
Bu bölüm yer altında geçen korku dolu 83 saati, Barbara Mackle olayını ele aldık.
Transkript
Merhabalar, Olay Yeri: Suç Hikayeleri Podcast'ine hoş geldiniz.
Yeni bölümleri kaçırmamak için bildirimleri açmayı unutmayın.
Şimdi gözlerinizi kapatın.
Sadece birkaç saniyeliğine etrafınızda dünyanın ışıklarını söndürün.
Hareket edemediğinizi hayal edin.
Kollarınız vücudunuza yapışık.
Bacaklarınız kısıtlı, ciğerlerinize dolan hava serin, nemli ve ağır bir toprak kokusu taşıyor.
Üzerinizde tam 45 cm kalınlığında ıslak, sıkışmış bir toprak tabakası var.
Bağırmak istiyorsunuz, ciğerlerinizi parçalarcasına çığlık atıyorsunuz.
Ama sesiniz sadece birkaç santim ötedeki ahşap duvara çarpıp geri dönüyor.
Yukarıdaki dünya sizi duymuyor.
Ormanın sessizliği çığlıklarınızı yutuyor.
Burası bir mezar değil.
En azından henüz değil.
Burası 20 yaşındaki bir genç kızın Barbara Jane Mackle'ın 1968 yılının o dondurucu aralık ayında tam 83 saat boyunca hayatta kalmaya çalıştığı insan mühendisliğiyle tasarlanmış
bir cehennem. 1968 yılı.
Amerika Birleşik Devletleri tarihinin belki de en kaotik, en kanlı ve en sinir bozucu yıllarından biriydi.
Martin Luther King suikasti, Robert Kennedy'nin öldürülmesi, Vietnam Savaşı'nın getirdiği toplumsal travma ve sokakları ateşe veren protestolar.
Amerikan rüyasının kabusa dönüştüğü, toplumun sinir uçlarının tamamen açığa çıktığı bir yıldı.
İnsanlar artık televizyonlarını açmayı korkar hale gelmişti.
Her gün yeni bir trajedi, yeni bir şiddet dalgası haber bültenlerini işgal ediyordu.
Ancak yılın sonuna Noel'e sadece bir hafta kala 17 Aralık sabahı Georgia eyaletinden gelen bir haber şiddete alışmış bu toplumu bile iliklerine kadar titretti.
Mesele sadece bir kaçırılma değildi.
Mesele işlenen suçun vahşeti ve tuhaflıydı.
Bir insan başka bir insanı neden diri diri toprağa gömer?
Bu sadece para için yapılan bir eylem midir?
Yoksa arkasında çok daha karanlık, çok daha sapkın bir psikoloji, kendini kanıtlama arzusuyla yanıp tutuşan narsistik bir zeka mı yatmaktadır?
Bu hikaye sadece bir kurbanın hayatta kalma mücadelesi değil, aynı zamanda kendini suçun Einstein'ı zanneden bir adamın kibrinin, bir babanın çaresizliğinin ve teknolojinin kötülük için kullanıldığında
ne kadar korkunç bir silaha dönüşebileceğinin anatomisidir.
Hikayemiz dehşet verici o geceden aylar önce iki farklı dünyanın, iki farklı karakterin habersizce birbirine yaklaşmasıyla başlıyor.
Bir tarafta hayatının baharında varlıklı ve sevgi dolu bir ailenin kızı Barbara, diğer taraftaysa zekasını kötülüğe kanalize etmiş, toplumdan intikam almayı saplantı haline getirmiş bir suç dehası
adayı Gary Steven Christ.
Barbara Jane Mackle 1948 yılında doğmuş, hayatı boyunca korunaklı bir çevrede büyümüş, Emory Üniversitesi'nde okuyan 20 yaşında genç bir kadındı.
Babası Robert Mackle, Florida'nın en büyük gayrimenkul geliştirme şirketlerinden biri olan Deltona Corporation'ın sahibiydi.
Mackle ailesi sadece zengin değil, aynı zamanda siyasi nüfuzu olan bir aileydi.
Dönemin seçilmiş başkanı Richard Nixon'la kişisel dostlukları vardı.
Barbara... Bu servetin ve gücün gölgesinde şımarık bir miras yedi profili çizmiyordu.
Tam tersine içe dönük, inançlı, katolik değerlerine bağlı ve ailesine derin bir sevgi duyan karakterdi.
