim bu neymiş ya açık hava falan bir bakayım.
İşte o anda algıda seçicilik devreye girdi.
Hani Volkan Konan bir parça.
Bu arada bunu Karadeniz şivesiyle okuyun.
İşte bu mücbir sebeplerden dolayı aldım diyebilirim.
Artık küçük çanta takmak istediğim için.
Beyler sizin için de şunu söyleyeyim.
Hani Burhan Altıntop gibi mi gezeceğiz Merve diyenler olabilir.
Sizin de cebinize sığacak bir boyutta.
Ben bazen açık havada okumak istiyorum kitaplarımı.
Atıyorum cebime oradan biliyorum.
Beyin bedava. Bedava ya niye para harcayayım?
Arkadaşlar 18 kitap var ve hala bıdı bıdı konuşuyorum.
Hadi hemen başlayalım ama başlamadan önce bir parantez açıp şunu söylemek istiyorum.
Sakın ola ki 18 kitabı azımsamayın.
Dünyaca ünlü CEO'lar yılda 50 kitap falan okuyorlarmış.
Hadi o zaman serinin birinci kitabıyla bir giriş yapalım.
Şimdi dinleteceğim şarkının sözleri ona ait.
Evet Sinop Cezaevi'nde bu şarkının sözlerini yazan Sabahattin Ali ile podcastımızın...
açılışını yapalım. Şimdi birinci kitap Sabahattin Ali'den Seçme Öyküler.
Neden bunu seçtin Merve derseniz şundan dolayı daha önce hiç Sabahattin Ali okumamış olanlarımız için bulunmaz bir nimet öncelikle onu söyleyeyim.
Çünkü edebi diline çok vakıf olabileceğiniz bir eser olduğunu gördüm.
Bunun dışında içerisinde 8 tane öykü barındırıyor.
8 öyküde çok güçlü öyküler özellikle Değirmen, Hasanboldu ve Ayran öyküsüne bayılıyorum.
Kendisi benim kalemini en sevdiğim yazarlardan birisi ama bu kitabı seçme sebeplerinden biri de şuydu.
Sabahattin Ali anlatırken ben şöyle bir hissiyata kapılıyorum.
Sanki böyle o anlattığı mekana gidiyorum.
Anlattığı insanların masasına oturuyorum.
Dertleşiyorum. Ki zaten kendisi toplumcu gerçekçi bir yazar biliyorsunuz.
Bunun dışında bu kitapta Hasan Boğuldu diye bir öykü var.
Zaten çok sevdiğim bir de filmi vardır Hülya Avşar'la Yalçın Dümer'in oynadığı.
Kaz Dağları'nda geçen yürek burkan bir aşkın öyküsü.
Bunu bir de Sabahattin Ali'den dinleyin derim.
Bu öykü bittikten sonra zaten vicdansız Emine repliği böyle aklınızdan çıkmayacak filmdeki o sahne gibi.
Emine'yi yasla eden, Kerem olup asla eden, dağ taşı sesli eden Hasan'ım ardından geldim şiiriyle.
devam edelim. Gelelim kitabın en güzel öykülerinden birine.
Değirmen. Bu öyküyü anlatmak istemiyorum çünkü büyüsü bozulur ama bu öyküde geçen şu soruyu siz dinleyicilerime de sormak istiyorum.
Bir kadını öpmek, onu istemek, sevmek midir?
diye sormuş olayım sizlere de.
Çingenenin aşkı der susarım.
Hadi devam edelim. Sırada ikinci kitabımız var.
Zadie Smith'den Kendisini İnci Gibi Dişler kitabıyla tanıyoruz.
Üstelik bu kitabını 21 yaşında yazdı Zadie Smith.
Kıskançlıktan öle yazdım şu an.
Bu kitabı storide paylaştığımda göçmenlerin hikayesini en iyi göçmenler anlatabilir demiştim.
Ki kitabın genel atmosferi yine göçmenlik üzerine ama bu kitapta benim en sevdiğim şey şu oldu.
Bilmiyorum kitapların ön sözleriyle aranız nasıl ama bu kitabın ön sözünde Zadie Smith.
Smith böyle öykülerle ilgili çok güzel tespitlerde bulunmuş.
Mesela demişti ki bir yerde öyküler panoramik değil.
