
Bu bölüm suçlular doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı suçlu olurlar sorusu tartışıyoruz. İyi dinlemeler...
Transkript
Merhabalar, Olay Yeri: Suç Hikayeleri podcastine hoş geldiniz.
Yeni bölümleri kaçırmamak için bildirimleri açmayı unutmayın.
Bir Amerikan kasabasında gece yarısı yakışıklı ve kibar bir genç adam koltuk değnekleriyle yol kenarında çaresizce bekliyor.
Yoldan geçen üniversitede bir kız tereddütsüz durup yardım ediyor.
Birkaç dakika sonra bu yardımsever genç adamın aslında bir avcı, kızınsa kurban olduğunu anlayacağız.
Okyanusun öte yakısındaysa...
1968 yazında İngiltere'nin Newcastle kentinde 10 yaşındaki Mary adındaki bir kız çocuğu küçük bir erkek çocuğunu boğarak öldürüyor.
Bu iki uzak sahne tek bir ürpertici soruda birleşiyor.
Suçlular doğuştan mı gelir yoksa sonadan mı suçluya dönüşür?
Bu soru yüzyıllardır insanlığın zihnini kurcalıyor.
19. yüzyılda İtalyan kriminolog Cesare Lombroso hapishanelerde suçluları inceleyerek bazı insanların doğuştan suç işlemeye yatkın olduğuna inanmıştı.
Ünlü bir vaka olarak bir mahcumun kafa tasındaki anormalliği görünce adeta evrimin ilkel bir geri dönüşünü gördüğünü iddia etmiş, bazı kişilerin ilkel insanın vahşi içgüdülerini
taşıyan atavistik suçlular olarak doğduğunu ilan etmişti.
Lombroso'yu yere bu doğuştan suçlu insanlar belirli fiziksel işaretlerle tanınabilirdi.
Mesela katillerin soğuk, camsı bakışları, çıkık kaş kemikleri, yırtıcı kuşları andıran kanca burunları olabilirdi.
Elbette bu görüşler zamanla bilimselliğini yitirdi.
Ancak suçlular doğar mı yoksa sonradan olur mu tartışması bitmedi.
Modern bilim genetikten beyin yapısına kadar pek çok alanda bu sorunun izini sürmeye devam ediyor.
Suç davranışının genetik bir boyutu olabileceğine dair ilginç bulgular var.
Örneğin 2002 yılında yapılan uzun soluklu bir çalışmada bilim insanları 442 çocuğu doğumdan yetişkinliğe kadar takip etti.
Bu çocuklardan bazıları aile içinde ağır istismara uğramıştı.
Araştırmacılar monoamin oksidaz A, kısaca MAOA adlı bir genin düşük etkinlikli bir varyantına sahip olan ve çocukluklarında şiddet görmüş erkeklerin ileride ciddi antisosyal
ve şiddet eğilimleri geliştirme ihtimalinin aynı kötü çocukluğu yaşayıp bu genin yüksek düzeyde varyantına sahip olanlara kıyasla çok daha yüksek olduğunu buldular.
Hatta rakamlarla ifade edersek çocukken istismar edilen grup içinde düşük MAOA genine sahip olanlar toplam grubun sadece %12'sini oluşturduğu halde işlenen tüm suçların %44'ünden
sorumluydu. Çarpıcı olan aynı gene sahip olup da Mutlu bir çocukluk geçirenlerde herhangi bir şiddet eğilimi artışı görülmemesiydi.
Normal bir yaşam sürdürdüler.
Yani gen tek başına değil ancak uygun ya da uygunsuz çevre koşulları ile birleşince etkisini gösteriyordu.
Bu yüzden basında bu gene savaşçı geni lakabı takıldı.
Ama bilim insanlarına göre tek başına bir şiddet geni keşfedilmiş değil.
Genler sadece belirli şartlar altında kişiliğin karanlık yönlerini ortaya çıkaran bir yatkınlık zemini hazırlıyor.
Genetik kadar önemli bir diğer alan...
Beyinin yapısı ve işleyişi bazı insanların beyinleri suç işlemeye daha yatkın olabilir mi?
Beyin görüntüleme ve nöropsikoloji çalışmaları özellikle psikopat özellikler taşıyan suçluların beyinlerinde belirgin farklılıklar olduğunu gösteriyor.