Arkadaşları onu nazik, uyumlu ve sakin biri olarak tanımlıyordu.
Ancak 1968 yılının Aralık ayında Barbara'yı savunmasız bırakan şey sadece karakteri değil, aynı zamanda fiziksel durumuydu.
O dönemde tüm dünyayı ve kampüsleri etkisini alan Hong Kong gribi salgınına yakalanmıştı.
Yüksek ateş, halsizlik ve bitkinlik içindeydi.
Annesi Jane Meckle kızının bu halde yurtta tek başına kalmasına gönlü razı olmamış onu Noel tatili için Florida'ya evlerine götürmek üzere Atlanta'ya gelmişti.
Ancak Barbara o kadar hastaydı ki uzun yolculuğa çıkmadan önce dinlenmesi gerekiyordu.
Bu yüzden anne ve kız Emory Üniversitesi kampüsünün hemen yakınındaki Rodway Inn Motel'e yerleştiler.
Bu masum karar onların kaderini belirleyen hamle olacaktı.
Çünkü onları izleyen gözler bu yer değişikliğini fırsat bilecekti.
Şimdi bu hikayenin karanlık tarafına, suçun mimarına bakalım.
Gerald Stephen Christ. 1945 doğumlu suç dünyasına daha 14 yaşındayken araba hırsızlıklarıyla adım atmış bir isim.
Ancak Christ sıradan bir hırsız ya da şiddet eğilimli bir serseri değildi.
O, kendisini entelektüel olarak üstün gören, yakalanmasının tek sebebinin şanssızlık olduğuna inanan, patolojik düzeyde narsistik bir yapıya sahipti.
Christ, 1966 yılında Kaliforniya'daki bir hapishaneden kaçmayı başarmıştı.
Bu kaçış bile onun zekasını ve cüretini gösteriyordu.
Özgürlüğüne kavuştuktan sonra yer altına çekilmek yerine sahte bir kimlikle George Deacon adıyla yeni bir hayata başladı.
Ve inanılmaz bir şekilde bu sahte kimlikle MIT gibi dünyanın en prestijli kurumlarından birinde ve daha sonra Miami Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü'nde teknik araştırmacı olarak iş
buldu. Bir kaçak sahte diplomalar ve uydurma referanslarla akademik dünyaya sızmayı başarmıştı.
Bu durum, Chris'in manipülasyon yeteneğinin ve teknik bilgisinin ne kadar ileri düzeyde olduğunun en büyük kanıtıdır.
Christ, Miami Üniversitesi'nde çalışırken Ruth Eisman Shire'la tanıştı.
Ruth, Honduras doğumlu, Avusturyalı Yahudi mülteci bir ailenin kızıydı.
Meksika Ulusal Üniversitesi mezunuydu ve o da Miami'de yüksek lisans yapıyordu.
Ruth Christ'e delicesine, mantığın ötesine bir aşkla bağlandı.
Christ, Ruth'un bu zaafını çok iyi kullandı ve onu korkunç planına ortağı yaptı.
Adamın planı basitti ama uygulanması karmaşıktı.
Zengin birini kaçırmak, fidye almak ve ortadan kaybolmak.
Ancak Christ bunu basit bir suç olarak görmüyordu.
O mükemmel suçu tasarlamak istiyordu.
Polisi, FBI'yi ve tüm dünyayı zekasıyla alt edebileceği bir senaryo yazmıştı.
Jerry Steven Christ kurbanını rastgele seçmemişti.
Üniversite kütüphanesinde saatlerce gazete arşivlerini, sosyete sayfalarını ve mali raporları taradı.
Nakit akışı yüksek, fidyeyi hızlıca ödeyebilecek ve skandaldan kaçınacak bir aile arıyordu.
McAleaylesi bu profile mükemmel uyuyordu.
Ancak Christ'in planının en tüyler ürpertici kısmı kurbanı saklayacağı yerdi.
O kurbanı bir odaya kilitlemek ya da ormanda bağlamak gibi riskli yöntemleri reddetti.
Kurban bulunması imkansız bir yerde olmalıydı.
Yer altında. Christ bu iş için özel bir kapsül tasarladı.
Bu kelimeyi özellikle seçmişti.
Çünkü ona göre bir tabut değil, teknolojik bir yaşam destek ünitesiydi.
