
Küçük bir kasabayı şoke eden, bir grup sapkın insanın ne kadar canileşebileceğini gözler önüne seren Snowtown cinayetlerini konuştuk
Transkript
Olay Yeri: Suç Hikayeleri Podcast'ine hoş geldiniz.
1999 yılının Mayıs ayında Avustralya'nın küçük Snowtown kasabasında akıl almaz bir keşif yapıldı.
Eski bir bankanın kullanılmayan kasasında asit dolu variler içinde parçalanmış cesetler bulundu.
Bu sakin kırsal bölge bir anda ülke tarihinin en dehşet verici seri cinayetleriyle anılmaya başladı.
Basının varilerdeki cesetler cinayetleri adını taktığı Snowtown cinayetleri 1992-1999 yılları arasında işlenmiş 11 cinayetle Avustralya'nın en kötü seri cinayet
vakası olarak tanımlanacaktı.
Peki nasıl oldu da birkaç kişi yıllarca fark edilmeden böylesi bir vahşet zincir yaratabildi?
Bu bölümde Snowtown cinayetlerinin öyküsünü ve grup psikolojisinin karanlık yönünü inceleyeceğiz.
400 kişinin yaşadığı küçük ve sessiz bir kasabaydı.
Ancak 20 Mayıs 1999'da bu huzurlu yer polis ekiplerinin eski bir banka binasında 6 plastik varil içinde insan kalıntıları bulmasıyla ülke gündemine oturdu.
Her şey Adelaide'de kaybolan Elizabeth Hayden'ın soruşturmasıyla başladı.
Polis ipuçlarını takip ederken Snowtown'daki bu binaya ulaşmıştı.
İçeride onları bekleyen manzara en deneyimli dedektifleri bile...
dehşete düşürdü. Varilerin içinde 8 ayrı insana ait parçalanmış cesetler vardı ve kurbanların kimlikleri yavaş yavaş ortaya çıkarıldıkça korkunç bir seri cinayet şebekesinin izleri belirmeye
başladı. Yetkililer ilk başta tam olarak kaç kurban olduğunu bile kestiremiyordu.
Olay yerinde her yeni kanıt cinayet serisinin boyutunu biraz daha gözler önüne serdi.
Çok geçmeden polis John Bunting, Robert Wagner ve Mark Hayden adlı 3 şüpheliyi tutukladı.
Kısa süre sonra 4. bir isim daha eklendi.
James Vlasakis.
Böylece Avustralya'nın hukuk tarihinin en uzun ve sansasyonel davalarından biri başlayacaktı.
Yakalanan bu kişiler yıllardır birlikte hareket eden bir ölüm grubunun üyeleriydi.
Aralarındaki bağ sadece arkadaşlık ya da akrabalık değildi.
Onları bir arada tutan şey karanlık bir grup ideolojisi ve paylaşılmış bir nefret misyonuydu.
Soruşturma ilerledikçe polis cinayetlerin büyük kısmının Adelaide'in kuzey banliyelerinde işlendiğini, Snowtown'un ise daha çok cesetlerin saklandığı bir mezbaha görevi gördüğünü anladı.
Nitekim 11 kurbandan sadece biri Snowtown'da öldürülmüştü.
Diğerleri Adelaide civarında katledilip varilere konmuş ve gizlice bu kırsal kasabadaki bankanın kasasına taşınmıştı.
Katiller kurbanların kimliklerini gizlemek ve zaman kazanmak için şeytani bir plan uygulamışlardı.
Öldürdükleri insanlara ait sosyal yardım maaşlarını toplamaya devam etmek için onların kimliklerini kullanıyor hatta kurbanlara zorla hayattayım mesajları kaydettiriyorlardı.
Böylece kurbanların ailelerinde veya resmi makamlara bir süre daha onları hayatta gibi gösterip cinayetleri örtbas etmeye çalıştılar.
Tüm bu detaylar ortaya çıktıkça toplum şok içinde kendine şu soruyu soruyordu.
Bu insanlar kimdi ve nasıl bu hale geldiler?
Snowtown vahşetinin baş aktörü John Bunting 1966 doğumlu sıradan görünüşlü bir adamdı ancak geçmişi karanlık izler taşıyordu.