Yakın çekimdir. Yani tespit gibi tespit gerçekten.
Ve bir de öyküler yarı yolda bırakılmış romanlar değildir demiş.
Bu kitabı burada sonlandırıyorum ve altını çizdiğim bir yerden bahsedeceğim size.
Bir yerde demiş ki her konuda kendini idare edecek kadar bilgisi vardı.
Sıkışır sıkışmaz sohbeti istediği yere çevirebiliyordu.
Kapağını dahi açmamış olsa da bahsi geçen her kitapla ilgili bir iki şey söyleyebilen adamlardandı.
Siz yine de bu öykünün kapağını açın.
Bu muhteşem yazarla tanışın olur mu?
Gelelim üçüncü kitabımıza.
Ona bir kitap vereceğim.
Rahatını kaçırmak için.
Hatırladınız mı bu sözü?
UNESCO'nun 71 yılında Cervantes Dante Tolstoy düzeyinde bir edebiyat adamı dediği Melih Cevdet Anday'dan geliyor bu kitabımız.
Mikado'nun çöpleri. Şu an böyle kafamı duvarlara sürtmek istiyorum.
Ben bu kitaba nasıl geç kaldım diye.
Rahatınızı kaçıracak bir kitap mı?
Evet. Neden? Çünkü sizi hayatı böyle derinlemesine sorgulatacak absürt bir eser.
Bu arada absürt derken uyumsuz anlamında.
Peki bu nereden geliyor derseniz.
İkinci Dünya Savaşı'nın bıraktığı umutsuzluktan doğmuştur.
Yani insanların o trajedilerini, ruhsal durumlarını karşıladıklarını sahneye uyarlamasıdır absürt aslında.
Ve amacı da şudur.
Seyirciyi hayatı sorgulatmak ve bu kitap da sorgulatıyor mu?
Evet. Hadi gelin kitaba gidelim.
Böyle bir kış gecesi, sokaklar donmuş, her yer ayaz.
Yolda yürüyorsunuz ve karşınıza bir kadın çıkıyor.
Bir çare bir kadın ya da bir erkek.
Onu alıp evinize götürdüğünüzü ve şafak sökene kadar kadın erkek ilişkilerine dair hayatınızda hiç tanımadığınız, hiç görmediğiniz biriyle sabaha kadar sohbet ettiğinizi düşünün ama bu sohbetlerin solo
olduğunu düşünün. Yani iç dökme gibi.
Herkes bireysel konuşuyor.
O yüzden de bir absürtlük çıkıyor ortaya.
Hatta düşünmeyin arkadaşlar.
Mutlaka okuyun. Şimdi bu kitapta altını çizmediğim yer hemen hemen yok ama şöyle rastgele bir yer açtım ve sizler için okuyorum.
Mevlana'nın hikayesini bilir misin?
Evinin penceresinden kırlara bakıyormuş.
Orada uzakta bir leylekle bir çulluğun yan yana yürüdüklerini görmüş.
Bu iki ayrı cins hayvanı birleştiren nedir diye düşünmüş.
Merak etmiş bu arkadaşlığı.
Kalkmış gitmiş yanlarına kadar.
Bakmış ki... İkisi de topal.
Gelelim dördüncü kitaba yine bir tiyatro oyunu.
20. yüzyıl Alman tiyatrosunun en önemli isimlerinden Berthold Brecht.
Cesaret Ana ve Çocukları.
Kitapta ana hatlarıyla anlatacak olursam 30 yıl savaşlar esnasında geçiyor.
Cesaret Ana adlı bir karakterimiz var.
Onun ve çocuklarının savaş esnasında hayatta kalabilmek adına vermiş olduğu mücadeleyi görüyorsunuz.
Şimdi ben Cesaret Ana deyince kafanızda böyle ideal bir kadın kahraman belirdi belki ama belirmesin çünkü Brecht.
Burada aslında seyircisine çok güzel bir ters köşe yapmış.
Bizi ana karaktere o kadar mesafeli yaklaştırmış.
Olaylara daha eleştirel bir gözle bakabilelim diye.
Yani cesaret anayla duygusal bir iletişime giremiyorsunuz kitabı okurken.
Ve savaş sırasında o kadar büyük bir açlık yaşanıyor ki insanlar artık çocuklarını yemeye başlıyor.
