
Ya Agatha Christie Dedektif Olsaydı? - Yazar Kayahan Demir ile Sohbet
20 Şubat 2023 · 46 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Transkript
Merhabalar ben Onur Can Yenilmez.
Bugün farklı bir konsepte hem video hem de bir podcast yayınlayacağız.
Bir polisiye yazarı Kayhan Bey'in yeni kitabı üzerine hem sohbet edeceğiz hem de polisiye üzerine Kayhan Bey'le sohbetimiz olacak bu videoda.
Kayhan Bey yeni yakın zamanda bir Pera Palace polisyesi adlı Pera Palace'da 11 gece.
Kayhan Bey bu kitapta Agatha Christie'nin eğer ki bir otelde yaşarken cinayet olursa Ne yapabilir?
Üzerine bir roman yazdı.
Kendisiyle bu roman üzerine bir sohbet geliştireceğiz.
Kayan Bey hoş geldiniz. Merhabalar, hoş bulduk.
Nasılsınız, iyi misiniz? Çok teşekkürler.
Sizler de iyisiniz. Çok iyiyim.
Öncelikle elinize sağlık.
Çok güzel bir kitap yazmışsınız.
Bir solukta okudum gerçekten kitabı.
Bunu ben de kendi kendime düşünüyordum.
Evet, gerçekten bir iyi bir polisi yazarı bir cinayetin ortasında kalsa...
Ne yapabilir? Siz de kitabınıza burada yanıt vermişsiniz.
Güzel bir kitap olmuş. Peki Pera Palas'ta bu kitabı yazma sebebiniz tahmin ediyorum ki bir Agatha Christie hayranı olmanızdan kaynaklanıyor.
Biraz bunun üzerine aslında konuşmak istiyorum.
Şöyle, ben açıkçası ilk polisiyeyi ortaokul yıllarımdayken Agatha Christie kitaplarıyla başlamıştım okumaya.
Ve açıkçası yani polisiyeyi sevmemin sebebi zaten Agatha Christie'dir.
Aslında bu kitap, yani bir önceki kitap işte Pera Palas'ta Gölge Oyunu, o da Pera Palas'ta geçiyor ama o biraz daha Agatha Christie ile ilgili daha yüzeysel bilgilere yer veren bir kitaptı.
Ama bu kitap bir nevi Agatha Christie ve kitaplarına karşı bir vefa borcumdur benim.
Bana polisi sevdiren bir yazar ve bana göre çok zeki bir yazar.
Yani çok üst seviyede.
Her kitabında farklı şeyler öğrendiğim.
Orada katili bulmaya çalışırken...
Gerçekten beni çok farklı noktalara sürükleyen çok başarılı bir yazar.
Ve açıkçası hem Pera Palas ki benim evimde konum itibariyle Pera Palas'a çok yakın.
Çok sık gelip gittiğim bir yer.
Ve Agatha Christie'nin odasının burada olması.
Yani ne zaman İstanbul'a Türkiye'ye gelse ki şu anda odasındayız 411 numaralı odasında.
Burada konakladığı hatta Doğu Ekspresi'nde Cinayet diye bir eseri var.
Burada yazdığı rivayet ediliyor.
Dolayısıyla böyle bir atmosferdi geçen bir polisiye kitabı onun bakış açısıyla yazmak istedim.
Ve ortaya Pera Palas'ta 11 Gece çıktı.
Kitabı okuduktan sonra bu arada okurken aynı şeyi düşündüm.
Kitabı sanki Agatha Christie yazmış gibi.
Biz direkt onun bakış açısından bütün olayları takip ediyoruz.
Agatha Christie'nin olaylara nasıl yaklaştığını direkt onun ağzından, onun bakış açısından dinliyoruz.
Ayrıca kitapta...
Arthur Conan Doyle'ın meşhur karakteri Sherlock Holmes'e de bir selam çakmışsınız.
O da hoşuma gitti. Yine Agatha Christie'nin meşhur dedektifine de selam çakmışsınız.
Agatha Christie peki bu cinayetin içerisinde gerçekten yer alsaydı sizce gerçekten çözebilir miydi?
Ya şöyle insan tabii gerçek anlamda bir cinayetin içine düştüğü zamanki psikolojisi çok farklı oluyor.
Bana göre zaten onu genelde kitaplarımda da yazarım.
En yetenekli. katiller bana göre polisiye yazarlarıdır.
Ama bu tamamen hayal gücü.
Bakımından söyleyebilirim.
Yani bunu gerçek anlamda bir fiile döktüğümüz zaman gerçek hayatla özdeşleştirdiğimiz zaman tabii çok daha farklı olaylara gider.
Zaten orada karakterimizin bir küçük bir anekdodu var orada.
Yani hani kitaplarda evet cinayet çok eğlenceli.
Çünkü o soruşturmanın içinde değilsiniz.
Kimse sizi suçlayamaz.
Orada bir hani katil zanlısı olma ihtimaliniz yok.
Hani karşısına geçiyorsunuz hikayenin oturuyorsunuz.
kahvenizi alıyorsunuz, keyifle orada kitabınızı okuyorsunuz.
Ama gerçek hayatta eğer bir cinayet soruşturmasıyla karşı karşıyaysanız, hani cinayeti siz işlemiş olun ya da işlememiş olun, gerçekten o anki o psikoloji, o gerginlik çok tabii ki bambaşka
noktalara varır. Ki zaten Agatha Christie içinde o şekilde ilerliyor.
Yani o yazdığı kitaplar üzerinden aslında olaylar o şekilde ilerlemiyor.
Tam tersi orada gerçek bir cinayet...
olayıyla karşı karşıya gelince o psikolojik buhranı onu gerçekten bambaşka dünyalara sürüklüyor.
Ve sürekli kitaplarında meşhur bir cümlesi vardır.
Küçük gri hücrelerinizi kullanın der.
Ve artık diyor ki artık bu küçük gri hücrelerini kullanma sırası artık bende diyor ilk kez.
Çünkü o olayı çözmesi gerektiğini düşünüyor.
Kendi dedektif yerine koyuyor.
bambaşka bir psikolojiyle hani bir polisiye yazarı katil olsa nasıl olur düşüncesinden yola çıkarak bunu da polisinin kraliçesini kullanarak yapmak istedim açıkçası.
İyi bir polisiye yazarı aslında iyi bir katil olabilir.
Ama bu tabii fantezi dünyasında dediniz.
Peki gerçekte olabilir mi? Bu soru bana çok fazla geliyor.
Mesela bana gerek podcastlerimde gerek YouTube'da videolarımı izleyen insanlar abi senin araştırmadığın olay kalmadı.
Sen her şeyi öğrendin. Haliyle nasıl yakalanmayacağını da biliyorsundur.
İyi bir katil aslında olabilir mi?
Mesela iyi bir polisiye yazarı da inanılmaz detaylı şeyler yazdığı için burada aslında nasıl kaçacağını biliyor bir bakıma.
Olabilir mi peki? Yani şöyle açıkçası o biraz o yazarın karakteristik özelliklerine de bağlı biri.
