
İnsanlar dünyayı olduğu gibi değil, algıladıkları gibi yaşar.
Yani bir olayın kendisi ile o olaya verilen anlam farklı şeylerdir.
Ve çoğu zaman davranışlarımızı belirleyen şey olayın kendisi değil, ona yüklediğimiz anlamdır.
Bu yüzden aynı olay iki farklı insanda tamamen farklı sonuçlar doğurabilir.
İnsan başına gelen her şeyi anlamak zorunda değildir.
Ama yaşadığı her şeyin onu olgunlaştırmak için geldiğini fark edebilir.
Dağların olacağını kabul ettıgımız, ama yokuşlardan koşarak inmeyi de hak ettıgımız bir hayatı hepımız için diliyorum.
Transkript
Bir gün karşınızdaki dağ o kadar geride kalacak ki onu neredeyse göremeyeceksiniz.
Ama ona tırmanmayı öğrenirken dönüştüğünüz insan o sonsuza dek sizinle kalacak.
Dağınızın amacı buydu. Herkese merhaba, ben İlke.
Hepiniz hoş geldiniz. Hepiniz için güzel bir bölüm olacağını düşünüyorum bu bölümün.
Herkes hazırsa başlıyorum.
Girişte okuduğum bu cümleyi ilk okuduğumda Darth'a oku tam 12'den vurmuşum gibi hissetmiştim.
Sizinle de bu hissimi, farkındalığımı paylaşmak istiyorum.
Belki aranızda tam olarak bunları duymaya ihtiyacı olanlar vardır.
Hepimizin aşmaya çalıştığı, içinde bulunduğu imkanlar ve imkansızlıklar var.
Bunlara bir üniversite sınavını kazanmayı, iş hayatımızda bir yere gelmeyi, zayıflamayı, muhtelif insan dertlerinin hepsini ekleyebiliriz.
Bunlar yaşadığımız dönem içerisinde hepimize içinden çıkılması imkansız durumları, yönetmesi çok zor duyguları, hayatın bize neden bu kadar zor olduğunu ve adil bir yer olmadığını bize
verilmeyen bir şey olduğunu düşündürebilir.
Haksızlık edildiğini, eşitsizliği, dünyanın geldiği noktayı eleştirirken yaşadığımız durumdan yine de sıyrılmaya başarmaya çalışırız.
Bu insanın yaratılış olarak fıtratında olan bir durum.
Çünkü hepimiz hayatta kalma içgüdüsüyle yaşıyoruz.
Bir olayı yaşarken her zaman sağduyulu davranmamız çok ütopik bir olay olur.
Hiçbirimiz robot değiliz ama Neyi öğreniriz?
Başa çıkabilmeyi öğreniriz.
Dayanma kapasitemiz artar.
Bunun adı nedir? Bunun adı tecrübedir.
17 yaşında hayata karşı olan tecrübemizle 27 yaşında hayata karşı olan tecrübemizi kıyas edebilir miyiz?
Etmemeliyiz. Ne kadar saçma bir fikir geldi değil mi şu anda kulağa?
O zaman neden kendimizi olayları yaşarken çok aşağı çekeriz?
Çünkü bu konuyla nasıl başa çıkabileceğimizi bildiğimiz bir veri yok elimizde.
Ama zamanla bu veriyi kazanırız değil mi?
Şimdi şunu düşünelim.
Erkek egemen bir şirkette başta her şeyin normal olduğunu ama sonradan bu normalliği anormal bulan bir kadın.
Tersini yaşamasaydı bu durumun.
Bunun bir rahatsızlık olduğunu nasıl fark ederdi?
Fark etmesi onu rahatsız etti.
Bu durumla başa çıkmak zorunda kaldığı için çok rahatsız olduğunu düşünelim.
Bambaşka bir versiyonda bir kadının aynı şeyi yaşadığını gördüğünde ne yapar?
Anlar değil mi? Fark eder.
O zaman ne oldu? Tecrübesi onu bir adım öne geçirdi.
Ona bu konuyla ilgili destek olabilir.
Neden? Çünkü tecrübesi var.
O zaman kendimize bilmediğimiz yerden haksızlık etmemeliyiz diyebilir miyiz?
