
Karındeşen Jack’ten Edmund Kemper’a Profillemenin Ataları - Profillemenin Doğuşu | Bölüm 1
20 Mayıs 2026 · 40 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Suçlu profilleme nasıl doğdu? Karındeşen Jack’ten Mad Bomber’a uzanan bu bölümde, katilin kimliğinden önce zihnini okumaya çalışan ilk isimlerin hikâyesini dinliyoruz.
Transkript
21 Ocak 1957 akşam üzeri.
Connecticut'ın Waterbury kasabasında sokakları ince bir kar tabakası örtmüştü.
New York polisinden gelen iki müfettiş sokağın diğer evlerine benzeyen küçük bir evin kapısını çaldı.
Gri boyalı, tek katlı, bahçesi bakımlı, pencerelerinde tertemiz beyaz perdeler asılı bir ev.
Kapı zilinin sesi içeriden gelen radyonun mırıltısını bastırıyordu.
Bir kadın sesi kapıya doğru yaklaştı, durdu.
Ardından... Kapıyı bir erkek açtı.
Kapıyı açan adam 49 yaşlarında, gözlüklü, saçları özenle taranmıştı.
Üzerinde temiz bir pijama vardı.
Polislere kibarca selam veren bu sakin görünüşlü adamın adı George Mattiskey'di.
Müfettişlerin neden geldiğini bilmiyormuş gibi davranıyordu.
Oysa New York'ta iki müfettişin gece vakti kapısını çalmasının başka bir açıklaması olmayacağını hem polisler hem de kendisi gayet iyi biliyordu.
Müfettişlerden birisi ona kısaca ''Bay Metiski bizimle gelmeniz gerekiyor'' dedi.
Adam başını hafifçe öne eğip bir an sustu.
Ardından söylediği şey o gece bütün New York'u derinden sarsacaktı.
Polisler ona şöyle sordu ''Medicine Square Garden'a, Grand Central'a, Penn Station'a, Radio City Music Hall'a yerleştirilen bombaları sen mi koydun Bay Metiski?'' Adam kısa bir düşünmenin ardından yanıt
verdi ''Evet.'' Onları ben yerleştirdim.
Hepsini ben yerleştirdim.
Polisler karakola pijamayla gidemeyeceğini söyleyip giyinmesini istediler.
Metiski odasına çıktı. Birkaç dakika sonra aşağı indiğinde üzerinde kahverengi, çift düğmeli bir takım elbise vardı.
Düğmeleri ilikli, kravatı düzgünce bağlanmış, saçları yeniden taranmıştı.
Yıllarca aradıkları bombacı, sokak ortasına yakaladıkları bir suçlu gibi değil, bir iş görüşmesine giden düzgün bir adam gibi karakola geldi.
Bu takım elbisenin renginden kesimine, düğmelerinin sayısından iliklenmiş olacağına kadar her ayrıntı aylar öncesinden bilinmekteydi.
Tahmini yapan kişi ne bir polis, ne bir dedektif, ne de bir kriminologtu.
Hayatında bir suçlu görmemiş James A.
Russell adında bir psikiyatrdı.
New York Eyalet Akıl Sağlığı İdaresi'nde yardımcı komiser olarak görev yapan Russell, polise yardım etmek amacıyla bombacının yıllar boyunca gönderdiği mektupları okumuştu.
Bu mektuplardan adamın yaşını, doğum yerini, mesleğini, ailesini, hangi şehirde yaşadığını ve hatta ne giyeceğini çıkarabildi.
Yaptığı şeyin adı 1957 yılında henüz tam olarak konulmamıştı.
Ama bilim tarihine yeni bir kavram doğmak üzereydi.
Merhabalar olay yeri suç hikayeleri podcastine hoş geldiniz.
Bu yeni seride profillemenin doğuşunu anlatacağız.
Bir adamın masada oturup bir başka adamın zihnini...
hayatını ve alışkanlıklarını kağıttan çıkarmaya çalıştığı bu tuhaf disiplinin nasıl bir tahmin sanatından adli bilimin merkezine yürüdüğünü inceleyeceğiz.
Adı henüz yokken nasıl doğduğunu, doğduktan sonra nasıl kuruma dönüştüğünü, kuruma dönüştükten sonra ise nasıl sınırlarına dayandığını 8 bölüm boyunca, 8 hikaye, 8 hayat ve 8 isim
üzerinden inceleyeceğiz. İlk bölüm hikayenin başlangıcına gidiyor.
Bombacıdan da, FBI'dan da, Quantico'daki Bodrum derslerinden de daha eski bir başlangıca.
10 Kasım 1888 sabahı Londra'nın doğusundaki Whitechapel mahallesinin yoksul sokaklarında bir doktor küçük bir odada bir cesedin başında çalışıyordu.
25 yaşındaki seks işçisi Mary Jane Kelly bir gün önce Mailers Court adlı dar bir sokakta kiraladığı odanın içinde parçalanmış halde bulundu.
Kellen'in cesedi dönemin Londra polisinin gördüğü en korkunç manzaraydı.
Kurbanın yüzü tanınmaz hale gelmiş, vücut o kadar parçalanmıştı ki otopsiye katılan doktorlar bile uzun süre konuşmadan oda içinde boş boş durmak zorunda kalmışlardı.
O odadaki doktorlardan birisi 47 yaşındaki Thomas Bond'tu.
Westminster Hastanesi'nin cerrahıydı.
Aynı zamanda A bölgesi metropolitan polisinin onaylı doktor müşaviri yani polisin tıbbi konularında danışmanlık almak için çağırdığı isimlerden biriydi.
Daha önce de cinayet vakalarında polise rapor vermişti.
Ama bu kez yapacağı şey daha önce hiçbir İngiliz doktorunun yapmadığı bir şey olacaktı.
Kelenin cesedini incelediği akşam dönemin Scotland Yard müdür yardımcısı Sir Robert Anderson'dan resmi bir görev aldı.
Daha önce işlenmiş benzer 4 cinayetin bütün belgelerini, otobüs raporlarını ve olay yeri fotoğraflarını yeniden inceleyip katil hakkında bir değerlendirme yazacaktı.
Whitechapel, 1888 yılının Londra'sında imparatorluğun en yoksul köşelerinden biriydi.
Sanayi devrimi şehri zenginleştirmişti ama bu zenginlik şehrin batı yakasında kalmıştı.