Bu kitap bana neyi gösterdi biliyor musunuz?
Hani böyle şey deriz ya ben çok erdemliyim, çok namusluyum, çok şerefliyim asla bunu yapmam dediğimiz ne varsa.
Yoklukta mertliğin nasıl bozulur?
Sırada beşinci kitap var.
Erhan Bener'den Seçme Öyküler.
Onun için söyleyebileceğim tek şey şu.
Ben nasıl Erhan Bener'in ismini duymam.
Çünkü gerçekten dünya edebiyatına girebilecek kadar güçlü bir kalemi olduğunu düşünüyorum.
Zaten kitabın en başına aldığım notu söylüyorum size.
Öykü nasıl yazılır?
İşte böyle yazmışım kitabın en başında.
O kadar hayran olmuşum. Peki neden?
Hep söylüyorum çok pragmatiğim diye.
Kitapları da okurken bana ne kattı bu kitap diye düşünürüm.
Yani bu öykü kitabı bana o kadar çok şey kattı ki.
Mesela Alabalık diye bir öyküsü var.
Norveç'te geçiyor ki ben Norveç hastasıyım biliyorsunuz.
Ve zaten 1992'de de Haldun Taner ödülü almıştır bu öyküsü.
Bu öyküyü okuduğunuz zaman belki adını hiç duymadığınız bir dolu ressam öğreneceksiniz.
Dolu klasik müzik keşfedeceksiniz ve ben bu öyküleri okurken arkada o müzikleri çaldım bilerek.
Ve Fransa'daki Mayıs olaylarına gidip Norveç'te en güzel ne yenir ne içilir bunları bile öğreniyorsunuz.
Yani öyle bir imajinasyon yaratıyor ki bu hikayeyi her hatırladığınızda sanki bu olayın çok yakın bir tanığı olmuşsunuz gibi bir hissiyat bırakıyor.
Bu arada mitoloji sevenler için de harika bir öykü yazmış Erhan Bener.
Ama benim en sevdiğim öykü filmci Seyit Amcaoğlu bu kitabın içinden.
Ben bu öyküyü hayata geç kaldığını düşünenlere ithaf ediyorum ve en sevdiğim alıntılardan biriyle bu kitabı bitiriyorum.
İnsan bir şeye inanmışsa, gönül vermişse onu elde etmek, o işi başarmak için sonuna kadar çabalamalı.
Aksi halde...
Bir daha kendisine saygısı kalmaz.
Eğer bu işe kalkışmasaydım ömrü billah ah vah diyecek kendime tan edecektim.
Başaramadım. Olsun varsın.
Hiç değilse teşebbüs ettim ya.
Gelelim 6. kitaba.
Merve hiç gerilim türü önermiyorsun diyenlere gelsin.
Lovecraft'tan Cthulhu'nun çağrısı arkadaşlar.
Daha önce hiç Lovecraft'la tanışmadıysanız.
Ve hiç gerilim kitabı okumadıysanız bu sizin için bir nokta atışı diyebilirim.
Lovecraft'la ilgili şöyle bir bilgi vereceğim size.
Babası akıl hastası daha sonra annesi de akıl hastası oluyor.
Ve annesi akıl hastası olmadan önceki süreçte çocuğu eve hapsediyor yani Lovecraft'ı.
O da yalnızlıktan dolayı kendisine mektup arkadaşları ediniyor.
Ve bu mektup arkadaşlarından birisi de ünlü yönetmen Alfred Hitchcock.
İki say konu birlikteliği demek istiyorum.
Cthulhu'nun çağrısı içinde o kadar...
etkili bir kitaptır ki bu.
Metallica bu şarkıyı bu kitaptan esinlenerek yapmıştır.
Şimdi kitapta kolektif bir düş gören insanların hezeyanları var.
O düşte kutuluğu adı verilen o garip ahtapot.
Şimdi Lovecraft burada kendi kendine bir mitos yaratmış diyecektim ama şöyle bir söylenti de var.
Deli bir Arap var Abdurrahman Hazret diye.
Bu adamın Necronomicon diye bir kitabı var.
Ölüler yasası gibi düşünün.
Bu kitaptan esinlendiği düşünüyor Lovecraft'ın.
Hatta Hitchcock'un da bu kitabı okuyup deli deli işler yaptığını söyleyenler var.
