
Bir Şey Yapamıyorsan, Bir Şey Yap II: Depresyon
8 Nisan 2026 · 11 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Kimse seni tamamlamak zorunda değil.
Çünkü sen eksik doğmadın.
Ama çoğumuz…
değerimizi başkalarının ilgisine, sevgisine, varlığına bağlayarak yaşıyoruz.
Birinin gelmesiyle iyi, gitmesiyle eksik hissediyoruz.
Bu bölümde şunu konuşuyoruz:
Kendinin her şeyi olmak ne demek?
Kendi duygunu regüle edebilmek.
Kendi kendine yetebilmek.
Sevilmeyi istemek ama ona muhtaç olmamak.
Bu bir yalnızlık hikayesi değil.
Bu, içinde yaşayabileceğin bir sistem kurma meselesi.
Transkript
Arkadaşlar herkese merhaba, ben İlke.
Hepiniz hoş geldiniz. Bir şey yapamıyorsan bir şey yap bölümümüzün devam niteliğini taşıyan ama aslında başka konulara da değindiğim böyle tam Olduğu Kadar yansıtan bu bölümü sizler için yapmak
benim için şereftir.
Hepinizi çok seviyorum ve hazırsanız başlıyorum.
Size bu hikaye senden Uzun Osman adlı kitabı neden okumanız gerektiğini düşündüğüm bir bölüm hazırlamıştım hatırlarsanız ve orada altını çizdiğim bir cümleyi okumuştum.
Şimdi cümleyi şöyle bir hatırlayalım.
İnsan şahsi hayatının sürdürülebilirlikle ilgili olan kısmını değişken, kendinden bağımsız olarak hareket eden, fani bir şeye bağlarsa ayvayı yiyor gerçekten de.
Tam olarak bu cümleden hareket ederek anlatmaya çalışacağım.
Ayvayı yediğimiz kısımda depresyon konuştuğumuz için aşk olarak ele alacağım.
Benim deneyimim bu yönde çünkü.
Şimdi birini seviyoruz, çok seviyoruz, hayatımızı alıyoruz.
Eksikleriyle seviyoruz.
Tamam olmasak da onunla tamam olduğumuzu hayal edip ya da bir gün belki tamam olacağımız olan inancımızla ne yapıyoruz?
Seviyoruz. Önceliklerimizi değiştiriyoruz.
Sevdiğimiz şeyler değişiyor.
Önceliğimizi ilişkimiz yapıyoruz.
Kendimizi ikinci sıraya bile almadan devam ediyoruz.
Tökezleyeceğimize, en çok kendimize ihtiyacımız olacağını hiç anımsamıyor.
Tüm mental sağlığımızı, hayatımızı yaşarken gereken enerjiyi o kişiden alıyor.
O kişinin bataryası ya da bize hissettirdiği kadar yaşıyoruz.
Sonra birden bu kişi hayatımızdan çıktığında ya da onu kaybettiğimizde her neyse yaşanan durum.
Ne oluyor? Kendimizde kalıyoruz.
Peki sonra? Sonra kocaman bir boşluğa düşüyoruz.
Bilmiyoruz ki biz. Birine günaydın demeden aymıyor muydu gün?
O gün modumuzun yüksek olması için başka birinden bir şey mi duymamız gerekiyordu illa?
Hatırlamıyoruz. Lastiği patlamış bir araba gibi bekliyoruz.
Yolda kaldık. Biri lazım ama gücümüz yok.
Geçici bir yama ile durumu düzeltiyoruz.
Lastik değişir sonra, şimdi değil.
İşte bu durum bizi o depresyona sokan durumlardan bir tanesi için örnekte.
İnsanın kendisine verdiği zararı başkası ona veremez.
Öncelikle bunu kendim çok acı bir şekilde tecrübe ettiğim için size bunu söylemek istiyorum.
Bu tarz olaylarda genelde karşı tarafı suçluyoruz.
Peki suçlu kim?
kendi hayatımızın tüm kontrolünü bir başkasının varlığına ve onun hayatına göre yaşıyorsak suçlu gerçekten karşı taraf mı?