Örneğin psikopat oldukları tanılanmış bireylerde beynin ön kısmındaki prefrontal korteksle duygusal merkez amigdala arasındaki bağlantılarda yapısal ve işlevsel anormallikler tespit edildi.
Bu kişilerde duyguların davranışlara yön verme gücü zayıflıyor, korku, üzüntü, utanç gibi duygular normal insanlarda olduğu kadar frenleyici olmuyor.
Dahası ödül ve haz duygusunu kontrol eden beyin devrelerinde de dengesizlikler saptanmış durumda.
Bir deneyde psikopat eğilimli mahkumların anlık ödülleri abartılı şekilde tercih ettiği beyinlerinde ödül merkezi olarak bilinen nükleos akumbens bölgesinin aşırı aktif, buna karşın frenleyici
rol oynayan ön korteks bağlantılarının zayıf olduğu görüldü.
Kısacası beynin gaz pedalına basan sistemi güçlü, fren sistemi ise zayıf kalıyor diyebiliriz.
Sonuç mu? dürtü kontrolü zayıf, empati duygusu sönük bir zihin yapısı ve bu da vahşi davranışlara yatkınlık anlamına geliyor.
Bir diğer beyin bağlantılı bulgu, fiziksel beyin hasarlarıyla şiddet eğilimi arasındaki ilişki.
Tarihin birçok katilinin geçmişinde ciddi kafa travmaları olduğu biliniyor.
Örneğin çocuklukta kafa yaralanmaları geçiren seri katiller listesi oldukça kabarık.
Ed Gein, Richard Ramirez, John Wayne Jaycee, David Berkowitz bunlardan sadece birkaçı.
Araştırmalar özellikle frontal lob denilen beynin ön bölgesine alınan darbelerin veya çocuklukta maruz kalınan şiddetin kişinin ileride empati kurma ve dürtülerini kontrol etme becerisini zedeleyebileceğini
gösteriyor. Örneğin Amerika'da Jenny'si nehir katili olarak bilinen Arthur Shawcross çocukken defalarca ağır şekilde dövülmüş ve başına darbe almış biriydi.
Yıllar sonra yakalandığında yapılan incelemelerde beyninin şakak lobuna baskı yapan büyük bir kist bulundu.
Uzmanlar Shawcross gibi vakalarda beynin duyguları ve saldırganlığı düzenleyen bölgelerinin hasar görmüş olmasının ileri yaşlarda görülen vahşi davranışların merkezinde olabileceğini düşünüyor.
Yani çevresel, fiziksel zararlar bile beyni yeniden kablolayarak kişiliği karanlık bir yola sürükleyebiliyor.
Görüldüğü üzere biyoloji suç potansiyelinin bir parçası olabilir fakat resmin tamamını çizmiyor.
Şimdi bu resme insan hikayeleri tarafından bir bakalım.
Bilimsel veriler bir yana gerçek hayattaki örnek vakalar doğa mı yoksa yetiştirme mi ikileminin ne kadar karmaşık olabileceğini gösteriyor.
İlk örneğimizde akla belki de çocuklar masum doğar inancını sorgulatan bir isim var.
Mary Flora Bell Mary 1957 yılında İngiltere'nin Newcastle kentinde yoksul bir ailenin istenmeyen bir bebeği olarak dünyaya geldi.
Annesi Betty henüz 16 yaşında bir seks işçisiydi ve Mary'i doğurduğu anda doktorlara şu şeyi benden alın diyecek kadar bebeğinden nefretle bahsetmişti.
Küçücük Mary doğar doğmaz sevgisizlikle tanışmıştı.
Daha sonra da işler düzelmedi.
Betty sık sık evi terk edip günlerce ortadan kayboluyor.
Evde olduğu zamanlardaysa küçük kıza ruhsal ve fiziksel şiddet uyguluyordu.
Bir keresinde Mary'nin halası Betty'nin Mary'e evlatlık vermeye kalkıştığını fark edip son anda çocuğu geri aldı.
Mary'nin şüpheli kazaları da vardı.
Bir defasında küçük kız pencereden düşmüş.
Başka bir seferinde ise yanlışlıkla uyku hapı içip komaya girmişti.
Ailedeki bazıları bu olayların tesadüf olmadığını, Betty'nin istemediği çocuğundan kurtulma girişimleri olabileceğini düşünüyordu.
