
Bu bölümde meşhur "cadı avı" kavramının hem tarihçesine değiniyoruz hem de tarihin en meşhur cadı avlarını inceliyoruz.
Transkript
1692 yılının dondurucu bir kış akşamı.
Salem köyünün loş bir evinde genç bir kız çığlıklar atarak yere yığılıyor.
Vücudu kasılıyor, etrafa anlamsız sesler çıkarıyor ve görünmez varlıkların kendisini ısırdığını haykırıyor.
Aile üyeleri çaresizlik içinde birbiriyle bakışıyor.
Küçük Betty Paris'in bu garip nöbetlerini ne açıklayabilir?
Komşular toplanıyor, fısıltılar arasında tek bir uğursuz kelime dolaşıyor.
Cadı. 9 yaşındaki Betty ve 11 yaşındaki kuzeni Abigail'in bir aydır devam eden anlaşılmaz hastalığına köyün doktoru nihayet bir teşhis koyar.
Büyü etkisinde olduklarını şeytanın parmağı olduğunu söyler.
Böylece küçük bir Puritan cemaatinde korku filizlenir.
Çok geçmeden bu anormal davranışların sorumlularını aramaya başlarlar ve Salem'da tarihin en meşhur cadı avı başlamış olur.
Bu hikaye birkaç kızın tuhaf nöbetleriyle başlayan bir köy olayının nasıl olup da toplumsal histeriye dönüşüp birçok masum insanın ölümüne yol açtığını gözler önüne serecek.
17. yüzyılın sonlarında sayılım İngiltere'nin Massachusetts kolonisinde tutucu bir Puritan inancının hüküm sürdüğü bir topluluktur.
Puritanlar kolonilerini tanrının kenti olarak görür ve dünyevi yaşamı tamamen dini inançlarla yönetmek isterler.
Kiliseyle devlet arasında bir ayrım yoktur.
İncil'de yer alan büyücü kadını yaşatmayacaksın emrine harfiyen inanılır.
Şeytanın gerçek ve aktif bir düşman olduğuna, insanları yoldan çıkarabileceğine dair kuvvetli bir inanç hakimdir.
Bu nedenle sıra dışı bir olay veya felaket olduğunda Brit'in zihin dünyasında bunun ya Tanrı'nın takdiri ya da şeytanın bir parmağı olması akla yatkındır.
Toplum kader inancına sarılırken, Doğal ve doğaüstü arasındaki çizgi bulanıktır.
Şeytanın cadılar aracılığıyla sıradan insanların hayatına müdahale edebileceğine inanılır.
Cadılar şeytana ruhlarını satarak ondan kötücül güçler elde edebilirlerdi.
Avrupa'da orta çağdan beri on binlerce insan tabi bunların çoğu kadın cadılıkla suçlanıp infaz edilmiş.
1600'lerin sonlarına gelindiğinde bu cadı korkusu artık sönmeye yüz tutmuş olsa da New England'daki Salem eski hurafelerin son bir patlamasına sahne olmuştur.
Salem bölgesi coğrafi ve sosyal olarak da çalkantılı bir dönemden geçiyordu.
1689'da patlak veren İngiltere ve Fransa arasındaki koloniler savaşı civar bölgeleri kasıp kavurmuş, kuzeydeki sınır bölgelerinden Salem civarına mülteci akını olmuştur.
Bu mülteciler Salem köyüne yığılınca Köyün kaynakları zorlanmış, Salem Town'daki zengin tüccarlara yakın ailelerle Salem Village'daki mütevazı çiftçiler arasındaki eski huzumetler daha
da alevlenmiştir.
Köyde iki önde gelen aile hizipleşmesi vardı.
Ticaret limanından zenginleşmiş Porter ailesinin destekçileriyle çiftçi kesiminin öncüsü Putnam ailesinin destekçileri sık sık çıkar çatışmalarına giriyordu.
Toprak kavgaları, davalar sıradan hale gelmiş.
Köyde gerginlik, kol geziyordu.
Üstelik Salem köyü ilk yerleşik papazı Samuel Paris'i yeni göreve getirmişti.
Paris, Harvard'da eğitim görmüş, Barbados'ta bulunmuş, katı bir vaiz olup para konularında hırslı, kavgacı tavırlarıyla bazı cemaat üyelerini rahatsız ediyordu.
