
İngiltere’nin Londra kentinde, kısa aralıklarla dört genç erkek gizemli şekilde hayatını kaybetti.
Başta aşırı doz olarak değerlendirilen bu ölümler, aslında tek bir seri katilin izlerini taşıyordu.
Transkript
Merhabalar, Olay Yeri: Suç Hikayeleri podcastine hoş geldiniz.
Yeni bölümleri kaçırmamak için bildirimleri açmayı unutmayın.
2014 yılının Haziran ayında Londra'nın Barking semtinde sabaha karşı bir apartman girişinde 23 yaşına bir genç adamın cansız bedeni bulundu.
isimsiz bir ihbar telefonu üzerine olay yerine gelen sağlık görevlileri gencin çoktan hayatını kaybettiğini belirledi.
Hiç kimse bu gencin aslında bir seri katilin ilk kurbanı olduğunu ve önümüzdeki aylar içinde benzer şekilde 3 gencin daha öleceğini tahmin edemezdi.
Grindr katili olarak anılacak bu seri katil kurbanlarını internetten tuzağa düşürüyor ve onları sessizce ortadan kaldırıyordu.
Peki... Stephen Port kimdi?
Ve genç erkekleri kurbanı yapmak için nasıl bir yöntem izliyordu?
Stephen John Port 22 Şubat 1975'te Essex, İngiltere'de dünyaya geldi.
1 yaşındayken ailesi Doğu Londra'daki Dagenham bölgesine taşındı ve Stephen burada büyüdü.
Çocukluk yıllarında içe dönük, sessiz bir yapısı vardı.
Okulda sık sık akran zorbalığına maruz kalıyordu.
Eski öğretmenleri onun yalnız bir çocuk olduğunu söylerken bir komşusu yetişkinlik döneminde bile Portuk'un çocukça davranışlar sergilediğini, örneğin oyuncaklarla oynayacak kadar garip ve çocuk ruhlu olduğunu belirtmişti.
Stephen 16 yaşında okulu bıraktıktan sonra kısa bir süre sanat eğitimi almaya çalıştı.
Ancak masrafları ailesi tarafından karşılanmayınca bunun yerine aşçılık üzerine 2 yıllık bir eğitim aldı.
20'li yaşlarının ortasında eşcinsel olduğunu çevresine açan Stephen, ailesiyle birlikte 30'lu yaşlarının başına dek yaşadıktan sonra Barking semtindeki kendi evine taşındı ve West Ham'da bir otobüs garajında
aşçı olarak çalışmaya başladı.
Hatta bir televizyon programı olan Masterchef de yarışmacı olarak kısa süreliğine boy göstererek dışarıdan bakıldığında son derece sıradan bir hayat sürdüğü izlenimi veriyordu.
Dışarıdan sakin, içine kapanık bir profil çizen Stephen Port aslında vaktinin çoğunu evinde bilgisayar başında geçiriyor ve internet üzerinden yeni insanlarla tanışmaya odaklanıyordu.
Yaklaşık 1.96 boyundaki bu dev adam özellikle 30'lu yaşlarının sonlarına yaklaşırken kendisinden çok daha genç erkeklerle birlikte olma isteğiyle yanıp tutuşuyordu.
Dökülen saçlarını gizlemek ve genç görünmek için peruk takmaya başlaması da bu yüzdendi.
Onun bitmek bilmeyen şekilde çok genç erkeklerle buluştuğunu fark eden komşusu, Port'un bu davranışından ve evine girip çıkan kırılgan görünümlü gençlerden endişe duyduğunu sonradan ifade edecekti.
Stephen 2013 yılının sonlarına doğru GHB adlı kimyasal uyuşturucu maddeyi kullanmaya başlamış ve internette uyuşturucuyla tecavüz içerikli pornografiyle saplantılı bir şekilde ilgilenir hale
gelmişti. Nitekim 2013'ün yılbaşı gecesinde bir erkeğe GHB vererek bayıltıp cinsel saldırıda bulunduğu iddiasıyla polis kaydına geçti.