Doğu yakasındaki Whitechapel ve çevresindeki mahallelerde göçmenler, fabrika işçileri, sokak satıcıları ve seks işçileri iç içe yaşamak zorunda kalmıştı.
Dar ve karanlık sokaklar gaz lambalarıyla yetersiz aydınlatılıyor, endüstri bacalarından çıkan gömür dumanı sabahları sisle karışıyor, akşamları sokakları görünmez kılıyordu.
Polis kayıtlarına göre o yıl Whitechapel'de yüzlerce kayıtsız seks işçisi çalışıyordu.
Bu kadınları çoğu evsizdi, pansiyon dedikleri ortak evlerde dört peniye gecelik yer kiralıyor, parası olmayanlarsa sokakta sabahlıyordu.
O yılın sonbaharında Whitechapel sokaklarında ard arda 5 kadın öldürüldü.
İlki 31 Ağustos'ta Box Row sokağında bir ahırın yanında bulundu.
Mac and Nichols boğazı kesilmiş ve karın bölgesi açılmıştı.
Onu 8 Eylül'de Hanbury sokağındaki bir arka avlu da Annie Chapman izledi.
Yine boğazı kesilmiş, iç organlarının bir kısmı yerinden çıkarılmıştı.
30 Eylül gecesi basının çifte olay adını verdiği iki cinayet birden işlendi.
Elizabeth Stride'ın cesedi Burner Sokağı'ndaki bir avluda sanki yarıda bırakılmış halde bulundu.
Yaklaşık 40 dakika sonra Mitre Meydanı'nda Catherine Eddowes'un cesedinde katilin işi bu kez tamamlanmıştı.
Son olarak 9 Kasım'da Kelly kiraladığı odanın içinde öldürüldü.
Hepsi sokakta çalışan, gece geç saatlerde yalnız yakalanan bu kadınların cesetlerinin parçalanma biçimi öyle benzerdi ki polis aynı katilin işi olduğundan emindi.
Basın katile polise gönderilen ama büyük olasılıkla gerçek katilden değil bir gazeteci tarafından yazılan bir mektubun imzasından yola çıkarak karın deşen Jack adını verdi.
İşte bu isim Londra'nın tarihine bu biçimde yazıldı.
Cinayetler Londra'da büyük bir paniğe yol açtı.
Halk polisin yetersizliğinden öylesine şikayetçi oldu ki Whitechapel'de Vigilance Committee yani tetikte komitesi adıyla gönüllü gruplar kurularak geceleri sokaklarda devriye gezmeye başladı.
Bazı kasap dükkanlarının önünde katili yakalayana 100 pound yazan ilanlar asıldı.
Times gazetesi her gün manşetten haber geçti ve hatta Kraliçe Victoria İçişleri Bakanlığı'na özel olarak Whitechapel davasındaki ilerlemeyi sorduğu bir mektup yolladı.
Bütün bu baskı altında çaresiz kalan Scotland Yard'ın elinde ne tanık ne net bir tarif ne de o yıllarda Avrupa polisi tarafından henüz benimsenmemiş olan parmak izi gibi bir yöntem vardı.
İlkel kalan fotoğrafçılık ve çocukluk dönemindeki adli kimya ile birlikte geriye yalnızca cesetler ve onların üzerinde yapılmış işin sessiz dili kalıyordu.
Çaresizliğin büyüklüğü öyle bir noktaya ulaştı ki halktan gelen ihbarları takip etmek için 60'dan fazla dedektif görevlendirildi.
Yahudi göçmenlerden kasaplara, doktorlardan tımarhane firarilerine kadar yüzlerce şüpheli tek tek sorgulandı.
Hiçbir sonuç alınamadı.
Thomas Bond, Kelly'nin otopsisinden iki gün sonra 10 Kasım 1888 tarihli iki sayfalık bir not yazıp bunu Anderson'a yolladı.
Beş cinayetinde aynı el tarafından işlendiğini söylemekle yetinmedi.
İkinci sayfasında polisin daha önce hiçbir raporda görmediği bir şey ekledi.
Yolladığı şey polis dosyalarında zaten mevcut olan cesetlerin tarifi ya da yaraların derinliğinin ve kesilen organların listesinin yazılı olduğu satırlar değildi.
Katilin kendisinin tarifiydi.
Bond notunda bu cinayetlerdeki bütün yaraların bir kasabın sahip olamayacağı bir bilgisizlikle yapıldığını yazdı.
Ayrıca katilin anatomi konusunda hiçbir bilgisi yoktu, cerrahi eğitim almamıştı ve bir kasap olsa bile mesleğin minimum becerisini taşıyordu.
Bu çıkarımı yaraların açılma açısından, kesilen kasların seçiminden, hangi organın hangi sırayla çıkarıldığından okumuştu.
Böylece dönemin Londra basınında karın deşen Jack hakkında en çok eğilen rivayetin yani onun bir cerrah ya da tıp öğrencisi olduğu iddiasının yanlış olduğunu polise yazılı olarak söylemiş oldu.
Bond notunda yalnız bunu söylemekte kalmadı.
Katilin fiziksel olarak güçlü, soğukkanlı ve cesur bir adam olduğunu da ekledi.
Cinayetleri sokakta, polis devriyelerinin geçtiği saatlerde, bağırışlardan yalnızca metrelerce uzaktaki evlerin pencerelerinin altında işlemiş olması başka türlü açıklanamazdı.
Bond'a göre katil orta yaşlıydı, derli toplu giyiniyor, üzerinde geniş bir pelerin veya paltu bulunuyordu.
Kurbanlarından akan kanların görgü tanıklarının dikkatini çekecek miktarda olması gerekiyordu.
Bu nedenle kanı örtebilen bir giysi taşıdığı sonucuna varmıştı.
Halktan biri olan, görgü tanıklarının dikkatini çekmeyecek kadar sıradan görünüşlü adam tam da bu sıradanlık nedeniyle aylardır yakalanamamıştı.
Thomas Bond bunlarla da yetinmedi.
Katilin yalnız yaşayan, düzenli bir mesleği olmayan, küçük bir miras veya emekli maaşıyla geçinen birisi olabileceğini yazdı.
Çünkü cinayetlerin haftanın belirli günlerinde ve gece geç saatlerde işlenmiş olması düzenli bir işte çalışan birinin kullanamayacağı bir saat dilimine işaret ediyordu.