Bir diğer dehşet verici iddia ise Betty'nin Mary'i daha 4 yaşındayken fuhuşa zorladığı yönündeydi.
Mary yıllar sonra bunu anlatsa da ailesinden kesin teyit alınamadı.
Kesin olan şu. Mary sevgi yerine ihmal ve istismar dolu bir çocukluk geçirdi.
Böylesi bir başlangıç sonrası Mary'nin davranışları hızla bozuldu.
Aile üyeleri Mary'nin çok küçük yaşlardan itibaren tuhaf ve zalimce oyunlar oynadığını hayvanlara eziyet ettiğini fark etmişlerdi.
10 yaşına geldiğinde Mary tuhaf, içine kapanık, manipülatif ve şiddete meyilli bir çocuk olarak tanınıyordu.
Ve kimsenin aklına gelmeyen şey sonunda oluyordu.
1968 Mayısında 10 yaşındaki Mary Bell ilk cinayetini işleyecekti.
Oyun oynama bahanesiyle kandırdığı 4 yaşındaki Martin Brown'ı ıssız bir evde boğarak öldürdü.
Küçük bedenini orada bırakıp kaçtı.
Sonra bir arkadaşıyla birlikte cesedi ilk kez onlar bulmuş gibi yaparak olayı izledi.
Martin'in ölümüne önce kimse inanamadı.
Vücudunda ciddi darbe izleri yoktu.
Sadece biraz kan ve tükürük vardı.
Yanında da boş bir ağrı kesici şişesi bulunmuştu.
Yetkililer bunun talihsiz bir kaza, hap yutan bir çocuk olduğunu düşünmeye meyilliydi.
Mary ise bu arada inanılmaz bir şey yaptı.
Bir anaokulunu basıp duvarlara Martin'in ölümünü üstlenen ve bir sonraki kurbanın kim olacağını söyleyen garip notlar bıraktı.
Ancak polis bu notları çocukça bir şaka zannetti.
Ta ki ikinci cinayet yaşanan adek.
İlk olaydan 2 ay sonra Temmuz 1968'de bölgede bir küçük çocuk daha kayboldu.
Mary Bell Butchess 3 yaşındaki Brian Howe adlı erkek çocuğunu bir boş arazide boğarak öldürmüş, küçük bedenini bir makasla çeşitli yerlerinden kesip yaralamıştı.
Hatta Brian'ın arama çalışmalarına katılmış, cesedin saklandığı yeri bildiği halde yanıltıcı yönlendirmeler yapmıştı.
Sonunda Brian'ın cansız bedeni bulunduğunda mahalle dehşete kapıldı.
Katil büyük biri değil, çocuk olamaz mıydı?
Polis Mary ve arkadaşı Norma'yı sorguya aldığında Norma hemen her şeyi itiraf etti.
Mary ise suçu başkasına atmaya çalıştı ama tutarsız ifadeleriyle kendini ele verdi.
Aralık 1968'de görülen davada Mary Bell iki küçük çocuğun öldürülmesinden suçlu bulunduğu ancak tam olarak cinayetle değil, öldürme yol açan ciddi zarar vermeyle hüküm giydi.
Zira mahkeme, Mary'nin o yaşta dönüşü olmayan bir psikopatilik içinde olduğuna, duygularının körelmiş olduğuna hükmetmişti.
Yani bir yetişkin gibi şeytani planlar kurmaktan ziyade, anormal bir çocuk zihninin sonucu olarak bu cinayetleri işlediği kabul edildi.
Mary uzun süre tutuklu kalmadı.
Sadece 12 yıl gözetim altında kaldıktan sonra 23 yaşında serbest bırakıldı ve yeni bir kimlikle topluma karıştı.
Bugün 60'larını aşmış olan Mary Bell'in anonim olarak bir anneanne olarak hayatını sürdürdüğü biliniyor.
Mary Bell vakası toplumda derin bir şok etkisi yaratmıştı.
11 yaşında bir çocuk katil olmuştu.
İnsanlar bu dehşet verici gerçeği anlamlandırmaya çalışırken Şu ikilemle karşılaştı.
Mary doğuştan kötü bir ruh mu taşıyordu yoksa kötü yetiştirilmenin kurbanı mıydı?
Onun geçmişini öğrenen çoğu kişi ikinci seçeneği meyletmişti.