Ama yine şöyle bir rivayet var ki bu kitabı ele geçirenler o kadar korkunç imgeler varmış ki içinde deliriyorlarmış.
Ve hatta Hitler'in bile bu kitabın peşine düştüğünü söyleyenler var.
E kitap nerede Merve? Biz de okuyup delirmek istiyoruz derseniz.
Valla ben de bilmiyorum kitabı bulan yok.
Bulan olursa bana da göndersin.
Merve hiç deneme türü önermedin diyenler için tabii ki de önereceğim.
Henry David Thoreau'dan Yürümek.
Kendisi daha çok sivil itaatsizlik eserinden tanıdığımız birisi.
Zaten bu öyle bir kitaptır ki etkisi Gandhi'ye, Tolstoy'a, Martin Luther King'e kadar uzanmıştır.
Gelelim bu Harvard'lı yüksek enterlükten.
ve ilk çevreci aktivistlerden biri olan Toro'nun Yürümek adlı deneme türü kitabına ne anlatmış yazar burada?
Kapitalizmin böyle güya medenileştirdiği insanların doğayla olan iletişiminin bağlarının kopmasını eleştiriyor.
Kitabı okuduktan sonra kendinizi dışarı atıp böyle uzun uzun doğa yürüyüşleri yapmak isteyebilirsiniz.
Ama bilin bakalım ne yok?
Doğa! Bu arada yazar günde 4-5 saat falan yürüyor.
Ama şaşırmayın Nietzsche'de 8 saat yürüyordu günde.
O kitaplar o yürüyüşler esnasında çıkmıştı.
Toro'nun da en sevdiğim sözü şu.
Yaşamak için ayağa kalkmamışken yazmak için oturmak nasıl beyhudedir.
Sıradaki kitap Merve hiç tragediye önermedim diyenlere gelsin.
8. kitabımız İspanyol yazar Federico Garcia Lorca'dan gelecek.
Kanlı düğün zaten duymuşsunuzdur.
Bu aralar onun kanketosu olan yönetimciler.
Luis Buñuel ile çok fazla haşır neşir olduğumdan dolayı kendisine de böyle bir hayli...
Seviyor, sevgi besliyor olabilirim.
Bu arada Buñuel'in bir diğer kankeytosu da Salvador Deli'dir.
Ve sıkı tutunun García Lorca aynı zamanda ressamdır arkadaşlar.
Bayılıyorum çok yönlü insanlara.
Lorca yaşadığı dönemde eşcinselliği dolayısıyla nefret kazanmış bir isim.
Ve maalesef kaderi de bizim Sebahattin Ali'miz gibi genç yaşında karşıt görüştüler tarafından öldürülmek olmuştur.
Lorca aynı zamanda çok ünlü bir şairdir.
Bir şiirinde der ki ne şairin olmak isterim ne sevdalın.
Akılamaz seni sevildiğin çarşaflar.
Gelelim Kanlı Düğün adlı kitaba.
Bu arada 1981 yapımı bir filmi de var.
Tam bir Türk filmi gibi arkadaşlar Kanlı Düğün eseri.
Töreler, cinayet, kan davası, aşk, evlilik bunların hepsi bu tragediyada mevcut.
Bence bu kitap sosyolojik açıdan çok önemli bir yere sahip.
Neden okumalıyım Merve diyenler için de bu kadar önemli bir adamı zaten okumalısınız bu eseri.
İspanyol halk edebiyatının motiflerini...
Sinirlerini, adlarını, o kültürünü içinde barındıran bir eser bu çünkü.
Bu arada tiyatro eserlerini mutlaka okuyun çünkü imajinasyonunuz genişler diye düşünüyorum.
García Lorca'yı zaten okuyun.
Kitabın en sevdiğim sözüyle bitiriyorum burayı.
Zaman iyileştirir, duvarlar örter sanıyorsun ama bu doğru değil.
Doğru değil. Bir şey ta içine, iliklerine işledi mi kimse söküp atamaz onu.
Evet bazen zaman her şeyi iyileştirmiyor.
Dokuzuncu kitaba geçiyorum.
Daniel Harms'a ait Seçme Öyküler adlı kitap.
Bu kitabı neden aldım?
Çünkü avantgard ve absürt bir edebiyat.
Yani kendisiyle ilk tanışma kitabım zaten.