Yani ne kadar soğukkanlı.
Yıllarca işte bir program yayınlanmıştı televizyonda da kanıt diye malum.
Kusursuz cinayet yoktur ki gerçekten öyle.
Yani hani eğer ortada bir cinayet varsa kesinlikle ipucu bırakılır.
Her ne kadar yani siz istediğiniz kadar olayları kusursuz düşünün ya da her şeyi çok güzel programlayın, planlayın.
Gerçekten o anki o adrenalinle bazı şeyleri göremeyebiliyorsunuz.
Dolayısıyla tabii ki bir polisiye yazarı iyi bir katil olabilir mi ya da bir seri katil olabilir mi?
Evet çok soğukkanlı bir mizaca sahipse olabilir ama illaki belli bir zamandan sonra kendini ele verir diye düşünüyorum.
Bir örneği var mı peki hiç böyle bir araştırma?
Yani açıkçası tarihte benim bildiğim yok.
Yani gerçek anlamda bir polisiye kitap yazan birinin katil olduğu ya da bir seri cinayet işlediği yok.
Ama bunun üzerine tabii daha önce yapılmış kurgular, filmler var.
Ama hep böyle bir kısıtlı kalıyor.
Yani en sonunda yakalanıyor.
Zaten polisinin temelinde de bu vardır.
Yani... Gerekiyor.
Yani gerçek hayata göre kıyasladığımız zaman polisiye romanları aslında fantastiktir polisiye romanları.
Şöyle ki genellikle gerçek hayatta aslında istatistik de budur.
Yanlış hatırlamıyorsam oranlarda yanılıyor olabilirim.
İşlenen cinayetlerin %80 hatta %90'ına yakın aslında gerçek hayatta çözülemiyor.
Yani hep faili meçhul olarak kalıyor.
Tabi ki o cinayetin çözülememesi onu kusursuz yaptığından değil tamamen o zamanla günler geçtikçe ipuçları kayboluyor, siliniyor.
Bundan dolayı ama tabi ki polisiye romanlarda katilin çıkma olasılığı %100.
Bu bir fantastik bir durumdur aslında.
Dolayısıyla bir polisiye kitap yazarken aynı zamanda fantastikle bu kurguyu ele almış oluyoruz.
O açıdan gerçek hayattaki işlenen bir cinayetle romanlarda işlenen cinayet arasında teknik anlamda çok fark var.
Kitapta eğer katilin kim olduğunu bilmezsek Halil Okuyucu buna rahat sunur.
Ama bunun mesela part 2'sini yazmış olsak da ilk kitap bir çözülememiş cinayeti anlatsa devamında da yani bir dizi gibi olsa Peki bundan kötü bir etki alır mı okuyucu?
Yani muhtemelen alır çünkü gerçekten polisiye okurları özellikle.
Zaten o bilinçli o kitabı aldığı için açıkçası orada hep sürekli zihni oraya gidiyor.
Katil kim acaba? Şu kişi mi?
Bu kişi mi? Çünkü aynı zamanda polisiye öyle bir tür ki insan farkında olmadan yani kitabı okurken sanki böyle bir matematik sorusu çözüyor gibi ilerliyor.
Hep bir netice arıyor.
Doğru olana ulaşmaya çalışıyor.
Doğru olan kişiye ulaşmaya çalışıyor.
Haliyle sürekli zihin bir düşünme halinde.
Eğer siz kitabın sonunda o kişiyi okura vermediğiniz takdirde muhtemelen eleştirilirsiniz.
Ya da hani ben ilk kitapta yanlış kişiyi vereyim.
İkinci kitapta tekrardan sil baştan yapıp hani o kişi değilmiş aslında.
Hani şimdi gerçek katili şimdi bulacağız derseniz de biraz hani okur şey durumuna düşüyor.
Yani burada beni kandırdı yazar.
aldattı gibi bir duruma düşmeye başlıyor.
Biraz açıkçası polisiye okurları o konuda biraz hassas.
Bu arada bunu kitapta da bahsetmişsiniz.
Yine aynı kelimeyi kullandınız.
Aldatma kelimesini kullandınız.
Gerçekten evet okuyucunun kendisini aldatıldığını düşünebilir.
Doğru. Şunu merak ediyorum ben bir de.
Bir polisiye yazarında bu tarz işleri yazmak dezenformasyon yaratıyor mu?
Mesela yani Gördüğünüz şeye çok daha detaylı, dikkatli bakmak zorunda kalıyor musunuz?
Dedektiflik dizisi, filmlerinde falan mesela gördüğümüz.
İyi bir dedektif filmde veya dizide kimsenin görmediği şeyi görüyor.
Peki gerçekte de böyle mi?
Siz de mesela kitaplarda bunu görüyorsunuz, orada detaya dikkat ediyorsunuz.
Gerçek hayatta, günlük hayatınızda yaşarken.
Bu kadar detaylarda kalıyor musunuz, takılıyor musunuz?
Şöyle yani zaten hani sürekli polisiye yazıyorsanız eğer yani artık o zaten zamanla bir alışkanlık haline geliyor.
Haliyle çevremiz, yakınlarımız yani bizim genel çevremiz doğal bir laboratuvar ortamı haline geliyor zamanla.
Yani çünkü malum polisiye yazıldığın belli bir eğitim noktası yok.
Hani biz tabii ki kendimizi geliştirerek okuduğumuz polisiye kitaplarını da bize kattık.
Ama o tabii bir noktaya kadar bizi dolduruyor.
Daha sonrasındaki o gelişim zaten hayatın içerisinde.
O laboratuvar dediğimiz ortamda.
İşte insanları gözlemlemek küçük belki birçok insanın önemsemeyeceği.
Ama o küçük detaylara dikkat çekmek gerçekten polisiye de bence çok önemli.
Çünkü gerçekten polisiye okurunun yani birçok okur tabi ki belli seviyededir zeka anlamında.
Ama ben polisiye okurlarının gerçekten çok üst seviyede bir zeka seviyelerinin olduğunu düşünüyorum.
Ve bana göre zeka seviyesi çok üst seviyede olan insanlar detaylara çok takılır.
Hatta öyle ki hani bazen dersiniz yani buna mı takıldın?
Yani bu kadar mesele arasında ama...
Gerçekten aslında belki de o detay orada birçok şeyi anahtarıdır.
Ve açıkçası zaten polisiye kitaplarda küçük çok küçük görülebilecek önemsiz noktalardan büyüyerek finale doğru ilerliyor.
Dolayısıyla evet bana göre bir polisiye yazarı aynı zamanda çok iyi bir gözlemci de olmalıdır diye düşünüyorum.
Aslında iyi de bir dedektif gibi.
Kesinlikle. Bir şey daha dikkatimi çekti.
Bunu sizin kitabınızda, bu kitabınızda okuduktan sonra düşününce aklıma geldi.
Gerçekten böyle mi diye. İyi bir polisiye kış ayında mı geçer?
Sonbahar kış ayında. Gerçekten.
Yani şöyle, tabii onu Agatha Christie'nin bakış açısıyla anlattım.
