
Güney Kore’nin Karanlık Sırrı: Busan Kardeşler Yurdu
11 Mart 2026 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölüm Güney Kore’nin karanlık sırrını Busan Kardeşler Yurdu'nu konuştuk. İyi dinlemeler!
Transkript
Merhabalar, Olay Yeri: Suç Hikayeleri podcastine hoş geldiniz.
Yeni bölümleri kaçırmamak için bildirimleri açmayı unutmayın.
Karanlık bir koğuşta 9 yaşında bir çocuk gözyaşları içinde titriyor.
Az sonra içeri giren bir gardiyan elindeki ağır sopayla çocuğun üzerine yürüyor.
Bu sahne ne bir film setinden ne de Squid Game gibi bir kurgu dünyasından.
1980'lerin Güney Kore'sinden gerçek bir kesit.
Busan şehrindeki kardeşler yurdunda tutulan binlerce çocuk ve yetişkin için yaşam hayatta kalma üzerine kurulmuş bir ölüm kalım oyunu gibiydi.
Resmi adı Rehabilitasyon Merkezi olan bu tesis duvarlarının ardında işkence, zorla çalıştırma ve cinayetlerin yaşandığı bir cehennemdi.
Güney Kore 1950-53 Kore Savaşı'nın yıkımından sonra yoksulluk ve yetim çocuklar sorumluyla boğuşuyordu.
1960'lardan itibaren iktidarı ele geçiren askeri diktatörlükler hızla sanayileşen ülkenin dış imajını temizleme derdindeydi.
General Park Chung-hee yönetimi sokaklarda dilenen çocukları, evsizleri ve sakatları şehrin yoksulluk ve düzensizlik sembolleri olarak görüyor.
Bunları toplumdan arıtmak için sert önlemler alıyordu.
1970'de çıkarılan Sosyal Refah Hizmetleri Kanunu'yla 18-65 yaş arası başıboş gezen herkesin Rehabilitasyon merkezine kapatılması yasal zemine oturtuldu.
1975'te İçişleri Bakanlığı 410 nolu genelgeyi yayınladı.
Bu genelge şehirlerin polis teşkilatlarına her ay düzenli süpürme operasyonları yaparak sağlıksız toplumsal düzeni bozan başıboşları toplama emri veriyordu.
Başıboş tanımı o kadar muğlaktı ki kimin tutuklanacağına polis keyfince karar verebiliyordu.
Sokakta tek başına gördükleri çocuklar bile ailesi var mı yok mu bakılmadan polis tarafından toplanıp zorla merkezlere gönderilmeye başladı.
Büyük kentlerde gezici dilenci toplama ekipleri kurulmuştu.
Üzerinde başıboşları taşıma aracı yazan otobüsler Busan gibi şehirlerin sokaklarını arşınlıyordu.
Bu kapsamda Busan Kardeşler Yurdu ilk kez 1960'da bir yetimhane olarak kurulmuş 1970'lerin başında kapasitesini büyüterek resmen sokak serserileri barınağına dönüşmüştü.
1975'te Busan Belediyesi ile anlaşma imzalayan yurt, polis baskınlarında toplanan kişilerin yollandığı resmi serseri rehabilitasyon merkezi haline geldi.
Merkez, dönemin Busan Belediye Başkanları ve hatta devlet başkanları tarafından destekleniyordu.
General Chung Doo Hwan, 1980'de darbeyle başa geçtikten sonra bu toplum temizliği politikasını zirveye taşıdı.
1986 Asya oyunları ve 1988 Seul olimpiyatları yaklaşırken Çun, olimpiyatlar başlamadan Seul sokaklarında tek bir dilenci bile kalmasın diye talimat verdi.
Bu emir tüm ülkede evsiz, dilenci ve kimsesizlerin toplama kamplarına gönderilmesi anlamına geliyordu.