Şimdi bu verdiğim örnek size çok basit gelebilir.
Ben de zaten basit olsun istiyorum.
Neden? Çünkü insana bildiği şey kolay gelir.
Biz bilmiyoruz diye, daha önce karşılaşmadık diye.
Başımıza gelen herhangi bir problem sadece bizim dünyamızın en büyük problemi olabilir.
Bunun başka dünyalarda çok basit ya da halledilebilir oluşunu bilmek, bizim içinde bulunduğumuz durumu daha kolay idare edebilmemizi, işte bir bakımı içimizi rahat ettirmemizi
sağlar demek istiyorum.
Yani bunu anlatmaya çalışıyorum burada.
Bizim dünyamızda o anda bir çözümünün olmaması, hayatın bizi istediği kıvama getirmesi durumu.
Dağımıza tırmanırken hebeimize koyduklarımız, tecrübelerimiz olacak ve bu tecrübeler her zaman bizi daha güçlü kılacak.
Dağımızın amacı bu. Şimdi psikoloji bize şunu söylüyor.
İnsan en çok zor zamanlarında değişir.
Travma sonrası büyüme diye bir kavram var.
Bunu ilk bölümlerimizde konuşmuştuk.
Bazı insanlar yaşadıkları dağlardan sadece kurtulmuyor.
O dağlar onları başka bir insana dönüştürüyor.
Bu yüzden bazı mücadeleler hayatımıza bir ceza olarak değil bir dönüşüm alanı olarak geliyor.
Ama burada önemli bir nokta var.
Biraz önce bahsettiğim giriz yıhanı yaptığım.
İnsan zorluğu yaşarken çoğu zaman sadece acıyı görüyor.
Psikolojide buna daralan bilinç deniyor.
Zor bir olay yaşadığımızda zihnimiz olayı sadece tehdit olarak algılıyor.
Bu yüzden de anlamı göremiyoruz.
Tasavvuftaysa buna başka bir yerden bakılıyor.
Çok seviyorum düşünceyi bu perspektiften bakmayı ben şahsen.
Tasavvuf diyor ki her imtihanın içinde insanın kendine dair bir hakikat gizlidir.
Ama o hakikat olayın içindeyken değil insan bakışını değiştirdiğinde görünür.
Yani mesele dağın kendisi değildir.
Mesele o da hangi gözle baktığımızdır.
Psikoloji bize perspektifin değişebileceğini söylüyor.
Tasavvuf da kalbin değişebileceğini söylüyor.
O zaman ikisi aynı kapıya çıkıyor.
yaşadığı olayı sadece bir yük olarak görmeye devam ederse o yük onu ezer.
Ama olayın içinde kendine dair bir bilgi aramaya başladığında aynı şey bir öğretmene dönüşür değil mi?
Bu yüzden bazı insanlar yaşadıkları şeylerden kırılarak bazıları da derinleşerek çıkıyor.
Çünkü aynı dağı yaşayan herkes aynı insana dönüşmüyor.
Dönüşümü belirleyen şey ne?
Başımıza gelenler değil.
Onlara nasıl baktığımız.
Burada anlatmak istediğim şey perspektif.
Yakınında bir şeyi çok net göremeyebiliriz.
Ama açımızı biraz değiştirirsek farklı yönlerini görebiliriz.
İnsan bir günde her şeyini kaybedebilir.
Birikimini, işini, kariyerini, ailesini, sahip olduğumuz hiçbir şey sonsuza dek bizimle değildir.
Ne olur kaybedince insan?
Sudan çıkmış balık olur değil mi?
Neyi arar? Balık suyu arar.
Suyu arayan balık suyu bulabilir.
Ama onu yaşatacak suyun bir faunusta mı, bir derede mi, yoksa bir okyanusta mı olduğunu o sulara girmeden bilemez değil mi?
Nereden bilsin? Bu ne demek?
İçinden çıkılması zor bir durumda mental olarak, duygusal olarak kötü olduğumuz bir yerde yolumuzu bulmaya çalışırken neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilemeyiz.
Bunu ancak deneyimleyerek öğrenebiliriz.
Bize hiç hizmet etmeyen bir duyguyu, Kurtuluş olarak görebilir.
Buna inanabilir.