Putnam ailesi Paris'i desteklerken diğer kesimler ona karşıydı.
Yani Salem'da toplumsal fayhatları zaten kırılgan bir haldeydi.
Puritan köylülerse bu dünyevi çekişmeleri bile şeytanın bir oyunu olarak yorumlamaya meyilliydi.
İşte tam bu ortamda Paris'in kendi evinde başlayan tuhaf olaylar kıvılcım ateşledi.
Erken sömürge döneminde kadınların konumu da Salem trajedisinin anlaşılmasında önemli bir öğedir.
Puritan toplum yapısı son derece ateerkildi.
Kadınların sesinin pek duyulmadığı, itaatkar ve namuslu olmalarının beklendiği bir düzendi.
Genç kızlar ve kadınlar normalde kamusal alanda söz alamaz, karar süreçlerinde yer bulamazlardı.
Ancak Salem cadı histerisinde tam da bu sesi olmayan kesim, ergenlik çağındaki kızlardan bahsediyorum, merkezde yer aldı.
Bu da olayı daha sıradışı kılıyor.
Birdenbire genç kadınlar şeytan tarafından ele geçirildiklerini iddia ederek toplumun odağı haline geldiler ve söyledikleri ciddiye alındı.
Cadılık suçlamalarının büyük kısmı da kadınları hedef alıyordu.
Hem Avrupa'da hem Amerikan kolonilerinde cadı avlarında kurbanların çoğunluğu kadınlardı.
Çünkü dönemin ön yargıları kadını şeytana daha yatkın görüyor, özellikle orta yaşlı, dul veya toplumun normlarına uymayan kadınları tehlikeli buluyordu.
Salem vakasında suçlanan ilk kişilerden ikisi Sarah Good ve Sarah Osborne toplumun alt tabakasından, yoksul ve itibarsız kadınlardı.
Bir diğer ise köleleştirilmiş bir kızılderili asıllı kadındı.
Bu tesadüf değildi.
Öte yandan Salem histerisi ilerledikçe bazı erkekler de itham edilip idam edilecekti.
Yine de bu cadı damgasının özellikle belirli profildeki kadınlara kolayca yapıştırılabilmesi dönemin kadınlara biçtiği zayıf toplumsal konum ve yaygın ön yargılarla ilintiliydi.
Ocak 1692'de Salem köyü papazı Samuel Paris'in kızı Betty ve yeğeni Abigail Williams anlaşılmaz rahatsızlıklar göstermeye başladı.
Aradan haftalar geçip de çocukların hali kötüleşince endişeli aile doktoru William Griggs devreye girdi ve olağan tıbbi sebepler bulamayınca çaresizce teşhisini doğaüstü olarak koydu.
Bu Salem için dönüm noktası oldu.
Küçük kızların tuhaf nöbetleri duyuldukça komşular başka vakaları da rapor etti.
12 yaşındaki Ann Putnam Junior ve birkaç genç kız daha benzeri Fitz denilen krizler geçirmeye başladı.
Çocuklar haykırıyor, sağa sola objeler fırlatıyor, bedenlerini imkansız şekillere sokuyor, görünmeyen varlıkların kendilerini tırmaladığını iddia ediyorlardı.
Köyde korku ve merak büyürken nihayet Şubat sonunda yerel hakimler Jonathan Corwin ve John Hathorne kızları sıkıştırıp kendilerine bu eziyeti kimin yaptığını söylemelerini istedi.
29 Şubat 1692'de Betty, Abigail ve Ann Putnam Jr.
3 kadının adını Feryat Fikan ortaya attılar.
Paris ailesinin evinde köleleştirilmiş bir hizmetçi olan Tituba, evsiz bir dilenci Sarah Good ve hasta yaşlı bir dul olan Sarah Osborne.
Bu üç kadın Salem'da cadılıkla suçlanan ilk kurbanlar oldular.
Mart ayı başında Tituba Good ve Osborne tutuklanıp yerel sulh hakimleri önüne çıkarıldı.
Saatler, günler süren sorgulamalarda Sarah Good suçlamaları lanetleyip masum olduğunu aykırdı.
Sarah Osborn da suçlamaları reddetti.