Çünkü ilginç bir şekilde Agatha Christie İngiliz bir yazar.
Ve Londra'da yaşamış.
Ama hep kapalı. Zaten kasvetli, kapalı.
Oranın havası hep öyledir.
Zaten Agatha Christie kitaplarında hep Londra'yı kötüler.
Hep yani yaşadığı yer yani orada karakterlerine kötületir daha doğrusu.
Artık bilemiyorum gerçekten sevmediğinden ya da oranın o atmosferinden sıkıldığından mıdır bilemiyorum.
Ama hep karakterlerine genelde kötületir.
Yani o geçen yerleri vesaire hava şartlarını.
Ama Agatha Christie'nin ilginç bir şekilde kitaplarının birçoğu gerçekten kışın geçiyor.
Çünkü onun da sebebini açıkçası ben kendimce yorumladım diyebilirim.
Yani şöyle ki gerçekten kışın...
Hayat duruyor. Mesela geçen hafta işte kar yağdı.
İnsanlar bir telaş halinde hemen eve gidelim.
Aman işte yolda kalırız, mağdur oluruz.
Bence bir de o yıllardaki yani o kitapların geçtiği yıllarda gerçekten kışın insanlar bir eve doluşuyor ve çıkamıyor.
Çünkü işte kar seviyesi belli bir seviyeye geliyor.
Haliyle her şey o evin içinde.
Yeri geliyor oraya dedektif bile ulaşması saatler ya da günler alabiliyor.
Orada bir cinayet işleniyor.
İpuçları bulabilmeniz gerçekten güç.
Açıkçası Agatha Christie bana göre...
polisiyenin doğasına uygun olabilecek şekilde kış mevsimini seçiyor kitaplarında.
Ve ben de açıkçası kendi adıma söyleyeyim.
Kış mevsimini çok sevdiğim için tabii ki benim yazın geçen polisiye kitaplarım da var.
Ya da baharlarda. Ama kışın konsepti yani o insana verdiği ürperti, bir üşüme hissi bence polisiyenin dokusuyla çok uyumlu diye düşünüyorum açıkçası.
Bunu sizin kitabınızda gördükten sonra düşününce dedim ki yani Dizilerde, filmlerde bir düşündüm.
Genelde montla insanlar. Ya sonbahar ya kışın hep montlalar.
O zaman bunu aslında yeni nesilde yapılan bu dizileri, filmleri, bu tarz içerikleri Agatha Christie'nin etkilediğini söyleyebilir miyiz?
Çünkü genelde kışta yazdığı için.
Kesinlikle öyle ama şöyle hani Agatha Christie gibi düşündüklerinden mi yapıyorlar ondan emin değilim.
Yani çünkü...
Kışın insanlar dediğiniz gibi motlarına sarılı yeri geliyor, bereyi takıyor, suratı görünmüyor.
Katilin suratı görünmüyor.
Şimdi yazın böyle bir şey veremezsiniz.
Yazın herkes kısa koldularını giyer, suratlar açıktır.
Şapka bile pek insanlarda olmaz.
Ama kışın o soğukta gerçekten katil kim sorusuyla ilerleyeceksek yüzünü bile gizleyerek dolaşıyorlar.
Agatha Christie bence bu konseptle yapıyor.
Ama Agatha Christie'nin bana göre bu konseptle yazdığı kitaplar...
Evet polisiyede böyle bir gelenek başlattı.
Dediğiniz gibi dizilerden modern günümü çağdaş polisiyelerine kadar.
Gerçekten bana göre böyle bir polisiye ile bir kış dokusu uyumlu oldu.
Ve insanlar da bence oradan esinenler.
Ama neden yani Agatha Christie'nin kitaplarından esinlenip esinlenmediklerini bence birçoğu kendi de bilmiyor.
Ama bence oradan yola çıkıldığını düşünüyorum.
Kendi kendine öğrenilmiş bir şey olabilir.
Aynen öyle zamanla oluşuyor.
Birçoğu zaten bu senaryo yazarken muhakkak Agatha Christie okumuştur da zaten.
Muhakkak. Çünkü kraliçesi kendisi.
Ondan sonra aklının içerisine yer etmiştir.
Evet ya kışın olursa dediğiniz gibi kafasını saklayabilir.
Yazın bir katil kaçamaz mı?
Yani kaçar ama şöyle yani şu anki günümü çağdaş polisyesinde düşündüğümüzde müthiş işler çıkabiliyor.
Çünkü artık teknoloji de devrede.
Ama gerçekten Agatha Christie'nin döneminde yazar olsaydım, polisiye yazarı olsaydım gerçekten ben de yani kitaplarımın %80 hatta belki %90'ını kışın yapardım.
Çünkü genelde Agatha Christie'nin polisiyeleri bir mekan polisyesidir aslında.
Hani böyle çok şehir şehir dolaşmazsınız.
Ya da böyle farklı kültürlere girmezsiniz.
Bir mekan vardır. Genelde ev olur bu.
Bir mekan vardır. Oradaki kişiler de bellidir.
Mutlaka işte bir garson olur.
Bir hizmetçi kız olur. Ya da işte orada mutlaka bir binbaşı olur.
İşte daha farklı kültürlerden, mesleklerden insanlar gelir.
Ve aynı evin içinde...
Ortak bir noktada buluşur.
İşte 10 kişiydiler kitabı bununla alakalıdır.
Fare Kapanı diye bir kitabı var.
Hep mekan polisyesi aslında.
Ve havada genelde kıştır.
Çünkü insanlar gerçekten çok kötü hava olduğu için çıkamaz dışarı.
Ve o evin içerisinde her şey cereyan bulur.
Hatta dedektif oradayken bile bir cinayet işlenir.
Çünkü bir teknoloji yok, kamera yok.
İnsanlar daha rahat hareket edebiliyor açıkçası.
Ama şu anda... Teknolojiyi de düşündüğümüzde daha modern polisiyeler çıkıyor haliyle.
Şu anda yaz mevsiminde de pekala güzel bir polis işlenir yani şu anda işlenir.
Kulağımıza küp olsun. Yine kitaptan bir şeye takıldım onu size soracağım.
Kitapta otelin perapalasının sahibi olan beyefendinin odasına bir hala hediye ediliyor.
Ve bu hala kendisine lanetli olduğunu düşündüğü kendi yalısından geliyor.
Biz de biliyoruz ki bu halı normalde Atatürk'e hediye edilmiş bir halı.
Ve halının da işte garip bir gizemi, üstünde kısım patalar olması, kendisinin yanlış bilmiyorsam hüznü ve karamsarlı çağrıştırıyor olması, 10 tane olması, 10 Kasım
'ı çağrıştırması açısından halın üzerindeki saatinde 9'u 7'yi geçe göstermesi.
Siz belli ki bu halıyı incelemişsiniz, biliyorsunuz ve bu kitapta da buna yer vermişsiniz.
Gerçekten böyle lanetli bir şey olabilir mi?
Bir halının laneti olabilir mi sizin?
Şöyle ben açıkçası polisi kitaplar yazmadan önce korku kitapları yazıyordum.