Ancak bu şikayet o dönemde ciddi bir soruşturmaya...
İşte Stephen Port'un karanlık yönü bu takıntılar ve suç iddialarıyla görünmeye başlamıştı.
Çok geçmeden bu karanlık gerçek hayattaki kurbanlarla sonuçlanacak bir ölüm serisine evrilecekti.
Stephen Port'un cinayetleri 2014 yazında başladı.
İlk kurbanı 23 yaşındaki moda tasarım öğrencisi ve yarı zamanlı eskort olarak da çalışan Anthony Valgate'ti.
Port 17 Haziran 2014'te Val Gate ile bir eskort web sitesi üzerinden sahte bir müşteri kimliği ile irtibata geçti.
Val Gate buluşma için Stefan'ın Barking'deki dairesine geldikten sonra ev sahibi tarafından içkisine katılan GHB ile bayıltıldı ve cinsel saldırıya uğradı.
Stefan'ın verdiği ölümcül dozda uyuşturucu nedeniyle genç adam oracıkta hayatını kaybetti.
Panikleyen katil ertesi gün Val Gate'in cesedini evinin hemen dışına kaldırıma bırakarak gizlice polisi aradı ve isimsiz bir ihbarda bulundu.
Olay yerine gelen acil yardım ekipleri sabah 8 civarında Val Gate'in ölmüş olduğunu tespit etti.
Ne var ki ilk etapta polis bu ölümle Port arasında bağlantıyı fark edemedi.
Stephen Port ifadesinde çelişkili bilgiler verip cesedi tesadüfen bulduğunu iddia edince Polis onu cinayet şüphelisi olarak değil adalete yanıltmaktan yani yalan beyan vermekten tutukladı.
Mart 2015'te bu suçtan yargılanan Port 8 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Ancak cezasının yarısını yattıktan sonra Haziran 2015'te elektronik kelepçeyle serbest bırakıldı.
Bu süreçte polis Walgate'in aslında bir cinayete kurban gittiğini değerlendirmediği için Stephen Port soruşturma boyunca serbest kalmış ve yeni kurbanlar aramaya devam etmişti.
Stephen Walgate'den sonra 3 kişiyi daha öldürdü.
Kısa bir süre içinde Barking'deki St.
Margaret's Kilisesi mezarlığında arka arkaya 2 erkek cesedi bulundu.
Bunlardan ilki 22 yaşındaki Slovakya doğumlu Gabriel Kovari.
İkincisi ise 21 yaşındaki Daniel Whitworth'tu.
İlginç bir şekilde her ikisi de haftalar arayla sabah yürüyüşüne çıkan aynı kişiyi köpeğini gezdirirken keşfetmişti.
Ağustos 2014'te bulunan Kovari Londra'ya yeni taşınmış ve bir süre Port'un evinde kalmıştı.
Eylül 2014'te bulunan Whitworth ise kent bölgesinden genç bir aşçıydı.
Port, Whitworth'un cesedinin yanına bir de sahte interneti bırakmıştı.
Notta Whitworth'ın aslında yakın arkadaşı Kovari'yi yanlışlıkla yüksek doz uyuşturucu vererek onun ölümüne sebep olduğu ve suçluluk duygusuyla intihar ettiği yazıyordu.
Bu düzmece not iki kurbanın ölümünü birbirine bağlayan sahte bir hikaye oluşturarak gerçek katilin izini bir süreliğine gizledi.
Stephen Port'un dördüncü ve son kurbanı ise 25 yaşındaki Jack Taylor oldu.
Taylor 2015 Eylül'ünde bir gece kulübünde eğlendikten sonra bir eşcinsel arkadaşlık uygulaması aracılığıyla farkında olmadan seri katile iletişime geçmiş ve onunla buluşmak üzere Barking'e gelmişti.
Ertesi gün Jack Taylor'ın bedeni de diğer iki kurban gibi St.