Ancak Tituba'nın tepkisi bambaşkaydı.
Önce inkar etse de daha sonra baskı altına itiraf etti.
Şeytan bana geldi ve ona hizmet etmemi emretti diyerek köyü şoka uğratan hikayeler anlatmaya koyuldu.
Siyah bir köpek, kırmızı bir kedi, sarı bir kuş gördüğünü, uzun beyaz saçlı bir adamın kendisine şeytanın kitabına imza attırdığını söyledi.
Tituba kendi kanıyla şeytanın kitabını imzaladığını ve köyü yok etmek isteyen daha birçok cadı olduğunu iddia etti.
Bu fantastik ayrıntılar zaten tedirgin olan Salem halkının en derin korkularını doğruluyor gibiydi.
Üç kadının tutuklanmasıyla başlayan süreç Tituba'nın canlı hayal gücünden beslenen itirafıyla birlikte bir çığ etkisine dönüştü.
Paranoya tohumları ekilmişti bir kere.
Cadılar, her yerde olabilir düşüncesi hızla yayılmaya başladı.
İlk suçlamaların ardından Mart ve Nisan 1692 boyunca sayılım ve civar köylerde peşi sıra yeni ihbarlar ve tutuklamalar yaşandı.
Hatta cadılıkla suçlananlar arasında başlangıçta suçlayan tarafta olanların bile bulunması halkı iyice tedirgin etti.
Örneğin kiliseye bağlı dindar bir kadın olan Martha Corey bile Mart ayında cadılıkla suçlandı.
Bu durum cemaatte o bile cadıysa kim güvenli paniğine yol açtı?
Histeri öylesine kontrolden çıktı ki 4 yaşındaki küçük Dorothy Good dahi annesi Sarah Good'la birlikte tutuklandı.
Mahkemedeki masum bebeksi cevapları bile itiraf olarak yorumlandı.
Her geçen gün daha fazla kişi cadılıkla suçlanıyor, zindanlara atılıyordu.
Nihayet kolon valisi Sir William Phipps'in Mayıs sonunda gelmesiyle işler resmiyet kazandı.
27 Mayıs 1692'de artan vakaları yargılamak üzere özel bir mahkeme kuruldu.
Bu özel mahkeme cadılık ithamlarını dinleyip karara bağlamakla görevliydi ve Salem, Essex, Suffolk ve Middlesex bölgelerini kapsıyordu.
Artık dedikodular köy toplantıları yerini resmi duruşmalara bırakacak, Salem Cadı Mahkemeleri adıyla bilinecek elim hadisi tam anlamıyla başlamış olacaktı.
Salem'daki mahkemeler çoğu zaman bir tiyatro sahnesini andırıyordu.
Küçük kızlar ve genç kadınlardan oluşan mağdurlar grubu duruşma salonunda suçlanan kişiye bakarak aniden çığlıklar atmaya, geri düşüp titremeye başlıyor, sanki görünmez eller tarafından acı
çektiriliyormuş gibi tepiniyorlardı.
Bu gösteriler seyirciler ve yargıçlar üzerinde güçlü bir kanıt etkisi bırakıyordu.
Suçlanan cadının ruhu tarafından eziyet edildiklerini iddia eden kızlar hayaletler ve görüntüler gördüklerini söylüyorlardı.
Bu tür delilleri o dönemlerde Spectral Evidence yani hayalet kanıt deniyordu ve normalde hukuken tartışmalı olsa da Salem Cadı Mahkemeleri başlangıçta bu delilleri kabul etti.
Boston'ı saygın din adamı Cotton Matter bile mahkeme kurulurken bir mektup yazarak rüyalar ve vizyonlar gibi kanıtların kullanılmamasını rica etmişti.
Ancak mahkeme bu uyarıyı dikkate almadı.
Sonuçta ortada somut deliller olmasa da mahkeme salonunda sergilenen histeri dalgası birçok masumun kaderini belirledi.
Özel mahkemenin önüne çıkarılan ilk sanık Bridget Bishop adında orta yaşlı bir kadındı.
Bishop Salem kasabasında dedikoducu ve ahlaksız davranışlarıyla ün salmıştı.
Kırmızı giysiler giyen, birkaç kez evlenip dul kalmış uyumsuz bir kadındı.