Bir çocuk düşünün ki anne sevgisi yerine dayak, taciz ve nefret görerek büyümüş.
Böyle bir zeminde filizlenen şiddet kalıtımsal bir lanetten ziyade bir çevre zehirlenmesinin sonucu gibi duruyor.
Mary'nin hikayesi suçun kökeninde çevresel etkenlerin devasa gücünü gözler önüne seriyor.
Belki Mary Doge'dan normal bir çocuk olsaydı bile içine doğduğu cehennem onu bir katile dönüştürmüştü.
Şimdi bambaşka bir profile bakalım.
Richard Trenton Chase, nam-ı diğer Sacramento Vampiri.
Mary Bell çocuk denecek yaşta bir katildi.
Chase ise genç bir yetişkin olarak, akıl sağlığını bütünüyle yitirmiş bir seri katil olarak tarihe geçti.
Richard Chase 1950 doğumlu Amerikan bir gençti.
Çocukluğunda tuhaf davranışlar sergilemeye başlamıştı bile.
küçük yaşlarda hayvanları öldürmeye merak sardı.
Kedileri boğup, kuşları ezerek garip bir haz aldığı görüldü.
Klasik bir uyarı işareti olan bu hayvanlara eziyet tutkusu, literatürde McDonald üçlüsü denen ve ileri yaşlarda şiddet eğilim gösterebilecek çocuklarda görülen belirtilerden biriydi.
Chase'in ailesi onun bu davranışlarını kontrol altına almakta zorlanıyordu.
Bazı kaynaklar anne babasının.
Ona küçükken kötü davrandığını, aile içi şiddet ve istismar yaşadığını iddia ediyor.
Kesin olan Richard'ın ergenlik dönemine girerken giderek daha dengesiz hale geldiydi.
Ergenlikte uyuşturucuya bulaştı, elesti, esrar gibi maddeleri yoğun şekilde kullanmaya başladı ve davranışları iyice garipleşti.
Ailesi onu önce 12 yaşındayken ve sonra da 18 yaşında defalarca psikiyatriste götürdü.
Evet Richard daha çocuk yaşta psikiyatrik sorunlar sergiliyordu.
20'li yaşlarına geldiğinde Richard Chase'e paranoid şizofren teşhisi kondu.
Zihni hezeyanlarla doluydu.
Örneğin kanının toz haline geldiğini, vücudunun kuruduğunu düşünüyor.
Bunu engellemek için canlıların kanını içmesi gerektiğine inanıyordu.
Uzaylıların ya da mafyanın onu zehirlediğine dair komplolar uyduruyor, çevresindekilere tamamen kopuk, tehlikeli fikirler saçıyordu.
Chase birkaç kez akıl hastanelerine de yattı.
Bir seferinde iki ölü kuşu götürüp kanlarını içtikten sonra yakalanmış ve hastaneye konmuştu.
Doktorlar onda çok ileri derece bir akıl hastalığı olduğunu biliyordu.
Ne yazık ki her seferinde toplum için tehlike arz etmiyor denilerek taburcu edildi.
Ancak tarih bunun trajik bir hata olduğunu gösterecekti.
1977'nin son günlerinde Richard Chase kafasında kurguladığı kan içmezsem öleceğim senaryosunu gerçekleştirmeye koyuldu.
Önce sokakta rastgele bir adamı vurdu.
Ardından... Ocak 1978'de Sacramento'da hamile bir kadın evine girip kadını vahşice öldürdü.
Kadının kanını içip cesedini parçaladı.
Bundan birkaç gün sonra başka bir eve girerek bir aileyi katletti.
Bir kadını, onun 6 yaşındaki oğlunu ve orada bulunan bir arkadaşını da silahla vurup öldürdü.
22 aylık bir bebeği ise kaçırdı.
Bebeğin cansız bedeni günler sonra bulunduğunda görüldü ki Chase şeytani bir vampir gibi davranıp bebeğin kanını içmiş, cesedi parçalamıştı.
İşlediği cinayet... O kadar korkunçtu ki basın ona vampir katil lakabını takarken detayların bir kısmı kamuoyundan gizlendi.
İnsanlar bu dehşetin boyutunu kaldıramıyordu.
Yakalandıktan sonra Richard Chase yaptıklarıyla ilgili soğukkanlı bir tutarlılıkla şunu diyordu.