Banting çocukken istismara uğramış henüz 8 yaşındayken bir arkadaşının abisi tarafından dövülüp cinsel saldırıya maruz kalmıştı.
Bu travmatik deneyim onda derin bir öfke ve nefret tohum ekti.
Gençlik yıllarında silahlara, avcılığa ve hayvanlara eziyet etmeye merak sardı.
Hatta çocukluğunda hayvanlara işkence etmek ileride işleyeceği suçların habercisi gibiydi.
Bir mezbahada çalışmaya başladığında hayvan kesmekten en çok bundan zevk alıyorum diye bahsedecek kadar vahşi dürtüler geliştirmişti.
Zamanla bu şiddet eğilimi güçsüz olana üstün gelme arzusuyla birleşti ve Bunting kendince dünyayı pisliklerden temizleme misyonu benimsedi.
Bunting'in nefret listesi oldukça kabarıktı.
Özellikle pedofillerden ve eşcinsellerden tiksintiyle bahsediyor onları şeytanlaştırıyordu.
Genç yaşta edindiği bu saplantılı nefret güya toplumu koruma iddiasıyla maskelense de gerçekte Bunting'in kendi geçmiş korkularıyla yüzleşmesinin bir yoluydu.
Psikolog Kevin Howells'ın belirttiği üzere Bunting'de empati yoksulluğu ve duygusuzluk göze çarpıyordu.
Kurbanlarını kontrol etmeye yönelik inanılmaz bir haz duyuyor adeta bir psikopat gibi hareket ediyordu.
Onun için asıl motivasyon kurbanlarına acı çektirmek ve üzerinde tanrısal bir güç kurmaktı.
Nitekim öldürme eylemleri sırasında kurbanlarına kendisine tanrı, efendi veya şef diye hitap etmeye zorlaması psikopatolojisinin ve sadist otorite arzusunun çarpıcı bir örneğiydi.
Bu sapkın güce tapınma ihtiyacı Bunting'i sadece bir katil değil, aynı zamanda çevresindekiler üzerinde otorite kuran karizmatik bir lider haline getirdi.
Bu noktada Bunting'in yalnız olmadığını vurgulamak gerek.
Robert Joe Wagner, Bunting'in 1991'de arkadaş olduğu genç komşusuydu.
Wagner'da benzer bir zor geçmişe sahipti.
Erken yaşta ailesinden kopmuş, istismar ve ihmal görmüştü.
Bu durum Bunting'in yanında kendine bir aile bulmasını zemin hazırladı.
Bunting, Wagner'ın kırılganlığını ve aidiyet arayışını...
Çok iyi kullandı. Onu kanatları altına alarak kendi nefret ideolojisine ortak etti ve cinayetlere yardım etmesini de cesaretlendirdi.
Wagner kısa sürede Bunting'in sağ kolu konumuna geldi.
İtaatkâr, acımasız ve lidere bağlı.
İkilinin ilişkisi suç ortaklığından öte bir lider-yandaş dinamiydi.
Biri buyuruyor, diğeri sorgusuz uyguluyordu.
Bu otorite ilişkisi ileride işlenecek toplu cinayetlerin kalbinde yer aldı.
Gruba daha sonra katılan James Vlasakis ise olayların psikolojik boyutunu daha da derinleştiriyor.
Vlasakis, Bunting'in sevgilisi Elizabeth Harvey'nin oğluydu ve Bunting ile aynı evde yaşamaya başladıktan sonra yavaş yavaş suç bataklığına çekildi.
Henüz bir genç olan James, Bunting'i bir üvey baba figürü ve mentor gibi görmeye başlamıştı.
Ancak bu mentor genci korkunç bir yola sürükledi.
Vlasakis önce Bunting'in nefret söylemlerine maruz kaldı.
Ardından ufak tefek işlere bulaştırıldı ve nihayetinde cinayetlere iştirak etmeye zorlandı.
Bunting öyle etkileyici ve manipülatif bir karakterdi ki 19 yaşındaki Vlasakis'i öz kardeşlerini öldürmeye kadar ikna etti.
Genç adam Bunting'in telkinleriyle önce kendisine çocukken cinsel taciz...
Ciz'de bulunan üvey abisi Troy Yu'du sonra da üvey kardeşi David Johnson'ı tuzağa düşürüp grubun eline teslim etti.
