
Kod: 60OSB
Cambly Kids Hakkında detaylı bilgi almak ve %60 indirimden faydalanmak için linke tıklayın: https://cambly.biz/60OSBKIDS
Kod: 60OSBKIDS
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir*
Transkript
Anadili İngilizce olan deneyimli eğitmenlerle ister birebir ister grup derslerine katılabileceğiniz online bir eğitim uygulaması olan Cambly'e bugün başla en büyük yatırımı geleceğine yap.
60 OSB kodu ile tam %60 indirimle ilk ve son kez ayda sadece 199 TL'ye abone ol.
Ayrıca ilk dersin ücretsiz.
Bugün kendin için bir adım at.
Merhabalar Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
10 film ve dünya tarihine mücadeleleriyle, liderlikleriyle yön vermiş 10 önemli isimden bahsedeceğim.
Kimler var? Gandhi, Victor Hugo, Emile Zola, Denis Diderot gibi önemli isimleri konuşacağız ve bu isimlerin geçmişte verdikleri kararlı mücadelelere bakacağız.
Homofobiyle, ayrımcılıkla, aşağılanmayla, cehaletle bütün bunlarla nasıl başa çıktıklarını, kültürlerini, kimliklerini, geçmişlerini nasıl korumaya çalıştıklarını ve bu uğurda ödedikleri bedelleri de konuşacağız tabii ki.
kişinin inandığı, azmettiği yolda çok büyük bedeller ödese bile bir başına neler başarabildiğini göreceğiz.
Bugün Alfa'nın Hayır serisinden 10 kitabı konuşacağız.
Çünkü bunu siz istediniz.
Şöyle ki Instagram'da bir anket yaptım.
%96 Merve lütfen bu kitapların podcast'ını çeker misiniz demiştiniz.
Böyle ara ara sizin seçmiş olduğunuz kitaplarla podcast'ler yapıyorum.
Bu seride 22 kitap var.
Böyle dilerseniz set olarak da alabiliyorsunuz.
Tane tane de alabilirsiniz.
Tanesi 6 TL gibi bir rakama geliyordu sanırım.
Ben Ocak ayında zaten 10'u okuyup bitirmiştim.
Şimdi de diğerlerine başladım.
Geri kalan 12'yi okuyacağım.
Benim gibi böyle pragmatik okuma yapmayı sevenler zaten bayılacaktır.
Sayfa sayıları da 65 ila böyle 100 arasında değişiyor.
Hani böyle çok kalın kalın kitaplar önermiyorum.
Çünkü okuma bağınızın güçlenmesini istediğim için.
En son yaptığım 18 kitap podcastinde dedim ya hani bir challenge yapalım.
18 günde 18 kitap okuyalım.
O kadar çok okuyan oldu ki ve o kadar mutlu oluyorum ki siz böyle kitap okudukça.
Böyle podcastler yapmayı çok seviyorum.
Hadi o zaman Yeni bir challenge başlatalım.
Şimdi de bu seriyi okumaya başlayalım.
Bu arada bu kitaplar direkt böyle biyografi kitabı gibi değil.
Gerçek olayları alıp o kadar güzel kurguya dökmüşler ki zaten çevirileri şahanedir Ayfa'nın.
O yüzden çok rahatlıkla okuyabileceksiniz böyle akıp gidecek kitaplar.
Ama şunu da belirtmek isterim.
Bunlar bir girizgah kitabı.
Atıyorum işte Gandhi. Gandhi'yi merak ediyorsunuz.
Buradan bir giriş yapabilirsiniz.
Zaten kitapların sonunda da size daha derin okumalar yapmanız için önerilerde bulunmuşlar.
Atıyorum bazılarını işte şu müze.
Altyazı M.K.
Altyazı M.K. Ama şiddetsiz direnişiyle herkese örnek olmuş bir isim.
Normalde avukattır Gandhi ama çocukken böyle çok büyük adaletsizliklerle karşılaşanlar biliyorsunuz büyüyünce avukat olmak isterler.
Bilmiyorum psikolojide nasıl bir karşılığı var.
Onun bu pasif direnişi, sivil itaatsizliği ve benimsediği felsefeyi barındıran görüşlerine Gandizm diyoruz.
Gandhi Hindistan'ı bağımsızlığına kavuşturdu ve Hindistan için biliyorsunuz ki Atatürk kadar önemli bir isimdir.
Hatta Gandhi'nin Atatürk'le ilgili söylediği sözü de anmadan geçmeyelim.
Kemal İngilizleri yenene kadar tanrıyı da İngiliz zannediyordum demiştir.
Dönemin İngiltere başkanı da şöyle bir söz etmiştir.
Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir ve şu talihsizliğe bakın ki 20.
yüzyılın dahisi Türklere nasip oldu ve kader onu bizim karşımıza çıkarttı demiştir.
LOL Peki Gandhi neler yaptı?
Şöyle kısaca değineyim. Devamını siz zaten bu kitaptan okuyun.
Öncelikle Hindistan'da bir kas sistemi var biliyorsunuz.