Ben ölmemek için öldürdüm.
Kan içmezsem ölürdüm.
Gerçekten de kendi kafasına kurduğu fantastik bir hastalık hikayesine karşı çare olarak cinayet işlemişti.
Onu muayene eden FBI uzmanı, efsanevi profilci Robert Ressler, Chase'in hezeyanlarının paranoyak psikozu olan birinde görülebilecek tipik sanrılar olduğunu belirtti.
Yani Richard tam anlamıyla delirmiş bir beyinle toplumun içinde dolaşıyordu.
Peki cezai sorumluluğu?
Mahkemede avukatları onun akıl hastası olduğunu söylese de psikiyatristler ilginç bir şekilde onun yargılamaya uygun aklı melekeleri yerinde olduğu sonucuna vardılar.
Muhtemelen Chase... Her ne kadar gerçeklikten kopsa da yaptığı eylemlerin yasal anlamda yanlış olduğunu bilebilecek durumda görülmüştü.
Sonuç olarak idam cezasına çarptırıldı.
Ancak o kararı beklemeden 1980 yılında hapishanede intihar ederek yaşamına son verdi.
Richard Chase vakası bizleri farklı bir ikileme götürüyor.
Onu cani bir suçlu olarak mı görmeliyiz yoksa ağır hasta bir zihin olarak mı?
Onun işlediği fiiller kesinlikle vahşiceydi.
Masum insanların hayatını aldı.
Fakat ortada Mary Bell'deki gibi belirgin bir çocukluk travmasının ötesinde beyin kimyasının ağır bozulması söz konusuydu.
Bir şizofreni kurbanıydı aslında.
Ne var ki bu kurbanın hastalığı başkalarının kurban olmasına yol açtı.
Toplum Chase örneğinde zihnen hasta bir beynin nedenle tehlikeli olabileceğini ve sistemin bu kişileri tespit edip koruma altına almakta yetersiz kalışını sorguladı.
Eğer çocukluğunda ya da gençliğinde tedavisi daha ciddiye alınsaydı bugün kurbanları hayatta olabilir miydi?
Bu sorular cevapsız. Richard Chase örneği suçlularda doğuştan gelen akıl hastalığı yatkınlığının nedenli belirleyici olabileceğini fakat aynı zamanda toplum ve çevrenin aile içi şiddet, İhmal,
yetersiz tedavi gibi bu potansiyele nasıl ateşleyebileceğini acı bir şekilde gösteriyor.
Şimdi en baştaki sorumuza dönersek suçlular doğuştan mı gelir sonradan mı oluşur?
Gördüğümüz vakalar ve bilimsel veriler ışığında net bir şu veya bu demek çok zor.
Şimdi en baştaki sorumuza dönersek suçlular doğuştan mı gelir sonradan mı oluşur?
Gördüğümüz vakalar ve bilimsel veriler ışığında net bir şu veya bu cevabı vermek zor.
Her suçlu... Doğa ve yetiştirme dediğimiz iki kuvvetin etkileşiminden çıkıyor.
Maribel örneğinde çevrenin zehirleyici etkisini, Richard Chase'de akıl hastalığı gibi doğuştan gelen kırılganlığın kötü bir çevrede nasıl patladığını gördük.
Aslında hepsinin ortak yönü belirli bir genetik yatkınlığın kötü bir ortamla birleşmesi var.
Bilim insanları bunu bazen tetik ve kurşun benzetmesiyle açıklar.
Kalıtsal ve biyolojik faktörler silahın tetiğini kurar ama tetiği çeken çoğunlukla çevresel etkenler olur.
Örneğin genetik olarak dürtüsel veya empati yoksunu bir mizaca sahip olabilirsiniz.
Eğer sevgi dolu, düzenli bir ailede büyürseniz bu özellikler suç işlemeye dönüşmeden yönlendirilebilir.
Tam tersi son derece sakin ve zararsız bir karakterle doğmuş olsanız bile eğer çocukluğunuzdayken sizi istismarın, şiddetin cehennemine atarlarsa Siz de ileride tehlikeli patlamalar yaşayabilirsiniz.
Her birey doğuştan getirdiği bir hamurla hayata başlar.
O hamurun nasıl yoğrulduğu, nasıl şekillendiyse suça meyilli biri olup olmayacağınızı belirler.