Ve daha önce hiç okumadığım bir yazar olduğu için tercih ettim.
Neden? Çünkü farklı kalemler okumayı severim.
Ufkumun genişlediğini düşünüyorum bu şekilde.
Zaten avantgard edebiyat ismiyle müsemma.
Deneysel, yenilikçi bir tür.
1931 yılında çıkmış.
Tabii ki tutuklanmış ve sürgün edilmiş.
Neden? Çünkü Sovyet karşıtı.
Gelelim kitaba. Kitap hayatımda hiç karşılaşmadığım bir üslupta yazılmış mikro kurgu diyebileceğimiz öyküler var içerisinde.
O kadar küçük öyküler var ki ama hepsi böyle beyin yakacak cinsten.
Altyapıları olan çok güçlü metinler ve kitabın içine aldığım notlardan birisi şu.
Hatta kocaman harflerle şöyle yazmışım.
Sanki bu kitabı bir deli yazmış.
Sonradan araştırdığım üzere gerçekten adamcağız delirmiş ve cezaevinin psikiyatri koğuşunda yatmış.
Daha sonra da açlıktan zaten vefat etmiş.
Bu kitapta da en sevdiğim söz şu olmuş.
Profesörün karısı hayatta olmaları gereken yerlerde olamamış bir çok şanssız insana acı bir örnek.
Gelelim 10. kitaba.
Sevmesini bilmeyen.
Cehennemde yaşıyordur.
Ne ölür ne kalır diyen.
Fikret Ürgüp'ten seçme öyküler.
Bu arada ben Fikret Ürgüp'ün ressamlık yönünü biliyordum.
Resimlerine hakimdim. Fakat yazarlık yönünü hiçbir şekilde bilmediğim gibi bu kadar iyi yazdığını zaten bilmiyordum.
Hayretler içerisinde kaldım.
Kendisi aynı zamanda Ahmet Hamdi Tanpınar'ın da doktorudur.
Doktor Fikret'idir hatta.
Ve şimdi sıkı tutunun eşi de...
Enver Paşa'nın kızı Mahpeyker Enver.
Bu arada eşi de psikiyatr.
Eminim aynı şeyi düşündük.
İki psikiyatr evlenirse nasıl bir tablo ortaya çıkar?
İşte bu kitabı okuyunca göreceksiniz arkadaşlar.
Burada yollar, yolculuklar, yabancılar, uzak köyler, unutulan kasabalar bunların öyküleri var.
Benim en çok etkilendiklerim Van öyküsü, aşı öyküsü ve çivili sandık öyküsü.
Ve kitapta en sevdiğim söz şu olmuş, bizden sonra geleceklere mesajımız bu kadar kalmıştı.
Çivili sandıkları sonradan açacaklar, bizi bağışlasınlar.
Bir de kitapta altını çizdiğim bir yer var çok etkilendiğim.
Şöyle. Ne yapsam ona dokunmuyordu.
Sanki ben yokmuşum gibi.
Karım bana yok adamın hayatını yaşattı.
Bu nasıl bir söz ya? Yok adamın hayatını yaşattı.
Çok hoşuma gitti. Karısının Enver Paşa'nın kızı olduğunu düşününce bazı hikayeler böyle ister istemez acaba dedirtiyor.
Fikret Ürgüp'le ben geç tanıştım.
Siz geç tanışmayın diye anlattım bunu.
Gelelim 11. kitaba.
Dünyanın en büyük yazarlarından biri.
Aynı zamanda romantizm akımının da öncülerinden Victor Hugo.
Zaten okumuşsunuzdur diye düşünüyorum.
Bir idam mahkumunun son günü.
Bu zaten kütüphanemde olan bir kitaptı ama yıllar önce okumuştum.
Tekrar hafızamı başka bir çeviriyle tazelemek istedim.
Çok kısa bir kitap ama çok kalbe dokunan bir kitaptır.
İdamı mahkum edildiğinizi ve o günün yaşadığınız son gün olduğunu düşünün.
Ya da düşünmeyin. Victor Hugo anlatmış.
Siz okuyun. Bu arada nasıl anlatmış bunu?
1829'lu yıllarda Victor Hugo bir gencin idamına tanıklık ediyor ve bundan çok etkilenerek bu eseri yazıyor.