Dolayısıyla o... İşte lanetli ya da olayın daha çok mistik boyutu diyelim.
Çünkü polisiyede pek mistik yoktur aslında.
Her şey evet belli bir fantastiklik var çünkü çözülmek zorunda.
Ama belli bir mantık şablonunda bunu yapmanız gerekiyor.
Ama korkuda özgürsünüz aslında.
Hani mistik anlamda her şeyi katabilirsiniz.
Lanetli deyip çıkarsınız işin içinden ama polisiyede böyle bir şey yok.
Yani lanetli diyorsanız o kitabın sonunda garanti bir mantık seviyesine oturacaktır o.
Yani tamamen analitik zeka ile anlaşılabilecek gerçek hayatta bir seviyeye taşınabiliyor.
Dolayısıyla açıkçası o halının gizemi şöyle ben tabi Pera Palas'a çok sık gelip gittiğim için Atatürk'ün odasında çok sık...
kereler ziyaret etmişimdir.
Ve o halının hikayesi çok benim ilgincime gitmişti.
Çünkü bana çok gizemli gelmişti.
Tabii ki o kesin bir bilgi değil.
Yani Atatürk ölmeden önce o halının gönderilip gönderilmediği Kesin olarak bilinmiyor.
O şekilde bir rivayet var.
Bir medyum tarafından gönderildi, Hindistan'dan gönderildi ve ölmeden önce gönderildi.
Ve oradaki bilgilerin de ilginç bir şekilde Atatürk'ün ölümünden sonra yorumlanarak ortaya çıkarıldığı üzerine bir rivayet var.
Ben de dedim ki açıkçası olayda madem Pera Palas'ta geçecek, o halıyı alıp...
Gayet de güzel bir şekilde otelin sahibi ki Misbah Bey gerçekten de o yılların yani 1920'li yılların gerçekten de otelin sahibiydi.
Gerçekten yaşamış birisi.
Kedisi bon gerçektir.
Evet evet onlar gerçek yani Ahmet Afif Paşayalı'sı var onundur o yıllarda lanetli olduğunu düşünüp otele yerleşiyor ve burada vefat ediyor.
Onların hepsi gerçek sadece halı olayını Misbah Muhayyeş Bey'e uyarladım.
Yani onu söyleyebilirim.
Hani yoksa o halı olayı Atatürk üzerinden ilerleyen bir süreç.
Ama ben orada o şifreleri kullanmak, o gizemi kullanmak için burada o hikayeye konu ettim.
Yoksa oradaki karakterler gerçek.
Orada yaşantıların birçoğu gerçek.
Ben karakterlerin de kurgu olduğunu düşünüyordum.
Yani özellikle otelin sahibinin, Misbah Bey'in yalının varlığının gerçek olduğunu araştırıp görmüştüm ama sahibinin gerçekten...
Misbah Bey olduğunu ve hakikaten ona lanetli olduğunu düşünüp de buraya kaçtığını.
Peki gerçekten başına buna yakın bir şeyler gelmiş mi?
Mesela kedisi Bon ölmüş mü?
Evet. Zaten onun acısına dayanamıyor.
Yani çok seviyormuş kedisini Misbah Bey.
Ama şöyle tabii ki bir cinayete kurban gidip gitmediği yönünde kesin bir bilgi yok Misbah Bey'in.
Çünkü odasında ölü olarak bulunuyor Pera Palas'ta.
Ama kedisinin ölümünden sonra yani gerçekten kedisini çok seven birisi.
Ve kedisi ölüyor.
Çok kısa bir zaman sonra kendisi de beyin kanamasından vefat ettiği.
olarak gazetelere yazıyor.
Ve zaten burada da zaten Pera Palas Otel'de belki giderken de size fotoğrafını gösteririm Misbah Bey'in.
Buranın sahiplerinden biridir ve en iz bırakan sahiplerinden biri.
O zaman anladığım kadarıyla biz Misbah Bey ölene kadar aslında biz gerçek tarih okuyoruz.
Evet. Sonrasında bizim hikayemiz başlıyor.
Başlıyor evet. Yani orada hayal gücü ondan sonra devreye giriyor.
Bunu hiç böyle düşünmemiştim.
Ben komple her şeyin bir kurgusal Denklem üzerine kurulduğunu zannediyor.
Evet evet ve Agatha Christie ile de arası gerçekten çok iyi.
Dostlukları var. O da gerçek yani.
Evet evet yani çok seviyorlar birbirlerini.
Dostlukları, arkadaşlıkları var.
Ya ben açıkçası biraz orada hani kendimi Agatha Christie'nin yerine koyup o empati dünyasında acaba nasıl bir ilişkileri vardı?
Birbirleriyle hukukları nasıldı?
Ya da gerçekten böyle bir gizemli olayla da karşılaşsalar nasıl birbirleriyle iletişimleri olurdu?
Aslında kendimi onların yerine koydum.
koyup o dünyayı yansıtmaya çalıştım kitapta.
Şimdi tabii bu tarz bir şey yapmak çok detaylı bir iş.
Mesela nasıl detaylı bir iş?
Çok güzel bir şey anlattınız.
Aslında bizim Kurgu'da okuduğumuz şey gerçekte var olan bir şey.
Şimdi gerçekte var olan bir şeyi araştırmışsınız.
Bunu biliyorsunuz. Oturup da bir hikaye uydurmamışsınız.
Bir gerçekliğin üzerinden hikaye devam etmişsiniz.
Bu bir yazanı yapabileceği zor bir iş yani bu.
Benim izleyicilerim ve dinleyicilerim bana şunu sürekli söylüyorlar.
Abi bir cinayet romanı yaz.
Diyorum yazamam. Benim işim değil.
Bunu yapan insanlar var.
İşi onların işi bu. Buradan size onu da aslında bir sormak istiyorum.
Bunun sürecini buradan kendileri de duymuş olsunlar.
Beni zorlamasınlar kitap yazma konusunda.
Çünkü Türkiye'de şu an popüler.
100 bin takipçim varsa yaz kitabı gönder.
Ama senin işin bu değil ki.
Niye kötü bir şey yazasın yani?
Ne gerek var? Bırakalım Kayhan Bey yazsın biz konuşalım üzerine sohbet edelim yani.
Bununla ilgili böyle bir araştırmayla ilgili hem izleyicilere hem dinleyicilere hem kitap yazmak isteyenlere verebileceğiniz böyle bir tavsiye var mı?
Bir şeyin o araştırma süreciyle alakalı.
Bilmenin neyi bilmek gerektiğiyle alakalı.
Tavsiyeleriniz nelerdir mesela?
Öncelikle şöyle. Genel polisi değil aslında yazaldığım temelinde böyle bir şey var.
Aslında yazaldığım bir okulu yok.
Yani yazallık tamamen başta istek, ilgi sonrasında da gerçekten çalışmakla aslında olabilen bir şey.
Evet yetenekte olması gerekiyor mu?
Gerekiyor. Ama gerçekten birçok sanat dalıyla kıyasladığımız zaman yazallık aslında geliştirilebilir bir şey.