Bu duygunun kendi etiğimizle ya da hayatın etiyle uyuşmadığında onu bırakmamız gerektiğinde yanlışı görüp bunu bırakabiliriz.
Bu bizi o an ona inandığımız için kötü biri yapmaz.
Bu bizim için sadece bir öğretidir.
Deneyimdir. Ve deneyim her şeydir.
Bugün doğru gelen bir yol bir hafta sonra doğru gelmeyebilir ya da his.
İyi geleceğini zannedebiliriz.
Ama zannetmek bilmek değildir.
Bildiğimizde onu bırakabiliriz.
Bu yine ne yapmaz?
Bizi kötü biri yapmaz.
Aksine bizi içimize, özümüze bir adım daha yaklaştırır.
Dağımızın amacı bu.
Şimdi tüm bu anlattıklarımı şöyle bir toparlayacağım.
İnsan gerçekliği değil yorumu yaşar.
Bakın bu çok önemli.
Sosyal psikolojinin temel varsayımlarından biri şu.
İnsanlar dünyayı olduğu gibi değil, Algıladıkları gibi yaşar.
Yani bir olayın kendisiyle o olaya verilen anlam farklı şeylerdir.
Ve çoğu zaman davranışlarımızı belirleyen şey olayın kendisi değil ona yüklediğimiz anlamdır.
Bu yüzden aynı olay iki farklı insanda tamamen farklı sonuçlar doğurabilir.
Şimdi çerçeveleme.
Sosyal psikolojide framing effect diye bir kavram var.
Bir olayın nasıl çerçevelendiği insanların onu nasıl deneyimlediğini değiştiriyor.
Örneğin şimdi bir kişi zorluğu haksızlık olarak çerçeveliyor.
Bir başkası aynı zorluğu gelişim süreci olarak çerçeveliyor.
Gerçek değişmiyor ama deneyim değişiyor.
Anlam arama eğilimi. İnsan zihni rastgelelikten hoşlanmıyor.
Bu yüzden insanlar yaşadıkları olaylarda anlam arama eğiliminde oluyorlar.
Yine sosyal psikoloji bunu insanın temel bilişsel ihtiyaçlarından biri olarak görüyor.
Çünkü anlam bulunduğunda kontrol hissi artıyor, psikolojik dayanıklılık yükseliyor, kişi kendini kurban gibi hissetmiyor.
Perspektif davranışı değiştiriyor.
Bir olayın nasıl yorumlandığı sadece duyguyu değil davranışı da değiştiriyor.
Aynı zorluk bir insanı geri çekebilir, başka bir insanı daha güçlü hale getirebilir.
Fark çoğu zaman olayın kendisinde değil zihinsel çerçevede.
Sosyal psikoloji bize şunu gösteriyor ki insan yaşadığı şeyden çok ona nasıl baktığıyla şekilleniyor ve bazen Hayatın içindeki o dönüşüm olayların değişmesiyle değil perspektifin
değişmesiyle başlıyor.
Bir dervişe yolun neden bu kadar zor diye sormuşlar.
Derviş şöyle cevap vermiş.
Yol zor değil. İnsanın içindeki yukarı.
Belki de hayatın dağları da böyledir.
Biz o dağları aşmaya çalışırken fark etmiyoruz ama aslında o yol bizi yavaş yavaş değiştiriyor.
Ve bir gün geriye dönüp baktığımızda şunu anlıyoruz.
Dağ orada. Hala orada ama o dağa tırmanırken dönüşen insan artık eski insan değil değil mi?
Şimdi yorum olarak şunu katmak istiyorum.
Benim yorumum insan başına gelen her şeyi anlamak zorunda değildir ama yaşadığı her şeyin onu olgunlaştırmak için geldiğini fark edebilir.
Dağların olacağını kabul ettiğimiz ama yokuşlardan koşarak inmeyi de hak ettiğimiz bir hayatı hepimiz için diliyorum.
Dinleyen herkese çok teşekkür ediyorum.
Takip etmenize de çok ihtiyacım olduğunu bilmenizi isterim.
Eğer bu dinlediğiniz ilk bölümse kanala göz atmanızı da şiddetle tavsiye ediyorum.
Bir sonraki bölümde görüşene kadar kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