Düşünün bir gencin kendi aile bireylerini öldürmesine ortak olacak kadar aklının çelenmesi, Bunting'in karizmasının ve kurduğu grup baskısının...
ne denli güçlü olduğunu gösteriyor.
Psikologların belirttiği gibi Bunting çok karizmatik ve manipülatif bir karakterdi.
Etrafındakiler üzerinde hem sevgiyi hem korku uyandırarak onları hayatta kalmaya layık gördüğü birer piyon haline getirdi.
Kendi güç ve kontrol ihtiyacını sadece kurbanlar üzerinde değil suç ortakları üzerinde de tatmin ediyordu.
Katil grubun dördüncü ismi Mark Hayden ise Bunting'in mahalleden tanıdığı gruba lojistik destek sağlayan bir arkadaştı.
Hayden, Bunting'e hayranlık duyan ve ondan çekinen diğerleri gibi doğrudan öldürme eylemine karışmasa da cesetleri saklama ve izleri silme işlerinde etkin rol oynadı.
Hatta Snowtown'daki o meşhum banka binasını kiralayan kişinin Hayden olduğu ortaya çıktı.
Eşi Elizabeth Hayden, katillerin işlediği son cinayetlerden birinin kurban olacaktı.
Bu talihsiz kadın yanlış zamanda yanlış yerde bulunup grubun sırrını öğrendiği için tehdit görülmüş ve ortadan kaldırılmıştı.
Mark Hayden'ın karısını bile feda etmesine yol açan bu sapkın sadakat grubun gerçekliğini gözler önüne seriyordu.
Korku ve suç ortaklığı bu insanlar arasındaki bağı öylesine perçinlemişti ki vicdanın ve aile bağlarının yerini paranoya ve itaat almıştı.
Özetle Snowtown katillerinin psikolojik arka planında derin yaralar, nefret dolu inançlar ve birbirini besleyen karanlık bir dinamik vardı.
Her biri bir şekilde toplumdan dışlanmış veya yara almış bireylerdi.
Kimi çocukluk travmasını çiğne dönüştürmüş, kimi aidiyet ararken yanlış aileyi bulmuştu.
Bu ruh hali onları bir araya geldiğinde daha da tehlikeli hale getirdi.
Tek tek belki de asla cesaret edemeyecekleri ölçüde vahşi suçları bir grup olarak işlemeye başladılar.
Şimdi bu grup psikolojisinin karanlık yüzüne yakından bakarak birlikte işledikleri cinayetlerin ardındaki dinamikleri inceleyelim.
Tarih boyunca güçlü bir lidere, körü körüne bağlanan küçük grupların büyük kötülükler yapabildiğine defalarca tanık olundu.
Snowtown vakası da bunun modern örneklerinden biridir.
Grup psikolojisi bu cinayet serisinin kilit unsurlarından biriydi.
John Bunting etrafına küçük bir kült yaratmıştı desek abartmış olmayız.
Bunting sapkın ideolojisini paylaşan ve onun otoritesini kabul eden kişileri kendine çekti.
Onlara manipüle etti ve suça ortak etti.
Bu grubun içinde birine dur diyecek...
Aklı Selim'de karşı çıkacağı kimse kalmamıştı.
Aksine herkes birbirinin uç fikirlerini onaylar hale gelmişti.
Psikolojide bu duruma eco chamber yani yankı odası ya da grup kutuplaşması denir.
Yani aynı fikirleri paylaşan insanlar bir araya gelince görüşleri daha da uç hale gelir.
Dış sese kapalı bir fanusun içinde birbirlerini radikalleştirir.
Bunting ve yandaşları da yıllar önce tam olarak bunu yaşadı.
Nefretlerini ve paranoyalarını birbirlerine yankılayarak büyüttüler.
Grup içinde Bunting tartışmasız liderdi.
Otorite figürü olarak ne derse yapılırdı.
Onun yanında kalanlar tıpkı deneylerde otoriteye boyun eğen denekler gibi normalde sınırlarını aşacak dehşet verici eylemleri onun emirleri altında gerçekleştirdiler.
Karizmatik bir liderin itaat kültürü ahlaki pusulayı tamamen şaşırttı.
Bu da klasik bir otorite itaat ve grup baskısı ortamı yarattı.