Margaret mezarlığı civarında mezarlığın bitişiğindeki parkta bulundu.
Böylece Haziran 2014'den Eylül 2015'e kadar Böylece Haziran 2014'den Eylül 2015'e kadar yaklaşık 15 ay içinde Stephen Port 4 genci hedef alarak öldürdü.
Kurbanların hepsi Port'la internet üzerinden tanışıp buluşmaya giden 20'li yaşlarının başındaki genç erkeklerdi.
Ne yazık ki bu benzerliklere rağmen Port yakalanana dek geçen süre zarfında ölümler arasındaki bağlantı fark edilmedi.
Stephen Port kurbanlarını hedef almak ve tuzağa düşürmek için internet teknolojisini ve yalanları ustaca kullandı.
Çevrimci ortamlarda aktif olup kurbanlarıyla genellikle eşcinsel tanışma uygulamalarında veya eskort sitelerinde iletişim kuruyordu.
Özellikle Grindr gibi popüler arkadaşlık uygulamalarını ve Sleepy Boys gibi eskort sitelerini kullanan katil farklı platformlarda sahte profiller oluşturuyor ve kendisini olduğundan bambaşka biri gibi gösteriyordu.
Örneğin? Örneğin bazı kurbanlara Oxford mezunu bir iş insanı ya da eski bir deniz subayı olduğu yalanı söylüyor.
Bazılarındaysa özel eğitim öğretmeniymiş gibi davranıyordu.
Bu sahte hayat hikayeleriyle hedef aldığı kişilerin güvenini kazanmaya veya en azından şüphelerini azaltmaya çalışıyordu.
Stephen Port'un cinayet metodu genellikle aynıydı.
Gözüne kestirdiği kurbanları evine davet ediyor, onlara ikram ettiği içeceklere fark ettirmeden GHB adlı kimyasalı karıştırıyordu.
GHB, kurbanları kısa sürede bilincini kaybedecek hale getiren güçlü bir tarihi cinsel saldırı ilacı olarak bilinir.
Katil kurbanları bayıldıktan sonra onlara saldırıyor ve sonra her birine öldürücü dozda GHB vererek yaşamlarına son veriyordu.
Savcılığın belirttiğine göre otopsilerde bu dört gencin de vücudunda yüksek miktarda GHB tespit edildi.
Bu da hepsinin aşırı doz kurbanı olduğunu ortaya koymuştu.
Stephen kendi fantezilerini gerçekleştirmek için baygın haldeki genç erkeklerle birlikte olma saplantısını böylece hayata geçiriyordu.
Stephen Port sadece kurbanlarına uyuşturucu vermekle kalmıyor.
Aynı zamanda kendisi de yoğun bir şekilde parti uyuşturucuları kullanıyordu.
GHB'nin yanı sıra amil nitrit, viagra, mafedron ve kristal met gibi uyarıcı maddeleri de sıkça tükettiği daha sonra ortaya çıktı.
Ancak kurbanlarını kontrol altına almak ve direnç göstermelerini engellemek için tercih ettiği madde GHB'ydi.
Zira kurbanlarını kolaylıkla bayıltıp savunmasız hale getirebiliyordu.
İşlediği her cinayetten sonra Stephen Port yakalanmamak için soğukkanlı bir plan uyguladı.
Olayların hiçbirinin kendi üzerine yönelmemesi amacıyla sistematik şekilde yalanlar söyleyip delilleri çarpıttı.
İlk kurban Valgate'in ölümünde cesedi evinin önüne bırakıp kendini ihbar eden tesadüfü bir görgü tanığı rolü oynaması bunun ilk örneğiydi.
İkinci ve üçüncü cinayetinde sahte intihar notu bırakarak Whitworth'un Kovari'yi öldürüp intihar ettiği izlenimini verdi ve polis yanlış yere yönlendi.
Ayrıca her cinayetin ardından internet üzerinde sahte isimlerle çeşitli dedikodular yayarak dikkatleri başka yöne çekmeye çalıştığı sonradan ortaya çıkacaktı.
