
Transkript
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
2 Ocak 1935 günü Roland T.
Owen ismindeki şık giyimli bir adam Kansas City'de bulunan Hotel President'a giriş yaptı.
Kendisine boş olan 1046 numaralı odayı verdiler.
Görüntüsü 20 ile 35 yaş aralığındaydı.
Kahverengi saçları, kulağının üstünde kafasında ilk görüşte belli olan bir yara izi vardı.
Ayrıca sol kulağı da karnabahar kulağı hastalığı denilen gibi duruyordu.
Bu yüzden çalışanlar adamın belki boksör olabileceğini düşünüyordu.
Adam çok şık giyinmişti.
Siyah bir paltosu vardı.
Yanında hiç çanta yoktu.
Yanında sadece ufak bir paketli diş fırçası, diş macunu ve tarak vardı.
Belli ki bir iş toplantısı için gelmişti.
Adama odasını takdim etmek için bell boy Randolph Probst görevlendirildi.
Öğleden sonra rutin oda temizliği için görevli kapıyı çaldı.
Temizlik görevlisi Mary Soptic odaya girdiğinde adamın karanlıkta loş bir ışıkta sessizce oturduğunu gördü.
Kadın bu durumu çok garip karşıladı.
Bir insan neden karanlıkta oturur diye düşünüyordu.
Mary Soptic odayla ilgili bir ihtiyaç olup olmadığını sordu ve temizlik yapabilmek için izin istedi.
Owen kendisine bu izni verdi.
Ama çıkarken kapıyı açık bırakmasını bir arkadaşının geleceğini söyledi.
Kadın da bu söylediklerini aynen yerine getirdi.
Adam dişlerini fırçalayıp saçını taradıktan sonra odadan ayrıldı.
Otelde temizlik işleri devam ederken Sıra temiz havluları dağıtmaya gelmişti.
Görevli 1046 numaralı odanın havlularını getirdiğinde odanın boş olmasını bekliyordu.
İçeriye girdiğinde yine karanlıkta Owen'la karşılaştı.
Adam takım elbisesini üzerine giymiş yatakta uzanıyordu.
Çıt çıkarmıyordu.
Kadın bu odada olmaktan korkuyordu.
Karşısındaki adam çok garipti.
Yatağın yanındaki komodinin üzerinde gözüne bir not ilişti.
Notta Don 15 dakika sonra döneceğim bekle yazıyordu.
Mary Soptic garip adamdan çekiniyordu ama işini de yapması gerekiyordu.
Havluları yerine sessizce koyarak odadan ayrıldı.
Ertesi gün 3 Ocak saat 10.30'da temizlik görevlisi Mary Soptic odaya temizlik yapmak için yeniden geldi.
Kapı dışarıdan kilitlenmişti.
Bu da Mary'e adamın dışarıya çıktığını ve giderken kapıyı kilitlediğini düşündürdü.
Kendi anahtarıyla kapıyı açıp içeriye girdi.
Oda karanlıktı.
İki adım daha attıktan sonra adamın yine karanlıkta sessizce oturduğunu gördü.
Kadın adamın bu garip tavrına alışık olduğu için işini yapmaya koyuldu.
O sırada odanın telefonu da çaldı.
Karşısındakine hayır Don aç değilim yemek istemiyorum dedi.
Daha sonra Mary Soptik odadan ayrıldı.
Aynı gün saat 16 civarında temizlik görevlisi yeniden odaya havlu bırakmaya döndü.
İçeriye girmek için kapıyı tıklattığında daha önce duymadığı bir ses Kim olduğunu sordu.
Kadın da havlular için geldiğini söyledi.
İçerideki aynı ses ihtiyaçları olmadığını bildirdi.
Daha sonraki günlerde tam yanındaki odada kalan bir kadın 1046 numaralı odadan tartışma ve küfür sesleri geldiğini söyleyecekti.
Sonraki gün sabahın erken saatleri 07'de otelin santral bölümünde çalışan kişi 1046 numaralı odanın telefonunun açık kalmış olduğunu fark etti.
Telefon hattına baktığında herhangi bir konuşma yoktu ve uzun süredir de açıktı.
Santral görevlisi Bellboy Probst'u yanına çağırarak 1046 numaralı odaya gidip bakmasını istedi.
1046 numaralı odanın kapısında ''Rahatsız etmeyin'' yazısı yazıyordu.
Ama yine de kapıyı çalmayı denedi.
İçeriden bir ses içeriye gelmesini, ışıkların kapalı olduğunu söyledi.
