
Acı, kimini yakar kimini olgunlaştırır. Mevlâna’nın teslimiyetinde, Frida’nın direnişinde aynı hakikat saklıdır: Acı, kaçtığımız değil, içinden geçtiğimiz bir öğretmendir. Bu bölümde acıya yüklediğimiz anlamı, onun bizi büyüten ya da tüketen yanlarını konuşuyoruz. Acın seni büyütüyor mu, yoksa içinde mi hapsediyor?
---
Instagram: oldugukadarrpodcast
Transkript
Herkese merhaba, ben İlke.
Hepiniz hoş geldiniz. Acı hakkında konuşacağız bu hafta.
Acının insanı büyütmesini, acıya göre küçülmeyi, aslında bir bakıma acının neresine durmamız gerektiğini düşünüp, nispeten doğru yolu bulmaya çalışacağız da diyebiliriz.
Hadi başlayalım. Öncelikle acı nedir?
Acı, insanın bir zarar veya tehdit karşısında verdiği bedensel ya da duygusal tepkidir.
Genellikle kayıp, hayal kırıklığı, reddedilme, özlem veya suçluluk gibi duygulardan kaynaklanır.
Bu durumda fiziksel bir yara yoktur ama kişi yoğun bir rahatsızlık hisseder.
Acı çekmek bu durumu deneyimlemek ve hissetmek anlamına gelir.
Kısaca acı bir şeye duyulan rahatsız edici farkındalıktır.
Acı çekmek ise bu farkındalığın insanı etkilemesi, zorlamasıdır.
Psikolojiye göre acı değişime direncimizle ilgilidir.
Bir şeyi, birini, bir hali kaybettiğimizde beynimiz hala eski haliyle bağ kurmak ister ama gerçek değişmiştir.
İşte bu farktan doğan çatışma acıdır.
Bir başka deyişle acı, artık olmayan bir şeye tutunmaya devam etmektir.
Felsifi olarak acı, varoluşun kaçınılmaz bir parçası.
Nietzsche diyor ki, acı çekmeyen büyüyemez.
Yani acı bir öğretmen gibidir, bizi dönüştürür, yüzleşmeye zorlar, kim olduğumuzu hatırlatır.
Buda ise şöyle diyor, acı kaçınılmazdır, ıstırap ise tercihtir.
Yani acı, Gelir ama biz o acıya nasıl anlam verirsek onun hayatımızdaki etkisini öyle belirleriz.
Şimdi bu iki filozofun söylediklerinden yola çıkarak acının insanı nasıl büyüttüğünü ve acının insanı nasıl küçülttüğünü psikolojiyi de ele alarak ilke penceresinden size aktaracağım.
Birincisi acı farkındalığı arttırır.
Psikolojik acı neydi? Beynin tehlike veya uyumsuzluk sinyaliydi.
Yani bir şeyin eskisi gibi işlenmediğinde değişiklik gerektirdiğini veriyordu değil mi?
O zaman acı kendini tanımanın başlangıç noktasıdır diyebilir miyiz?
Bu denkleme göre diyebiliriz.
İnsan acı çektiğinde otomatik olarak kendine neden böyle hissediyorum diye sorar.
İşte bu soru farkındalık doğurur.
Farkındalık da değişimin temelidir.
İkincisi ise acı duygusal dayanıklılığı geliştirir.
Kolejde resilens denilen bir kavram var.
Zorluklara rağmen toparlanabilme gücü.
Acı çeken kişi duygusal olarak sarsılsa da yeniden ayağa kalkmayı öğrenir.
Her yaşadığı zorluk bir sonraki benzer durumda daha güçlü, daha bilinçli tepki vermesini sağlar.
Yani acı duygusal kas kazandırır.
Acı değerleri yeniden şekillendirir.
Acı yaşamış insanların çoğu önceliklerini yeniden şekillendirir.
Neyin gerçekten önemli olduğunu fark eder ve bu fark ediş kişiyi daha anlam odaklı bir yaşama yönlendirir.
Viktor Frankl'i İnsanın Anlam Arayışı adlı kitabında şöyle diyor.
İnsanın hayatta kalmasını sağlayan şey, acının yokluğu değil, acısına rağmen bir anlam bulabilmesidir.
Şimdi bu alıntıya göre iki farklı örnek vereceğim.
Mevlana ve Firda.
Mevlana, 1207 yılında Belh şehrinde doğdu.
Babası Bahaeddin Veled, dönemin önemli din alemlerindendi.
Moğol istinaları nedeniyle aile Anadolu'ya göç etti.
Mevlana Konya'da eğitim aldı, medreselerde dersler verdi ve din bilgini olarak tanındı.
1244 yılında Şems Tebrizi adlı bir dervişle tanıştı.
Bu tanışma onun hayatındaki dönüm noktası oldu.
Şems, Mevlana'nın bilgiye dayalı din anlayışını sorgulamasına yol açtı ve onda derin bir ruhsal dönüşüm başlattı.