Mesela eğer Bir insanın resmi yeteneği yoksa kurslara da gitse hep bir sınırlı kalabilir.
Ama yazarlık gerçekten öyle değil.
Eğer çok okuyorsa, çok geziyorsa, entelektüel anlamda gerçekten kendisine çok ciddi katkılar sağlıyorsa ve gerçekten de mesela polisiye yazarlığı üzerinden gidelim.
Gerçekten iyi bir polisiye okuruysa kırkından ellisinden sonra da çok iyi bir polisiye yazar olabilir ve örnekleri de vardır.
Celil Oker mesela.
Rahmetli... Polisiye yazarımız.
Kitapları yani çok kırklı yaşlarda çıkmaya başladı.
Ve... Yani şu anda gerçekten Türk polisiye edebiyatının bana göre duayenlerindendir.
Ve çok kitabı da yok. Yanlış hatırlamıyorsam 8-9 tane polisiye kitabı var.
Çok yazamadı. Ama gerçekten müthiş ve bir başyapıt sayılabilecek eserlerdir.
Yani onun o polisiyeyi sevmesi, iyi bir polisiye okuru olması, bu işlerle biraz daha haşır neşir olması, araştırmayı sevmesi gerçekten belli bir yaştan sonra da olsa iyi bir polisiye
yazarı olması için yeterli olur.
Dolayısıyla ben hani polisiye anlamında sizin için de bir tavsiyem olabilir naçizane.
Bana göre bu işlerle ki sürekli ilgilisiniz.
Aslında yani oturup gerçekten zihin yorarsanız ve olayın biraz teknik boyutunu analiz edebilirsiniz ki bu polisiye kitaplarla yapılabilecek bir şey.
İnceleme kitapları da var bununla ilgili.
Belki de çok müthiş bir polisi eserde kaleme alabilirsiniz.
Örnekleri var. Ben tavsiye ederim.
Gerçekten. Yani ben bütün videolarımın hepsini araştırmasını kendim yapıp kendim yazıyorum.
Aslında her oturuşta bir 6-7 sayfa ben kitap yazmış oluyorum.
Bugün hepsini birleştirsem herhalde 1000 sayfaya yakın şu an kitabım olabilirdi.
Genelde insanlar tabi böyle yapıyorlar bu arada.
Hani yazmış onu alıyor bir editöre birleştir diyor sonra paylaşıyorlar.
Açıkçası benim için bu bir kitap değil yani.
Yani şöyle hayal gücü gerekiyor tabi.
Yani bu bir şart. Yani polisiye edebiyatta hem orada tabii ki okuru meraklandıracak, yer yer düşündürecek ve belli bir hayal gücünün ürünü de olması
gerekiyor. Agatha Christie mesela.
Kendi döneminin işte o biraz daha klasik salt polisiye dediğimiz yani tamamen hayal gücüyle yazmış eserlerini.
Aynı şekilde Sir Arthur Conan Doyle'un Sherlock Holmes serileri de aynı şekilde.
Ama şöyle bir şey, ben mesela şu anda tamamen salt bir polisiye yazabilirim.
Tamamen işte hayal gücü, farklı karakterler vs.
Ama bunu gerçekten zamanında yaklaşık 50 yıl, 100 yıl önce çok iyi şekilde yapan yazarlar var.
Agatha Christie var, Sir Arthur Conan Doyle var.
Onların üzerine bu alanda gerçekten salt polisi yazarak çıkmak gerçekten çok zor.
Günümüz çağdaş dünyasında düşünecek olursak, teknolojiyi de katacak olursak artık bir bilgi üzerinden.
gerçeklikler üzerinden ilerlenilen polisiyeler daha cezbedici.
Daha insanlar merak ediyor ya gerçekten böyle bir şey var mıymış diyor.
Ve gerçekten o hikayeyi daha bir heyecanlı kılıyor.
Haliyle o sizin araştırmalarınızın üzerine biraz da hayal gücü serpiştirirseniz ortaya çok başarılı bir polisiye roman çıkabilir.
Sherlock Holmes dediniz.
Sherlock Holmes mu yoksa Agatha Christie'nin dedektifi?
Yani şöyle Türkiye'de herhalde bir yüzdelik oran yapsanız herhalde bir yüzde yetmişe otuz çıkar.
Yani insanlar daha çok Sherlock Holmes serisi der.
Çünkü Türkiye'de kitapta da bahsediyorum bunu.
Bir de Agatha Christie'nin gözünden bahsediyorum.
Biraz eleştiren. Çünkü gerçekten kendisi de belki öyle düşünüyordu.
Hatta ya da şu anda günümüzde yaşasaydı muhtemelen o da hayıflanırdı biraz.
Çünkü Türkiye'de Sherlock Holmes serilerinin pazarlaması Agatha Christie'nin kitaplarına göre daha fazla.
Bunu genelde söylediğim zaman insanlar biraz şey yapabiliyor, olayı farklı yorumlayabiliyor.
Ya Agatha Christie polisinin kraliçesi.
Niye alt tabakada, ben alt tabakada gördüğüm için söylemiyorum bunu.
Agatha Christie şu anda tüm dünyada Sherlock Holmes'lerden daha fazla okunuyor.
Yani İncil'den sonra...
Kutsal kitaptır. İncil'den sonra kitapları en çok satan yazardır Agatha Christie.
Evet. Böyle bir özelliği var.
Yani Sherlock Holmes'ler falan ondan daha sonra geliyor.
Ama Türkiye'de, hani bunu tırnak içinde söylüyorum.
Türkiye'de Sherlock Holmes'ler daha fazla seviliyor, daha fazla okunuyor, daha fazla biliniyor.
Agatha Christie biraz daha ikinci planda kalıyor Sherlock Holmes'lere göre.
Ve birçok kişi de dediğim gibi %70'e 30 gibi bir oran olur.
Ama ben açık ara Agatha Christie'lerim.
Neden bizim ülkemizde Sherlock daha çok seviliyor?
Yani bizim sosyo-kültürel dengemize uyumlu bir adam mı?
Değil. O da İngiltere'de, o da İngiltere'de.
Neden özellikle Sherlock?
Yani şöyle açıkçası...
Bizim yerli yazarlarımız işte 30'lu 40'lu yıllarda müsteyar isimler kullanarak bildiğiniz Türk edebiyatının isimleri bunlar.
Yani bildiğimiz bayağı da Peyami Safalar vs.
bunlardan bahsediyoruz.
Müsteyar isimler kullanarak polisiye eserler yazıyorlardı.
Kendi adlarıyla yazmıyorlardı çünkü o dönemler polisiye edebiyat ikincil edebiyattı.
Yani alt tabaka edebiyat.
O alanda kendi ismini kullanırsa ismini düşürmüş olur.
Ama gerçekten de çok ciddi bir rağbet vardı.
Gazetelerde... Polisiye ile ilgili kısa kısa her sayıda yayınlanan dizi şeklinde bölümler yayınlanırdı.
Ve gerçekten insanlar çok ilgi duyuyordu.