Geri Christ'in mühendislik yeteneği bu kapsülde kendini gösteriyordu.
Kontroplaktan yaptığı kutuyu fiberglasla güçlendirmiş, su geçirmez hale getirmişti.
İçine pille çalışan bir havalandırma fanı, yüzeye uzanan hava boruları, su seviyesi yükseldiğinde devreye girecek otomatik bir pompa ve pilli bir lamba yerleştirmişti.
Hatta kutunun dayanıklılığını test etmek için sevgilisi Ruth'u içine sokmuş ve saatlerce kapalı tutmuştu.
Ruth'un bu deneye rıza göstermesi, ikilinin arasındaki hastalıklı ilişkinin boyutunu gözler önüne seriyordu.
Jerry Crist Barbara Meckle'ı sadece parası için değil dayanıklılığı için de seçtiğini daha sonra iddia edecek.
Ona göre Barbara bu travmayı atlatabilecek kalitede bir insandı.
Bu düşünce yapısı Crist'in kurbanını bir insan olarak değil projesinin bir bileşeni olarak gördüğünü kanıtlıyordu.
Hazırlıklar tamamlanmıştı.
Kapsül Atlanta'nın yaklaşık 40 km kuzeyindeki Gwyneth County ormanlarında ıssız bir çukura yerleştirilmiş kurbanını bekliyordu.
Tarih 17 Aralık'ı gösteriyordu ve Rodway Inn Motel'in 137 numaralı odasında ışıklar hala yanıyordu.
Saat sabahın 4'üydü.
Atlanta'nın nemli ve soğuk havası Rodway Inn Motel'in ince duvarlarından içeri sızıyordu.
Jane Mickle ve kızı Barbara henüz uyumamışlardı.
Barbara'nın yüksek ateşi grip onu bitkin düşürmüştü ve annesiyle birlikte yataklarında oturmuş sohbet ediyorlardı.
Odanın sessizliği kapının sertçe çalınmasıyla bozuldu.
Jane Mackle endişeyle kapıya yaklaştı.
Kim o diye seslendi.
Dışarıdan gelen ses otoriter ve güven vericiydi.
Polis memuruyum. Adam Barbara'nın erkek arkadaşı Stuart Hunt Woodward'un bir trafik kazası geçirdiğini söylüyordu.
Stuart o akşamın erken saatlerinde onları ziyaret etmiş ve beyaz Ford marka arabasıyla ayrılmıştı.
Christ yani sahte polis Stuart'un adını ve arabasının modelini vererek mükemmel bir kanca atmıştı.
Annelik içgüdüsü ve endişe Jane Mackle'ın temkinliliğini yendi.
Kapıyı açmıştı.
Kapı açılır açılmaz kabus başladı.
İçeri giren kişi bir polis değildi.
Başında çalıntı bir polis şapkası olan, eline pompalı tüfek tutan Jerry Christ ve yanında kayak maskesi takmış ufak tefek bir figür Ruth içeri daldı.
Jane Mackle Ruth'u gördüğünde onun maske takmış 12 yaşında bir erkek çocuğu olduğunu sandı.
Ruth o kadar küçük ve cılızdı.
Christ silahını doğrultarak Jane Mackle'ı yatağına itti.
Son derece soğukkanlıydı.
Panik yoktu, bağırma yoktu.
Sadece buz gibi emirler vardı.
Jane'in ellerini ve ayaklarını, ağzını bantladılar ve kloroformla bayıltmaya çalıştılar.
Barbara köşeye sinmiş, dehşet içinde annesini yapılanlar izliyordu.
Grip yüzünden ayakta duracak hali bile yoktu.
Chris Barbara'ya döndü ve o korkunç cümleyi kurdu.
Anneni öldürmemizi istemiyorsan bizimle geleceksin.
Barbara sadece üzerindeki gecelik ve alelacele sırtına geçirdiği bir paltoyla Atlanta'nın dondurucu soğuğuna çıkarıldı.
Motel odasından otoparka, oradan da Kristen Mavi Volvo'suna giden o kısa yürüyüş Barbara için özgürlüğe atılan son adımlardı.
Arabaya bindirildiğinde adam ona bu durumu açıkladı.
Kaçırıldın, baban zengin, fidye istiyoruz.
Dediklerimizi yaparsan sana zarar gelmez.