Örneğin farklı takma adlarla çevirim içi platformlarda kurbanların ölüm sebepleri hakkında söylentiler yayarak olayların seri cinayet olabileceği ihtimalini gölgelemeye uğraştı.
Stephen Port'un ördüğü bu yalan ağı bir süre için işe yaradı.
Polis ve kamuoyu ortada bir seri katil olduğu gerçeğinden habersizdi ve aynı yöntemle yeni kurbanlar edinmeye devam etti.
Stephen Port'un suç serisinin bu kadar uzun süre devam edebilmesine maalesef polis soruşturmalarındaki ihmallerin payı büyüktü.
Dört kurbanın cesedi 2014-2015 arasında Stephen'ın evi ve civarında bulunmasına rağmen Metropolitan polisi bu ölümler arasındaki bağlantıyı uzun süre kuramadı.
İlk 3 kurbanın ölümünü şüpheli görmeyen polis her birini ayrı ayrı münferit vakalar olarak ele aldı.
Hatta bölgede ard arda genç eşcinsel erkekler ölmeye başlayınca bazı LGBT dernekleri ve medya kuruluşları bir seri katil olabileceği endişesini dile getirdiler.
Ancak emniyet yetkilileri kamuoyuna yaptığı açıklamalarda bu iddiaları reddetti.
Ölümlerin birbiriyle ilişkili olmadığı konusuna ısrar etti.
O dönem polis kurbanların hayat tarzlarına dair varsayımlarla hareket ederek ölümleri dikkatsizce olağan nedenlerle açıklamaya meyilli görünüyordu.
Soruşturma sürecinde pek çok kritik delil göz ardı edildi ve hatalı değerlendirildi.
Örneğin Daryl Whitworth'un cesedi bulunduğunda bedeninin sarılı olduğu çarşaf ve yanında bulunan GHB şişesi polis tarafından parmak izi ya da DNA analizi için hiç incelenmedi.
Oysa daha sonra adli tabip Whitworth'un cesedinde başka biri tarafından taşındığına işaret eden morluklar olduğunu ve cesedin sarılı olduğu çarşafla yanındaki şişenin incelenmemiş olmasının büyük bir ihmal olduğunu rapor
edecekti. Whitworth'un yanında ele geçirilen sözde intihar notu da polis tarafından adeta peşinen doğru kabul edildi.
Polis notun adama ait olup olmadığını anlamak için herhangi bir uzman analizi yaptırmadı.
Yalnızca nottan bir parçayı Whitworth'un babası ve üvey annesine gösterip el yazısını teşhis etmelerini istedi.
Aile üyeleri ellerindeki küçük parçadan emin olmadıklarını söylemesine rağmen polis bunu yeterli teyit sayarak notu gerçek olduğuna kanaat getirdi.
Bu notun yönlendirmesiyle Whitworth ve Kovari'nin dosyaları kapatılmaya yüz tutmuş, portta soruşturma radarının dışında kalmıştı.
Kurbanların aileleri ve yakın çevreleri ise polisin atladığı noktaları kendi çabalarıyla fark etmeye başladılar.
Gabriel Kovari'nin eski arkadaşı John Pape, internette Barking bölgesindeki benzer ani ölümleri araştırırken Anthony Valgate'in ölümünü ve diğer vakalarla arasındaki şaşırtıcı benzerlikleri keşfetti.
Özellikle cesetlerin bulunduğu yerlerin birbirine çok yakın oluşu Pape'i şüphelendirmişti.
Pape durumu Barking Polis Karakolu'na bildirip bu vakalar bağlantılı olabilir mi, bölgede bir katil mi dolaşıyor diye sorduğunda yetkililer ona vakaların birbiriyle alakasız olduğunu ve cinayet şüphesi bulunmadığını
söyleyerek endişelerini bastırmaya çalıştılar.
Pape elindeki bilgileri paylaşmak üzere polisle görüşmek istediğini iletse de kendisine geri dönüş yapılmadı.