Hani az önce söyledim ya insanın evinde sıcacık çayını kahvesini alıp bir polisiye hikaye okuması müthiş bir şey.
Çünkü rahat kendisi bir sıkıntı da değil.
Rahat bir şekilde okuyabiliyor.
Gerçekten o dönemlerde insanlar çok sevmişti.
Ve orada o Sherlock Holmes dokusu daha fazla uydu bizim.
O dönemki işte özellikle yerli yazarlarımızın da müsterih isim kullanıyordu.
kullanarak Sherlock Holmes'lerden de esinlenerek kitaplar yazması Sherlock Holmes'u o dönemlerde çok sevdirdi.
Ama Agatha Christie kitapları biraz daha arka planda kaldı.
Aslında yapıları da çok benziyor.
Ama dediğim gibi o tamamen biraz pazarlama tarafı.
Yani Agatha Christie biraz Türkiye için söylüyorum.
Pazarlama da biraz geri kalıyor Sherlock Holmes'lere göre.
Bunu hiç bilmiyordum. Bizim yerli yazarlarımızın Sherlock aslında...
parlatmasını şu an ilk defa bunu da duymuş oldum.
Ve o dönemlerde şey dediniz bir alt tabaka yazarı, polisiye yazarı diye düşünülüyordu.
Ama günümüze geldiğimiz zaman mesela benim yani bu işi yapmamdaki sebep inanılmaz derecede artan polisiye ilgiydi.
Şu an polisiye ilgi özellikle bu dijital platformların sürekli bir seri katilin hayatını anlatması ve ona dair başka diziler yapması.
Hatta artık bence işi biraz daha abartıp seri katili daha böyle bir sevilecek insan gibi göstermesi.
Şunu anlıyorum ben buna.
İnanılmaz bir polisi izleyicisi ve okuyucusu var.
Şu an insanların da daha böyle bir sevebileceği, aslında üzerine konuşabileceği şeyler yaratmaya çalışıyorlar.
Neden geldiğimiz bu dönemde polisi bu kadar arttı?
Buna bir sebep dijital platformlar mı oldu?
Yoksa... Bu kendi doğal sürecinde işleyerek mi geldi bu noktaya?
Aslında asıl sebebi tarih.
Yani tarihin ta kendisi şöyle.
Çok güzel bir soru.
Teşekkür ediyorum. Aslında burada polisiyenin de felsefesine ve temeline inmiş olacağız.
Önceleri insanlarda şöyle bir şey vardı.
Humanizm. Bir akımdır.
İnsanın merkezi alan.
İnsandan başka hiçbir canlının merkeze alınmadığı, insanı mükemmel olarak gören bir akımdır hümanizm.
Ve gerçekten bu akım çok etkili olmuştu.
Özellikle 1800'lü yıllarda, 1900'lü yılların başlarında.
Gerçekten çok etkili bir akımdır.
Ve insanlar o dönemlerde polisiye okumak istemiyordu.
Çünkü polisiye insanın karanlık taraflarını anlatır.
O dönemki okurların kitlesi yani o dönemlerde diyorlardı ki ya bu işte insan birini öldürüyor ya insana yakıştıramıyordu böyle bir şey.
Çünkü insan muhteşem bir varlıktı hümanizme göre.
Dolayısıyla hani gerçekten o dönemlerde polis yiyip ikinci plana itildi.
Böyle bir edebiyat türü olamaz.
Çünkü insanı kötülüyor.
İnsanın karanlık taraflarını anlatıyor.
İnsanın karanlık tarafları olamaz.
Peki bu ne zaman değişti?
İkinci Dünya Savaşı'nda.
Ne zaman ki o Hiroşima'ya atılan atom bombası milyon mertebesinde insana zarar verdi.
İşte o zaman dediler ki insan o kadar da iyi bir varlık değilmiş.
İnsanın karanlık tarafları da varmış.
Eksik tarafları da olabilirmiş.
İşte orada hümanizm gerilemeye başladı.
Ve insanlar dedi ki insanı anlatan gerçek romanlara yönelim.
Edebiyatlara yönelelim.
İnsanı en doğru şekilde karanlık tarafı aydınlık tarafı hiç fark etmiyor.
İnsanı bana göre en doğru şekilde anlatan edebiyat polisiye edebiyatıdır.
Ve bu ilginç bir şekilde o tarihsel süreçle birlikte polisiye edebiyatı olan ilgi artmaya başladı.
Gazetelerde az önce söylediğim o diziler yayınlanıyordu.
Çünkü insanlar artık insanı tanımıştı.
Biz böyleyiz. Yani karanlık taraflarımız var.
Çok da iyi varlıklar değiliz.
Ve polisiye eserler de bunu çok iyi yansıtıyor.
Hatta az önce çok güzel bir şey söylediniz.
Yeri geliyor günümüzde seri katiller daha sempatik oluyor.
Daha o şekilde görünüyor.
Haklı olarak görünmeye başlıyor.
Çünkü insan kendini görüyor orada.
Diyor ki ben de böyle olabilirim.
Sonuçta benim öyle olmayacağım...
garantisi yok ve gerçekten bir de haklı sebeplerle, kendine göre haklı sebeplerle o cinayeti işliyorsa gerçekten o kişiye tam olarak hak veriyoruz.
Ben açıkçası polisin o gelişimsel sürecini ve edebi anlamda mertebe atlamasını tamamen o tarihsel sürece bağlıyorum.
Çok güzel açıkladınız ya.
Gerçekten evet. İkinci Dünya Savaşı'nın bunun etkili olması da çok aşırı mantıklı.
Biz insanlığın aslında iyi değil ya.
İnsan iyi değil. İnsan aslında çok kötü yani.
Ne kadar kötü olduğunu savaşta gördük ve devamında da edebiyatta artık bunun girmiş olması...
O zaman 40'lardan öncesindeki edebiyatta insan kötü olmuyor muydu?
Şimdi böyle söyleyince aslında kafamda canlandıramıyorum okuduğum kitapları ama insan kötü değil miydi?
Yani aslında sadece hep biz iyi insanlar mı okuyorduk?
İnsan her zaman insandı.
Ama şöyle...
Özellikle 1940'lılardan sonra yavaş yavaş artık medya gelişmeye başladı.
İşte yavaş yavaş radyolar, televizyonlar o 2.
Dünya Savaşı'nın o psikolojisini insanlar dinleyerek ya da belirli yerlerde, mecmualarda görerek yani o fotoğrafları insanlar gördüler.
Yani nasıl bir insanın orada yok edilişini bizzat gözleriyle gördüler.
Yoksa savaş sadece 2.
Dünya Savaşı değil, dünya tarihine baktığımızda bir sürü savaş yapıldı.
Ama gerçekten o teknoloji...
İnsanı tanıttı aslında kendisine.
Oralarda daha net gördü.
Gözleriyle çünkü bazen gerçekten insan gözüyle görmediği şeye inanası gelmiyor.
Orada gözleriyle gördü.
O alanda zaten milyon mertebesinde insanlar bizzat orada canlı canlı gördüler.