Mahkemede kendisine cadı olup olmadığı sorulduğunda doğmamış bir bebek kadar ''Masumum.'' diye yanıt verdi.
Ne var ki Bridget Bishop'ın bu savunması yetersiz bulundu ve mahkeme onu suçlu ilan etti.
10 Haziran 1692'de Bridget Bishop Salem'daki Gallows Hill denilen tepede asılarak idam edildi.
Bu Salem cadı mahkemelerinin ilk infasıydı.
Bishop'ın ölümü halkın korkusunu yatıştırmadı.
Aksine daha da körükledi.
Temmuz ayında arka arkaya 5 kişi daha asıldı.
Ağustos'ta 5 kişi, Eylül'de ise 8 kişi daha idam edilecekti.
Duruşmalarda kullanılan kanıtlar günümüz hukuk anlayışına göre son derece sorunlu ve ilkel türdendi.
Spektral kanıtları dışında sanıklardan bazılarının vücudunda cadı işareti denilen olağan dışı benek ya da et parçası aranıyordu.
Eğer iğne batırıldığında acı duymaz ya da kanamazsa bunun şeytanın mührü olduğu düşünülüyordu.
Sözde cadı kurbanlarının anlattığı rüya ve vizyonlar Sanıkların aleyhinde delil sayıldı.
Bir de dokunma testi uygulanıyordu.
Nöbet geçirmekte olan mağdur bir sanığa dokunduğunda nöbet aniden kesilirse bu sanığın büyülü bir bağ olduğunu ispatı sayılıyordu.
Delil yetersizliğini itiraflarla aşma yolu da seçildi.
Suçlananlardan biri suçu kabul eder, diğer cadıların ismini verirse genelde hayatı bağışlanıyor ya da cezası hafifliyordu.
Bu nedenle can korkusuna düşen bazı kişiler iftira pahasına sahte itiraflarla diğerlerini de suçladı.
Bu da histeriyi iyice büyüttü.
Öte yandan birçok dindar ve masum insansa iftira atma günahına girmemek için suçu kabul etmedi.
Ne var ki gerçeği söyleyen bu insanlar daha ağır cezalandırıldı.
Mahkemenin en trajik anlarından biri Rebecca Nurse adlı 71 yaşındaki saygın bir büyük anneye verilen idam kararıydı.
İlk başta jüri suçlamalara inanmayıp Rebecca Nurse'i beraat ettirmişti.
Fakat bu karar duyulunca kızlar yeni vizyonlar görüp Rebecca'nın kendilerini hala rahatsız ettiğini iddia ettiler.
Yargıçlar bu baskıyla kararlarını geri çevirdi ve Rebecca Nurse suçlu bulunarak Temmuz 1692'de asıldı.
Salem köyünde çoğu kişi onun masumiyetine inanıyordu.
İnfazı halk arasında ilk ciddi şüphe kıvılcımlarını uyandırdı.
Yine de korku ağır basıyor.
Düzenlenen cadı avı bir uçuruma doğru sürükleniyordu.
Ağustos 1692'ye gelindiğinde mahkemede yargılananlar arasında bir isim özellikle dikkat çekti.
Salem köyünün eski papazı George Brooks.
Brooks yıllar önce cemaatle anlaşmazlık yaşayıp Maine'e dönmüş bir din adamıydı.
Fakat kişisel husumetler ve dedikodular nedeniyle cadılıkla suçlanarak Salem'a getirildi.
19 Ağustos 1692'de George Browse ile diğer mahkumlarla birlikte idam edilmek üzere Gallows Hills'de sehpaya çıktı.
İnfaz öncesi son sözleri için izin verildiğinde kalabalığı şaşırtan bir şekilde kusursuz biçimde Rabbin duasını yüksek sesle okudu.
Etrafındakiler donup kalmıştı.
Zira inanca göre gerçek bir cadının bu duayı hatasız söylemesi imkansızdı.
Bir an için izleyiciler George Browse'un masum olabileceğinden şüphelendi.
Hatta bazıları ipten indirilmesini telkin etti.
Tam o sırada Boston'lı ünlü vice cotton Matter atının üzerinde ileri çıkarak kalabalığa seslendi.