Hatta Busan polisinin iç yazışmalarında topladığın her serseri için terfi puanı kazanırsın, özellikle kardeşler yurduna gönderirsen daha fazla puan alırsın şeklinde ödül sistemi kurulduğu sonradan
ortaya çıktı. Sokakta önüne gelene kimlik soruluyor, yanlış yerde yanlış zamanda bulunan masum insanlar bile bu şekilde götürülüyordu.
Busan kardeşler yurdunun giriş kapısında çalışkanlığımızla milletimize cevap verelim yazan bir pankart asılıydı.
Bu içeride yaşanan dehşeti gizleyen ironik bir propaganda sloganıydı.
Yüksek duvarlar ve demir parmaklıklar ardında bu tesis aslında bir toplama kampı gibi işliyordu.
Kardeşler Yorulu devletin gözünde evsizleri ve kimsesizleri topluma kazandıracak bir bakım evi olarak lanse ediliyordu.
Hatta 1981'de hükümet destekli bir tanıtım filmi burayı evsizler için örnek bir sosyal refah kurumu diye övmüştü.
Oysa gerçekler tam tersiydi.
Kurum ne kadar çok insan barındırırsa o kadar fazla devlet desteği alıyor.
Yöneticiler bu parayı ceplerine indiriyordu.
Bu yüzden kardeşler yurdu yöneticileri polisi ve zabıtayı daha fazla insan toplamaya teşvik ediyordu.
1980'lerin başında yurtta aynı anda 3000'in üzerinde tutuklu kalıyordu.
Aralık 1985'te mahçum sayısı 3000'i geçmişti.
Oysa tesisin resmi kapasitesi yalnızca 500 kişiydi.
Sonuç? Her koğuşta 8'er kişilik olması gereken odalara 80-90 kişi tıkıştırıldı.
Yatacak yer bulamayanlar tuvalet köşelerinde uyuyordu.
Isıtma, havalandırma, tuvalet gibi temel ihtiyaçlar bile karşılanmıyordu.
Bu aşırı kalabalık ve sağlıksız koşullar içerideki şiddetin zeminini hazırlıyordu.
Merkez adeta askeri bir düzenle yönetiliyordu.
Müdür Park In Gyeun masrafları kısmak için profesyonel personel tutmak yerine mahkumları birbirine kırdıracak bir hiyerarşik sistem kurmuştu.
Kendisinin altında bir komutan seçiyor, onun emrine de 100-120 kişilik mahkum gruplardan oluşan müfrezeler veriyordu.
Her müfrezenin başında müdürün atadığı bir lider mahkum bulunuyordu.
Bu mahkum gardiyanlar diğer tutukluları kontrol altında tutmak için dayak, işkence ve korkuyu sistematik bir şekilde kullanıyordu.
Gardiyanlar, elektrikli coplar, kalın meşe sopaları ve hatta kelepçelerle dolaşıyor.
En ufak itaatsizlikte ölümüne dayak devreye giriyordu.
2020'de ortaya çıkan tanıklıklardan biri, müdür parkın odasında kelepçeler ve sopalar sakladığını, kendi eliyle en az 40-50 kişiyi öldürdüğüne dair söylentiler dolaştığını anlatıyordu.
Kardeşler yurdu sadece bir toplama kampı değil aynı zamanda köle işçiliği üzerine kurulu karlı bir işletmeydi.
Tesis içinde 20 ayrı atölye kurulmuştu.
Tutuklular sabahtan geceye kadar balıkoltası, kibrit çöpü, çivi ayakkabı, giysi ne iş verilirse üretmek zorundaydı.
Resmi kayıtlara göre bu ürünlerin satışıyla elde edilen gelirim bir kısmı güya mahkumlara harçlık olarak verilecekti.
Oysa 1986'da yapılan bir soruşturmada çalıştırılan 4000'e yakın tutuklunun hemen hemen hiçbirine tek kuruş ödenmediği belirlendi.