Aralıklarla cinsel ve cinayi mani nöbetleri yaşıyor olabilecek bu katilin yakın çevresindeki insanlar onun bu hallerini sezmiş, Ama hiçbir somut şey görmemiş, onu olsa olsa tuhaf ama tehlikesiz
diye düşünmüş kişilerdi.
Thomas Bond'un bütün bu çıkarınları nereden yaptığının cevabı satır aralarındaki yöntemde saklıydı.
Yaraların anatomi bilgisizliğini gösterdiğini söylerken mesleğe göre dışlama yapıyordu.
Doktor, cerrah.
Kasap ya da mezbacı olmayan bir adam tanımlayarak geriye sıradan, eğitimsiz ama elle çalışmayı bilen bir adamı bırakıyordu.
Cesetlerin seks işçilerinden seçilmesi katilin Whitechapel'i iyi tanıyan biri olduğunu gösteriyordu.
Çünkü gece bu sokaklarda dolaşan yabancı bir adam hemen fark edilirdi.
Demek ki mahallenin sakinleri katili büyük olasılıkla her gün görüyor, belki ondan ekmek alıyor, belki onun yanından geçerken selam veriyorlardı.
Bond'un raporu karın deşen Jack'i yakalatmadı.
Cinayetler 1888 yılının sonunda nedeni hiç bilinmeyen bir biçimde aniden durduğunda katil hala tespit edilememişti.
Onlarca isim şüpheli olarak ortaya atılmış, kuşkular birinden diğerine sıçramıştı.
Ama hiçbir suçlama mahkemede kanıtlanamadı.
Scotland Yard arşivine kaldırılan bu not 70 yıl boyunca unutulup gitti.
Çünkü Thomas Bond'un yaptığı şeyin bir adı, polislere öğretilen bir karşılığı, kriminoloji kitaplarına ya da tıp fakültelerine giren bir yöntemi yoktu.
Bond'un yaptığı şey kendi başına duran tekil bir denemeydi.
Bir doktorun eline geçen otopsi raporlarından bir insanın iç dünyasını çıkarmaya çalıştığı yalnız bir çabaydı.
Bond'un kendisi bile profilleme adı verilen bir yöntem kurduğunun farkında değildi.
Thomas Bond'un ölümünden sonra yazılmış anma yazıların da polise verdiği danışmanlık hizmetlerinden söz edilir.
Ama 1888 raporu özel olarak anılmaz.
Buna karşılık o iki sayfalık nota bugün modern profilleminin ilk yazılı belgesi denmektedir.
Çünkü Bond polisin şüpheli kim sorusuna cevap aradığı bir davada bambaşka bir soruya cevap vermeyi denemişti.
Şüpheli nasıl biri?
Thomas Bond'un 1888'de yazdığı notla bir sonraki ciddi profilleme denemesine yapıldığı 1956 yılı arasında geçen 70 yıl boyunca dünya değişmişti.
İki büyük savaş yaşandı, atom bombası icat edildi, radyo ve televizyon evlere girdi.
Adli tıp ilerledi, parmak izi sistematik bir polis aracı haline geldi.
Kan grupları kullanılmaya başlandı ve balistik bir bilim dalı olarak kuruldu.
Bunca gelişmeye rağmen suçlunun zihnine okunmaya çalışan bir bilim ortaya çıkmadı.
Bu 70 yılda yalnızca tek bir alanda gelişme oldu.
Psikoloji kendini bir bilim olarak kurarken Sigmund Freud'un bilinçaltı kavramı ve Carl Jung'un kolektif bilinçaltıyla arketipler kuramı Avrupa ve Amerika'daki akıl hastanelerinde uygulanmaya başladı.
Adli psikiyatri adı verilen bir alt dalda mahkemelerde tanıklık yapan psikiyatrların yöntemleriyle birlikte kurumsallaştı.
Ne var ki psikoloji ile suç soruşturması arasındaki köprü kurulmadı.
Psikologlar hastalarını dinliyor, polisler şüphelilerini sorguluyordu.
Bu iki dünya yan yana yaşamasına rağmen birbiriyle konuşmuyordu.
Bir psikolog için suçlu akıl hastanesine geldiğinde başlardı.
Bir polis için suçlu yakalandığında biterdi.
Aradaki boşluk yani yakalanmadan önceki suçlu hala kimsenin alanı değildi.
Bu 70 yıl boyunca iki dünyanın da çözemediği bir tür suçlu da ortaya çıktı.
Birinci Dünya Savaşı sonrasının Almanyası'nda Dusseldorf Vampiri adıyla anılan Peter Jordan 9 cinayet işledikten sonra ne yakalanabildi ne de anlaşılabildi.
Sonunda kendisi eve dönüp karısına itiraf etmesiyle yakalandı.
1947'de Amerika'da basını sarsan Karadalya cinayeti çözülmeden tarihe karıştı.
Aynı yıllarda Şikago'da William Hirons 3 cinayet işleyip yakalandıktan sonra mahkemede neden öldürdüğünü anlatmadı.
Cinayet mahallinde duvara Tanrı aşkına beni yakalayın daha fazla öldüremem diye yazmış bu adamı ne psikiyatrlar ne de savcılar anlayabildi.
Thomas Bond'un 1888'de söylediği şey yani şüpheli nasıl biri sorusuna cevap üretme denemesi çağına 70 yıl önce gelmiş tekil bir fikirdi.
Bu fikrin 1956'da tekrar gündeme gelmesi için bir bombacının 16 yıl boyunca New York'u rahatsız etmesi gerekecekti.
Hikaye 16 Kasım 1940'da New York'taki Consolidated Edison adlı elektrik şirketinin Manhattan ofisinin pencere kenarında bulunan küçük bir aletle başladı.
Kalın bir borudan yapılmış, içinde barut ve bir saat mekanizması bulunan bu aletin yanına iliştirilmiş bir not vardı.
Düzgün bir el yazısıyla yazılmıştı.
John Edison'dan haydutlar, bu sizin için.
Altındaysa FP imzası bulunuyordu.
Patlayacak şekilde tasarlandığı görülen alet patlamamıştı.
Polis aleti aldı, soruşturma açıldı ama sonuç çıkmadı.
FHP'nin kim olduğunu, neden John Edison'a kızgın olduğunu kimse bilmiyordu.
Bir yıl sonra ikinci bir bomba bulundu.