Dokunulmazlar falan var. İşte buna son verdi.
En önemlisi bu. Kadınları özgürleştirdi.
Hindistan'ı bağımsızlığına kavuşturdu.
Ayrımcılıklarla mücadele etmeye çalıştı ve bütün bunları yaparken pasif direnişle yani şiddetsiz bir mücadele sergiledi.
Ve bu tavrıyla tüm dünyaya örnek oldu Gandhi.
Hatta ondan etkilenenler arasında Martin Luther King, Nelson Mandela gibi isimler de var.
Bu arada Mahatma'nın anlamı da büyük ruh demektir, yüce ruh demektir.
Mahatma Gandhi. Şimdi ben bu kitabı okurken kendime bir takım sorular yönelttiğimi fark ettim.
Sizlere de sormuş olayım.
Sizler de düşünün istiyorum. Birinci sorum şuydu.
Eğer siz Gandhi'nin eşi Kastürbay'nin yerinde olsaydınız bu mücadelede nasıl bir tavır sergilerdiniz?
İkincisi sizi o trenden sırf derinizin rengi kara diye atsalardı ve avukat olsaydınız nasıl bir tavır sergilerdiniz?
Üçüncüsü de tuz yürüyüşünün sonunu...
bilseydiniz yine de o yürüyüşü yapar mıydınız diye sormak istiyorum.
Şimdi bu kitapta beni en etkileyen sahnelerden birini paylaşacağım sizlerle.
Neden? Çünkü bunu anlattıktan sonra Gandhi'nin nasıl biri olduğu zaten kafanızda böyle ufak ufak belirecektir.
Şöyle ki Gandhi kocaman bir evde hizmetlilerle büyüyen zengin bir ailenin çocuğu ve küçükken evlerine kendi yaşlarında bir çocuk geliyor.
Bu çocuk tuvaletleri temizlemekle görevli aşağı sınıftan kas sisteminde.
Adı da Uka. Böyle pas parlak gözleri var.
Çok neşeli, çok güzel bir çocuk.
Ve Gandhi bu çocuğu çok seviyor.
Böyle adeta yollarını gözlüyor.
İşte onun anlattığı hikayeleri dinlemekten çok hoşlanıyor.
Onunla çok mutlu oluyor ve onunla arkadaşlık kurmak istiyor.
Fakat annesi Gandhi'ye bırak onunla arkadaş olmayı ona dokunmasının bile yasak olduğunu söylüyor.
Çünkü diyor ki oğlum o dokunulmazlar sınıfında aşağı tabakada.
Olur da hani yanlışlıkla falan o çocuğa dokunursan hemen git ellerini yıka abdest al diyor.
İnanabiliyor musunuz ya? İnsanlar bunları yaşamışlar.
Ve Gandhi'nin içi için yiyor ve çocuk aklıyla bile bunun ne kadar saçma bir şey olduğunun farkında ve bir gün yine Uka tuvaletleri temizlemek için evlerine geldiği zaman Gandhi ona gizlice gidip diyor ki benimle arkadaş
olmak ister misin diyor ve çocuk bunu duyduğu anda gözleri doluyor ve ağlamaya başlıyor.
Hayır diyor hayır böyle bir şey mümkün değil.
Tabi Gandhi da başlıyor sırada ağlamaya.
Tekrar soruyor ister misin diyor benimle arkadaş olmak.
Çocuk usulca başını sallıyor ve fısıltı halinde diyor ki teşekkür ederim Gandhi.
İşte bu olay Gandhi'nin ilk İsyanlıdır aslında.
Ve Gandhi o çocuğa demiştir ki büyüdüğümde kas sistemi diye bir şey olmayacak.
Ve sen her zaman benim dostum olacaksın Uka demiştir.
Ve gerçekten dediğini de yapmıştır.
Uka'yı asla unutmamıştır.
Ve demiştir ki Gandhi çünkü o da benim gibi Tanrı'nın bir çocuğuydu.
Ne kadar anlamlı. Aslında hiçbir farkımız yok değil mi baktığımız zaman.
Ve hani en başta demiştim ya küçükken büyük adaletsizlikler görenler çocukluğunda.
Büyüdüğü zaman genelde avukat olmak isterlermiş.
Ve Gandhi de bu mesleği seçiyor.
Şiddete hayır diyen bu güzel ruhlu adam 1948 yılında bir Hindu tarafından 3 kurşunla vurularak öldürüldü ve ölmeden önce evlatlığı Motilal'e demiştir ki Ölüm tadılması
gereken bir meyve, ölüm doğaldır.
Ancak fikirler Motilal, işte önemli olan onlardır.
Kafeste konamaz, yok edilemezler.
Rüzgar onları bulutların kanatlarının üzerinde taşır, uçarlar ve kalbimize, ruhumuzun derinliklerine kök salarlar.
Fikirler ölmez, hayat onlardadır demiştir.
İşte Gandhi bu kadar yüce ruhlu bir adamdı.
Son olarak size bir de film önereyim.
8 dalda Oscar alan bir biyografi filmi Gandhi filmin adı.