Barbara arka koltukta titreyerek otururken araba karanlık otoyolda hızla ilerliyordu.
Yolculuk son derece sessizdi.
Jerry Christ ve Ruth kendi aralarında neredeyse hiç konuşmuyorlardı.
Yaklaşık 30-40 dakikalık bir yolculuğun ardından araba Gavinet County'nin ıssız ormanlık alanında çam ağaçlarının arasında durdu.
Hava zifiri karanlıktı.
Sadece el fenerlerinin ışığı ağaç gövdelerini aydınlatıyordu.
Barbara arabadan indirildi ve ormanın içine doğru yürütüldü.
Ve orada önceden kazılmış o çukuru gördü.
Çukurun içinde kapağı açık duran o kutu, o kapsül duruyordu.
Barbara kutuyu gördüğünde bacaklarının bağı çözüldü.
Onu oraya koyacaklarını anlamış.
Karşısındakilere yalvarıyordu.
Ancak Hrist kararlıydı.
Korkma dedi. İçinde hava var, su var, ışık var.
Sadece birkaç gün bekleyeceksin.
Barbara'yı kutunun içine girmeye zorlamadan önce son bir hamle yaptı.
Bir karton parçasına kaçırıldı yazdı.
Ve bunu Barbara'nın eline tutuşturdu.
Yüzüne feneri tutarak Polaroid bir fotoğraf çekti.
Barbara'nın o fotoğraftaki yüz ifadesi korkunun, hastalığın ve çaresizliğin en saf haliydi.
Bu fotoğraf babasına kızının hayatta olduğunu kanıtlamak için kullanılacaktı.
Ve sonra o kaçınılmaz an geldi.
Barbara kutunun içine uzandı.
Kutu dardı, tabut kadardı ama biraz daha yüksekti.
İçerisi soğuktu.
Krist, sana şeker ve su bıraktık, sakin ol dedi.
Ardından kapağı kapattı.
Aniden gelen mutlak karanlık.
Barbara yukarıda matkap sesleri duyuyordu.
Adam kapağı vidalıyordu.
Artık geri dönüşü yoktu.
Sonra kürek sesleri başladı.
İlk kürek dolusu toprak kapağı düştüğünde çıkan o tok ses.
Sonra ikincisi, üçüncüsü.
Barbara çığlık atıyordu ancak nafile.
Toprağın sesi giderek uzaklaştı.
Kısa süre sonra yukarıdan hiçbir şey duyulmaz oldu.
Artık Barbara Jane Mackle dünyanın 45 cm altında bir kutunun içinde grip ve korkuyla Zaman kavramı o an kapağın üzerine düşen son toprak parçasıyla
birlikte silinip gitmişti.
Barbara'nın yer altındaki mücadelesi başladığında aslında iki ayrı savaş veriyordu.
Birincisi fiziksel savaştı.
Soğuk, açlık, susuzluk ve havasızlıkla mücadele.
İkincisi çok daha zor olanıysa zihinsel savaştı.
Delirmemek, umudunu kaybetmemek ve paniğe yenilmemek.
Kapsülün içi Kristen vaat ettiği gibi konforlu değildi.
Pille çalışan küçük lamba soluk bir ışık veriyordu.
Fanın vızıltısı dünyayla olan tek sesli bağ idi.
Ancak kısa süre sonra işler ters gitmeye başladı.
Kristen mühendislik dehası doğanın gerçekleriyle çarpıştı.
Piller zayıflamaya başladı.
Lamba bir süre sonra tamamen söndü.
Barbara... Zifiri karanlıkta kaldı.
İnsan beyni mutlak karanlıkta ve sessizlikte kendi gerçekliğini yaratmaya başlar.
Duygusal yoksunluk en dirençli zihinleri bile halüsinasyonlara sürükleyebilir.
Barbara da bu süreçten geçti.
Zaman zaman yukarıda toprağın üzerinde insanların yürüdüğünü sandı.
Bir ara çok uzaklardan bir horoz sesi duyduğuna yemin edebilirdi.
Bu sesler gerçek miydi yoksa zihninin sessizliği doldurmak için ürettiği oyunlar mıydı?
Asla emin olamadı.
Sakinleştirici ilaç katılmış su onu sersemletiyordu.
Christ onun uyanmasını ve panik yapmamasını istemişti.