O da patlamadı. İkinci Dünya Savaşı çıktığında bombacı bir mektup yollayarak savaş sürdüğü sürece vatansever duyguları yüzünden bomba koymayacağını duyurdu ve 10 yıl boyunca sustu.
1951'de geri döndüğünde ise artık bombalar patlamaya başlıyordu.
Bombalar şehrin kalabalık yerlerine sıralanmaya başladı.
Önce telefon kulübelerine, sonra metrodaki istasyonlara, daha sonra sinemaların koltuk altlarına yerleştirildi.
1953'te bunlardan biri film izleyen bir izleyicinin oturmasıyla patlayınca izleyici ağır yaralandı.
1954'te Radio City Music Hall'da Noel gecesi gösterileri sırasında patlayan bomba, Salonda yüzlerce kişi olmasına rağmen mucize eseri kimse ölmedi ancak arkasında yaralılar bıraktı.
Bombacının seçimleri özenliydi.
Penn Station'da bir tuvalette, Grand Central Terminal'ın alt katında, Macy's mağazasının kadın tuvaletinde, Times Meydanı'ndaki sinemalarda yani New York'un en bilindik ve en kalabalık kapalı mekanlarına bombalar
bıraktı. Akşam matinelerinden önce yani izleyicinin en yoğun olduğu sırada seçtiği saatler bile bir özen taşıyordu.
Çünkü hiçbir zaman tam patlama saatini kalabalığa denk getirmiyordu.
Bombalar genelde salon boşken yerleştiriliyor, izleyici geldikten sonra koltuğun ısınması veya tesadüfi bir temasla tetiklenecek biçimde tasarlanıyordu.
James A. Brussel'ın daha sonra notlarına özellikle aldığı bu tasarım özelliği bombacının ölü değil korku üretmek istediğini, yıldırmayı amaçladığını gösteriyordu.
Bomba kampanyası sırasında gazetelere de mektup gönderen bombacının bu mektupları artık poliste değil kamuoyu ile konuşma çabasıydı.
New York Journal Amerikan Gazetesi 1956 yılının sonunda bombacıyla açık bir yazışma başlattı.
Onun mektuplarını yayınlamaya karşılığında köşe yazarları aracılığıyla ona affedilmesi için savcılığa başvurmasını önermeye başladı.
Bombacı bu önerileri tek tek yanıtladı.
Üstelik tartışmaya açık olduğunu göstererek 8 Aralıktan sonra bir süre durabilirim gibi cümlelerle bombalama tarihlerini bile gazete köşesinden duyurmaya başladı.
Profillemenin doğuşunun unutulmuş bir köşesi olan bu yazışma, Brasel'ın daha sonra mektupları incelediği sırada okuduğu malzemenin önemli bir kısmının polise gönderilmiş özel yazılar değil, gazetede yayımlanmış
kamuya açık metinler olmasına yol açtı.
1956 yılının sonuna gelindiğinde New York polisinin ele geçirdiği bomba sayısı 33'ü, patlayan bomba sayısı 22'yi, yaralı sayısı ise 15'i bulmuştu.
Grand Central Terminal, Penn Station, Radio City Music Hall, Macy's mağazası, Times meydanındaki sinemalar, telefon kulübeleri, kütüphaneler ve metro tuvaletleri gibi kalabalık yerleri seçen
bombacının her seferinde garip bir tesadüfle ölü çıkarmamış olması bile artık şehri rahatlatmıyordu.
Bombacı mektuplarında kendi kimliğini de açıklıyordu.
FP harflerinin Fair Play yani adil oyun anlamına geldiğini, John Edison şirketinin yıllar önce kendisine büyük bir haksızlık yaparak hayatını mahvettiğini ve bunun bedelini şehrin ödeyeceğini
iddia ediyordu. Mektupların dili ilginçti, hatasız ve düzgün İngilizce ile yazılmış olmalarına rağmen bir İngilizce konuşan birinin doğal yazımına benzemiyordu.
Cümleler sanki başka bir dilden çevriliyormuş gibi fazla resmi ve fazla katı duruyordu.
16 yıl, 33 bomba ve onlarca mektuba rağmen hala yakalanamamış olan bombacı için New York Polis Departmanı her yöntemi denemişti.
Mektuplardaki kağıt incelenmiş, mürekkep laboratuvarda analiz edilmiş, daktilo tuşlarının izleri ölçülmüş, bombaların yapımında kullanılan boruları takip etmek için tedarikçilere ulaşılmaya çalışılmıştı.
Hiçbir iz çıkmamıştı.
F.P. her seferinde tek başına çalışan biri gibi davranıyor, mektupları yalnızca New York çevresindeki posta kutularına atıyor, hiç telefon etmiyor, hiç doğrudan gazete ofisine gelmiyor, sürekli
yazılı temas kurarak kendini görünmez tutuyordu.
Aralık 1956'da New York polisinin bomba müfettişi kaptan Howard Finney, bütün adli yöntemlerin tükenmesinin ardından geriye kalan tek seçeneği denemeye karar verdi.
Bombacının mektuplarını bir kriminoloğa değil bir psikiyatra okutmak.
Görev yaptığı bölgeden tanıdığı James A.
Brussel adlı bu psikiyatrı arayan Finney, profilleme tarihinin en çok anlatılan toplantısını başlatmış oldu.
Brussels o yıl 57 yaşındaydı.
New York Eyalet Akıl Sağlığı İdaresi'nin yardımcı komiseri olarak görev yapıyor, Greenwich Village'da küçük bir muayenehane işletiyordu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan ordusunda askeri psikiyatr olarak görev yapmıştı.
Kore Savaşı döneminde Amerikan ordusunun esir alma ve sorgulama programlarına psikiyatrik danışmanlık vermiş, Çinlileri Amerikan tutsaklara uyguladığı beyin yıkama yöntemleri üzerine raporlar yazmış ve böylece
askeri istihbaratla yakın çalışmıştı.
Ne var ki kriminal bir vakayla daha önce hiç doğrudan ilgilenmemişti.
Finney'nin çağrısı onun için yeni bir alana adım atmak anlamına geliyordu.
1 Aralık akşamı Howard Finney 3 asistanıyla beraber Brussels'ın muayenehanesine gitti.
Yanlarında bombacının 16 yıl boyunca polise, gazetelere ve özel kişilere yolladığı bütün mektupların kopyaları, bombaların fotoğrafları ve bomba mahallelerinin haritaları vardı.