Mahkumlar bedavaya çalıştırılıyor, ürünler Avrupa'ya, Japonya'ya ihraç ediliyor.
Elde edilen milyonlar müdür ve ailesinin cebine gidiyordu.
1987'de savcıların kasada bulduğu 2 milyar won yani yaklaşık 10 milyon dolar para bu sömürü düzeninin büyüklüğünü gözler önüne seriyordu.
Tesisin en tepesine kurulan devasa kilise binası da bu zulmün bir parçasıydı.
3500 kişilik bir kilise mahkumların emekleriyle inşa edilmişti ve her sabah 05.30'da hoparlörlerden bu kilisedeki ayinler bütün koğuşlara zorla dinletiliyordu.
Çarşamba ve pazar günleri herkes sıraya dizilip o dev merdivenleri çıkar, içeride İncil'den ayetler ezberletilir, dualar okutulurdu.
Fakat asıl dehşet...
Müdür Park'ın kiliseyi kendi mahkeme salonuna çevirmesiyle yaşanırdı.
Kaçmaya kalkışanlar ya da kurallara karşı gelenler binlerce tutuklunun önünde bu kilisede sözde halk mahkemeleriyle yargılanır, sahnede acımasızca dövülürdü.
Ardından yeni yetme rahip Lim Yang Sun, aynı zamanda müdürün kayınbiraderiydi, sahneye çıkar, Tanrı'nın merhameti adına sizleri teselli ediyoruz diyerek sözde avutma seansları yapardı.
Dindar görünümlü bu iki yüzlü düzen, Kardeşler Yurdu yönetiminin kendini meşrulaştırma ve dış dünyayı uyutma yöntemiydi.
Park Sun-hye, Busan Kardeşler Yurdu'nun en küçük kurbanlarından biriydi.
1980'de daha 10 yaşındayken sokakta başıboş diye zorla alıkonuldu ve 6 yıl boyunca bu kuruma hapsedildi.
Aradan 40 yıl geçmesine rağmen Park hala o günlerin travmasını iliklerinde hissediyor.
Park Sun-hye, kurumda geçirdiği yıllar boyunca defalarca dövüldüğünü, cinsel istismara uğradığını ve köle gibi çalıştırıldığını anlatıyordu.
Han Jong-seon da tıpkı Park gibi çocuktan mahkuma dönüşen binlerce masumdan biriydi.
1984'te Han Dokuz ablası 11 yaşındayken bekar babaları onları kısa bir süreliğine tren istasyonundaki polis kulübesine emanet etti.
Bir hata yaptığının farkında bile değildi.
Ancak birkaç saat sonra mavi eşofmanla üç adam çıka geldi.
Han ve ablasını zorla bir kamyonete bindirdiler.
Küçük çocuk korkudan hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayınca bir görevli sus diyerek tokat attı.
Uyandığında demir bir kapının gıcırtıyla kapandığını duydu.
Kardeşler yurduna varmışlardı.
Han çocukların kaldığı koğuşa ablasıysa kadınlar koğuşuna ayrıldı.
Ablası başlarına geleni kabullenemiyor.
Fırsat buldukça kaçalım buradan diyerek Han'ın elinden tutup koğuşundan çıkarmaya çalışıyordu.
Her seferinde gardiyanlar kızı saçından sürükleyerek götürüyor diğerlerinin gözü önünde dövüyorlardı.
Han Jong-seo'nun hafızasından silinmeyen bir sahne küçük bir erkek çocuğun gözleri önünde öldürülmesiydi.
Çocuk nöbet geçirip yere düşmüştü.
Ancak koğuşun sözde lideri onun numara yaptığını sanıp bağırmaya başladı.
Elinde kalın bir sopa vardı.
Bu masum çocuk diğerlerinin çığlıkları arasında can verdi.
Bu olay cezalandırma adı altında nelerin yaşandığını gösteren sayısız örnekten sadece biriydi.
Lee Chasick kardeşler yurduna düşen gençlerden biriydi.