Benim bu kitapta en sevdiğim söz şudur.
Ya siz vicdanınızın katil olmadığından emin misiniz?
Gelelim 12. kitaba.
Yine Fikret Ürgüp gibi doktor olan ve aynı zamanda yazar olan Rus Mihail Bulgakov'dan Şeytan Name.
Eğer Gogol okumayı seviyorsanız kendisi onun sıkı bir hayranı ve eserlerin de onun izlerine rastlamak çok mümkün.
Nasıl mı? Zaten adından belli olmuyormuş.
Şeytan Name. İsmi biraz ürkünç olsa da eser öyle değil.
Böyle biraz Rus bürokrasisini eleştiren hiciv tarzında hatta biraz böyle Aziz Nesinvari ya da Kafkaesk diyebileceğimiz bir tarzda.
Korotro baş karakterimiz bir kibrit fabrikasında karnını doyuracak kadar para kazanıyor fakat bir anda işinden atılıyor.
Ve işe geri dönebilmek için o bürokrasiyle verdiği mücadele anlatılıyor.
O Rus bürokrasisini eleştirir ya ünlü yazarlar.
Çok doğru yani. Burada net görüyorsunuz.
Sürekli bir kısır döngü böyle kafka est derken davada da vardır ya bu kısır döngü.
Aynı onun gibi ama fantastik eylemlerle dolu.
Kara mizah, hiciv yönü böyle ağır basan bir kitap.
Bu arada Korotkov'un müdürünün adı da Kilot.
Bildiğiniz kilot içti onu.
Hiciv dolu bir kitap demiştim.
Yoldaş Korotkog'a selam edip 13.
kitaba geçiyoruz. Bozuldu aa bozuldu.
Dünya kökünden bozuldu.
Üstüne bastığım toprak ayaklarımın altından kayıyor sanki.
Bugün dünü arıyoruz yarın da bugünü arayacağız diyen büyük usta Orhan Kemal'den Küçücük adlı kitap.
Bu kitabı alıp kalbime koyacağım.
Yani o kadar güzeldi ki anlatamam.
Orhan Kemal ile hiç tanışmadıysanız eğer lütfen bu kitapla başlayın.
Zaten diğer kitaplarını koşarak alacaksınız.
Bu arada hep aklıma şu geliyor.
Yaşar Kemal ile Nazım Hikmet ile arkadaştır ya Orhan Kemal.
Yaşar Kemal 5 parasız kalıyor ve bir sebze arabası tutup Orhan Kemal ile sebze satmak istiyorlar.
Öyle bir yokluk arkadaşlar ki zaten Orhan Kemal ameliyat yapmıştır, sebze satıcılığı yapmıştır.
Buradan halkın içinden gelen bir yazardır.
O yüzden okumanızı çok isterim.
Bu kitabında yine böyle yoksulluk, geçim derdi ama bunları anlatırken böyle yeşil çam tadında böyle zaten başrolde Erol ve Ayten var isimlerinden de belli.
Kitapta argo sözlerden tutun da yeni yeni bir sürü atasözü ekleyeceksiniz lügatınıza.
Ben öyle yaptım şahsen. Hatta bu kitaba şöyle bir not düşmüşüm.
Şu an bu mekanın içindeyim.
Bu nasıl bir kitabın içine sokmaktır insanı yazmışım.
Eğer yazar olmak gibi bir niyetiniz varsa Orhan Kemal'i lütfen okuyun.
fabrika işçileri, yoksulluk, meşhur saray sineması, gazyağı kuyrukları, gece konudan apartman hayatına geçiş...
Daha fazla anlatmayayım, siz okuyun.
Gelelim 14. kitaba.
Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi diyen...
20. yüzyılın edebiyat dehası kabul edilen Portekizli yazar Fernando Pessoa, Pessoa olmak üzerine düşünceler adlı kitap.
Fernando Pessoa dediğime bakmayın o da Travenyan gibi tanınmamak için bir dolu takma isim kullanıyor.
Zaten Pessoa da hiç kimse anlamına gelir.
Eğer daha önce hiç Fernando Pessoa ile tanışmadıysanız bu kitap gerçekten bir fırsat diye düşünüyorum.
Hani der ya ruhum hayatımdan yoruldu.