Filmdeki cenaze sahnesinde bile 300 bin kişi varmış.
Yani rekor bir insan topluluğu oluşmuş.
Bence bu olay bile yeter onun ne kadar sevildiğini anlatmaya.
Gandhi'nin 40 yılını anlatan bu filmi de mutlaka izleyin.
bunu okuduktan sonra. Gelelim serinin ikinci kitabına.
Bazen yaşayanlardan haber alabilmek için ölülerin yanına gitmek gerekir diyen, kadınlara ayrımcılığa hayır diyen Olam de Gouge, Fransız filozof, yazar, gelmiş geçmiş en büyük kadın
hakları savunucularından birisidir.
Zaten Fransız devriminin de en aktif isimlerinden birisidir Olam.
Sadece kadın haklarını mı savunmuştur?
Hayır. Ölüm cezasının kaldırılması, işte mahkemelerde halk jürilerinin kurulması, Fransız sömürgelerindeki kölelerin özgürleştirilmesi, gayrimeşru çocukların tanınması ki kendisi de öyledir, evlat edinilmesi,
yoksulluk bu konularda da mücadele etmiştir.
Olamp erkeklerin kadınlar üzerindeki tiranlığının tüm eşitsizlik biçimlerinin kaynağı olduğunu düşünmekteydi.
Hatta o dönem meclisin çıkarttığı erkek ve yurttaş hakları bildirgesine dikkat edin erkek ve yurttaş hakları dedim yanlış duymadınız sadece onların hakkı var çünkü cevaben 1791 yılında kadın
ve yurttaş hakları bildirgesi Bu kitapta
en etkilenliğim. kısımlardan birisi şey oldu.
Olyamp'ın Jean-Jacques Rousseau için söylediği sözler zehir zembeyle sözler söylüyor.
Ki zaten şöyle bir durum var.
Rousseau'ya ben Emily kitabından dolayı ki Emily kitabı tarihin ilk pedagoji kitabıdır.
Çok büyük bir saygı duymuştum o kitaptan ötürü.
Ama ne zaman ki kendi çocuklarını durumu olduğu halde yetimhaneye bıraktığını öğrendim.
Jean-Jacques Rousseau böyle bir gözümden düştü.
Bu kitapta da kadınlar için sarf etmiş olduğu sözleri okuyun görün derim.
Kendiniz kararınızı verin.
O zaman kitabın en çarpıcı bulduğum cümlesiyle devam edelim.
Olamp demiş ki kadınların idam sehpasına çıkmaya hakkı var.
Kürsüye çıkmaya da hakları olmalı demiş.
Bir de şu cümle çok çarpıcıydı.
Yüzlerce yıl yaşamış gibiyim.
Omuzlarımda tarihin uzun asırlarını taşıyorum.
Neredeyse bin yaşındayım demiş Olamp.
O zaman bu bölümü de bir belgesel önerisiyle kapatalım.
2015 yapımı BBC belgeseli Kadının Yükselişi.
Bunu izleyebilirsiniz. Yaklaşık 4 saat sürüyor.
Burada zaten Olamp da var.
Kadınların uygarlık tarihi boyunca neler neler yaşadığını ve çektiğini buradan.
İzleyebilirsiniz. Gelelim üçüncü kitaba.
Adım rencide edilmiş, soyadım aşağılanmış diyen Amy Cesar.
Aşağılanmaya hayır kitabı.
André Breton'un yaşayan en büyük Fransız şair dediği sürrealist şair.
Aynı zamanda siyahi edebi hareketinin de kurucularından birisi.
Bu arada aşağılamak yani humiliar aslında latince humusdan geliyor.
Alın size ataerkil transformasyon yani topraktan geliyor aşağılama olayı.
Şimdi bu kitapta Fransa'nın eski kolon...
ilerinde yaşayan halkların katlandıkları zulümleri, aşağılanmaları ve çektikleri acıları bir siyahinin ağzından dinleyeceksiniz.
Hatta 1930'lu yılların Fransa'sına gidip siyahilerle omuz omuza mücadele etmek isteyeceksiniz.
Öyle bir kitap. Siyahi bir Marksist olan Cesar aşağılandığı yerin belediye başkanı olmayı başarmış bir isimdir.
Tıpkı Obama gibi. Kitaptan bir sürü şey öğrendim ama asla unutmayacağım bir şey vardı.
O da şu. Eski Fransızca'da sürülmeye elverişli toprağa kolay işlenir anlamında terremobile diyorlarmış.
Yani möble yani mobilya ve kodinor denilen siyahilerin hukukunun ilk maddesinde köleleri iyi bir mobilya olarak tanımlamışlar.
Yani köle eşittir möble mobilya.
Hiç aklınıza gelmiş miydi? Benim gelmemişti ama köleler satılırken giysili ve giysisiz olarak fiyatları değişiyormuş.
Yani hani diyoruz da möbleli, möblesiz.
İşte buradan geliyor sanırım.
Siyahilerin neler hissettiğini anlamak için bu kitabı lütfen okuyun.
Zaten Amy, Cesar aynı zamanda büyük bir şair demiştim ya.