Browse'un aslında yetkili bir bakan bile olmadığını, mahkemece suçlu bulunduğunu hatırlattı ve unutmayın şeytan bile bir nur meleği kılığına bürünebilir diyerek halkın vicdanını bastırdı.
Matter'ın sözleri kalabalığı ikna etti ve infazlar devam etti.
Browse asıldı ve cesedde çukura atılırken halk sessizce bekledi.
Bu sahne Salem cadı mahkemelerinin doruk noktasıydı.
Artık şeytan çıkarma iddiası Tanrı'nın hizmetkarı sayılan bir papazı bile kurban etmişti.
Mahkemelerde belki de en zalim ceza 81 yaşındaki çiftçi Giles Corey'nin başına geldi.
Giles'ın eşi Martha Corey cadılıkla suçlanıp tutuklanınca Giles'la şüphelerin hedefi oldu.
Mahkemede suçlamaları reddetti ancak suçlu ya da suçsuz olduğuna dair resmi bir beyan vermeyi yani mahkemeye müdafaa yapmayı reddetti.
Bunu akıllıca bir sebeple yapıyordu.
O dönemki hukuka göre eğer yargılama gerçekleşmezse kişinin mal varlığına el konulamıyordu.
Giles Corey hüküm giyerse ailesinin mirasını kaybedeceğini biliyordu.
Bu yüzden sessiz kalma yolunu seçti.
Mahkeme ise onu konuşturmak için İngiltere'den kalma vahşi bir işkence yöntemine başvurdu.
Yani göğsüne ağır taşlar yığarak ezme cezası.
Giles Corey boş bir alanda yere sırt üstü yatırıldı.
Üzerine tahtlı bir kapak oturtuldu.
Ve Salem kasabasının şerifi her gün üzerine daha büyük kayalar yerleştirdi.
İki gün boyunca Giles tek bir söz bile etmedi.
Acı iniltisi bile duyulmadı.
Nefesi zorlaştıkça kendisine teslim olup olmayacağı sorulduğunda verdiği ilk yanıt efsanevi bir inat ifadesiydi.
Daha fazla ağırlık.
Sonunda 19 Eylül 1692'de 3.
günün sonunda Giles Corey kemikleri ezilerek can verdi.
Dayanılmaz ve alenen uygulanan bu işkence Salem halkının gözünü nihayet açmaya başlamıştı.
Birçok kişi ilk kez cadı mahkemelerinin yöntemlerinden rahatsızlık duydu.
Böylesine gaddarlığın Tanrı'nın isteği olmayacağını düşünmeye başladı.
Nitekim Giles Corey'nin ölümü Salem'da cadı avına karşı infiale dönüşecek vicdani bir uyanışın habercisiydi.
Eylül sonuna gelindiğinde Salem'da infaz edilenlerin sayısı 19'a ulaşmıştı.
Bunlardan 14'ü kadın, 5'i de erkekti.
Ayrıca Giles Corey işkenceyle öldürülmüş en az 5 kişi de zindan koşullarında hastalıktan veya stresten ölmüştü.
Hatta Salem Village ve komşu Endower kasabasında iki köpek bile şeytanla iş birliği yaptığı korkusuyla öldürülmüştü.
Histerinin kural tanımazlığı insan dışı canlılara bile uzanmıştı.
Fakat Eylül 1692'de cadı mahkemelerinin rüzgarı tersine dönmeye başladı.
Artık suçlamalar öylesine mantıksız bir seviyeye varmıştı ki halk arasında şüphe ve muhalefet büyüyordu.
Örneğin Salem adaletine uzun süre destek veren valinin eşi Mary Phipps bile cadılıkla itham edilince yöneticiler duruma el koymaya karar verdi.
3 Ekim 1692'de Harvard başkanı ve sömürgede saygın bir din bilgini olan Ingris Matter uzun süredir devam eden sessizliğini bozarak spektral kanıtın kullanılmasını sert bir
dille eleştiren bir bildirge yayınladı.
Mather'ın 10 tane cadı cezasız kalsa bile bir tek masumun haksız mahkum edilmesinden evladır sözleri halkın ve idarecilerin zihnindeki çanları çaldı.
Bu söz adalet duygusunu hatırlatıyordu.
Masumiyet karinesi göz ardı edilmemeliydi.