Belki çok pesimist ve mistik bulacaksınız onu ama tanışmanız gerektiğini düşündüğüm yazarlardan birisi.
Zaten ben o kadar haz alarak okumuşum ki kitapta altını çizmediğim yer yok hemen hemen.
Son olarak hayatımın bir hayaleti gibi geçtim içinden diyen Pessoa ölüm değil de yaşam olmayandan korkun der.
Pessoa'yı ve düşüncelerini umarım okursunuz.
Gelelim 15. kitaba.
Yine yepyeni bir yazarla tanıştım.
Nazlı Eray Ömür Uzatma Kahvehanesi.
Daha önce hiç okumadığım yazarlardan biriydi.
Evet kendi adıma çok utanıyorum şu anda.
Hatta geçen edebiyatçı bir arkadaşım var Hilal.
Ona dedim ki madem biliyorsun Nazlı Era'yı neden bana hiç söylemedin?
Bence bu her edebiyat sevenin kitabi vazifesi olsun bundan sonra.
Ben de vazifemi yerine getirmiş olayım.
Nazlı Era ile sizi tanıştırmaya geldim.
Şimdi bu kitapta toplumun dışına itilenlerin hikayesini işlemiş.
Böyle hayat kadınları, transseksüeller, hayvanlar, göçmenler, umutsuz ev kadınları ve daha neler neler.
Benim bu kitabın içinde en sevdiğim öykü Laz Bakkalı öyküsü oldu.
Hatta bunu arkadaşımla bir saat konuştuk o kadar iyiydi.
Şöyle kısaca değinecek olursam 1980 yılı Ankara'sında bir kadın sigarasız kalıyor ve kara borsaya düşen sigarasını temin etmek için Laz bir bakkala gidiyor.
Laz Bakkalı da diyor ki bir şart Nereye gidersen beni de götüreceksin.
Çünkü kız çok kültürlü arkadaşlar.
Operaya, tiyatroya, konsere, galalara, sinemalara, her yere hep beraber gidecekler.
Tabii onlar her yere birlikte gide dursun.
Ben bir dolu yeni oyun, sinema ve müzikle tanışayım.
Filmlerin adını tek tek not alayım, izleyeyim diyorsanız bu hikaye tam sizdik.
Son olarak altını çizdiğim bir yerle bitiriyorum burayı.
Bu sözleri Fausta adlı bir hayat kadını söylüyor.
hep içinde düzenli yaşamlar olan şu saatte herkesin rahatça mutlu uyuduğu evlerinin perdelerinin arasından bakmak istiyordu.
Yağmurda dolaştılar, iyi ailelerin evlerinin içine baktılar.
Gelelim 16. kitaba.
Yine daha önce hiç tanışmadığım bir yazar Henry James.
Kendisi daha önce 3 kere Nobel'e aday gösterilmiş.
Kitapları sinemaya uyarlanmış ve hatta bir tanesinde de Nicole Kidman oynamış.
Şu an benim elimdeki kitabın adı Halıdaki Motif ve Everest Açık Hava yayınlarından ilk kez Türkçe'ye kazandırılmış bir kitap.
Gelelim kitabın konusuna.
Şimdi buradaki öykünün isimsiz anlatıcısı aslında bir edebiyat eleştirmeni ve günün birinde en sevdiği yazar hakkında bir yazı kalemi alıyor.
Ve bir süre sonra bu yazarla karşılaşıyor.
İşte bu tanışma esnasında şunu fark ediyor ki bu yazarın yapıtının özünde gizemli bir şey var ve bunu çözmek onun hayatının saplantısı haline geliyor.
Hem de nasıl bir saplantı?
Altını çizdiğim bir yerle sonlandırıyorum.
Sonsuza dek takıntıma hapsedildim.
Zindanlarımın anahtarlarını alıp...
Gelelim 17. kitaba.
İçinizi ısıtacak sımsıcak bir hikaye.
Jangino'dan Ağaç Diken Adam.
Kitabı okuduktan sonra koşarak ağaç dikmek isteyeceksiniz.
Çünkü böyle bir adam var ki kitabın içinde.
Yaşamının son 30 yılını yüzlerce hektarlık çorak bir araziye üstelik tek başına ağaçlandırmaya çalışsın.
Brezilyalı bir çift de aynısını yapmıştı.
Story'de paylaşmıştım. Sonra şey diye düşündüm.