O yüzden kitabın en etkileyici cümleleri tabii ki de bir şairden geliyor.
Diyor ki bazen kötüleri dışarıdan anlarsınız diyor.
Bir yerde de şöyle bir cümle kurmuş çok kalbime işledi.
Demiş ki akılla olmaya gerek yoktu ama iyi olmak bu bir zorunluluktu.
İyi olduğun zaman akıl da kendiliğinden geliyordu zaten demiş.
Ve şu sözleri de çok güzeldi.
Bir uygarlık kafasından değil.
Önce... Kalbinden çürür demiş Amy Cesar.
Eğer izlemek isterseniz tabii ki de bir belgesel de önereceğim sizlere.
Belgeselin adı Amy Cesar A Voice of History.
Sırada dördüncü kitabımız var.
Hayat bir dizi andan ibaret diyen Rosa Luxemburg Sınırlara Hayır kitabı.
Rosa savaş karşıtı, aktivist, devrimci ve sosyalist bir kadındı ve hatta o Avrupa'daki devrimcilerin toplandığı enternasyonelin en büyük kadınıydı ve insanın insan tarafından sömürülmesine
daima karşı çıkmıştı.
Rosa Rusların hakimiyetinde antisemitist bir ülkede hem bir Yahudiydi hem bir Polonyalıydı hem de küçükken kemik veremi geçirdiği için topaldı.
Çok sevdiği devrimci sevgilisi Leo tarafından çok büyük bir ihanete uğradı.
Yani Rosa da büyük acılar çekti.
Annesi ölüm döşeğindeyken bile davasını bırakıp gitmemiş bir kadın.
Hatta onun için size bir şey söyleyeceğim nasıl biri olduğunu anlayacaksınız.
Bir gün kendini kaptırmış böyle yazı yazarken birden Mürekkep hokkasının içerisine bir yaban arısının düştüğünü fark ediyor.
Ve Rosa oranın kanatlarını yıkamaya çalışıyor.
Üç kere falan yıkıyor. Öyle bir kadın.
Hatta kedisine sofrada tabak koyup birlikte yemek yiyen bir kadın.
Çok ince ruha sahip bence.
Ve Rosa'nın hayali bir gün savaşı engelleyebilmekti.
Ve en sevdiğim sözü de şu oldu.
Tüm dünyada bulutların, kuşların olduğu ve insanların gözyaşı döktüğü her yerde kendimi evimde hissediyorum.
Ben de öyle hissetmişimdir daima.
Ve Rosa 1919'da çok trajik bir şekilde öldürüldü.
İşte bu devrimci kadının kitabını da mutlaka okuyun.
Bu bölümün film önerisi de bir biyografi filmi Rosa Luxemburg.
Bunu da izleyebilirsiniz. Bu arada Rosa sınırlara hayır dedi.
Tüm dünyada kendimi evimde gibi hissediyorum ben zaten dedi.
Siz de onun gibi hissedenlerdenseniz.
En kaliteli eğitmenlerle birlikte İngilizceyi kalıcı olarak öğreniyorlar.
Şu anda Cambly Kids'de yılın en büyük indirimi var.
60 OSB Kids kolu ile %60 indirimden faydalanın.
Çocuğunuza özgüvenli İngilizce konuşma becerisi hediye edin.
Sırada beşinci kitabımız var ve bütün anlatacaklarımın içerisinde hayatta olan tek kişi Angela Davis.
Adına şarkılar yazılan kadın.
Kitabın adı Baskıya Hayır.
Amerikalı insan hakları savunucusu, hümanist bir yazar ve aynı zamanda da filozof Davis.
Ve çocukluğunda ırkçı bir şiddete maruz kalıyor, dışlanıyor ve ileride de böyle dişli bir aktivist oluyor işte.
John Lennon'ın Angela şarkısı da onun için yazılmıştır bu arada.
Angela Davis aynı zamanda bir filozof demiştim ve onun hocası.
da Theodor Adorno'ymuş.
Wow dediniz biliyorum ben de dedim ama doktorasını aldıktan sonra okuldan atılmıştır maalesef.
Bu kitapta cezaevinde tecritte olan siyahi bir gençle yazıştığı o mektuplaşmaları vardı ve bunlar beni çok etkiledi.
Hatta oradan birkaç cümlede paylaşmak istiyorum sizlere.
Angela bu siyahi gence diyor ki ben de senin gibiydim.
çürük bir dişin açıkta kalmış sinirine benziyordum.
Tarihi unutmamalısın.
Günün birinde özgür olmak için tarihi bilmek gerekir.
İşte kitapta altını çizmediğim yer yok gibi hatta şurayı da çizmişim.
Kitaplar üstlerine yazı yazmak içindir.
Düşüncelerimiz de dolar ve sayfa kenarlarındaki izlenimlerimiz de canlılıklarını korurlar demiş.
Haklısın Angela ama bu kitapta en çok üstüne düşündüğümüz söz şuydu hatta hala düşünüyorum bunu.
Bir yerde diyordu ki Sisyfos'u mutlu hayal etmek lazım.