Grubun üyeleri Bunting'in onayını kazanmak ve grubun parçası olarak kabul görmek için her şeyi yapmaya hazır hale geldiler.
Hatta işkenceye ve cinayete bile ortak oldular.
Bir diğer karanlık dinamik ise grubun kendi içinde yarattığı biz ve onlar ayrımıydı.
Bunting ve takipçileri kendilerini toplumu kötülükten arındıran kahramanlar olarak görüyor, kurbanlarını ise pislik, haşere ya da şeytan olarak damgalıyordu.
Bu insan dışılaştırma süreci cinayetleri psikolojik olarak kolaylaştırdı.
Çünkü bir insana kıymak zordur ama onu insanlıktan çıkarıp bir nefret simgesine indirgerseniz vicdan engeli aşılabilir.
Nitekim grup üyeleri kurbanlardan bahsederken onlara hakaret dolu lakaplar takıyor, değersizleştirici ifadeler kullanıyorlardı.
Örneğin bantik kurbanlarından Gavin Porter için bu herif bir artık yaşamayı hak etmiyor diyordu.
Porter'a yalnızca evde bıraktığı bir enjektör iğnesi koltuğa battı diye gözüne kestirmiş ve sıradaki kurban bu olmalı diye ilan etmişti.
İşte korku ve öfkeyle birleşen dışlayıcılık bu şekilde hedefini buluyordu.
Grup toplumda zayıf gördüğü veya dışlanmış kişiler üzerine yöneliyor onları tüm kötülüklerin kaynağı olarak etiketliyordu.
Aslında Banting'in kurban seçerken kullandığı kriterler son derece keyfi ve hastalıklıydı.
Pedofili dedikleri kişiler çoğu zaman sadece onun uydurma şüphelerinden ibaretti.
Ayrıca obez veya eşcinsel olmak bile onun gözünde yok edilme sebebi olabiliyordu.
Kısacası kurbanlar bu grubun paranoyak dünyasında günah keçisi ilan edilen toplumun kenarındaki insanlardı.
Dışlanma teması tam da burada devreye giriyor.
Grup psikolojisinin bir diğer karanlık yönü de sorumluluğun dağılması ve kolektif cesaret olgusuydu.
Birden fazla kişi birlikte suç işlerken bireysel vicdan yükü ve korku azalabiliyor.
Bunting'in ekibi de birlikte hareket ederek sanki işledikleri suçların ağırlığını paylaştılar ve böylece her biri tek başına altına giremeyeceği bir vahşeti topluca mümkün kıldı.
Hepimiz yapıyoruz, ben sadece bir parçasıyım düşüncesi bireysel ahlaki engelleri kaldırdı.
Ayrıca suç ortaklarının birbirine şantaj yapabilme ihtimalini Sus yoksa seni de ele veririz tarzı bir karşılıklı bağımlılık grubu bir arada tutan bir korku unsuru oldu.
Her biri diğerinin suça bulaştığını biliyordu.
Bu da kimsenin dışarı çıkıp ihbar etmemesini garantiledi.
Böylece grup içi korku dengesi birlikteliği daha da pekiştirdi.
Son olarak sadizm ve vahşette kolektif haz konusuna değinmeden geçmemek lazım.
Bunting ve ekibi sadece nefret ettikleri için öldürmekle kalmadı.
Aynı zamanda öldürürken ve işkence ederken bundan zevk aldıklarına dair güçlü emareler vardı.
Grup halinde avlarını tuzağa düşürüp onlara zulmetmek bu katiller için bir ritüel halini almıştı.
Biri geri adım atacak olsa diğeri onu gaza getiriyor adeta birbirlerinin şeytani iştahını kabartıyorlardı.
Bu durum grup halinde işlenen suçlarda şiddetin çoğu zaman tekil eylemlerden daha vahşi olabileceğini gösteriyor.
Çünkü grup üyeleri birbirlerinin gözünde kendilerini kanıtlama en acımasız ben olabilirim demeye ihtiyacı hissedebiliyorlar.
Snowtown grubunda da kurbanlara uygulanan işkencelerin aşırı gaddarca oluşu bu kolektif sadizm olgusunu akla getiriyor.
Birlikte kurbanlarına sigara söndürüp yakmak, elektrik vermek, hatta inanılmaz derecede zalimce yöntemlerle vücutlarına zarar vermek gibi ritüeller geliştirmişlerdi.