Mektuplar ilk kez aynı anda tek bir masada yan yana getirilmişti.
Brussels masasında oturup belgeleri okumaya başlarken polisler karşısında sessizce beklediler.
Brussels ara sıra not aldı, ara sıra sözcüklerin altını çizdi, ara sıra fotoğraflara dakikalarca baktı.
Saatlerce çalıştıktan sonra Brussels polislere döndü.
Söyleyeceği şey sonraki yıllarda profilleme tarihinin en çok tekrarlanan paragrafı haline gelecekti.
Brasel'a göre bombacı yaşı muhtemelen 50 civarında, iri yapılı, bekar ama yalnız değil yani bir kadınla, bir kız kardeşle veya yaşlı bir anneyle yaşayan orta yaşlı bir adamdı.
Yabancı kökenliydi. Mektuplarındaki çok düzgün İngilizce'ye rağmen bazı ifadelerinde başka bir dilden tercüme ediyormuş gibi hissi vardı.
Bu adam Slavik bir kökene sahip olabilirdi.
Mektuplarında belirli ahlaki ifadelerin ve adalet kavramının sık geçmesi Brasıl'a göre Katolik Avrupa kültürüne ait izlerdi.
James Russell ayrıca bombacının klinik anlamda paranoyak olduğunu da söyledi.
Çünkü mektuplarda John Edison şirketine yönelttiği suçlamalar kendisinin haksızlığa uğradığına dair tekrar tekrar dönen ifadelerle örülüydü ve bu örüntü şizofreninin paranoid alt tipini işaret ediyordu.
Bu tipteki hastaların hastalıklarını 40 yaşından sonra kristalleştirdiği yani belirti ve davranışlarının belirgin bir kalıba dönüştüğü biliniyordu.
Buna göre 16 yıldır aynı çizgide ilerleyen bombacının yaşının 50 civarında olması mantıklıydı.
Brazil bombacının Connecticut'da yaşadığını da öne sürdü.
Çünkü posta damgalarının çoğu Manhattan'dandı ama bir mektubun White Plains'den diğer mektubun Westchester'dan gelmesi bombacının bombaları New York'a getirdiğini ama mektupları farklı yerlerden
attığını gösteriyordu. Bu örüntü bombacının New York'a düzenli olarak gelen ama orada yaşamayan biri olduğunu gösteriyordu.
Connecticut, New York'a tren mesafesinde olan, istasyonlarıyla kuzey bağlantısı kuran bir bölgeydi.
Russell'ın tahminleri burada da bitmedi.
Bombacının büyük olasılıkla John Edison'ın eski bir çalışanı olduğunu söyledi.
Çünkü mektuplardaki nefretin yoğunluğu soyut bir öfkenin değil, somut bir kişisel haksızlığın ürünüydü.
Belki yıllar önce bir iş kazası geçirmişti, şirketten tazminat alamamıştı ve ardından bütün hayatını bu intikama adamış olabilirdi.
Bu adamın annesini gençken kaybettiğini, babasıyla sorunlu bir ilişkisi olduğunu, kadınlardan uzak durduğunu ve cinsel hayatının bulunmadığını da Russell bu mektupların kendisinden çıkardı.
Çünkü mektuplar cinsel imgeler içermiyordu.
Buna karşılık John Edison'ın kötülüğü tekrar tekrar bir tür ahlaçı saplantı olarak dönüyordu.
Polisler ayağa kalkıp odadan çıkacakları sırada Brussels onları durdurarak son cümlesini söyledi.
Brussels bunu kendi analarında daha sonra şu sözlerle aktardı.
Bir şey daha var. Onu yakaladığınızda muhtemelen çift düğmeli bir takım elbise giymiş olacak.
Düğmelerini eliklemiş olarak.
Polisler bu cümleyi saçma bularak güldüler.
Ama altında aslında bir mantık zinciri yatıyordu.
Bir adamın ne giyeceğini, bir psikiyatrin bilebileceğini düşünmek imkansız görünüyordu.
Ama Brussels hesabını mektuplardaki düzen, titizlik ve harfler arasındaki tutarlılık üzerine kurmuştu.
Bombalarını, mektuplarını ve kıyafetlerini sıkı denetim altında tutan bu adam, dönemin Amerikan iş erkeği üniformasının daha tutucu ve daha biçimsel versiyonu olan çift düğmeli takımın düğmelerini açık bırakmak bir
tür gevşeklikti. Ve bombacı gevşek bir adam değildi.
Brasel'ın tahminleri saçma görünebilirdi ama her birinin altında bir mantık zinciri vardı.
Brasel bu zinciri daha sonra anılarında da şöyle açıkladı.
James Brasel mektuplardaki W harflerinin yazılış biçimine dikkat çekmişti.
Bombacı bu harfleri iki birleşmiş kadın göğsü gibi yuvarlak ve simetrik çiziyordu ve Brasel bunu cinsel bir takıntının görsel ifadesi olarak okudu.
Mektuplardaki cümle yapılarının düzgünlüğüne karşılık bazı kelimelerin tuhaf seçilmesi, örneğin dynamics yerine dynamite kullanılması ya da lose gibi argol bir kelimenin resmi bir mektubun ortasına yerleştirilmesi
ona iki dil arasında yaşayan bir adamı düşündürdü.
Bombaların hep küresel patlama saatleri taşıyan saatler kullanılarak yapılması ise bombacanın teknik bir geçmişe sahip olduğunu ve mekanik düşünme yeteneği bulunduğunu gösteriyordu.
Yalnızca Sezgi'den ibaret değildi.
Kendi muayenehanesindeki yüzlerce paranoid şizofreni hastasını gözlemleyerek geliştirdiği bu çıkarımlarda bu hastalığın belirli bir yaş aralığında kristalleştiğini, belirli bir aile yapısından çıktığını ve belirli
zihinsel kalıplara yöneldiğini klinik deneyiminden biliyordu.
Yaptığı şey klinik gözlemini suç soruşturmasına aktarmaktı.
Bombacının mektuplarını bir hastasının söylediklerini dinler gibi okuyor, hastayı hiç görmemiş olmasına rağmen hastanın yazılı sözlerini elinin altında bulunduruyordu.
Polisler James Russell'ın bütün notlarını yanlarına aldıktan sonra Aralık 1956 sonunda New York basınına bir profil yayımladı.