13 yaşında okulda yaramazlık yaptı diye buraya yollanmıştı.
İlk görev yeri kampın reviriydi.
Lee revirle çalışırken bir gece nöbetinde gardiyanın cinsel saldırısına uğradı.
Dayanamayıp intihara kalkıştı ama kurtarıldı.
Bir yıl sonra gösterdiği uyum sayesinde terfi ettirildi.
Müdürün sağ kolu işkenceci baş gardiyanın özel yardımcısı oldu.
Böylece kampın en karanlık sırlarına tanık olabileceği bir konuma gelmişti.
Baş gardiyan kendi de eski bir mahkumdu ama acımasızlığıyla yükselip gardiyan yapılmıştı.
Lee her sabah baş gardiyanın yanında dolaşıp bugün kaç kişi hastalandı, kaç kişi öldü diye raporlamak zorundaydı.
Çoğu günün listesinde 4-5 ölüm oluyordu.
Busan Kardeşler Yorulu, Güney Kore basına da sıkça Kore'nin Auschwitz olarak anılıyor.
Bu benzetme abartı değil.
On binlerce masum insanın hapsedildiği, yüzlercesinin can verdiği, sayısızcasının hayatının karardığı bir toplama kampından bahsediyoruz.
1975-1987 arasında yaklaşık 40 bin kişi bu merkezde alıkonuldu.
Aralarında çocuklar, engelliler, yaşlılar, gençler, öğrenciler, hatta yoldan geçen sıradan vatandaşlar vardı.
Üstelik resmi başıboş tanımına uyanlar sadece %10 civarındaydı.
Geri kalan %90'ı hiçbir suçu olmayan insanlardı.
Ölüm vakaları başından beri sistematik olarak örtbas edildi.
1987'de meclis araştırmasında Temmuz 1975, Ocak 1987 arasında en az 513 kişinin kampta öldürüldüğü belirlendi.
2010'larda ortaya çıkan kayıtlarla bu sayı 551'e yükseltildi.
Son olarak 2022 Hakikat Komisyonu raporu yakın zaman önce bulunan belgelerle birlikte toplam 657 ölüm vakasının doğrulandığını açıkladı.
Bu insanlar dayak, işkence, hastalık, ihmal gibi nedenlerle can vermişti.
Cesetlere ne mi oldu? Çoğu hiç kimseye haber verilmeksizin gizlice toplu mezarlara gömüldü.
Bazıları kimliksiz cenaze olarak yakılıp sıradan mezarlıklara gömüldü.
En vahimi ise bir kısmının cesetleri tıp fakültelerine kadavra olarak satıldı.
Devlet kayıtlarında bu şekilde kayıtlara rastlandı.
Kampta cinsel şiddet de yaygın ve korkunç boyuttaydı.
Kadınlar ve çocuklar özellikle ergenlik çağındakiler hem görevli gardiyanların hem de daha güçlü mahkumların hedefi oluyordu.
Tongti denilen zavallı bir grup çocuk sürekli istismara uğrayan kurbanlar olarak anılıyordu.
Korece dışkı anlamına gelen aşağılayıcı bir tabir takılmıştı onlara.
Bir dönem 120 kadar çocuk bu şekilde sistematik saldırıya maruz kalmış ruhsal ve fiziksel travma yaşamıştı.
Hayatta kalanlar ifadelerinde güçlü mahkumların zayıf olanların yemeğini çaldığını, itiraz edenin dövüldüğünü, bazılarının korkudan kendini savunamadığını anlatıyor.
Özellikle kız çocuklarının durumu ayrı bir trajediydi.
Bir kısmı kurumda cinsel saldırıya uğrarken bir kısmı da yurt dışına evlatlık bahanesiyle gönderilip orada istismara açık hale getirilmişti.
Evet yanlış duymadınız.
Kardeşler yurdu uluslararası evlatlık ticaretine de karışmıştı.