Örneğin kurbanlardan birine banyoda saatlerce işkence edip kulaklarına yakılmış sigaralar soktukları, burun deliklerine sigara bastıkları ve daha da korkuncu vücuduna maytap yerleştirdikleri ortaya çıktı.
Bu tarif bile edilmesi zor sahneleri grubun vicdansızlıkla birbirini nasıl tamamladığını kanıtlıyordu.
Tek bir sadist bireyin hayal gücünü...
Tüm bu faktörler itaat kültürü, Biz onlar ayrımı, sorumluluğun paylaşılması ve sadistçe haz alımı Snowtown katillerinin grup psikolojisini şekillendiriyordu.
Sonuç olarak bir araya geldiklerinde birbirlerinin en kötü yönlerini besleyen bu insanlar kolektif olarak bireysel toplumlarından çok daha tehlikeli hale geldiler.
Onları durdurabilecek tek şey kendi içlerinden gelecek bir vicdan isyanı olabilirdi.
Ancak ne yazık ki... Grup dinamikleri bunu imkansız kılmıştı.
Snowtown cinayetleri kurbanları toplumda genellikle zayıf ya da marjinal görülen kişilerdi.
Çoğu katillerin yakın çevresinden, arkadaş veya akrabalarından oluşuyordu.
Bu durum hikayeyi daha da sarsıcı kılıyor.
Katiller kendilerine güvendikleri insanların güvenini suistimal etmiş, kendi dost meclislerinden kurbanlar devşirmişlerdi.
Kurbanlar arasında engelli bireyler, mental sorunları olanlar, cinsel kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğramış kişiler, hatta katillerin birlikte yaşadığı veya vaktiyle dostluk kurduğu insanlar vardı.
Bu seçimin ardında yatan mantık ya da mantıksızlık demek daha doğru Bunting'in saplantılı dünyasında şekilleniyordu.
O ve grubu bu insanları toplumun pislikleri olarak etiketlemişti.
Korku ve nefret kurban profilini belirliyordu.
Onun gözünde en ufak bir söylenti birini öldürmek için yeterliydi.
Kurbanlarından Clinton Teresize Bunting'in ilk hedefiydi.
1992'de Clinton'ı evine davet edip sohbet ederken birden onu sapık ilan ederek bir kürekle döverek öldürdü.
Clinton aslında Bunting'in tanıdığı genç bir adamdı ve sırf onun hastalıklı şüphesi yüzünden canından oldu.
Bunting bu cinayetten sonra bile soğukkanlılığını koruyarak cesedi bahçeye gömdü ve yıllarca kimse fark etmedi.
Hatta Clinton'ın cesedi bulunduğunda Bunting televizyonun başında pişkince bakın işte benim eserimi gösteriyorlar diye övünecekti.
Bu ilk cinayet Bunting'e bir cezasızlık cesareti verdi.
Yakalanmadıkça daha da ileriye gitmeye hazır hale geldi.
Ray Davis grubun hedef seçtiği bir diğer talihsiz insandı.
Davis Bunting'in eski kız arkadaşının engelli bir arkadaşıydı ve hakkında çocuklara sarkıntılık yaptığına dair dedikodular çıkmıştı.
Bu iddia doğru muydu bilinmez ama Bunting için fazlasıyla uygun bir bahaneydi.
Noel günü Davis'i evine çekip önce evdeki kadınlara bıçaklatıp sonra Wagner'la birlikte boğazlayarak bayılttılar.
Zavallı adamı arabayla ıssız bir yere götürüp küvetin içinde acımasızca işkence ederek öldürdüler.
Onun cinsel organını demir bir çubukla parçalayacak kadar ileri gittiler.
Bu korkunç eziyet grubun sadist zevkini ve kurbanlarına duydukları nefret dolu takümü açıkça ortaya koyuyor.
Davis'in öldürülme nedeni iddiaya göre pedofil oluşuydu ama gerçekte katillerin umurunda olan adalet değil.
Vahşi bir tatmindi. Nitekim Davis öldükten sonra bile rahat durmadılar.
Banka hesabından parasını çekmeye, sosyal yardımını toplamaya devam ettiler.