New York Times başta olmak üzere şehirdeki bütün gazetelerin manşetlerine taşınan bu profille birlikte bir psikiyatrin bombacının tarifini yapmış olması haberi yayıldı.
Hatları anlamaya çalıştı ve insanlar tanıdıklarını ihbar etmeye koyuldu.
Ne var ki bu ihbarların çoğu sonuçsuz çıktı.
Asıl atılım John Edison şirketi içinden geldi.
Şirketin sekreterlerinden Alice Kelly adlı bir kadın profilde geçen ayrıntılarla eşleşen eski bir çalışan dosyası buldu.
Bu adam Walter Burley, George Metiskey'di.
1929 yılında şirketin Hellgate Santrali'nde çalışmaya başlamıştı.
1931'de iş başında bir kazada zehirli gazlardan etkilenip akciğer hasarı sebebiyle iş göremez raporu almıştı.
Şirkete açtığı tazminat davası 1934'te zaman aşımı gerekçesiyle reddedilmişti ve o günden beri John Edison'a karşı sürekli yazılı şikayetler göndermişti.
Şirket arşivinde Metiskey'nin el yazısıyla yazılmış olan onlarca mektup duruyordu.
Mektuplarının dili bombacının mektuplarının diliyle birebir aynıydı.
Hatta bazı cümleler kelimesi kelimesine eşleşiyordu.
Polisler 21 Ocak 1957 akşamı Waterbury adresine gidip kapıyı pijamayla açan Mattiskey'i yakaladığında ortaya çıkan tablo brasil'in profiliyle şaşırtıcı biçimde örtüştü.
Mattiskey iki kız kardeşiyle yaşayan, bekar, annesini gençken kaybetmiş, Litvanya kökenli, katolik ve eski bir John Edison çalışanıydı.
Polislere gelmek için yukarı çıkıp aşağı indiğinde üzerinde Brussels'ın tarif ettiği gibi düğmeleri ilikli kahverengi çift düğmeli bir takım elbise bulunuyordu.
Brussels'ın tahmini bir efsane haline geldi.
New York Times bunu manşetlerine taşırken gazeteciler Brussels'ın muayenehanesine akın etti.
Profilleme adı verilen ama henüz tam adı konmamış bu yöntemin kahramanı sessiz bir psikiyatr oldu.
Russell daha sonra 1968 yılında Casebook of Crime Cyclist adlı bir kitap yazarak Mad Bomber davasını ve sonraki yıllarda çağrıldığı diğer kriminal vakaları anlattı.
Hikaye bu noktada bitseydi profillemenin doğuşu bir mucize olarak yazılırdı ama bitmedi.
James Russell'ın tahminlerinin ne kadar doğru çıktığı sonraki yıllarda eleştirmenler tarafından dikkatle incelendi.
İlk eleştiri Brussels'ın en çok bilinen tahmininden yani çift düğmeli takım elbise tahmininden geldi.
Eleştirmenlere göre Metiski polise kapıyı pijamayla açmıştı.
Polisler ondan karakola giderken üzerini değiştirmesini istemişti ve Metiski de odasına çıkıp dolabından bir takım elbise seçmişti.
Yani Brussels'ın tahmini üzerine bunu giyeceği değil dolabında bu olacağı tahminine yakındı.
Çift düğmeli takımın 1957 New York'unda bir orta sınıf adamının dolabında bulunma olasılığı zaten yüksekti.
Eleştirmenler Russell'ın tahmininin kelimesi kelimesine tutmuş olmasının istatistiksel bir tesadüf olabileceğini öne sürdüler.
İkinci eleştiri James Brasel'ın Slavic köken tahminine yönelikti.
Metis gerçekten yabancı kökenliydi ama Slav değil Litvanyalıydı.
Litvanyalılar dil bilimsel olarak Slav grubuna değil Baltık grubuna giriyordu.
Dolayısıyla Brasel'ın tahmini doğru yönde ama eksikti.
Eleştirmenler bunun yarı isabet sayılması gerektiğini söylediler.
Üçüncü eleştiri, Brasıl'ın aile yapısı tahminine yöneltildi.
Brasıl, bombacanın yaşlı bir anne veya bir kız kardeşle yaşadığını söylemişti ama Metiski iki kız kardeşle yaşıyordu ve Brasıl bir kız kardeş demişti.
İki değil. Yine doğru yönde ama eksikti.
Bazı eleştirmenler, Brasıl'ın tahminlerinin Barnum etkisi olarak bilinen psikolojik bir mekanizmaya dayandığını öne sürdüler.
Ünlü sirk yöneticisi P.T.
Barnum'un adıyla anılan bu psikoloji terimi insanların kendileri hakkında söylenen genel ve herkese uyabilecek ifadeleri özel ve kişisel olarak algılamasını anlatır.
Astroloji, fal, el falı gibi alanlar bu etkiye dayanır.
Eleştirmenlere göre Russell'ın tahminlerinde de aynı mekanizma işlemişti.
Herkese uyabilecek genel ifadeler kullanan Brasel sonra Metiski yakalandığında uyan ayrıntıları öne çıkarmış ve uymayanlar unutulmuştu.
Bu eleştirinin en bilinen ifadesini yıllar sonra gazeteci Malcolm Gladwell yazdı.
12 Kasım 2007 tarihli New Yorker dergisinde Dangerous Minds başlıklı uzun makalesinde Gladwell profilleme yönteminin bilimsel temellerini sorgularken Brasel'ın tahminlerinden bir kısmının
yanlış olduğunu da gösterdi.
Brasel, bombacanın kalp hastası olduğunu, mektupları yazarken bazen sol elini kullandığını ve cerrahi yara izleri taşıyabileceğini söylemişti.
Ama Metiski'de bu özelliklerden hiçbiri çıkmadı.
Bombacanın ergenlik dönemindeki bir aşk hayal kırıklığından sonra bütün hayatını içe kapanarak geçirdiği tahmini de doğrulanmadı.
Metiski'nin sosyal hayatı vardı.
Komşularıyla iyi geçinen, kilisesine giden, kız kardeşleriyle alışverişe çıkan biriydi.
Gladwell makalesinde profillemenin Brussels'la başlayan altın efsanesinin gerçek bir bilim olup olmadığını sorguladı.
Yöntemin gerçekten istatistiksel verilere mi dayandığını yoksa deneyimli insanların sezgilerine dayanan bir tahmin sanatı mı olduğunu tartışmaya açtı.