1979-1986 arasında en az 19 çocuğun buradan ABD'deki evlatlık ajanslarına gönderildiği belgelendi.
Güney Kore'nin genelinde savaş sonrası dönemde 20.000'den fazla çocuk yurt dışına evlatlık verilirken Bunların bir kısmının aslında öksüz bile olmadığı sahte belgelerle ailesinden koparılıp yetim
gösterildiği ortaya çıktı. Kardeşler Yuri da bu kirli ağın içindeydi.
Sahte evrakta çocukları Amerika, Avrupa, Avustralya gibi yerlere Adoption adı altında yolluyor karşılığında ajanslardan para alıyorlardı.
Bu çocuklardan biri olan Kim Yuri Fransa'ya evlatlık gönderilmiş ve orada üvey babasının saldırısına uğramıştı.
Yıllar sonra bu çocuklar büyüyüp gerçeği öğrendiğinde birçoğu Güney Kore'de hakikat komisyonuna başvurarak bizim hayatımız çalındı diyerek hesap sorulmasını talep etti.
Kardeşler Yurdu skandalı böylece uluslararası bir insan ticareti boyutuyla da yüzleşmek zorunda kaldı.
Busan Kardeşler Yurdu'ndaki korkunç olaylar 1987 yılına dek büyük ölçüde gizli kaldı.
Aslında ilk işaret fişi 1982'de ortaya çıkmıştı.
Bir vatandaş kardeşinin yurtta kötü muamele gördüğünü söyleyerek polise şikayette bulundu.
Fakat yerel polis şikayeti ciddiye almak yerine durumu müdür Park'a haber verdi.
Park kendisini ihbar eden bu kişiye karşı iftira davası açtı ve mağdur yakını şahıs 8 ay hapse mahkum edildi.
Yani sistem adalet arayanı bile cezalandırarak olayı örtbas etti.
1986 sonbaharında söylentiler iyice yayılmaya başlamıştı.
Ulsan şehrinde bir dağ yamacında sopalarla korumaların nezaretinde odun kesen esrarengiz bir kalabalık görülmüştü.
Bir avcının ihbarı üzerine genç bir savcı harekete geçti.
Ocak 1987'de savcı aniden baskın yaparak hem o dağdaki çalışma kampını hem de Busan'daki ana tesisi polisle birlikte bastı.
Karşılaştığı manzara kendi ifadesiyle insanlık dışıydı.
Yüzlerce adam sopa taşıyan görevliler yönetiminde ormanda ağaç kesiyor, inşaatlarla çalışıyordu.
Yakından bakınca çoğunun üzerinde üniforma benzeri giysiler, bazılarında garip numaralar vardı diye rapor etti.
Kampta yaptığı aramada çoğu akıl sağlığı yerinde olan 3000'den fazla insanın zorla alıkonulduğunu, ücretsiz çalıştırıldığını ve büyük miktarda paranın ortada döndüğünü belgeledi.
Kasada bulunan yabancı paralar dahil 5.5 milyon dolar değerinde para ve çekler bu işin ticari boyutunu ispatlıyordu.
Bunun üzerine Müdür Park tutuklandı.
Zimmet, adam kaçırma ve yasa dışı alıkoyma suçlarından dava açıldı.
O dönem ülkede demokratik hareketler yükselişe geçmiş, basın kısmen cesaret bulmuştu.
Olay kamuoyunda infial yarattı.
Busan'da toplama kampı skandalı gazete manşetlerine çıktı.
Bunun sonucunda mecliste muhalefetteki Yeni Kore Demokratik Partisi konuyu araştırmak için bir komisyon kurdu.
Şubat 1987'de açıklanan raporlarda 1986 itibariyle kardeşler yurdundaki 3975 tutukludan 3117'sinin polis zoruyla getirildiğini ortaya koydular.
Sayısız kötü muamele vakası ifşa edildi.