Bir ilişki yaşanırken her iki tarafta birlikteliğin devam etmesini istiyorsa sorumluluk alır değil mi?
Karşı tarafı önemser ve karşımıza çıkan problemlerle de potansiyelimiz kadar, öğrendiğimiz kadar, bildiğimiz kadar çözeriz ya da ne yaparız?
Kaçarız. Konuştuğumuz şey bu değil.
Elbette ikili ilişkilerin her birinde emek vardır.
Emeksiz yürümez. Sağlıklı bir şekilde.
Kimi nereye koyman gerektiğini bildiğin ilişkide ne kadar emek verirsen ver, bu ilişki ne kadar sürmüş olursa olsun, ilişkiyi yaşarken kendini çiğnemediğin için, onu unutmadığın için toparlanman
daha kısa sürüyor ve en az hasarla da atlatıyoruz bu durumu.
Biz bu durumun tam tersi olan kısmını konuşuyoruz.
Biri hayatımızdan gitmiş olabilir, bu durum iyi ya da kötü sonlanmış olabilir.
Hak edilmeyen yenilgiler durumların içerisine kalmış olabiliriz.
Nefes alırken içimiz içimize batıyor gibi gelebilir.
Darma duman olabiliriz.
Hiçbir şeyden tat almıyor ve bu yenilgileri hazmedemiyor olabiliriz.
Yenilgiler her şey olabilir.
Birinin bizi bırakması, yarı yolda kalmak, hayatın bizim yanımızda olmadığını düşünmek, verdiğimiz tüm çabanın boşuna gitmiş olması çoğaltabiliriz.
Öyle ki o kadar kötü hissederiz, öyle bir farkındalığa erişiriz ki...
Gidenin geri dönmesi bile durumu kurtarmaz.
Bunun sebebini karaktere bağlayabiliriz.
İşte soğudum diyebiliriz.
Yine örnekleri çoğaltabiliriz.
Ama biz çok yüksek bir hızda gidiyorken işte boş bir yolda böyle bir hız yaptığınızı düşünün.
Ve hayat karşınıza kocaman bir duvar çıkarıyor.
Artık hızı kesemiyoruz.
İşte kessek bile duramayacağımız için de ne yapıyoruz?
Kabul ettiğimiz bir kaza yapıyoruz.
Tamam mı? Durum tam olarak bu bence.
Neden yaşadık bu kazayı?
Kendimizi önceliklendirmediğimiz bir başkasının duygu durumuna göre yaşamamız neye mal oldu?
Bize mal oldu. Şimdi burada devreye affetmek giriyor tamam mı?
Bu farkındalığa geldiğimizde kendimizi affetmemiz gerekiyor.
Biraz ağır oluyor. İşte bu noktada affedemeden hemen önceki çıkışta benim size o bir önceki bölümde işte bahsettiğim benim çok parça parça dediğim yerde oluyorsunuz.
Varan bir. Kendini suçlamak.
O kadar bir şey yapamama, o kadar kendini önemsememe durumu ki işe giderken giydiğin eşofmanın bile farkında olmamak.
O gün hiç su içmemişsin ama sorun o gün su içmemen değil, su içmediğini fark bile etmemen.
Öncelikle kendimizi affedeceğiz.
Ne yapmış olursak olalım, ne yaşadıysak, ne yaşattıysak, hiç bakın hiç önemli değil.
Olmuş olanı değiştiremeyiz.
Kendimizden bu kadar ümidi keserek devam edemeyiz.
Affedeceğiz kendimizi. Biz de hata yaparız.
İnsan şaşar. Bu çok doğal.
Ama bir öncekinde de aynı hatayı yapmıştım diyebilirsin.
Evet demek ki anlamamışsın.
Bak yine aynı noktaya geldin.
Yani bu dünyanın sonu değil.
O zaman ne yapacaksın? Bunu yapmayacaksın.
Ne oldu? Fark ettin.
Neyi? Ne yaptığını.
Bu noktada çok önemli ve çok sağlıklı bir psikolojide değilseniz eğer ki değiliz.