Profilcileri tarot kartlarıyla fal bakan kişilere benzetiyordu.
Çünkü ona göre hem kartlar hem de profiller dinleyicinin kendi hikayesine yer bulabileceği boşluklar bırakıyordu.
Bu soru bugün hala tartışılıyor ve serinin ilerleyen bölümlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkacak.
Çünkü profillemenin doğuşu tek bir başarı hikayesi değil.
Yarısı zafer ve yarısı şüphe olan iki başlı bir hikayeydi.
Eleştirmenlerin gözden kaçırdığı bir şey vardı oysa.
James Russell'ın tahminlerinden hangileri yanlış çıkmış olursa olsun, Russell Bond'un 1888'de tek başına yaptığı denemenin üzerine bir tuğla daha koymuştu.
Bir psikiyatr polisten istenen bir görevi kabul etmiş, belgeleri okumuş, yazılı bir profil çıkarmıştı.
O profil basında yayınlanmış, Halk haberdar olmuş ve sonuç ne olursa olsun şüpheli nasıl biri sorusu bu kez tekil bir deneme değil polisle iş birliği içinde kamuya açık ve
yazılı bir yöntem denemesi olarak hayata geçmişti.
Yöntem olarak yanlış olabilirdi ama yöntem olarak yapılmıştı.
Ondan önceki 70 yılın yapmadığı şey işte buydu.
James Brussel'ın raporu 1957'nin başında yayınlandığında FBI Akademisi'nin Virginia'daki Quantico kampüsünde henüz davranış bilimleri diye bir birim yoktu.
Quantico hala ağırlıklı olarak silah eğitimi ve hukuk dersleri veren bir polis okuluydu.
Ama James Brussel'ın raporunu okuyan ve onu zihninde şekillendiren genç bir ajan vardı.
Adı Howard Tatton'du.
Howard Teton 1956 yılında Kaliforniya'da San Leandro Polis Departmanı'nın kıdemli kriminoloğu olarak görev yapıyordu.
Otopsi mahallelerine gidiyor, cinayet soruşturmalarında bulunuyor ve cinayet sahnelerini incelerken aynı tür suçun aynı tür ipuçlarını taşıdığını fark ediyordu.
Soğuk planlanan bir cinayetin sahnesinin ani öfkeyle işlenen bir cinayetin sahnesinden farklı olduğunu yani cinayet sahnelerinin aslında konuştuğunu sezmişti.
Bu farkın bir polise ne söylediğini öğretmek istiyordu.
1962 yılında FBI'ye transfer olduktan sonra önce saha görevlisi olarak Indiana'da çalıştı.
1967 yılında Virginia'daki Quantico kampüsüne çağrıldı.
St. Joseph College'da kriminoloji yüksek lisansı yaparken FBI'in eğitim programına uygulamalı kriminoloji adında yeni bir ders koymak istediğini öğrendiğinde gönüllü oldu.
Müfredatı kendisi hazırlayan Tatton cinayet sahnelerinin fotoğraflarını topladı.
Çözülmüş davaları analiz etti ve saha görevlilerinden vaka raporları topladı.
1969 yılında Quantico'da ilk dersini verdiğinde sınıfta hepsi sahada görev yapmış ve cinayet soruşturmalarına katılmış 20 kişiye yakın ajan vardı.
Cinayet sahnelerinin fotoğraflarını gösterdikten sonra sınıfa bu cinayeti işleyen kim sorusunu yönelten Tatton bir yöntemin temelini atıyordu.
Cevap fotoğrafta değil.
Fotoğrafa bakan kişinin zihninde yıllarca toplanmış vaka deneyiminden çıkarılacaktı.
Ajanlarına suç sahnesi okumayı öğretmeye çalışıyordu.
Yara kalıbının ne dediğini, cesedin nereye bırakıldığının ne dediğini, olay yerindeki düzen ya da düzensizliğin ne dediğini.
Kısa sürede ilgi gören Dersin, yardıma ihtiyaç duyduğu noktada 1970'de FBI'ye yeni katılmış Pat Mullany adında bir ajan Tata'nın yanına atandı.
Rahip okulundan polisliğe geçmiş, psikolojik konularda Teton'dan daha sistemli okumuş bir adamdı.
Malini ile birlikte ders müfredatını genişleten ikili konu yelpazesini büyüttü.
Yalnızca cinayet değil, tecavüz, kaçırma, rehineli soygunlar ve mafya yapıları gibi alanlarda da davranışsal örüntüler aramaya başladı.
Tatton'un başına gelen önemli bir olay 1970'lerin sonlarında yaşandı.
New York'taki James Brussel arayıp ondan randevu istedi.
Greenwich Village'daki muayenehanesinden emekli olmak üzere olan Brussel'ın yanına Quantico'dan giden Tatton muayenehanesinde saatlerce oturarak Brussels'ın Mad Bomber dosyası dahil bütün geçmiş profilleme
deneyimlerini sözlü olarak öğrendi.
Thomas Bond'un 1888 raporundan haberi olmayan ama 1956'da kendi kendine bir yöntem üretmiş olan Brussels, mektupları nasıl okuduğunu, hangi ipuçlarına neden dikkat ettiğini
ve hangi tahminleri hangi gözleme dayandırdığını Teton'a tek tek anlattı.
Teton bu görüşmeden döndüğünde Quantico'da kullanmaya devam edeceği bir yöntem haritası elinde duruyordu.
1970 ve 1971 yıllarında Tatum ve Maloney, Quantico'da öğrettikleri yöntemi belirli vakalara uygulamaya başladılar.
Saha ajanlarının uğraştığı dosyalar Quantico'ya geldikçe ikili kendi notlarını çıkarıp gönderdi.
Sonuçlar karışık olmasına, bazı tahminler tutarken bazılarının tutmamasına rağmen bir şey kesinleşti.
FBI için de bu işin daha kurumsal bir yapıda yapılması gerekiyordu.
İlk kayda değer Saha vakası 1973'te geldi.
Montana'nın Three Forks bölgesinde 7 yaşındaki Susan Yager ailesiyle kamp yaparken çadırından bir gece kaçırıldı.
Yerel polis ipuçsuz kaldığı bu vakada FBI'in saha ofisi Quantico'ya başvurdu.
Dosyayı inceleyen Pat Mullany ve Harvard Teton çıkardıkları profilde failin yerli, beyaz, 20 yaşlarında, kasaba sakini ve büyük olasılıkla tek başına yaşayan bir adam olduğunu yazdılar.