Bu detay önemli. Çünkü gösteriyor ki kendi uydurdukları ahlaki gerekçeler bile bir noktadan sonra anlamsızlaştı.
Cinayetler basbayağı çıkar ve eğlence için yapılmaya başlandı.
Kurbanlardan Susan Allen Bunting'in eski kız arkadaşıydı.
Bir süre ortadan kaybolduktan sonra cesedi Bunting'in evinin arka bahçesinde 11 ayrı plastik torbaya konmuş halde bulundu.
Susan'ın ölümünün resmi olarak cinayet olduğu kanıtlanamadı.
Bunting kalp krizi geçirdi ben de sadece gömdüm diyerek yalan söylemiş ve jüri kesin karara varamamıştı.
Ancak çok büyük olasılıkla Bunting onu öldürdü.
Çünkü araları bozulmuştu ve Susan onun bazı suçlarından şüphelenmeye başlamıştı.
Üstelik Bunting Susan'ın ölümünden sonra kadının emekli maaşını 6 ay boyunca çekmeye devam etmiş 17 bin Avustralya dolarına yakın parasını zimmetine geçirmişti.
Bu örnek de gösteriyor ki grup üyelerinin gözü dönmüştü.
Hem öldürüyorlar hem de kurbanlarının kimliklerini çalıp maddi çıkar sağlıyorlardı.
Zeta parazit gibi öldürdükleri insanların ardından bile onları sömürmeye devam ettiler.
Bir diğer kurban Barry Lane, Wagner'ın eski sevgilisiydi ve Bunting'le arkadaşlık ediyordu.
Barry, başlangıçta Bunting'e çevredeçi sözde pedofilleri ihbar eden bir muhbirdi.
Yani grubun bir parçasıydı.
Ne var ki... Barry de bir noktada gözden düştü.
Hakkında bir çocuğa tacizde bulunduğu söylentisi çıktı ve Bunting bu bahaneyle onu da listeye aldı.
1997'de Bunting, Wagner ve akıl sağlığı bozuk genç Thomas Trevelyan işbirliğiyle Barry'i kaçırdılar.
Ondan bank hesabı bilgilerini zorla öğrenmek için ayak parmaklarını kerpetenle ezmek gibi işkenceler yaptılar.
En sonunda da boğarak öldürdüler.
Barry'nin cesedi Snowtown'daki variller arasında bulundu.
Bu olay grubun iç düşmanları bile acımasızca tasfiye ettiğini gösteriyor.
Artık hiçbir çizgileri kalmamıştı.
Sadizm ve güvensizlik kendi arkadaşlarını dahi kurban etmelerine yol açıyordu.
Kurbanlar arasında daha pek çok isim var.
Gavin Porter. Bunting'in evinde kalan psikolojik rahatsızlıkları olan bir genç.
Bunting onu... işe yaramaz toplum için yük görüp öldürdü.
Troy Ute, Frederick Fred Brooks, Gary O'Dayver ve elbette Elizabeth Hayden.
Son kurban David Johnson ise 24 yaşındaydı.
James Vlasakis'in üvey kardeşiydi ve tamamen masumdu.
Bunting onu sadece pek temiz, pak giyinen, kendini beğenmiş bir tip diye küçümsediği için hedef aldı.
Vlasakis'i kullanarak David'i ucuza bilgisayar satılıyor yalanıyla Snowtown'daki o dehşet bankaya getirdiler ve orada pusu kurup öldürdüler.
David Johnson Snowtown'da öldürdü.
öldürülen tek kurban oldu ve varillerin içinde bulunan son ceset onunkiydi.
Bu kurbanların her birinin hikayesi ayrı bir trajedi.
Hepsinin ortak noktası ise Bunting ve grubunun gözünde kolay lokma olmalarıydı.
Kimi engelli, kimi yaşlı, kimi toplumda fazla arınıp sorulmayan kişilerdi.
Yani katiller korkusalarak ya da kandırarak üzerlerinde güç kurabilecekleri savunmasız insanları seçtiler.
Bu da bize suç psikolojisinde sıkça gördüğümüz bir gerçeği hatırlatıyor.
Caniler genellikle en savunmasızları av olarak seçer.
Bunting ve çetesi de aynısını yaptı.
Kimsesizleri, güvenenleri, dışlanmışları hedef aldı.