Kamuoyu öfkeli olsa da bu öfke çok uzun sürmedi çünkü perde arkasında güçlü kişiler devreye girdi.
Müdür Park'ın yargılama süreci de tam bir adaletsizlik örneği olarak tarihe geçti.
Haziran 1987'de Ulusan Mahkemesi Park'ı tüm suçlardan suçlu bularak 10 yıl hapis ve yüklü para cezasına çarptırdı.
Ne var ki Park'ın arkasında Busan'ın yerel siyasetçileri ve bizzat devlet başkanı Chun Doo Hwan vardı.
Davayı üst mahkemeleri taşıyarak cezayı azaltmak için baskılar kurdular.
Kasım 1987'de bir üst mahkeme gündüz vakti alıkoyma suçlamasını düşürüp cezayı 4 yıla indirdi.
Yetmedi, Mart 1988'de Yargıtay skandala imza atarak parkı tüm insan alıkoyma suçlarından berat ettirdi.
Gerekçeleri tuhaf şekilde yeterli delil olmadığıydı.
Sonuçta sadece zimmet ve mali usulsüzlükten 2,5 yıl hapis yatması kararlaştırıldı.
Yani işkence, cinsel saldırı, cinayet, çocuk kaçırma gibi hiçbir insanlık dışı suçtan ceza almadı.
Bu kararlar silsilesinde parkı kurtarmak isteyen güçlerin rolü olduğu daha sonra açıkça dile getirildi.
Böylesine büyük bir skandalın unutturulabilmesi belki şaşırtıcı ama 1987'nin siyasi çalkantıları bunu mümkün kıldı.
Tam kardeşler yurdu davası gündemdeyken Haziran 1987 demokratik ayaklanması patlak verdi.
Ondan kısa süre önce bir üniversite öğrencisi polis işkencesiyle öldürülmüş bu hadise ülke çapında protestolara yol açmıştı.
Halkın dikkati demokrasi mücadelesine yönelince askeri yönetim Busan skandalını daha rahat halının altına süpürebildi.
Dava kapandı, müdür 2,5 yıl yattıktan sonra 1989'da serbest kaldı ve inanılmaz biçimde sosyal hizmet sektörüne geri dönmesine bile izin verildi.
İşte adaletin çarpıklığı, kardeşler yurdunda tecavüz edip insan öldürenlerden hiçbiri hesap vermezken devlet yıllarca yeter artık unutun gitsin tavrını sürdürdü.
10 yıllar boyunca Busan kardeşler yurdundan sağ çıkanlar seslerini duyurmak için mücadele ettiler.
2012'de Han Jong-seon çocukken kız kardeşiyle birlikte kapatılan o 9 yaşındaki Han tek başına Seul'deki Milli Meclis binasının önünde bir protesto başlattı.
Elinde 9 yaşındaki haline ait bir fotoğraf ve yaşadığı zulmü anlatan bir pankart tutarak bir yıl boyunca her gün orada durdu.
Onun bu sessiz çığlığı zamanla insan hakları örgütlerini harekete geçirdi.
Başka hayatta kalanlar da cesaret bulup ona katıldılar.
Ülkenin dört bir yanında kardeşler yurdu gerçekleri aydınlansın eylemleri yapıldı.
2015'te bir grup mağdur adaletin yerini bulmamasını protesto etmek için saçlarını kazıttılar.
Aynı yılın Aralık ayında Han Bucez açlık grevine başladı.
2017'de hayatta kalanlar Busan'dan Seul'e eski yurt binasından Mavi Saraya kadar tam 500 kilometrelik bir adalet yürüyüşü gerçekleştirdi.
Bu yürüyüş 2 ay sürdü ve büyük ses getirdi.
Ardından Kasım 2017'de meclis önünde oturma eylemine başladılar.
Tüm bu çabalar sonunda hükümetin dikkatini çekmeyi başardı.