Kesin bu kitabı okudular.
Kitabın içine aldığım notlardan birisi şöyle arkadaşlar.
Kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyde.
Bir başına kalsan ve etrafında hiç ağaç olmasa ve hatta 50 yaşında olsan gelecek nesilleri düşünerek ağaç diker miydin?
Yoksa başkaları diksin diye mi beklerdin?
Ben de bunu size sormuş olayım buradan.
Gelelim serinin en son ve en eğlenceli kitaplarından birisi olan Binbir Gece Masalları Sinbad'ın hikayesi.
Şöyle kısaca Binbir Gece Masalları'na değinecek olursam nedir diye.
Şöyle arkadaşlar karısı tarafından aldatılan Şehriyar adlı bir hükümdar var ve daha sonra evlendiği bütün kadınları öldürmeye başlıyor.
Bir nevi kendince intikam alıyor.
O sırada da vezirin güzel bir kızı var Şehrazad diye.
Şehrazad bu arada tarihin ilk feministlerinden de kabul edilir kimilerince.
Şehrazad kendince bu duruma son verecek bir çare buluyor.
Hem kendisini hem de ülkesindeki genç kızları kurtarmak adına Şehriyar'la evleniyor.
Herkes diyor ki sen deli misin?
Adam seni öldürecek. Ama ne yapıyor?
O kadar büyük bir macera başlatıyor ki Şehrazad her gün tan yeri ağarana kadar ona masallar anlatıyor.
Ve adam masalın sonunu o kadar merak ediyor ki Şehrazad'ı ister istemez ertesi geceye kadar canını bağışlıyor.
Bir süre sonra masal...
masal içine giriyor. Heyecanın dozu arttıkça artıyor ve hükümdar Şehriyar bir türlü karısı Şehrazat'ı öldüremiyor.
Ve mutlu son. Şimdi ben bu kitabı neden okumadım yıllarca onu da söyleyeyim.
Çünkü bu kitabı baştan sona okuyanların öleceği söylenir.
Ben de o yüzden okumadım dermişim.
Gerçekten öyle söylenir bu arada.
Bu kitabın içinden çok fantastik bir hikaye okumak isterdim derseniz Denizci Simbat tam size göre.
Burada Asya, Afrika, Güney denizleri boyunca Denizci Simbat seferler yapıyor.
Bir sürü fantastik büyülü farklı canavarlarla karşılaşıyor.
Siz de onunla maceradan...
Maceraya sürükleniyorsunuz.
Kitapta Denizci Simbat'ın başından geçen 7 büyük yolculuk var arkadaşlar.
Dikkat edin 7 diyorum.
Beni dinleyenler anladı.
Bu arada kitapta 539.
gecede yaşananlar çok böyle fantastikti.
Ve ben nedense Game of Thrones'a benzettim.
Bakalım siz de benzetecek misiniz?
Bir de kitabı okurken Denizci Simbat'a sürekli şöyle dediğimi fark ettim.
Bir otur be adam artık bir otur dedim.
Ama ne yalan söyleyeyim çok da eğlenceli.
Her yolculuğundan çok keyif aldım.
Yeni bir şey öğrendim ama en önemlisi de şunu öğrendim.
Konfor alanından çıkmanın riskleri ve bir o kadar da güzelliklerini denizci simbatla keşfettim diyebilirim.
Kitapta altını çizdiğim yer şurası olmuş.
Sıkıntı bulunan bir yerden uzaklaşırsın.
Evi boşaltır ve yapanı unutursun.
Bir yere karşılık başka bir yer bulursun.
Canını kaybedersen...
başkasını bulamazsın.
Bir podcast'in daha sonuna geldik ama en başta en sevdiğim romancılardan biriyle açılış yapmıştım.
Sevgili Sebahattin Ali onun şarkısı ve onun sözleriyle kapanışta da onunla veda etmek istiyorum sizlere.
Sebahattin Ali der ki Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik.
Yalnız ve yalnız bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.
İşte ben de bugün derdinize derman olmak için belki biraz olsun hayat yükünüzü azaltmak için sizlere 18 kitap önerisiyle geldim.
Beni instagramda takip etmek isteyenler için adresim Ortamlarda Satılacak Bilgi.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz selam derseniz çok...
mutlu olurum. Şimdilik kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