Günümüzde kriminal psikoloji alanında genel kabul gören görüş, suçlular doğar ve sonradan suçlu olur şeklinde yani bir kombinasyon teorisidir.
Suç işlemiş kişilerin hayat hikayeleri incelendiğinde genellikle hem kişisel yatkınlıklar hem de çevresel tetikleyiciler bulunur.
Elbette her kötü çocukluk yaşayan katil olmuyor veya her biyolojik yatkınlığı olan suça bulaşmıyor.
Tam da bu yüzden suç bilimciler koruyucu faktörlere de dikkat çıkıyor.
Sevgi dolu bir ebeveyn, iyi bir eğitimci, zamanında alınan psikolojik destek gibi unsurlar risk altındaki bir çocuğun gidişatını tamamen değiştirebiliyor.
Mary Bell'e kim bilir çocukluğunda el uzatıp yardımcı olunsaydı bugün bambaşka bir insan olabilirdi.
Richard Chase uygun tedaviyle kontrol altında tutulabilirdi.
Bu tartışmanın toplumsal boyutu da çok önemli.
Suçun kökenini anlamak suçla mücadelede anahtar rol...
Eğer suçlular sadece doğuştan kötüyse yapacak fazla bir şey yok.
Sadece yakalayıp cezalandırabilirsiniz.
Ama biliyoruz ki ihmal, yoksulluk, istismar, eğitimsizlik, ruhsal hastalık gibi faktörler suçun adeta mayalandığı ortamlardır.
Toplum olarak bu alanlara yatırım yaparak potansiyel suçları daha filizlenmeden önleyebiliriz.
Bir çocuğu suç batağına iten sebepleri yok edebilirsek o çocuğu kazanmamız mümkün olur.
tamamen her suçlu toplum kurbanıdır demek de fazla basit olur.
İnsanların kişisel seçimini ve sorumluluğunu da unutmamalıyız.
İki kardeş düşünün, aynı şartlarda büyüsünler.
Biri suçlu olur, diğeri dürüst bir hayat sürer.
Bu örnekler de var. Demek ki işin bir yanı da bireyin kendi tercihleri ve belki de basitçe şans meselesi.
Sonuçta suçlular doğar mı, sonradan mı olur sorusu siyah-beyaz bir yanıtı olmayan, gri bölgede kalan bir bilmecedir.
Belki de bu yüzden bu kadar büyüleyici ve korkutucu.
Çünkü bu soruya verdiğimiz cevap insanın özgür iradesine, iyilik kötülük kavramına, toplum olarak sorumluluklarımıza dair pek çok başka bir soruyu tetikliyor.
Eğer suçlular doğuştan geliyorsa, kötülüğün genetiği var diyorsak o zaman ne derece onlar yaptıklarından sorumlu?
Eğer sonradan şekilleniyorsa o zaman her suç bir toplumun ayıbı mıdır?
Bu soruların kesin cevapları yok.
Ancak düşündürmesi bile önemli.
Podcast bölümümüzün sonunda sizi belki huzursuz eden bir fikirle baş başa bırakıyorum.
Her katil bir zamanlar masum bir çocuktu.
O çocuğu sonunda bir katile dönüştüren şey neydi?
Ve etrafımızdaki insanlar, komşularımız, sınıf arkadaşlarımız, iş arkadaşlarımız içlerinde karanlık potansiyeller taşır mı?
Suçun doğasıyla ilgili bu kadim soru belki de hiçbir zaman tam yanıtını bulamayacak.
Ancak bu bilinmezliğin kendisi bizi insan doğasının hem karanlık hem aydınlık yanlarını kabullenmeye ve her bir bireyin hikayesine daha yakından bakmaya davet ediyor.
Belki bir gün suçluların ne doğuştan ne de sonradan kaçınılmaz olmadığını, her insanın karanlıkla aydınlık arasında bir yerde durduğunu kabul edip ona göre daha şefkatli, daha tedbirli bir toplum
olabiliriz. Karanlığa uzun süre bakarsan Karanlıkta sana bakmaya başlar demiş Nietzsche.
Suçluların doğasına bakarken belki de kendi doğamızın kırılganlığını görüyoruz.
Bu soru zihinlerimizi kurcalamaya devam edecek.
Kim bilir belki de cevap sorunun kendisinde gizlidir.
Bu podcastın sonuna geldik.
Bir sonraki videoda görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