Mevlana kısa sürede Şems'e büyük bir manevi bağla bağlandı.
Ancak çevresindekiler bu yakınlıktan rahatsız oldu.
Şems birkaç kez Konya'dan ayrıldı.
Sonunda bir gece ansızın kayboldu.
Öldürülmüş olabileceği düşünülür.
Bu kayıp Mevlana'da büyük bir yıkıma neden oldu.
Uzun süre onu aradı, bulamadı.
Bu acı dönemde şiire yöneldi.
Mesnevi adlı eseri bu dönemin ardından yazdı.
Schemes'de yaşadığı derin kayıp Mevlana'nın düşüncelerini dönüştürdü.
İnsan sevgisi, hoşgörü, içsel arayış ve ilahi aşk üzerine kurulu bir öğreti geliştirdi.
1273'de Konya'da ölüyor.
Mezarının bulunduğu yer bugün Mevlana Müzesi olarak biliniyor.
Frida Kahlo 1907'de Meksika'da doğdu.
Çocuk yaşta geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir bacağı diğerinden ince kalıyor.
18 yaşında ağır bir trafik kazası geçirdi.
Omurgası, kaburgaları ve pelvis kemiği kırıldı.
Uzun süre yatağa bağlı yaşadı ve 30'dan fazla ameliyat geçirdi.
Kazadan sonra resim yapmaya başladı.
Yatakta geçirdiği dönemlerde tavana yerleştirilen bir aynayla kendi portrelerini çizdi.
Resimlerinde genellikle acısını, bedenini ve kimliğini konu aldı.
1929'da ünlü ressam Diego ile evlendi.
İlişkileri fırtınalı geçiyor baya.
Her iki taraf da defalarca aldatıyor.
Frida hastalıklarını, düşüklerine ve fiziksel acılarına rağmen üretmeye devam ediyor.
Sanatında kadın bedenini, doğurganlığı, ölümü ve acı kimlik temalarını işliyor.
1953'de bacağı kesiliyor.
Buna rağmen sergi açılışına yatakla getiriliyor.
1954'te akciğer embolisi nedeniyle 47 yaşında ölüyor.
Hayatı boyunca fiziksel acıdan kurtulamıyor.
Ancak acısını sanata dönüştürerek dünyada simge haline geliyor.
Her iki hikayede de görülen ortak nokta kayıp.
Mevlana, Şems'in kaybıyla ruhsal bir ölüm yaşıyor.
Frida ise bedeninin kırılmasıyla fiziksel bir ölümle yüzleşiyor.
İkisinin de hayatında bir önce ve sonra var.
Acı o çizgiyi çekiyor.
Psikolojide bu noktaya dönüşüm krizi deniyor.
Büyük bir kayıptan sonra kimliğini yeniden tanımlamak zorunda kalır.
Acı, kimliğin eski halini çözer.
Kişi artık eskisi gibi olamaz.
Bu süreç yangın deyimiyle ölüm yeniden doğum arketipi.
Yani insanın içindeki eski yapı ölür, yeni bir bilinç doğar.
Mevlana bu ölümü şems gitti, ben piştim diyerek yaşadı.
Kayıp onu ilahi aşka yöneltti.
Frida ise bedenim kırıldı ama resmim ayağa kalktı diyerek fiziksel acısını yaratıcı bir dile çevirdi.
İkisinin de ortak noktası şu, acıdan kaçmadılar.
Onunla oturdular, onu dönüştürdüler, sonunda başkalarına ışık oldular.
Psikolojik olarak bu, post-tramvatik büyüme kavramının özü.
Bazı insanlar travmadan sonra sadece iyileşmez, daha derin, bir farkındalık düzeyine çıkıyor.
Bu farkındalık, hayatın kırılganlığını kabul etmekle ama yine de anlam bulmayı seçmekle ilgili.
Mevlana'nın yolu doğunun mistik kabullenmesini temsil ediyor.
Acı insanın Tanrı'ya yaklaşmasının aracıdır.
Frida'nın yolu Batı'nın varoluşçu isyanıdır.
Acı kaçınılmazdır ama ondan anlam yaratmak insanın özgürlüğüdür.
İkisi birleştiğinde ortaya şu çıkıyor.
İster inançla ister sanatla olsun acı insanı kendine döndüren en saf ayna.
Ve bu aynaya bakabilen kişi artık başkalarının da yolunu aydınlatır.
Burada anlatmak istediğim şey şu.
Acının esiri olmamalıyız.
Evet. Belki de hiçbirimiz acının nedenini bulamayacağız.
Ben bunu niye yaşadığımızı.
Ama onun bizi kim yapmaya çalıştığını fark ettiğimizde acı artık düşmanımız değil öğretmenimiz olacak.
Şimdi bir de madalyonun diğer tarafı var.
Acıya tutunup esiri olan, bu yüzden kendini, düşüncesini, sağlığını, mental sağlığını kaybeden insanlar.
Ona da yine örnekler verelim.
Van Gogh. Yaşadığı acı neydi Van Gogh'un?