Ancak Barbara uyanık kaldığı anlarda zihnini aktif tutmak için olağanüstü bir disiplin geliştirdi.
Kendini Noel'e odakladı.
Ailesiyle geçireceği Noel akşamını, süsleyecekleri ağacı, yiyecekleri yemekleri, annesini ve babasına sarılacağı anı en ince detayına kadar hayal etti.
Geçmiş güzel anıları bir film şeridi gibi zihninde oynattı.
Ben buradan çıkacağım, Noel'de evde olacağım düşüncesi onun hayatta tutunma halatıydı.
Bir diğer korku kaynağı ise şuydu.
Yağmur yağdığında toprağın nemlendiğini ve kutunun soğuduğunu hissediyordu.
Eğer su sızarsa o daracık alanda boğulmak işten bile değildi.
Otomatik pompa çalışacak mıydı?
Yoksa o teknolojik tabut onun su dolu mezarı mı olacaktı?
Barbara her damla sesiyle irkiliyordu.
Barbara yer altında saniyeleri sayarken yeryüzünde özellikle Miami'de tam bir kaos ve kovalamaca yaşanıyordu.
Barbara'nın babası Robert Mackle hayatının en zor sınavını veriyordu.
Jerry, Chris ve Ruth Atlanta'dan Miami'ye dönmüşlerdi.
Mackle ailesine ulaşarak evin bahçesinde gömülü bir not olduğunu bildirdiler.
Notta Barbara'nın durumu anlatılıyor ve 500 bin dolar, bugünün parasıyla yaklaşık 4,5 milyon dolar gibi bir parayı fidye olarak talep ediliyordu.
Para eski ve kullanılmış 20 dolarlık banknotlar halinde hazırlanmalıydı.
Robert Merkel FBI direktörü Edgar Hoover'la kişisel dosttu.
Hoover olaya bizzat müdahil olmuş ve en iyi ajanlarını Miami'ye yönlendirmişti.
Baba Mackle FBI'in tavsiyelerine uyuyor ama önceliği kızının can güvenliğine veriyordu.
Ne isterlerse verin yeter ki kızım dönsün modundaydı.
İlk fidye teslimatı girişimi inanılmaz bir iletişim kopukluğu ve talihsizlik yüzünden felakete dönüştü.
Christ paranın Biscayne körfezi yakınlarında ıssız bir noktaya bırakılmasını istemişti.
Robert Mackle parayı içeren bavulla belirtilen yere gitti ve bavulu bıraktı.
Geri Chris ve Ruth parayı almak için tekmeyle kıyıya yaklaştılar.
Ancak o sırada bölgede devreye gezen yerel polis memurları şüpheli bir araç ve hareketlilik fark ettiler.
FBI operasyonun gizliliği nedeniyle yerel polise bilgi vermemişti.
Büyük bir hataydı. Polisleri gören Chris ve Ruth paniğe kapıldılar.
Parayı alamadan arabalarını ve teçhizatlarını olay yerinde bırakarak yaya olarak kaçtılar.
Bu durum Michael ailesi için tam bir yıkımdı.
Fediciler korkup Barbara'yı öldürebilirdi.
İletişim... kopmuştu.
Para teslim edilememişti.
Ancak fedicilerin geride bıraktıkları araç soruşturmanın seyrini değiştirdi.
Arabanın içinde inanılmaz deliller vardı.
Barbara'nın fotoğrafı kaçırıldı yazısıyla çekilen o polaroid fotoğraf.
George Deacon kimliği, Crist'in kullandığı sahte kimlik adına düzenlenmiş ruhsat, polis ekipmanları, baskında kullanılan şapka ve diğer malzemeler.
FBI George Deacon ismini araştırdığında bu kişinin Miami Üniversitesi'nde çalıştığını buldu.
Üniversitedeki iş arkadaşları Deacon'ın havalandırmalı kutular yapan bir teknik uzman olduğunu ve Ruth Eisenman Shire'la ilişkisi olduğunu teyit ettiler.
Parmak izi analizleri George Deacon'ın aslında aranan hapishane firarisi Gary Steven Crist olduğunu ortaya çıkardı.
Artık düşmanın adı ve yüzü belliydi.
Ama Barbara'nın yeri hala meçhuldu.
Şaşırtıcı bir şekilde Chris pes etmedi.
Aç gözlülüğü ve kendine aşırı güveni onu tekrar aileyi aramaya itti.