Mayıs 2020'de Güney Kore parlamentosu nihayet özel bir yasa çıkararak Kardeşler Yurdu olayının yeniden soruşturulmasının önünü açtı.
Bağımsız Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu 2022'de olaya dair ilk duruşmalarına başladı.
Bu komisyon Japon sömürge döneminden askeri diktatörlük dönemine kadar insan hakları ihlallerini inceliyordu ve Kardeşler Yurdu da öncelikle dosyalardan biriydi.
2022 Ağustos'unda komisyon ilk bulgularıyla birlikte devletin ciddi ihmali ve örtbasını resmen tanıdı.
657 ölüm vakası, kitlesel işkence ve yasa dışı hapis kayıt altına alındı.
Devletin mağdurlara tazminat ödemesi ve sorumluların adalet önüne çıkarılması için tavsiyelerde bulundu.
Mağdurların en çok istediği şeylerden biri sorumlu aile fertlerinin hesap vermesi.
Müdür Park çoktan ölmüş olsa da onun eşi Lim Sung Soon ve kayınbiraderi Lim Yang Soon yıllardır Avustralya'nın Sydney kentinde sakin bir hayat sürüyor.
Hayatta kalanlar bu kişilerin iade edilip sorgulanmasını talep ediyorlar.
2021'de El Cezire ekibi Sydney'deki bu kişilerin izini bulmak için yüzlerine mikrofon tuttuğunda sorular cevapsız bıraktılar.
Ancak artan uluslararası baskıyla iade ihtimalleri gündeme geldi.
Öte yandan Güney Kore yargısı da nihayet kıpırdanmaya başladı.
2021'de Yargıtay 1980'lerde verilen beraat kararlarını olağanüstü itiraz yoluyla yeniden değerlendirmeyi reddetse de tartışma yarattı.
2025 yılının Mart ayında önemli bir gelişme yaşandı.
Yıllardır süren hukuk mücadelesi sonucu devletin kardeşler yurdu mağdurlarına tazminat ödemesi gerektiğine dair ilk kesin karar yüksek mahkeme tarafından onandı.
Kararda devletin o dönemki eylem ve ihmallerinden sorumlu olduğu vurgulanmıştı.
Mağdurlar toplamda 132 milyar won yani yaklaşık 100 milyon dolar tutarında bir tazminat davası açmış durumda ve bu dava lehlerinde sonuçlanırsa bir nebze adalet sağlanmış olacak.
En önemlisi hafızanın yeniden kazanılması.
Kurbanlar yıllarca süren mücadeleyle Güney Kore toplumunun bu karanlık sayfayla yüzleşmesini sağladılar.
2023'te yayınlanan Ecos of Survivors yani Hayatta Kalanların Yankıları gibi belgeseller bu trajediyi dünyaya duyurdu.
Netflix dizisi Squid Game, borç içindeki insanların ölümcül bir oyuna katılıp hayatta kalma mücadelesini konu alan sert bir toplumsal eleştiriydi.
Dizi yayınlandığında bazı izleyiciler acaba gerçek bir olaydan mı esinlenildi diye sordular.
Busan Kardeşler Yurdu skandalıyla Squid Game arasında bariz tematik ve görsel paralellikler olduğu konuşuldu.
Her ne kadar dizinin yapımcıları böyle bir ilham aldıklarını doğrulamasa da Güney Kore'nin yakın tarihinde yaşanan bu trajedi kurgu dünyasını aratmayacak kadar dehşet dolu bir oyun ortaya koyuyor.
Öncelikle her iki hikayenin de merkezinde çaresiz insanların kapana kısılması var.
Squid Game'deki ekonomik çıkmazdaki bireyler gönüllü gibi görünse de aslında borç tuzağıyla mecbur bırakılıyor.
Kardeşler yurdundaki evsizler de, çocuklar, engeller zorla toplanıp kapatılıyordu.
Her iki durumda da kurbanlar dış dünyadan izole, yüksek duvarlar ardında kontrol altında tutuluyor ve güç sahiplerinin insafına bırakılıyorlar.