Onların gözünde bu insanlar harcanabilirdi ve yok oluşları kimsenin umurunda olmayacaktı.
Ancak yanıldılar. Kurbanların aileleri ve sevenleri elbette vardı ve sonunda adalet onların çığlığını duyacaktı.
Snowtown cinayetleri ortaya çıktığında Avustralya toplumu daha önce pek karşılaşmadığı türden bir şok yaşadı.
Bu denli vahşi, sadistçe ve uzun bir süre gizli kalmış bir suç zinciri insanların adalet duygusunu derinden sarstı.
O gün edek seri katil denince aklı genelde tek başına hareket eden canavarlar gelirdi.
Fakat burada bir canavarlar grubu söz konusuydu.
Haberlerin patlak verdiği ilk günlerde Snowtown kasabasına medya ordusu akın etti.
Küçük kasabanın sokakları kameralar ve muhabirlerle doldu.
Ülke çapında manşetler dehşeti anlatıyordu.
Halk hem merakla hem de tiksintiyle bu canice hikayenin detaylarını...
takip etmeye başladı. Yakalanan failler uzun bir yargı sürecinin ardından 2003 yılında hakim karşısına çıktılar.
Duruşma Güney Avustralya tarihindeki en uzun ceza davası olarak kayıtlara geçti.
Neredeyse 11 ay sürdü.
400'den fazla duruşma günü yapıldı.
200'ün üzerinde tanık dinlendi ve milyonlarca dolar harcandı.
Bu süreçte ortaya dökülen korkunç detaylar jüri üyelerinden gazetecilere kadar salonda bulunan herkesi derinden etkiledi.
Dava haberlerini izleyen sıradan vatandaşlar bile anlatılan işkence yöntemleri ve ihanet öyküleri karşısında hayrete düşüyordu.
Gerçekten de duruşmada dinlenen her ifade, okunan her kanıt insanın insana yapabileceği kötülüğün sınırlarını zorluyordu.
Mahkeme sonunda John Bunting 11 kez ömür boyu hapse, Robert Wagner 10 kez ömür boyu hapse mahkum edildi.
James Flash 8 savcılıkla işbirliği yapıp 4 cinayeti itiraf ettiği için daha hafif ceza sayılabilecek bir ceza aldı.
O da müebbet hapse mahkum oldu ancak 26 yıl sonra şartlı tahliye şansı tanındı.
Mark Hayden ise doğrudan cinayet işlememiş olması göz önünde bulundurularak 5 cinayete yardım ve suç delillerini gizlemekten 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Yıllar sonra 2024'te Mark Hayden'ın şartlı talih ile serbest kalacağı haberleri çıktı.
Bu gelişme kurban yakınlarını yeniden ayağa kaldıran bir tartışma yarattı.
Duruşma sırasında katillerin tutumuysa en az işledikleri suçlar kadar ürkütücüydü.
Hiçbirinde gerçek bir pişmanlık emaresi görülmedi.
John Bunting duruşma boyunca alaycı bir umursamazlık sergiledi.
Bırakın özür dilemeyi veya başını öne eğmeyi, hakim kararını okurken bile umursamazca kitap okuyordu.
Bu canilerin sergilediği soğukkanlılık ve kibir izleyenlerin kanını dondurdu.
Sonuç olarak Bunting ve Wagner hapiste çürüyecek.
Villas 8 ve Hayden ise uzun yıllar sonra topluma karışma ihtimaliyle yüz yüze gelecekti.
Toplum bu cezaları öğrenince bir nebze olsun rahatladı.
Ama acılar dinmedi. Kurbanların aileleri için adalet yerini bulmuş olsa da yaşadıkları travma bitmek bilmedi.
Duruşma boyunca 20'den fazla mağdur yakını ifade verdi.
Her biri sevdiklerinin nasıl bir sonla karşılaştığını öğrenmenin getirdiği acıyla konuştu.
Pek çoğu Bunting ve Wagner'ın asla serbest kalmaması için yalvardı.
Bu davadan sonra Güney Avustralya'da şartlı taliye yasaları bile tartışmaya açıldı.
Kamuoyu seri katillerin affedilmemesi gerektiği yönünde bastırdı.
Snowtown kasabasının kendisi de bu olaydan derin yaralar aldı.