Yaklaşık 1,5 yıl sonra David...
Meyerhofer yakalandı. Profilin temel maddelerine uyuyordu.
Yerel bir genç, beyaz ve 23 yaşındaydı.
Bu vaka davranış bilimleri birimi içinde.
yani kısaca BSU içinde profilleme işe yarıyor diyenler için ilk somut kanıt haline geldi ve yıllarca derslerde örnek olarak kullanıldı.
Ne var ki bütün dosyalar bu kadar başarılı çözülmedi.
Erken dönem BSU'nun yazdığı profiller arasında tutmayan, yanlış yönde tahminler yapan örnekler de vardı.
Sonraki yıllarda BSU'nun kendisinden çıkacak emekli ajanlar bu karışık başarı oranını anılarında anlatacaktı.
Ama FBI kurum olarak yeni doğan bir yöntemin başarılarını gösteren Bu nedenle başarılar büyütülürken yanlışlar arşivde sessizce kaldı.
1972 yılında FBI direktörü Clarence Kelly'nin onayıyla FBI akademisinin Quantico kampüsünde resmi olarak Davranış Bilimleri Birimi kuruldu.
Birim ilk kuruluşunda Quantico'daki ajanlara davranış bilimleri öğreten bir programdı.
Yani ders veren akademik bir yapıydı.
Aktif vaka çözümü yapmıyordu.
Henüz yapmıyordu. BSU'nun bodrum katındaki ofisi şakaya bile konu olabilirdi.
Penceresi olmayan, havalandırması yetersiz, duvarları nem tutan, tavanlardaki borulardan ara sıra su damlayan bu yer akademi binasının en sevilmeyen bölümüydü.
Ajanlar oraya yer altı sığınağı derdi.
Yerin altında bulunan asansörden iner inmez doğal ışıktan tamamen koptuğunuz kapıları gri demir, koridoru floresan lambalarla aydınlatılmış bu mekanda akşam saatleriyle sabah saatleri arasında hiçbir
fark hissedilmiyordu.
Bodrum'da çalışan ajanlar dışarısının yağmurlu mu güneşli mi olduğunu çıkana kadar bilemiyordu.
Bu Bodrum katında dünya kriminoloji tarihinin bir sonraki yüzyılını şekillendirecek bir kararın eşi duruyordu.
Thomas Bond'un 1888'de yazdığı not, James Brassell'ın 1956'da yaptığı tahmin ve Howard Teton'ın Quantico'daki dersleri hep bir yere doğru ilerliyordu.
Ama eksik bir parça vardı.
Şu ana kadar profilleme dışarıdan yapılıyordu.
Polisin elindeki belgelerden, otopsi raporlarından ve fotoğraflardan çıkarımlar üretiliyordu.
Hiç kimse hiçbir profil çıkaran kişi profillediği kişiyle yüz yüze hiç konuşmamıştı.
Bond karın deşencekli bir odada oturmadı.
Russell Metiski ile sohbet etmedi.
Tett'in sınıfında ders verdiği vakaların faillerini görmedi.
Birinin BSU'nun Bodrum katından çıkıp ülkenin en tehlikeli seri katillerinin tutulduğu cezaevlerine gitmesi gerekiyordu.
Bir odada Charles Manson'la, Ed Kemper'la, John Wayne Gacy'yle oturup onlarla saatlerce konuşması gerekiyordu.
Bu adamların ne yaptığını anlamak için değil.
Çünkü ne yaptıkları zaten belliydi.
Neden yaptıklarını anlamak için gitmelilerdi.
Cinayet sahnelerini, otopsi raporlarını ve mahkeme tutanaklarını yıllarca okumuş ama hiçbir zaman katilin kendisinin gözüne bakmamış bir kurumun kendi kendisine sorması gereken bir soru vardı.
Bir insan başka bir insanı neden öldürür?
Bu sorunun kağıt üzerindeki cevapları 10 yıllardır vardı ama yüz yüze cevabını kimse duymamıştı.
Onu yapacak adamın adı...
1974 yılında BSU'ya transfer edilen, Vietnam'daki askeri polislik yapmış, FBI'ye 1970'de katılmış, Quantico'da TETA'nın derslerine oturmuş ve davranış
bilimlerinin geleceğine inanmış yeni bir ajandı.
BSU'ya geldiği gün bu fikrini ilk Malini'ye anlattı.
Malini destek olmuştu ama asıl mücadele FBI'nin bürokrasisine karşı olacaktı.
Çünkü FBI yönetimi ajanların seri katillerle özel görüşmeler yapmasını kurumun itibarını riske atan bir adım olarak görüyordu.
Hatta cezaevlerinde oturup katillerle konuşmak polisin işinin tersi sayılıyordu.
Robert Ressler kararından dönmedi.
Bir sonraki bölümde anlatacağımız hikaye bir adamın kurum için mücadelesinin hikayesidir.
Ressler bütün yetkililerin yapma dediği bir şey yaptı.
Resmi izin almadan sahada eğitim verirken karşısına çıkan fırsatları değerlendirerek ülkenin federal cezaevlerinde tutuklu bulunan seri katillerin kapılarını tek tek çaldı.
Ve onlara aynı soruyu sordu.
Bana çocukluğunu anlat.
36 katil ona cevap verdi.
36 çocukluk anısı, 36 aile, 36 şiddet öyküsü, 36 sapma anı.
Rester bu kasetleri Quantico'ya götürerek kayıtları bir bilgisayar veri tabanına aktardı ve karşılaştırmalı tablolar yaptı.
Ortaya çıkan şey dünyanın daha önce hiç görmediği bir veri tabanıydı.
Adı Modern Adli Psikolojinin.
Temel taşı olacak, FBI'in bütün suçlu sınıflandırma sistemini değiştirecek ve sonraki yıllarda yazılan kitaplara, çekilen filmlere ve çevrilen dizilere malzeme olacak bu çalışmanın değeri 1974
yılında henüz bilinmiyordu.
Hatta Robert Ressler'ın o kasetleri toplaması yasal olarak gri bir alanda yer alıyordu.
Önümüzdeki bölüm Robert Ressler'ın hikayesidir.
Bu bölüm profillemenin doğuşunun ilk bölümüydü.
Önümüzdeki ikinci bölümde buluşuyoruz.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