Bir nevi katledildiklerini.
Dolayısıyla hani gerçekten bu da tüm dünya basında sızdırılınca orada insan insanı tanıdı.
Ve o çok ciddi anlamda polisyenin gelişimini çok ciddi etkiledi.
Az önce söylediğiniz şeyde katılıyorum bu arada.
İnsan ben bunu yapabilir miyim diye düşünüyor ama aslında onu yapabilecek bir şey içinde var.
Sadece onu engelleyen şey yaşadığı ortam, yaşadığı bölgede çevresel faktörler.
Bir katilin katil olmasını sağlayan şey de yine çevresel faktörler.
Aslında hepimizin içinde bu şiddet güdüsü var.
Bu da zaten evrimsel süreçten gelen bir şey.
Hatta kalmak için yapmaya çalıştığımız bir şey bu.
Bugün modern kapitalist düzende ben şöyle değerlendiriyorum.
Atalarımız vahşi dünyada hayatta kalmak için aslanları, kaplanları belki öldürüyordu.
Bugün bizim de vahşi dünyamız bu kapitalizmin içinde olduğu bir düzen.
Bu yüzden o aslında içgüdüsü olarak devam ediyor.
Bizi engelleyen şey sadece modern bir yaşama geçmiş olmamız ve yine çevremizdeki bu modern faktörler.
diğer taraftan aslında yine sizinle de sohbet etmek istediğim şöyle de bir şey var.
İçimizde bu var. Bunu atmamız lazım.
Nasıl atacağız? Bazısı mesela avcılık yaparak atıyor.
Atıyorum ben bu filmleri izleyerek atıyorum.
Ya da benim izleyicilerim bunu yaparak atıyor.
Sizin okuyucularınız bunları okuyarak yapıyor.
Buna inanıyor musunuz mesela siz?
Böyle bir fikrim var benim.
İnsanların o içindeki şiddeti sizin yazdığınızda kendisini buradaki katilin yerine koyarak yoluna devam ediyor ve aslında şöyle çünkü bahsetmişsiniz bunu da o yüzden aklıma geldi.
Agatha Christie'ye iyi bir katil olabilir mi diye soruluyor burada.
Kendisi de ben zaten öldüreceğim insanları kitapta öldürüyorum diyor.
Bu gerçekten bir rahatlatma şeyi olabilir mi insan psikolojisi açısından?
Kesinlikle öyle. Zaten o düşünce benim de düşüncem.
Ben de açıkçası yazarak o şekilde içimdeki canavarı diyeyim, dizginliyorum.
Çünkü dediğiniz gibi modern bir dünyadayız, evet.
Herkesin artık belli bir seviyesi var.
Ama insan duyguları, insanın karanlık tarafları hiçbir yüzyılda değişmeyecek.
Yani ne bugün değişecek, ne yarın değişecek.
O içgüdülerimiz her zaman olacak.
Yani insan bir cinnet anında normalde hiç yapmayacağı şeyleri yapabiliyor.
Yani hatta çoğu...
Okumuşsunuzdur yani cinayet haberlerinde.
Bir kişi komşusunu öldürüyor.
Açıklama yapıyorlar. Diğer komşulara soruyorlar.
Ya nasıl yaptı bilmiyoruz.
Oysa ki çok kendi halinde böyle içine kapanık öyle bir beyefendiydi.
Nasıl o hale geldiydi öyle bir cinayeti işledi.
İşte zaten insan bu. Yani dışarıda çok sakin görünebilirsiniz ama insanız neticede.
O anki o cinnet anı bir sinirlenme anına bakıyor.
Öyle bir şey ki çok ince bir çizgi.
Dolayısıyla onu atabilmemiz için.
Dediğiniz gibi kimi sporla ilgilenir tamamen yeteneğine, ilgi alanına.
Kimisi sizin gibi tamamen polisi olaylarla içli dışlı olur.
Kimi polisi kitaplar okuyarak oh rahatlar iyi der yani okudum en azından kitapta bu oldu.
Güzel bir şey. Benim gibiler işte açıkçası ben yazarak biraz daha bu anlamda.
Direkt çevremde yazdığım, sinirlendiğim kişileri öldürmüyorum ama oradaki karakterler tabii ki farklı.
İsim olarak farklı ama evet o yaşadığım olayın etkisini orada aslında yansıtıyorum.
Ve o beni gerçekten psikolojik olarak rahatlatıyor ve tavsiye de ederim.
Zaten yazmak bir motivasyon, bir ilaç aslında.
İlla profesyonel yazarda olmamıza gerek yok.
Gerçekten yazarak gerçekten rahatlıyoruz aslında.
Çok iyi motive ediyor bizi.
Bana çok sıkça sorulan bir soru var.
Ben de bunu size sormak istiyorum. Bana sürekli şunu soruyorlar.
Abi uyuyabiliyor musun? Rahat uyuyabiliyor musun?
Ben çoğu rüyamda ölüyorum.
Gerçekten bu tarz rüyalar çok görüyorum yani.
Ama hiç öldürmüyorum.
Hep ölen taraf oluyorum niyeyse yani.
Rüyalar garip yani. Siz böyle şeyler yaşıyor musunuz?
Yani şöyle açıkçası tabii polisi kitaplar hani artık kaçıncı işte beşinci romanım oldu polisiyede.
E tabii artık belli bir zamandan sonra hani mesleki deformasyon gibi oluyor.
Yani hani alışıyorsunuz artık.
Hani polislerde de vardır o.
Mesela bir kişi yeni polis olmuşsa morga giremiyor.
Ya da bir ölü gördüğünde çok etkileniyor, korkuyor, hani rüyalarına giriyor.
Ama artık tecrübeli bir polis.
Yani sanki böyle normal bir laboratuara giriyor.
Bir orada ilacı inceliyor gibi gayet rahat bir şekilde bakıyor.
Açıkçası beni de biraz...
Olayım öyle oldu sanırım. Yani çok hani yazdıklarımdan ya da okuduklarımdan çok etkilenmiyorum.
Ama ilk polisiye okumaya başladım.
İlk korku okumaya başladığım yıllarda kişi ortaokul yıllarıma tekabül ediyor.
Açıkçası o zamanlar çok görüyordum öyle tuhaf rüyalar.
Çok etkiliyordu beni. Hatta böyle konuştuğum ev içerisinde ben hatırlamıyorum.
Ev ahalisinden öyle o şekilde yani sen uyurken konuşuyorsun tuhaf tuhaf şeyler söylüyorsun falan diyorlardı.
O derece bir etkilenme.
Çünkü yarı tabii çocuğumdu o dönem.
Ama şu anda hani açıkçası çok böyle ilginç rüyalarım oluyor.
Tabii ben de rüyalarımda öldüğüm oluyor.
O genel bir şeydir. Ama öyle hani çok aşırı derecede etkilendiğimi söyleyemem yani.
Ya beni demek ki ben de mesela alıştım diye düşünüyordum.
Ya o kadar hikaye anlattım okudum falan ama.
Ölüyorum ya sürekli bıçaklanıyorum ya da vuruluyorum falan.