Yani bunun üstüne Sayfalarca yazı yazmışım, düşünmüşüm, taşımışım.
Siz de okuyun ve üzerine uzun uzun düşünün.
Özellikle de bu paragrafın.
Kitapta en sevdiğim söz dün.
Seni yere yıkan darbeler yarın seni daha ileriye taşıyacak.
Henüz kapanmamış yaraların seni dimdik ve güçlü kılacak demiş Angela Davis.
Bu arada FBI'ın bir dönem en çok aranan kadınlar listesindeydi Davis.
Başı çekiyordu ve sebeplerini lütfen bu kitaptan okuyun.
Hatta okurken benim gözümün önüne hep George Floyd olayı geldi.
O nefes alamıyorum diyen George Floyd.
Bu bölüm içinde belgesel önerim bir kadın yönetmen hatta usta kadın belgeselcilerden Agnes Varda'nın Kara Panterler Black Panther.
Bu arada Pierre Petit'in Lily şarkısında dediği gibi Voltaire ve Hugo'nun ülkesine yanlış bir zamanda geldin diyor ya bu şarkıda.
Angela Davis tam öyle bir zamanda Cezayir Savaşı olaylarının olduğu dönemde oradaydı.
Peki Hugo zamanında gelse ne olurdu?
Hadi ona bir bakalım. 6.
kitabımız Victor Hugo ölüm cezasına hayır.
Fransız yazar Victor Hugo 19.
yüzyılın en önemli isimlerinden birisi.
Oyun yazarı, şair ve romancı.
Sefiller, Notre Dame'ın kamburu zaten en önemli eserleri ama şimdi anlatacağım bu ölüm cezasını hayır kitabının konusuyla en paralel olanı Bir İdam Mahkûmunun Son Günü kitabı kuşkusuz.
Bu kitabı okuyanlara sorayım.
Bir insan Neden böyle bir kitap yazar sizce?
İşte bu soruya cevap arayanlardansanız bu kitapla bir nevi aydınlanma yaşayacaksınız.
Şöyle kısaca bahsedecek olursam Hugo daha 5 yaşındayken görmüş ilk kez idam edilen birisini ve daha sonra babası gibi sevdiği hatta bu kişinin annesinin sevgilisi olduğunu düşünenler de var.
Aynı zamanda Hugo'nun vaftiz babasıdır.
Onun da idamını görüyor ve şöyle de bir tezat var ki Hugo'nun öz babası Tam bir kralcı çünkü onun hizmetinde çalışan yüksek rütbeli bir subay ve çok sevdiği vaftizci babası Napolyon
'a tuzak kurduğu düşünüldüğü için idam edilmiştir.
Nasıl bir tezatlık ve travmadır bu?
İşte Hugo'nun travmaları bunlarla da sınırlı değil.
O aynı zamanda çok da acılı bir baba.
Dört evladını birden kaybetmiştir.
Bir çocuğu da akıl hastanesine yatırılmıştır.
Bu kadar ölüm yaşamış bir yazarın bir idam mahkumunun son günü gibi bir eser yazması kadar doğal bir şey olabilir mi diye sordum.
Şimdi bu kitap bana ne düşündürttü derseniz şunu düşündüm.
İnsanlar neden idam cezalarını izlemekten çok büyük hazlar duyuyor?
Ve psikolojide bunun nasıl bir karşılığı var acaba?
Bunu sorup durdum kendime.
Bir de karısını bu kadar seven bir adamın nasıl ve niye ihanet ettiğini de düşündürttü bu kitap bana.
O zaman ölüm cezasına hayır diyen Victor Hugo'nun en sevdiğim sözüyle bitireceğim bu bölümü.
Sadece bedenleri, şekilleri, görüntüleri sevenlere ne yazık.
Ölüm her şeyi yok edecek.
Ruhları sevmeyi deneyin.
Onlara yeniden kavuşursunuz.
Bu bölümün film önerisi de yönetmen Tim Robbins'in 1995 yılında çektiği, başrolde champagne'in oynadığı gerçek bir olaydan esinlenilmiş Ölüm Yolunda filmi.
Konusu da şöyle. Amerika'da Rahibe Helen adlı bir kadın ölüm cezasına çarptırılmış kişilerle yazışıyor ve onları ziyaret ediyor.
Ve hatta onlardan birine son gününe kadar eşlik ediyor.
Bunun hikayesi anlatılıyor. Bütün söylediğim filmleri Instagram'a koyacağım zaten merak etmeyin.
Yani Victor Hugo'nun bir idam...
Mahkumun Son Günü kitabı gibi bir film.
Rahibe Helen de tıpkı Hugo gibi ölüm cezasına hayır diyerek hayatının sonuna kadar bu uğurda mücadele edenlerden.
Victor Hugo'yu daha yakından tanımak isteyenler Adaletsizliğe Hayır kitabını mutlaka okusun.
Bu arada dün çok yakın bir arkadaşımdaydım.
O da Hayır serisini bitirdi.
Dedim ki favorini söyle bana hangisi?
Victor Hugo tabii ki dedi.