Bu kez başarılı bir teslimat gerçekleşti.
Robert Meckle 500 bin doları teslim etti.
Şimdi herkesin aklındaki o korkunç soru şuydu.
Chris parayı aldıktan sonra sözünü tutacak mıydı?
Yoksa Barbara'yı arkasında tanık bırakmamak için o çukurda ölüme mi terk edecekti?
20 Aralık Cuma günü.
Kaçırılmanın üzerinden 3 gün geçmişti.
Krist parayı aldıktan sonra FBI santralini aradı.
Sesi soğuk ve mekanikti.
Barbara'nın yerini tarif etmeye başladı.
Ancak tarifler son derece muğlaktı.
Lawrenceville yakınlarında South Berkeley Lake yolu üzerinde beyaz bir tabela göreceksiniz.
Ormanın içine doğru yürüyün.
FBI bu muğlak tarifi alır almaz Gwyneth County'ye yığıldı.
Yüzden fazla ajan, yerel şerif yardımcıları ve gönüllüler dondurucu soğukta ormanı taramaya başladılar.
Her ağaç dibi, her toprak yanı şüpheliydi.
Zaman... Daralıyordu.
Kapsüldeki hava bitmiş olabilir.
Piller tükenmiş olabilir.
Su basmış olabilirdi.
Arama ekipleri ormanın derinliklerinde yeni kazılmış gibi duran bir toprak alanı fark ettiler.
Ancak emin değillerdi.
Ellerinde küreklerle hatta çıplak elleriyle toprağı kazmaya başladılar.
Ajanlardan biri toprağın altında sert bir cisme, bir boruya denk geldi.
Bu hava borusuydu.
Kazı hızlandı.
Adrenalin doruktaydı.
Toprağı resmen elleriyle atıyorlardı.
Nihayet... Ahşap kapağa ulaştılar.
Ajanlardan biri heyecanla kapağa vurdu.
Barbara, orada mısın?
İçeriden çok zayıf, boğuk bir ses, bir tıklama geldi.
Kapağın vidalarını sökmek ölümcül derecede yavaş geliyordu.
Sonunda kapak açıldı.
Fenerler içeri tutuldu.
Ve o manzara, Barbara Jane Mackle kirpası içinde bembeyaz bir yüzde ama gözleri açık bir şekilde onlara bakıyordu.
Hatta gülümsüyordu.
Ajanlardan biri telsize aykırdı.
Onu canlı bulduk.
Barbara kutudan çıkarıldığında ilk sözleri bana kola verir misiniz ve Noel geldi mi oldu?
Fiziksel olarak zayıflamış, 4-5 kilo vermişti ve ağır derecede susuz kalmıştı.
Ancak zihinsel olarak şaşırtıcı derecede sağlamdı.
83 saat boyunca bir tabutta kalmış olmasına rağmen bilincini ve ruh sağlığını korumayı başarmıştı.
Bu onun karakterinin ve inancının bir zaferiydi.
Barbara kurtulmuştu ama hikaye bitmemişti.
Amerika'nın en tehlikeli ikilisi ellerinde yarım milyon dolarla kaçıyordu.
FBI tarihinin en büyük insan avlarından biri başladı.
Gary Crist zekasını güveniyordu ama FBI'in öfkesini hafife almıştı.
Paranın bir kısmıyla bir sürat teknisi satın aldı.
Planı Florida'nın batı kıyısındaki nehir kanallarını kullanarak Meksika körfezine, oradan da açık denizlere kaçmaktı.
FBI helikopterleri ve yerel polis botları Crist'in izini sürdü.
Takip filmleri aratmayacak bir hızla devam etti.
Christ yakalanacağını anlayınca teknesini kıyıya sürdü ve Hog Island bölgesindeki sık mangrove bataklıklarına daldı.
Burası kaçmak için en kötü yerdi.
Timsahlar, zehirli yılanlar ve sineklerle dolu balçık halinde bir bataklıktı.
Ajanlar takım elbiseleriyle bellerine kadar gelen suya girerek geri Christ'in peşine düştüler.
22 Aralık günü kaçırılmadan 5 gün sonra Krist bataklığın içinde bir ağaç köküne sığınmış halde bulundu.
Sırılsıklam, bitkin ve çaresizdi.
Direnmedi. Yanındaki çantada fidyenin büyük bir kısmı duruyordu.