Ama belki o da size bir ilham veriyordur yani.
Belki de. Daha da sizi o alana yönlendiriyordur.
Tabii tabii. Gece dörtte fırlayarak uyanıyorum.
Diyorum ki bu ne güzel bir hikayeydi.
Çok güzel öldüm yani gerçekten.
Adam güzel öldürdü beni diyorum. Çünkü o ölümün o gizemi bile insana aslında birçok şeyi yönlendiriyor.
Heyecanlı adrenalin. Heyecanlı.
Kantar içinde uyanıyorsunuz yani.
Bayağı ciddi bir adrenalin yani.
Tabii o durum geçtiği yaşamak istemem de.
Tabii. Yine buna benzer aklıma şey geldi.
Bana ilk zamanlarda bunu Soruyorlardı etrafımdaki akrabam ailem soruyordu.
Sen psikopat mısın?
Böyle şeyler hani siz de çünkü cinayet işliyorsunuz ya burada.
Böyle tepkiler alıyor muydunuz?
Şöyle yani şu anda almıyorum ama ilk yazmaya başladığım yıllarda yani benim ilk kitabım üniversite 2.
sınıftayken çıkmıştı ve korku kitapları yazıyordum.
Açıkçası tabii bazı işte üniversitedeki hocalarıma da gönderiyordum hikayelerimi.
Yorumlarını bana bildirsinler.
Acaba nasıl, iyi miyim vesaire diye.
Onlardan çok o anlamda yorumlar alıyordum.
Evladım diyorlardı hani bu kadar bu alanlara yönelme.
İleride psikolojim bozulur.
Hani gerçekten çünkü kendileri de okurken tabii o şeye kapılıyorlar.
O kasvetli ortama tabii kapılıyorlar.
Haliyle kendi o hissiyatlarını bana söylüyorlardı.
Ama ben açıkçası tam tersi.
Yani evet korku belki okurken insan geriliyor.
Polisi okurken bir gerilim, gizem var.
Ama gerçekten aslında o bizim başka bir ihtiyacımızı gideriyor.
Çünkü... Korku bana göre temel ihtiyaçtır.
Yani insanın işte önlemler alabilmesi, kendini koruyabilmesi, hayata, geleceğe bakış açısı.
Bunlar hep aslında o korkularımız bizi geliştiriyor.
Bir nevi kalkan oluşturuyor zamanla.
O korkularımız bizi pişiriyor, hayata karşı hazırlıyor.
Dolayısıyla aslında orada o korku kitapları gizemli, gerilimli.
Polisiye kitaplar aslında bizim o tarafımızı, o temel ihtiyacımızı gideriyor.
Ama biz genelde işte hani birazcık psikolojimiz etkilenecek gibi olduğu anda hemen kaçmaya çalışıyoruz.
Çok etkileniyorum ben. Oysaki hayır üzerine gitmemiz lazım.
Eğer üzerine gidersek gerçekten korkularımızın da üzerine gideriz.
Genellikle... Bizim insanlarımızda ya da kaybetmeye alışkanlık haline getirmiş insanların da en büyük eksikliğidir bu.
Korkuların üzerine gidemediği için insanlar kaybediyor.
Girdiği işlerde başarısız oluyor.
Korkularıyla yüzleşip korkuların ne olduğunu kabullenip onların üzerine gidebilen insanlar başarılı olabilir.
Bu da gerçekten korku kitapları ya da filmleri izlemek, kitapları okumak, polisiye kitapları okumak.
Ben bunlara bağlıyorum açıkçası.
Çok ciddi anlamda o anlamda bir felsefi bir altyapısı da var yani.
Bunu ben de aynen böyle düşünüyorum.
Bana canlı yayında soru sordukları zaman onu diyorum.
Korku bizim için bir gıda.
Korkumuz için bir gıda. Bu olması gereken bir gıda.
Çünkü her zaman şey değiliz yani.
Hayatın bir hani hep bahsederler bir ahenk içerisinde.
Bir ahenk yok. Biz bir kaos içinde yaşıyoruz.
Kesinlikle. Hala bu korkularda dışarı dünyada gerçekleşen şeyler.
Bunları hissetmemiz lazım ki belki o an geldiği zaman ya da benzer anlar yaşandığı zaman biz buna bir tık da hazır olalım.
O yüzden mesela kitapları çok severim.
Kitap okumaya maalesef geç başladım.
Bu yüzden de biraz üzgünüm. 18-19 yaşlarına falan başladım.
Çünkü ondan önce hayatımda Night Online diye bir oyun vardı.
Bütün zamanım oyun oynayarak çar kasmakla geçtiği için kitap okumaya zamanım yoktu.
Üniversiteye girdikten sonra okudum.
Ondan sonra da sürekli bir okuma eğilimi ve kitaplarda okuduğumuz işte sonuçta Bazı dönemleri yaşayamam.
Bunları ancak okuyabilirim.
Okuyarak tahayyül edebilirim sadece.
Bunların da bize çok ciddi katkıları oluyor.
Sizin de bize bu yüzden katkılarınız oluyor.
Bunun için de ayrıca şahsım adına teşekkür etmek isterim.
Kayhan Bey sohbet için çok teşekkür ederim.
Yeni kitabınız da çok başarılı olmuş.
Buradan izleyicilerime de dinleyicilerime de tavsiye ediyorum.
Görenler için Kayhan Demir Pera Palas'ta 11 Gece.
adlı kitap. Satışta kitabı kendim okudum beğendim ve Kayhan Bey'le de gerçekten güzel bir sohbet ettim.
Diğer kitaplarınızı da muhakkak okuyacağım.
Çünkü videonun başında off the record olarak konuştuğumuz bir şey vardı.
Benim çok hoşuma gitti. Bunu kız arkadaşıma da söyledim.
Kayhan Bey benim gibi düşünüyor.
Yani kendisine burada soru soracağım ama soracağım soruyu zaten kitap okurken bana cevaplamış oluyor.
Çok garip bir şekilde. Bu yüzden Aynı düşünebiliyor olmamız beni mutlu etti.
Kitaplarınız da hoşuma gitti.
Teşekkür ederim imzalayıp kitaplarınızı gönderdiğiniz için.
Ben teşekkür ederim.
Hepsini bir solukta okuyacağıma eminim ve okuduktan sonra size de paylaşacağım bu arada.
İzleyicilerimiz seslenmiş olur.
Ben teşekkür ederim Onur Can Bey.
Çok gerçekten benim için de keyifli bir sohbet oldu.
Zaten iyi bir polisiye okuru.
Zaten polisiye yazarı gibi zamanla düşünmeye başlıyor.
Sizin de o ortak noktalarımızın olmasının sebebi de o.
Umarım yani polisiye seven genç yaşlı ya da genç ruhlu herkese seveceği türde bir eser olmuştur.
Ve güzel keyifli bir sohbet oldu.
olmuştur. Vesile olduğunuz için ben teşekkür ederim.
Güzel. Sevinirim. Rica ederim. Evet.
Bu videonun sonuna geldik. Bir sonraki videoda görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