Vali Sir William Phipps artan eleştiriler ve kendi ailesine kadar uzanan suçlamalar karşısında sonunda harekete geçti.
29 Ekim 1692'de tartışmalı Oyer and Terminer mahkemesine lav ettiğini açıkladı.
Tüm tutuklu cadı zanlılarının davalarını görmek üzere yeni bir mahkeme kuruldu.
Yüksek Adalet Mahkemesi.
Yeni mahkeme spektral kanıtı tamamen yasakladı ve elle tutulur kanıt olmadan kimseyi mahkum etmeyeceğini ilan etti.
Ocak 1693'te bu mahkeme kalan tutukluların davalarını görmeye başladı.
İlginçtir yeni mahkemede yargılanan 56 sanıktan sadece 3'ü suçlu bulunarak cezalandırıldı.
Diğerleri serbest bırakıldı.
Sonunda... Mayıs 1693'te Vali Phipps geriye kalan tüm tutuklu cadı sanıklarını genel afla salıverdi ve sayılım cadı mahkemeleri resmen sona erdi.
Yaklaşık bir buçuk yıl süren bu kitlesel histeri dalgası ardında paramparça bir toplum bıraktı.
Toplamda 200'den fazla kişi cadılıkla suçlanmış, bunların 20'si idam edilmişti.
Suçlananların aileleri damgalanmış, mallarına el konulmuş, geride kalan çocuklar öksüz, ve sefil kalmıştı.
Salem'da adeta bir travma sonrası toplumsal pişmanlık dönemi başladı.
Mahkemelerde yargıçlık yapanlardan Samuel Sewell 1692 yılında kilisede cemaate açık bir itiraf mektubu okuyarak bu büyük günaha ortak olduğu için Tanrı'dan ve insanlardan af diledi.
Suçlayan tarafın en etkili isimlerinden genç Ann Putnam Junior ise 1706'da kiliseye katılmak istediğinde topluluk önünde çıkıp özür dilemek zorunda kaldı.
Masum komşularına iftira attığını ve ne yaptığını tam bilemeden şeytan tarafından kandırıldığını itiraf etti.
14 Ocak 1697'de Massachusetts Genel Mahkemesi, Salem'da yaşananların korkunçluğu üzerine bir oruç ve kefaret günü ilan etti.
Halkın tanrıya yakarıp günah çıkartması istendi.
1702'de Koloni Mahkemesi, Salem cadı yargılamalarının hukuka aykırı olduğunu resmen ilan etti.
1711'de ise Mesajuses kolonisi cadı suçlamasıyla mahkum edilenlerin itibarlarını iade eden ve yaşayan varislerine bir miktar tazminat ödeyen bir yasa çıkardı.
Ne var ki bu yasa bile hala hayatta olan tüm kurbanları kapsamamıştı.
Aradan yüzyıllar geçse de bazı isimler unutulmuş ya da resmen temize çıkmamıştı.
Nihayet olaydan tam 330 yıl sonra Temmuz 2022'de son bir cadının Elizabeth Johnson Junior'ında resmi affı gerçekleşti.
Böylece Salem'da cadılıktan hüküm giymiş herkes kağıt üzerinde de olsa aklanmış oldu.
Massachusetts eyaleti 1957'de gecikmiş bir özür açıklaması yayınlamış ancak 2022'de liseli bir tarih sınıfının çabaları sayesinde Johnson'ın ismi de temizlenebilmişti.
Salem'da yaşananlar yüzyıllardır tarihçilere, sosyologlara ve psikologlara nasıl oldu da aklı başında bir toplum bu noktaya geldi sorusunu sorduruyor.
Toplumsal histeri kavramı bu olgunun merkezinde yer alıyor.
Salem vakası çeşitli dinamiklerin bir araya gelerek kitle psikolojisini nasıl etkileyeceğinin trajik bir örneği.
Öncelikle dini inançlar ve korkular büyük rol oynamıştı.
Puritanların şeytan ve cadı inancı her türlü açıklanamaz fenomene doğaüstü bir anlam yüklemelerine zemin hazırladı.
Genç kızların muhtemelen psikolojik veya fiziksel rahatsızlıkları dönemin bilgi düzeyinde büyü olarak yorumlandı.
Bir kez bu açıklama benimsendi mi onu doğrulayacak kanıtlar görmek zor olmadı.