Yoksulluk, dışlanma, yalnızlık, reddedilme.
Ne oldu? Sanatını acıdan besledi ama onu dengeleyecek bir anlam sistemi kuramadı.
Sonuç, kendi üç dünyasına sıkıştı, umutsuzluk döngüsünden çıkamadı ve 37 yaşında intihar etti.
Psikolojik açıklaması, uzun süreli acı öğrenilmiş çaresizlik yaratır.
Kişi acısının değişmeyeceğine inanıyor.
Mesaj ne peki buradan almamız gereken?
Acının içinde anlam aramak insanı büyütür ama değişmeyeceğine inanmak insanı felç eder.
İkinci örneğimiz Anna Karenina.
Edebi örnek ama bence bu evrensel bir gerçeklik.
Yani bence değil bu evrensel bir gerçeklik.
En sevdiğim kitaptır bu arada.
Yaşadığı acı ne? Tutkuyla bağlandığı aşk, toplum tarafından dışlanma ve suçluluk hissi.
Peki ne oluyor? Sevgiye değil acıya tutunuyor.
Benim için artık hiçbir umut yok dediğinde kendi yıkımını hazırlıyor.
Sonuç? Sonuç umutsuzluk onu intihara sürüklüyor.
Psikolojik açıklamasında Freud'a göre bu ölüm dürtüsüdür.
Kişi acıyı kontrol edemediğinde onu bitirmenin tek yolu kendini yok etmek sanılır.
Mesaj ne burada? Acıdan kaçmak da acıya saplanmak da aynı oranda tahrip edicidir.
Şimdi tüm bu örneklerden tüme varırsak şöyle bir değerlendirdiğimizde ortaya şu çıkıyor.
Bazı insanlar acıdan yeniden doğuyor.
Mevlana, Frida gibi.
Ama bazıları acıya doğrudan kimlik veriyor.
Ondan çıkamıyor. Vango, Anna Karenina gibi.
İkisi de acının içinden geçmiştir.
Biri acısını anlamlandırmış, diğeri onunla kendini tanımlamıştır.
İşte fark tam burada başlıyor.
Acıyı taşımak seni büyütür ama acıya tutunmak seni dondurur.
Şimdi sen söyle, hangi tarafta olmak seni sen kılar?
Acının esiri olmak mı, onun içinden geçmek mi?
Kendi tecrübelerimi ve düşüncelerimi de ekleyerek bir sonuca varacak olursak eğer, varacak olursam yani en azından ben şunları eklemek istiyorum.
Hak etmediğini düşündüğün bir şey yaşadığını düşünüyorsan bunun arkasını aramak senden eksiltir demiştim bir gün.
Konunun benimle hiç ilgisi olmadığı halde aldatıldığını tarafıma yıkmaya çalışan bir kadına.
Kimliğine, duruşuna hiç yakışmayan bir sürü şey yapmıştı.
Gözümün önünde oldu bunlar ve gördüklerimle duyduklarım karşısında lal olmuştum.
İşte o zaman anladım ki kin tutmak, nefret duymak, arkadan iş çevirmek, fallara düşmek, saplantılı takıntılı bir bireye dönüşmek.
Okey bak yaşadığın şey hiç kolay olmayabilir ve inanıyorum dünyan yani senin dünyan yıkılmış olabilir.
Gerçekten sahip olduğun öfkeyle dokuz köy yakacak olabilirsin ve evet haklı da olabilirsin.
Ama geldiğin noktada artık haklı olmak hiçbir işine yaramaz.
Nefretin ve acın insanlığının ve karakterinin önüne geçiyorsa kaybediyorsun orada.
Ve ta en başına gidelim olayın orada haklıydın.
Şimdi acının esiri olmuş.
Takıntılı, artık çoğu insanın saygısı olmayan birine dönüştün.
Gerçekten olması gereken bu muydu?
Bence değildi. O zaman ne yapıyoruz?
Kendi hayatımızın feridası oluyoruz.
Mevlana'sı oluyoruz.
Kendimizin her şeyi oluyoruz ama acının esiri olmuyoruz.
Teslim olmuyoruz.
Ne diyorum her zaman? Bize sadece biz de azımız günün sonunda.
Hayat uzun, yaşam çok güzel ve inanın bana ilahi adalet var.
Ne yapacağız? ağlamamızı istedikleri mendillerle halay çekeceğiz ve öyle bir dönüşeceğiz ki çektiklerimiz karşısında bize bunu yapanlar diyecekler ki keşke yapmasaydım.
Buraya kadar dinlediyseniz bilin ki kendinize olan inancınızı kaybetmediniz ve siz acıya teslim olan, acının esiri olan tarafta olmak istemiyorsunuz ve ben hepinizle gurur duyuyorum.
Bir sonraki podcastta buluşana kadar hoşçakalın diyorum.
Zehirden şifa, kahpeden vefa beklemeyin diyerek sonlandırıyor.
Bir de beni takip etmenizi çok rica ediyorum.
Görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