Hatta Pink News gibi LGBT haber siteleri Pape'in bulgularını polisle temasa geçerek aktarmaya çalıştığında bile bu uyarılar dikkate alınmadı.
Öte yandan Kovari ve Whitworth'un cesetlerini aynı noktada bulan kadın da polisin bu iki ölümü ilişkilendirememesine hayret etmiş.
Barking polisi ne yaptığını bilmiyor olmalı diyerek güvensizliğini dile getirmişti.
Dördüncü kurban Jack Taylor'ın ailesi de benzer ihmallerle sarsıldı.
Polis Jack'in ölüm haberini ailesine verirken alal acele Jack öldü demekle yetinmiş cebinde bulunan şırınga ve beyaz toz nedeniyle onu kendi kendine aşırı doz alıp öldüğünü varsaydıklarını belirtmişti.
Oysa Jack'in kız kardeşleri onun uyuşturucu kullanmadığını bildikleri için bu sonuca inanmak istemediler.
Taylor ailesi Jack'in ölümünden 11 gün sonra polisle tekrar temasa geçip soruşturma hakkında bilgi almak istediğinde büyük bir şokla karşılaştı.
Jack'in ölümüyle ilgili aktif bir soruşturma yürütülmemekteydi.
Kız kardeşler bunun üzerine internette kendi araştırmalarını yaparak bölgede son bir yılda ölen diğer genç adamları öğrendiler.
Bu bilgileri polise iletip bu bilgileri polise iletip bu ölümler birbirine bağlı olabilir mi diye sorduklarında yine sert bir red cevabı aldılar.
Ailenin ısrarlı takibi sonucunda polis nihayet Jack'in cesedinin bulunduğu noktaya yakın güvenlik kamera kayıtlarını incelemeye karar verdi.
Kayıtlarda Jack'in istasyondan Stephen Port'la birlikte yürüdüğü ve katilin onun yanında olduğu açıkça görülüyordu.
Ne var ki polis bu cizemli kişinin kimliğini tespit etmek için önce gönülsüz davrandı ve görüntüleri kamuoyuyla paylaşmaya yanaşmadı.
Taylor'ın kız kardeşleri pes etmeyerek baskı yapınca Polis yaklaşık 2 hafta sonra görüntüleri basına dağıttı.
Yayınlanan CCTV görüntülerinden tanıyanların ihbar etmesi sayesinde esrarengiz adamın Stephen Port olduğu sadece 2 gün içinde ortaya çıktı ve Ekim 2015'te tutuklandı.
Stephen Port yakalandıktan sonra Metropolitan Polis Teşkilatı bu ihmaller nedeniyle yoğun eleştiri altında kaldı.
Port'un mahkumiyetinin ardından soruşturmadaki hataların incelenmesi için Bağımsız Polis Şikayet Komisyonu 17 polis memurunun disiplin soruşturmasına tabi tutulmasını değerlendirdi.
Bu süreçte kurban aileleri polise karşı ihmalkarlık davası açtılar.
Londra Emniyeti 2022 yılında ailelere tazminat ödemeyi kabul ederek davayı sonuçlandırdı.
Yine 2022 yılında komisyon ilk soruşturma sürecinde ciddi eksiklikler olduğunun anlaşılması üzerine Stephen Port soruşturmasını yeniden açarak polislerin eylemlerini derinlemesini incelemeye başladı.
Aradan yıllar geçse de bu vakada görev alan bazı memurların ihmalleri yüzünden meslekten ihraca varabilecek disiplin cezalarıyla karşı karşıya kalabileceği belirtiliyor.
Bu vahim seri cinayet soruşturması polis teşkilatındaki olası ön yargıları tartışmaya da yol açtı.
Özellikle sivil toplum ve kurban yakınları polislerin genç eşcinsel kurbanların ölümlerini gerektiği ciddiyetle soruşturmamış olmasını kurumsal bir homofobi belirtisi olarak nitelediler.