Sizin favoriniz hangisi olacak?
Çok merak ediyorum. Bana Instagram'dan mutlaka yazın okuduktan sonra.
Sırada 7. kitabımız var.
Bütün filizler ağaç olmuyor diyen Janusz Korczak'ın hikayesi.
Çocukluğun hor görülmesine hayır.
Bu kitaptan ve bu yüce gönüllü adamdan gerçekten çok etkilendim.
Korczak Polonya Yahudisi bir pedagog ve 1942 yılında bakımını üstlendiği 200 öksüz Yahudi çocukla birlikte Treblinka kampında Ve ölüme gittiklerini bile bile o
çocukları yalnız bırakıp kaçmadı.
Ve dedi ki gece hasta bir çocuğu tek başına bırakamadığımız gibi böyle bir dönemde onları terk edemeyiz dedi.
İnanabiliyor musunuz bu kadar yüce gönüllü bir adam.
Ve Yanuş normalde Yahudi, Burjuva bir ailenin oğlu.
Parlak bir avukat olan babası o daha 11 yaşındayken intihar ediyor.
Ve babası öldükten sonra bir daha asla aile kurmamaya karar veriyor.
Ve Yanuş daha 5 yaşındayken büyükannesine bir daha asla...
Kirli, eski püskü elbiseler giyinmiş, at çocukların olmaması için dünyayı değiştirmek istiyorum diyor.
Ve değiştirmeye çalışıyor da.
Kuruduğu Domsierot yetimhanesinde çocuklar cumhuriyeti diye bir olay var.
Şahane. Yani içeride demokrasi var ve çocuklar kendi kendilerini yönetmeyi öğreniyorlar.
Halk oylaması yapıyorlar.
Her cumartesi bu yetimhanede çocuk mahkemesi kuruluyor.
Ve jüride çocuklar var.
Onlara adil yargılamayı öğretmeye çalışıyor.
Daha o yaşta yetimhaneyi çocuk...
dahi temizliyor. Her şeyi çocuklar yapıyor.
Kendi kendilerini bir şekilde idare etmeyi öğreniyorlar.
İnanılmaz bir sistem var.
Zaten kitabı okuyunca gerçekten çok etkileneceksiniz.
Ve bugün çocuk hakları bildirgesinin temelini Korçak oluşturmuştur.
İlk çocuk gazetesini de o çıkarmıştır.
Gerçek bir eğitmen görmek istiyorsanız lütfen bu kitabı da okuyun.
Çocuklara ve hatta çocukluğa olan bakış açınız baya bir değişecek.
Bu kitapta da ben kendime şu soruyu sormuşum.
Sen böyle bir fedakarlığı Böyle bir yüce gönüllülüğü yapabilir miydin?
Böylesi bir fedakarlık var ya ancak kendini her şeyle inandıklarına adayanlar da görülür bence.
Altını çizdiğim yerse şurasıydı.
Çocukların kurbanı oldukları fakirliğe, şiddete, istismara, eşitsizliğe, suça karşı aspirin yazmaktan sıkılmıştı.
Bu bölüm için film önerim Andrei Varda'dan Korçak filmi 1990 yılında yapılmıştır.
Bir de Franchise Truvo'dan 400 Darbe filmi de...
Gelelim 8.
kitaba. Bu kitap benim en sevdiklerimden birisi.
Saatte 100 km süratle yaşamalıyım çünkü genç öleceğim diyen, trajik sonunu hisseden politikacı aktivist Harvey Milk'in Homofobiye Hayır kitabı.
Sadece 65 sayfa bu arada ama çok çarpıcı bir kitap.
Harvey, LBGT aktivisti, Yahudi, Amerikalı bir politikacıdır ve Kaliforniya eyaletinde cinsel yönelimini açıklayarak belediye meclisine seçilen ilk eşcinsel politikacıdır.
Ama 1978'de San Francisco Belediye Meclisi üyesi Harvey Milk belediyedeki odasında çalışırken homofobik bir iş arkadaşı tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür.
Ve bütün hayatını eşcinsel haklarının tanınmasına adamış bir isimdir.
Homofobiyle mücadelenin simge isimlerinden biridir Harvey.
Hatta ilk LBGT bayrağı onun döneminde yapılmıştır.
Onu vuran homofobik iş arkadaşı Dan White sadece ve sadece 5,5 yıl yatıp çıktı.
Fakat şunu da belirteyim sadece homofobik olduğu için değil ona verilen bir vaat yerine getirilmediği için de sinirlenip vurmuştur.
Ve sadece Harvey Mielke değil aynı zamanda belediye başkanını da vurmuştur bu adam.
Ve bu katilin yaptığı savunma tarihe gofret savunması olarak geçmiştir.
Çünkü katil verdiği savunmada demiştir ki çok abur cubur yediğim için beynimin kimyası bozuldu o yüzden vurdum ya onları demiştir.
Yani inanılır gibi değil ama gerçek bir olay yaşandı.
Beyaz Gece ayaklanması olayı var.
Stonewall olayları var.