Önceleri haritada ismi bile duyulmamış bu minik çiftçi kasabası bir anda ölüm kasabası olarak anılır oldu.
Hatta kısa vadede meraklı karanlık turistlerin akınına uğrayıp ekonomik bir hareketlilik yaşanmışsa da uzun vadede Snowtown adı öylesine kötü bir şöhret kazandı ki yetkililer kasabanın ismini bile değiştirmedi.
Düşünün dışarıdan gelen bir kötülük yüzünden kendi halindeki bir yerin adı rekelenmişti.
Snowtown cinayetlerinin hikayesi bize grup psikolojisinin karanlık tarafı hakkında çok şey anlatıyor.
John Bunting ve küçük cemaati kendilerince kötülüğü yok etme söylemiyle hareket edip aslında kendileri korkunç bir kötülüğe dönüştüler.
Kendi travmalarından beslenen korku başkalarına yönelttikleri nefretle birleşti ve bir toplu hisleri yarattı.
Bu hisleri onlara akıl almaz şeyler yaptırdı.
Tarihten bildiğimiz bir başka kolektif hisleri örneği geçen bölümlerde dinlediğimiz Salem cadı mahkemeleridir.
1690'larda Massachusetts'ta yaşanan bu olaylarda birkaç gencin cadı suçlamaları koca bir toplumu sarmış, mantık yerini korku kaynaklı deliliğe bırakmıştı.
Sonucunda Seylem halkı 200'den fazla kişiyi cadılıkla suçladı.
19 masum insanı idam etti.
Ve yıllar sonra anlaşıldı ki ortada gerçek bir cadı yoktu.
Her şey toplu bir kuruntuydu.
Toplumsal hisleri böyle bir şeydi.
İnsanlar korkuya kapıldığında otoriteye sorgusuz uyup kurbanlar aramaya başladığında akıl dışı kararlar alıp masumların canını kıyabiliyordu.
Salem'da cadı avına dönüşen süreç bugün cadı avı diye tabir ettiğimiz kavramında kaynağı olmuştu.
Snowtown'da yaşananlar elbette Salem'dan farklı bir bağlamda gerçekleşti fakat özünde benzer bir psikoloji barındırıyor.
Toplu hisleri geniş bir kasabayı değil bu kez dar bir arkadaş grubuna esir almıştı ama sonuçları aynı derecede yıkıcıydı.
Kendi kurdukları hayali düşman imajı onları gittikçe daha zalim hale getirdi.
Birbirlerini alkışlayarak, birbirlerini yalanlarına inanarak birlikte güya adalet dağıttıklarına ikna olarak vahşetin dozunu arttırdılar.
Bu hikayeden çıkarmamız gereken bazı dersler var.
Korku doğru yönetilmez ve sağduyuyla dengelenmezse çok tehlikeli bir toplumsal motivasyon haline gelebilir.
Kendi korkularımızı başkalarını dışlamak veya suçlamak için kullanmaya başladığımızda insani değerlerimizi kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyoruz.
Bunting belki bir caniydi ama onun etrafındakiler aslında sıradan insanlardı.
Ta ki bir grubun parçası olup sıradanlıklarını yitirene kadar.
Bu bize Stanford Hapishane Deneyi ve Milgram İtaat Deneyi gibi klasik psikoloji deneylerinde görülen gerçeği hatırlatıyor.
Doğru koşullar geldiğinde otoriteye boyun eğen ve grup baskısına maruz kalan normal insanlar bile aklı hayale sığmaz zalimlikler yapabilir.
Bu podcast bölümünün başında sorduğumuz soruya dönersek nasıl oldu da bir grup insan böylesine karanlık bir yola sapabildi?
Cevabı insan doğasının en ürkütücü yanlarında bulduk.
Korku, dışlanma, sadizm ve itaat kavramları iç içe geçerek Snowtown'daki gibi bir felaketin doğmasına zemin hazırladı.
Bizi insan yapan empati ve merhamet duyguları kapalı bir grubun paranoyak inançları içinde kolayca boğulabiliyormuş.
Bunu gördük. Bölümümüzü kapatırken unutmayalım ki karanlık her zaman kalabalıkların içinde pusuya yatabilir.
Önemli olan o karanlığı körükleyen rüzgara kapılmamak ve insanlığımızı her koşulda...
Dinlediğiniz için teşekkürler.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