Hani bu noktada. Bunu kendinize söylemek yerine kendinize olan saygınızı daha da yitirebilecek türlü çeşit eylemlerde bulunabilirsiniz.
Nasıl yani? Şöyle atıyorum alkol kullanmıyorsunuz ya da işte çok sık kullanmıyorsunuz normalde ama alkole çok düşmek gibi.
Kimseye değer vermediğiniz için çok kolay günlük ilişkiler yaşamak gibi.
Sorumsuzluk olabilir. Hiçbir şey yapamama hali benim yaptığım gibi.
Bu örnekler ilk aklıma gelenler.
Çevrenize şöyle bir bakın.
Suçladığınız çok değişti dediğiniz ya da hayatına artık tasvip etmediğiniz o insanların ya da sizin diyeyim.
Muhakkak bir derdi olduğunu fark edeceksiniz.
Ben bunu şeye benzetmiştim kendimde.
Bunun bir elbise olduğunu düşün.
Çok giymek istiyor olabilirsin ama bedeni sana uygun değil dedim.
Yani bu elbisenin sende duruşu çok komik.
Yakışmıyor. Bir asalak gibi yaşamanın bana yakışmadığını kendime yüksek sesle söyleyememiştim.
Ama bir elbise metaforu.
Yemin ediyorum bakın komik geliyor yani inandırıcı gelmiyor olabilir ama yani bu böyle zaten hani böyle bir anda olmuyor yani vahiy gelmiyor.
O kadar süre durduktan sonra insan artık o durumdan rahatsız olduğunda bunu fark ediyor.
Yani ben bunu fark ettiğim noktada bunu demiştim.
Bir elbise metaforu her şeyi halletmişti.
Yakışmıyor demiştim yakışmadı.
İşte terapi hani bu yüzden mesela ilk bölümde de hani terapi almalıyız terapi alabiliriz belki vesaire bu kadar üstünde o yüzden durmuştum.
Çünkü insan en çok kendine kör oluyor.
Neyi neden yaptığını asla çözümleyemeyebiliyor.
Ve bu çok doğal. Çünkü zaten odak iyi olmak olmuyor.
Hani o enerji olmuyor.
İlk bölümde bunu konuşmuştuk.
Böyle bir süreçte terapi almanın en doğru şey olduğunu düşünüyorum.
Kendinin her şeyi olmak.
Biraz burayı açacağım ve bölümü sonlandıracağım.
Çoğu insan başka birinin şehrinde bir misafir gibi yaşıyor tamam mı?
Bunu çoğumuz yapıyoruz. Bu ne demek?
Sevilmek için izin istiyoruz.
Değer görmek için kapı çalıyoruz.
Ama bir gün anlıyoruz ki sürekli dışarıdan aldığın hiçbir şey kalıcı değil.
Şimdi burada şöyle bir betafor buldum.
Bizim için de, sizin için de yani.
Kendi şehrimizi kuracağız tamam mı?
Sokaklarını kendimiz inşa edeceğiz.
Işıklarını kendimiz yakacağız.
Güvenliğini kendimiz sağlayacağız.
Ve diyeceğiz ki artık kim gelirse gelsin ev sahibi benim.
Ev sahibi sensin.
Kim giderse gitsin, ben hala ayaktayım.
Yani sen hala ayaktasın.
Çünkü artık birine ait bir oda değil, başlı başına bir şehir olacağız.
Tamam mı? Şimdi bunu açacağım, ne demek istediğimi.
Psikolojik olarak açacağım. Bunu da yapmayı çok sevmiyorum aslında.
Ama bir gün biri şey dedi.
Yani bölümü dinledikten sonra yani bölümü dinlerken psikolojik olarak da bunun da bir yeri olduğunu bilmek bana kendimi çok iyi hissettirdi dedi.
Hani bunları araştırdıktan sonra yani inandıktan sonra emin olduktan sonra sizinle paylaşıyorum.
Bunları böyle bomboş anlattığımı düşünmeyin sakın.