Squid Game'deki maskeli gardiyanlar ve oyun yöneticileri kardeşler yurdundaki sopalı gardiyan ve müdür figürüyle özünde aynı baskıçın mekanizmayı temsil ediyor.
İkinci benzerlik numaralandırılmış kimliksizleştirme.
Dizide oyuncuların adı yok her biri bir numaradan ibaret.
Kardeşler yurdunda da tutuklulara daha girişte birer kimlik numarası verilirdi.
Üzerlerine giydirilen eşofman menzeri kıyafetlerde ya da eşyalarında bu numaralar yazardı.
Kişiliklerini silip onları sayılaştırmak hem dizideki oyunun hem de gerçek kamptaki zulmün ortak taktiği.
3. Ölüm kalım meselesi haline gelen oyun düzeni.
Squid Game'de yarışmacılar birbirini eleyerek hayatta kalmaya çalışır, oyunları kaybedenler öldürülür.
Kardeşler yurdunda açık bir oyun yoktu belki ama günlük yaşamın kendisi bir hayatta kalmasına verdi.
Zayıfsan dayak yiyecek, hastalanırsan tedavi görmeden ölecek, kaçmaya çalışırsan yakalanıp...
Herkesin önünde linç edilecektin.
Güçlü olanın zayıfı ezdiği, insanların birbirine rakip haline getirildiği bir düzen kurulmuştu.
Hatta yönetim tarafından teşvik edilen muhbirlik ve lider mahkum sistemi mahkumları hayatta kalmak için diğerlerini şeytanlaştırmaya itiyordu.
Tıpkı Squid Game'de parayı kazanmak için arkadaşını feda etmeye zorlanmak gibi.
Dördüncü paralellik dış dünyanın habersiz oluşu.
Squid Game'deki dışarıdaki toplum Bu ölümcül yarışmadan habersiz her şey kapalı kapılar ardında cereyan ediyordu.
Kardeşler yurdunda da Busan halkı uzun süre burada neler döndüğünü bilmiyordu.
Yüksek duvarların ardında bir ülkenin utancı gizleniyordu.
Devlet uluslararası imajını korumak adına bu gerçeği hep sakladı.
Tıpkı dizide yarışmanın organizatörlerinin her şeyi temizleyip geride iz bırakmamaya özen göstermesi gibi.
Güney Kore hükümeti de bu oyun alanını dünyadan gizlemek için yoğun çaba sarf etti.
Bu benzerlikleri vurgulamak Güney Kore'deki bu trajedinin küresel popüler kültürde de bir karşılığı olduğunu gösteriyor.
Bir anlamda Squid Game kapitalist düzende insan onurunun ayaklar altına alınmasını eleştiriyordu.
Kardeşler Yurdu skandalıysa otoriter bir rejimde insan haklarının hiçe sayıldığını acı bir şekilde gösteriyordu.
Busan Kardeşler Yurdu skandalı bir daha asla dememiz gereken türden bir insanlık trajedisi olarak tarihe geçti.
Kurbanların bugün tek istediği hakikatin tam olarak ortaya çıkarılması ve sorumluların hesap vermesi.
Unutmayalım ki adalet bazen onlarca yıl alsa da en sonunda kapıyı çalabiliyor.
Kardeşler Yurdu'nun kurbanları için adaletin tam tecelli edip etmeyeceğini zaman gösterecek.
Ama onların anlattıkları gelecekte benzer zulümlerin önlenmesi için bir uyarı olarak kalacak.
Güney Kore'nin 1970'ler ve 80'ler dönemindeki siyasi şartları, yoksulluk ve otoriterlik belki bugün farklı bir formda.
Fakat dünyanın başka yerlerinde, başka biçimlerde de olsa güçsüzleri yok sayma tehlikesi sürüyor.
Bu podcast'ın sonuna geldik.
Bir sonraki videoda görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