Harvey Milk'in sevgilisiyle olan o inişli çıkışlı ilişkisi var.
Eşcinsellere yapılan zulümleri görüyorsunuz.
Yani birçok şeyi öğrenebiliyorsunuz buradan.
Ve ben bu kitaba kocaman harflerle şöyle yazmışım.
Asla pes etme. İnandığın davada asla pes etme yazmışım.
Neden? Çünkü Harvey Milk asla pes etmeyen adamlardan birisi.
Aldığı ölüm tehditlerini bile buzdolabına yapıştırıp her gün görmek isteyen bir adamdı.
Ve iki kez seçimi kaybetti.
Yani de kesinlikle pes etmedi.
Her zaman yoluna devam etti.
Ve kitapta bir sürü çok sevdiğim söz vardı ama şu çok etkileyiciydi benim için.
Kiğini besleyen toprak suskunluktur.
Bir de çok sevdiğim bir film önereceğim size.
Kitabı okuduktan sonra mutlaka filmini de izleyin.
Milk filmin ismi. Başrolünde Şampen oynuyor ve 2008'de Oscar aldı bu film.
Ve Şampen o kadar iyi oynamış ki adamın cinsel yönelimini sorguladım internet.
Adam heteroseksüel mi yoksa eşcinsel mi diye.
Biliyoruz hani. Champagne'nin olduğunu ama bu kadar mı iyi oynarsın be kardeşim.
Nirvana diyebilirim.
Ve bu filmde son sahnede böyle hüngür hüngür ağlamıştım.
O beyaz gece yürüyüş sahnesi var ya.
Harvey için gece sokaklara dökülen 300 bin kişinin olduğu sahne.
Harvey zaten öleceğini hissediyordu ve ölmeden önce demişti ki eğer bir suikast olursa Binlerce kişi ayağa kalksın demişti.
Bence bu kitaptan öğreneceğimiz çok şey var.
O zaman bu kitabı da onun şu sözleriyle sonlandıralım.
Umut olmadan hayat yaşamaya değmez.
Sırada 9. kitabımız var.
Susmak suça ortak olmak demektir diyen Emil Zola'dan Adaletsizliğe Hayır kitabı.
Emil Zola 19. yüzyılın en önemli Fransız yazarlarından naturalist takıma bağlı biliyorsunuz.
Peki Emil Zola neden adaletsizliğe hayır dedi?
Bunun cevabını 1898 yılında buluyoruz.
Hatırlarsanız Emil Zola suçluyorum diye çok önemli bir yazı yazdı.
Ve gazeteler bu yazıyı manşetten girdiler.
Ve bu Emil Zola'nın edebi kariyerini çok büyük tehlikeye atma pahasına yazdığı bir yazıydı.
Suçluyorum yazısı çok önemlidir.
Burada Fransız ordusunda haksız yere casuslukla suçlanıp askeri mahkemelerde yargılanan Yahudi asıllı Yüzbaşı Dreyfus'u savunmuştur.
Emiz Zola'ya karşı çok büyük gösteriler düzenlenmiştir.
Antisemitistler iş başında. Kahrolsun Zola, Yahudilere ölüm.
Hainlere ölüm sloganları atmışlardır ve bu arada Dreyfus davasında mahkemede en ön sırada kim oturuyor?
Marcel Proust notlar alıyor en önde oturup herhalde yeni kitabı için bir şeyler çalışıyor.
Zola aşağılanmayı hayır dedi ama sadece Dreyfus davası için değil kendi hayatında da çocukluğunda da hep aşağılanmıştır Zola.
Babası yarı Yunan yarı İtalyan ve melez olduğu için pis Yahudi sünnetli melez diye hep alay etmişlerdir.
Ve o da Gandhi gibi büyüyünce avukat olma hayalleri kuran bir çocukmuş.
Bu arada kitap Emil Zola'nın eşi Alexander tarafından yazılmış gibi kurgulanmış.
O çok keyif veriyor. Zaten kitabı okurken Emil Zola ne kadar doğru bir kadınla evlenmiş dedim.
Neden? Çünkü Zola'nın karısı en kötü durumda bile Zola'ya diyor ki davanın sonuna kadar gitmelisin Emil.
Bunu kim yapabilir ya? Yani kocasını deliler gibi seven bir kadından bahsediyorum.
Ama bunu diyebiliyor. Davanın sonuna kadar git diyebiliyor.
Kadının da adaleti Zola kadar kuvvetli.
Üstelik başlarına gelmeyen kalmıyor.
Evlerine taş... atmıyorlar?
Çocuklarının kafasından pis su dolu kovalar mı dökmüyorlar?
Kitaplarını evinin önünde mi yatmıyorlar?
Neler neler yaşıyorlar? Nitekim Emir Zola'nın sonu çok kötü bitiyor.
Bu kitapta altına çizdiğim yer şurasıydı.
Boşver Alexander her gün kapımızın önüne çiçekler bırakan o adını bilmediğimiz kadını düşün.
Her şeye rağmen böyle pesimist bir bakış açısı yok Zola'nın.