Şimdi bu metafor aslında üç temel psikolojik yapıya dayanıyor tamam mı?
Birincisi dışsal yani içsel regulasyon.
Bu ne demek? Çoğumuz dedik ya değerimizi başkalarının ilgisinden alıyoruz, sakinliği başkalarının davranışlarına bağlıyoruz diye.
Ama kendi şehrimizi kurduğumuzda duygularımızı regüle etmeye öğreneceğiz ve kendi kendine yeten bir psikolojik sistem kuracağız kendimize.
Yani işte beni kim seviyor yerine ben kendimle nasıl bir ilişki kuruyorum diyeceğiz.
İkincisi bağımlılık yani psikolojik özellik.
Bu noktada insan bunun bir...
biri söylüyor bunu ama bunu not almamışım.
En sağlıklı haline kendine koşulsuz değer verdiğinde ulaşıyormuş.
Yani kendi şehrin olmak, onay bağımlılığını bırakmak ve sevilmeyi istemek ama ona muhtaç olmamak demek.
Üçüncüsü dağılma korkusu.
Bu da içsel güven. Buna en yakınım yaşadı.
Bu çok doğru. İnsan neden başkalarına bu kadar tutunuyor?
Çünkü yalnız kalınca dağılacağını sanıyor.
Ama gerçek şu, dağılmıyorsun.
Sadece kendi sistemin olmadığı için Panik diyorsun.
Ve kendi sistemini kurduğunda şu anda buz sistemi kurmadan önceki geçirdiği panik atak, anksiyete, türlü çeşit kaygı, buz hiçbiri yok arkadaşlar.
Size yemin ederim yok. Yani ne diyeceğiz?
Toparlıyorum. Kendi şehrin olmak eşittir.
İçinde kalabildiğin bir yer inşa etmek diyeceğiz.
Birine ait olmaktan vazgeçtiğim gün kendime ait bir hayat kurmaya başladım ve başardım.
Şimdi diyorum ki artık siz de...
Kimse beni tanımlamıyor.
Çünkü ben eksik değilim.
Ben bir sistemim. Bunu fark edip bu cümlenin üzerinde devam etmenizi istiyorum.
Burada yapmaya çalıştığım şey tamamen kafa açmak.
Şimdi depresyon konuşuyoruz.
Depresyon konuşmak istiyorsunuz.
Ben bunu sadece depresyonumu aşkla yani aşk özelinde yaşadığım için bunlara değinebiliyorum.
Çünkü benim deneyimim bu yönde.
Bu çok ucu açık bir konu aslında.
Hiçbirimiz... Hiç kimse, hiç diğerinin ne yaşadığını, ne şekilde yaşadığını bilemiyoruz, anlayamıyoruz.
Hikayelerimizin konuları aynı olsa bile yaşadığımız şeyler birbirinden çok farklı.
İnsan kötü bir psikolojideyken...
Kendi üzerinde tespitler yapmak ya da kendindeki sıkıntıyı bulmak vs.
çok zor olabiliyor. Normalde bir başkası yaşasa çok kolay yani çıkış yolu sunabileceği ya da yardımcı olabileceği bir şeyi kendisi fark edemeyebiliyor.
Bu bir eksiklik değil arkadaşlar.
İnsan bunu böyle bir durumdayken fark edemiyor.
Ben sizden sadece şunu rica edeceğim.
Bu bölümü dinledikten sonra...
işte bir şey yapamıyorsan bir şey yap bölümünü ilk bölümü geri dönüp dinlemenizi istiyorum.
Bence çok daha net oturacak.
Yani bu bölümde bir kayma olmuş.
Aslında bence ilk bölümün bu.
Diğer bölümün ikinci bölümü olması gerekiyormuş ama ben o şekilde dinlediğinizde benim size ne anlatmam gerektiğini anladığınızda yani çok daha net oturacağını düşünüyorum.
Umarım faydalı olur. Umarım böyle ışık yakabilirim.
Umarım fark edebilirsiniz bazı şeyleri.
Herkese iyi gelmesini diliyorum.
Haftaya görüşürüz. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