İnsan beyni beklediği bir şeye dair belirtileri kolayca gerçekmiş gibi algılayabilir.
Salem'daki spektral kanıtlar da tam da bu şekilde ortaya çıktı.
Ayrıca çağın tıbbi bilgisi yetersiz olduğundan örgüt mantarı zehirlenmesi gibi tıbbi teoriler de öne sürülmüştür.
1970'lerde bazı bilim insanları kızların yedikleri çavlarda küf mantarı toksini olabileceğini, bunun halüsinasyon ve kasılmaları yol açabileceğini iddia ettiler.
Örgüt zehirlenmesi belirtileri gerçekten de benzer olsa da bu teori bugün tarihçiler arasında rağbet görmüyor ve uç fikir olarak değerlendiriliyor.
Çünkü Salem'daki histerinin yayılış biçimi tek bir gıda zehirlenmesinden ziyade sosyal psikolojiyle açıklanabilir görünüyor.
Tarihçi ve sosyologlar Salem cadı mahkemelerinin çıkış sebebini tek bir faktöre indirgemekten kaçınıyor.
Genel kabul görüş bir faktör kombinasyonu oldu.
Kilise politikaları, aile kavgaları yani patlamaların rakiplerini alt etme arzusu, savaş travması, ergen psikolojisi ve tam da bu döneme denk gelen otorite boşluğu gibi unsurların hepsi
bu tabloda yer almıştı. Başka bir de işte ortam böylesine uygun olmasaydı birkaç çocuğun hezeyanı bu denli büyüyemezdi.
Toplumsal hafızada Salem, cadı avı metaforunun doğmasına da neden oldu.
Günümüzde bir kişi veya grubun haksız, asılsız yere hedef alındığı kampanyaları cadı avı denmesi buradan gelir.
1950'lerde ABD'deki McCarthy dönemi komünist avı sıkça Salem'a benzetilmiştir.
Hatta Amerikalı yazar Arthur Miller 1953'te yazdığı ünlü tiyatro oyunu Cadı Kazanı ile Salem'da yaşananları McCarthy döneminin paranoyasına alegori olarak işlemiştir.
Miller'ın eserinde toplumun korku ve baskıyla nasıl akıl dışı davranabileceği Salem örneğiyle ortaya konur.
Yine 20. yüzyılda Avrupa'da ve Amerika'da ortaya çıkan satanizm panikleri, şeytana tapan tarikatların çocuklara musallat olduğu yönündeki asılsız inançlar Salem'ın modern birer yansıması gibiydi.
Özellikle 1980'ler Amerikası'nda kreş çalışanlarının satanist ritüellerle çocuk istismarı yaptığı iddiaları yüzünden masum insanlar Yıllarca hapis yattı.
Sonra bunların toplu hisleri ve uydurma olduğu anlaşıldı.
Sonuç olarak Salem cadı mahkemeleri tarihteki en çarpıcı kitlesel panik ve adalet çöküşü örneklerinden biridir.
Britain Salem toplumunun birkaç ay içinde nasıl paranoy girdabına kapılıp komşularını düşman bellediği bugün bile insanın tüylerini ürpertiyor.
Bu hikaye karanlık bir masal gibi anlatılsa da gerçeklere dayanıyor ve bize insan doğasının korku karşısına nedenli savunmasız olabileceğini hatırlatıyor.
Aynı zamanda adalet sisteminin güçlü güvencilere ve aklı selime dayanmaması halinde toplumsal hislerinin hukuk maskesi altında linç girişimlerine dönüşebileceğini de gösteriyor.
Aradan yüzyıllar geçse de Salem'ın hayaletleri popüler kültürde ve kolektif hafızada yaşamaya devam ediyor.
Her cadılar bayramında, her cadı avı benzetmesinde, her komploji hisleri dalgasında Salem'ın yankısını...
Bu nedenle Salem cadı mahkemelerinin mirası bir ibret olarak zihinlerle canlı kalmalı.
Unutmamak gerekir ki tarih tekerrür edebilir.
Ve körü körüne korkuya teslim olmuş bir toplumda yeni Salem'lar yaşanması her zaman mümkün.
Bu podcast'in sonuna geldik.
Bir sonraki videoda görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