Bu çok hoşuma gitti. Ama kalemini de böyle gerektiği zaman bir silaha dönüştürebiliyor.
Bu da çok güzeldi. İşte bu yürekli adamın.
Cenazesi geçerken dönemin maden işçileri Jerminal diye slogan atmışlardır.
Zola Jerminal'de onların hikayesini anlatmıştı biliyorsunuz.
Hatta Jerminal'i yazarken madende maden işçileriyle birlikte yatıp kalkmıştır Emil Zola.
O zaman bu bölümü de Emil Zola'nın daima masasında duran bir sözle kapatmak isterim.
Yani bir satır yazmadan geçen hiçbir günün olmasın.
Bu bölüm içinde film önerim The Life of Emilia Zola olacak.
Ama önce kitabını okursanız filmdeki eksik ve hatalı yerleri daha iyi göreceksiniz.
Bu arada filmde en çok hoşuma giden sahneler ressam Paul Cezanne'la olan sahneleri de Emilia Zola'nın.
Çünkü ikisi çok yakın arkadaşlar. Gelelim son kitabımıza.
10. kitap Cehalete Hayır.
Denis Diderot. 18.
yüzyılın en önemli isimlerinden birisi Fransız filozof yazar Denis Diderot yazdıkları ve felsefesiyle Fransız devrimini hazırlayanlardan birisidir.
Ve aynı zamanda Jean-Jacques Rousseau'nun da kankedosudur.
Diderot'un çocukluğundan ölümüne kadar olan süreçte nasıl cihaletle baş etmeye çalıştığının 72 sayfalık kısa ama çarpıcı hikayesi.
Bugün hepimizin sıkça kullandığı, başvurduğu o e-ansiklopedi Wikipedia'nın hatta blog yazarlarının atasıdır Denis Diderot.
Çünkü bilinen ilk ansiklopediyi o yazmıştır.
daha cehaletle mücadele etmeye çalışmıştır.
Peki bunun sebebi neydi?
Çünkü bilginin tek elini elinde bulunduranlara karşı fikri bir savaş başlatmıştır.
İstemiştir ki sıradan halk da bir şeyleri okusun, kendi kendilerine çabalasın, öğrensin ve insanlar kendi kaderlerini kendileri tayin edebilsin okuyarak, öğrenerek.
Yani istemiştir ki bilgi hiç kimsenin tek elinde olmasın, herkes özgürce, eşitçe bilgiye ulaşabilsin.
Didero'nun bu kitaptan öğrendiğimiz sözü var.
Cehalet bandı. Bu söz çok hoşuma gitti.
Gözünüze taktığınız cehalet bandı.
Hatta bununla ilgili yazdıklarından dolayı da hapse atılmıştır.
Bence kitabın en çarpıcı kısmı kör astronom olayıydı.
Yani onun hapse atılmasına sebep olan.
Burada yaptığı toplum eleştirisi gerçekten çok iyiydi.
Diyor ki bu toplum kör numarası yapan ve hiçbir şeyi görmek istemeyen insanlarla dolu.
Çok doğru değil mi? Böyle bir soğuk duş etkisi yaratıyor.
Bu kitaptan da öğreneceğimiz çok şey var.
Mesela kaderci Jack'ın Nasıl yazıldığının hikayesi vardı.
Kör Astronom ve Semenderler kısmı gerçekten çok düşündürücüydü.
Ve kitabın 28. sayfası tam bir tokattı benim için.
Ve bana kattığı en önemli şey şuydu.
Didero'nun her zaman yaptığı niçin sorusunu sormak.
Bu sorunun ne kadar önemli olduğunu Didero sayesinde bir kere daha anladım.
Çünkü onun da dediği gibi ışık onu görecek gözlere sahip olanları aydınlatabilir sadece.
Ve bu kitabı da mutlaka okuyun ki cehaletin ne menen bir şey olduğunu...
Son olarak Diderot diyor ki Tek dostum kitaplarım, tek düşmanım.
Cahil dostlarımdır diyor.
Çerçeveledip asılası bir söz.
Hani Descartes demiş ya iyi kitaplar okumak geçmiş yüzyılın en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir demiş.
Bence çok doğru söylemiş.
Sizlere bu bölümde 10 kitap önerisi değil aslında 10 iyi arkadaş önerisi verdiğimi düşünüyorum.
Geçmişte bugünün insanları için çabalayan insanların bugünleri nasıl değiştirdiğini anlatmaya çalıştım bu bölümde.
Kahramanlarımızın her biri farklı coğrafyalardandı belki ama acıları evrensel.
Bu podcastta söylediğim bütün filmleri, belgeselleri Instagram'ıma zaten koyacağım.
Beni Instagram'dan takip etmek isteyenler için adresim Ortamlarda Satılacak Bilgi.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isteyenler bana bu adresten ulaşabilir.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın bay bay. Cambly
Kids'in %60 indiriminden yararlanmak için ise 60OSBKIDS kodunu kullanarak hemen abone olabilirsiniz.
Sınırlı sayıda kişi için geçerli.
Bu büyük indirimi kaçırmayın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