Londra Belediye Başkanı ve bazı milletvekilleri de eğer kurbanlar farklı bir gruptan olsaydı polis daha hızlı hareket eder miydi sorusunu gündeme taşıdı.
2021'deki kamu soruşturması duruşmalarında doğrudan polislerin homofobik sahiplerle hareket ettiğine dair kesin bir bulgu olmadığı belirtilse de soruşturma ekibinin genç eşcinsel kurbanların yaşam tarzlarına
dair varsayımlar yapmış olabileceği ve bunun da incelemeyi olumsuz etkilediği vurgulandı.
Stephen Port Ekim 2015'te yakalanıp gözaltına alındıktan sonra 4 cinayet ve 4 kez zehirleme suçlamasıyla Yargı önüne çıkarıldı.
2016 yılı içinde Londra'daki Old Bailey Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada savcılık soruşturma derinleştikçe Port'a karşı yeni suçlamalar ekledi.
Duruşmalara video bağlantısıyla katılan Stephen Port hakkındaki tüm suçlamaları inkar etti.
Masum olduğunu iddia ederek seri cinayet isnatlarını reddetti.
Ancak mahkeme sürecinde ortaya konan deliller onun anlattığının tam tersini ispatlıyordu.
23 Kasım 2016 tarihinde jüri kararını açıkladı.
Stephen Port, Anthony Walgate, Gabriel Kovari, Daniel Whitworth ve Jack Taylor'ın öldürülmesi, bu kişilere tecavüz edilmesi ve ilgili diğer ağır suçların tamamından suçlu bulundu.
Ayrıca Port'un bu 4 kurban dışında da GHB vererek bayılttığı ve saldırdığı en az 7 farklı erkeğin daha olduğu ortaya çıktı.
Böylece bilinen toplam kurban sayısı 11'e yükseldi.
25 Kasım 2016'da davayı karara bağlayan yargıç Stephen Port'u şartlı talih imkanı olmaksızın müebbet hapis cezasına mahkum etti.
Bu cezayla birlikte Port hapishaneden asla çıkamayacak şekilde ömür boyu hapsedilmiş oldu.
Nitekim karar açıklandığında 41 yaşındaki Stephen cezasını çekmek üzere konulduğu yüksek güvenlikli Belmarsh cezaevinde hala tutulmaktadır.
2018 yılında mahkumiyetine karşı tembize gitmeye çalıştı ancak temiz mahkemesi davayı yeniden görmeyi reddederek müebbet cezasını onadı.
Stephen Port'un ortaya çıkışı ve yakalanışı Birleşik Krallık'ta derin bir yankı uyandırdı.
Bu vaka hem modern çağda internet üzerinden işlenen suçlara karşı toplumsal farkındalığı arttırdı hem de polis teşkilatının hesap verme zorunluluğunu gündeme getirdi.
Portun kurbanlarını Grindr gibi uygulamalar yoluyla buluşmaya ikna etmesi kamuoyunda bu tür arkadaşlık uygulamalarının güvenliği konusuna endişeler doğurdu.
Birçok kişi gençlerin çevrim içi platformlarda görüştükleri kişilere karşı daha tedbirli olmaları gerektiğini vurgularken aileler çocuklarının dijital dünyadaki etkileşimleri konusunda uyarıldı.
Londra Metropolitan Polisi Port vakasından sonra benzer yöntemlerle gerçekleşmiş olabilecek diğer şüpheli ölümleri de mercek altına aldı.
Nitekim 2016 sonlarında polis geçmiş yıllardaki 58 şüpheli ölüm dosyasını yeniden incelemeye aldığını açıkladı.
Bu dosyalar GHB gibi uyuşturucularla bağlantılı olabilecek ölümleri içeriyordu.
Her ne kadar bu incelemeler sonucunda Port'un başka bir cinayetle ilişkilendirildiğine dair bir bulguya rastlanmasa da atılan adım gelecekte benzer hataların önüne geçmek adına önemliydi.
Bu podcastin sonuna geldik.
Bir sonrakinde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