Chris'in bu mükemmel suçtan elde ettiği net kazanç tekne ve masraflar düşürdüğünde sadece 761 dolardı.
Suçun Einstein'ı bataklığın içinde sefil bir halde ele geçirilmişti.
Ruth Eisenman Shires'a daha zeki davranmış izini kaybettirmişti.
Chris'ten ayrılmış Oklahoma'ya kaçmıştı.
Ancak o da hatasız değildi.
Bir hastanede iş başvurusu yaptı ve parmak izi verdi.
Tabi sistem... alarm verdi.
5 Mart 1969'da yakalandı.
Ruth, FBI'ın en çok aranan 10 kaçak listesine giren ilk kadın olarak tarihe geçmişti.
Yargılama süreci son derece hızlıydı.
Ruth suçunu kabul etti ve 7 yıl hapis cezası aldı.
Sadece 4 yıl yattıktan sonra şartlı talih ile serbest kaldı ve ülkesi Honduras'a sınır dışı edildi.
Geri krizse ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
Jüri onun soğukkanlılığını ve acımasızlığını affetmedi.
Herkes Chris'in hapishanede çürüyeceğini düşünüyordu.
Ama hikayenin en şok edici kısmı henüz gelmemişti.
Eğer bu bir Hollywood filmi olsaydı kötü adam hapse girer ve film biterdi.
Ama gerçek hayat kurgudan çok daha tuhaftır.
Gary Chris hapishanede örnek bir mahkum rolünü oynadı.
Kendini rehabilite olmuş gibi gösterdi.
Ve inanılmaz bir şekilde sadece 10 yıl yattıktan sonra 1979 yılında şartlı talih ile serbest bırakıldı.
Bir insanı diri diri gömen adam sadece 10 yıl sonra aramızdaydı.
Daha da inanılmazı Georgia eyaleti ona tıp fakültesine gitmesi için özel bir af çıkardı.
Evet yanlış duymadınız.
Gary Christ tıp okudu.
Mezun oldu. Ve Dr.
Gary Christ adıyla Indiana'da pratisyen hekimlik yapmaya başladı.
Yıllarca hastalarını muayene etti, ilaç yazdı, onlara dokundu.
Hastalarının çoğu doktorlarının geçmişte 20 yaşında bir kızı diri diri toprağa gömen bir adam olduğunu bilmiyordu.
Adalet er ya da geç tecelli eder mi?
Belki. 2003 yılında Christ'in geçmişte aldığı bir disiplin cezasını lisans başvurusunda gizlediği ortaya çıktı ve tıp lisansı iptal edildi.
Doktorluk yapması yasaklandı.
Ama suçlu zihniyet asla durmaz.
2006 yılında artık 61 yaşında olan Christ tekrar manşetlere çıktı.
Bu kez Alabama açıklarında bir yelkenli de yakalandı.
Teklisine 14 kilogram kokain ve 4 kaçak göçmen vardı.
Rehabilite olmuş doktor. Aslında uluslararası bir uyuşturucu ve insan kaçakçısına dönüşmüştü.
Tekrar hapse girdi ve yine 2010'da serbest bırakıldı.
Peki Barbara? O karanlık kutudan çıkan kıza ne oldu?
Barbara Mikkel travmanın onun hayatını berbat etmesine izin vermedi.
Hayatına devam etti.
Evlendi, 4 çocuğu oldu, öğretmenlik yaptı ve sessiz huzurlu bir hayat sürdü.
Yaşadıklarını 83 Hours Teal Down yani Şafa 83 Saat adlı kitabında anlattı ve medyanın ilgisinden hep uzak durdu.
Kristin aksine o gerçekten iyileşti.
O karanlığı yendi.
Barbara Mikkel vakası bize insan doğasının uç noktalarını gösteren nadir olaylardan biridir.
Bir yanda zekasını ve yeteneklerini sadece zarar vermek, kontrol etmek ve yok etmek için kullanan Jerry Christ gibi bir narsizm abidesi, diğer yanda en umutsuz, en karanlık ve en yalnız anında bile
zihinsel disiplini, umudu ve sevgiyi kaybetmeyen Barbara Jane Mikkel.
83 saat, 3,5 gün, bir ömür.
Bu podcast'ın sonuna geldik.
Bir sonraki videoda görüşmek üzere. Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