Probst girmek için kapının kulunu indirmesine indirdi de kapı içeriden kilitliydi.
Ve kimse yerinden kalkıp açmaya gelmiyordu.
Bellboy mecburen geri döndü.
Tam dönerken de içeriden telefonu kapat diye yüksek bir ses duydu.
Probst santralin yanına giderek durumu kendisine bildirdi.
Adam da bir saat daha bekleyip telefonun durumuna yeniden bakalım diye düşündü.
Adamın belki sarhoş olabileceğine ihtimal veriyorlardı.
Bir buçuk saat sonra telefon hala açıktı.
Bu kez başka bir Bellboy olan Harold Pike odaya gönderildi.
Harold hiç kapıyı vurmadan direkt kendi anahtarlarıyla kapıyı açtı ve içeriye girdi.
Adam çıplak bir şekilde yatakta uyuyordu.
Fakat yanında bazı karartılar vardı.
Bellboy onu umursamayarak yerde telefonun açık olduğunu görünce adamın kesin sarhoş olduğunu düşünüp telefonu kapatıp yerine koydu.
Odadan ayrıldığında düzen yeniden sağlanmış gibi duruyordu.
Saat 10.30 sularında santral görevlisi telefonun yine bir süredir açık olduğunu fark etti.
Odaya tekrardan Probst gönderildi.
Bellboy bu kez diğeri gibi hiç kapıya vurmadan cebindeki anahtarlı kapıyı açtı.
Adamın sarhoş olduğu belliydi.
Zaten yerinden de kalkamıyordu.
Kat görevlisi içeriye girdiğinde hayatının en kötü fotoğraflarından birisiyle karşılaştı.
Roland Owen yerde ayakları, elleri ve boynu bağlanmış şekilde duruyordu.
Probst hemen odanın ışıklarını yaktı.
Işıklar açıldığında fotoğraf daha da kötüleşiyordu.
Adamın kafası, odanın her yeri, tuvalet, yatak, perdeler, kanlar içindeydi.
Belboy'un gördüğü manzara karşısında neredeyse kalbe duracaktı.
Bir anda nefes alışverişleri hızlandı.
Bayılacağını zannetti.
Kendisini toparladığında koşarak lobiye yardım çağrısında bulunmaya gitti.
Odaya yardım için ekipler geldiğinde Roland Owen ağır yaralıydı.
Hala nefes alıyordu.
Kafatası kırılmış, göğsünden üç kez bıçaklanmıştı.
Boynundan bağlandığı için morluklar vardı.
Owen hastaneye götürülürken hala hayatta olduğu için polisler fırsatı değerlendirip onunla konuşmaya çalıştı.
Ona bunun kimin yaptığını sorduklarında hiç kimse diye cevap verdi.
Zar zor konuşarak küvete düştüm ve kafamı vurdum diye cevapladı.
Daha sonra yolda bilincini kaybetti.
Hastaneye yatırıldığında birkaç saat sonra da hayatını kaybetti.
İlk incelemelere göre bulunduğu andan 6-7 saat önce bu hale getirilmişti.
Detektifler odada inceleme yaparken bıçak veya kesici bir alet bulamadılar.
Aslında cinayete dair bir şey de yoktu.
Bu yüzden bir arı kendi canına kıymış olabileceği düşünüldü.
Bu sırada bir yandan da bu adamın kim olduğu ve geçmişi araştırılıyordu.
Roland T. Owen otele kayıt yaptırırken Los Angeles'lı olduğunu söylemişti.
Araştırmalara göre Los Angeles'da bu isimle hiç kimse yoktu.
Yani oteldeki bu gizemli adam sahte bir isim kullanıyordu.
Ayrıca parmak izleri alınıp onlar da araştırılmıştı fakat oradan da bir şey çıkmıyordu.
Dedektifler adamın kim olduğunu ve ne iş yaptığını bulmaya yöneldiler.
Ayrıca otel odasında telefonla konuştuğu Don ismiyle de ilgilenildi fakat eldeki bilgi çok az olduğu için buradan da bir şey çıkmadı.
Polisler adamın kim olduğunu bulabilmek için gazeteye bir ilan verdiler.
Ailesinde kayıp vakası yaşayan herkes morga gelip şahsı teşhis etmeye başladı.
Onlarca insan geldi gitti.
Hala şahsın kim olduğu bilinmiyordu.
İsimsiz bu adamın bir tarlaya gömülmesi kararlaştırılmıştı.
Polisler son bir deneme olarak cenaze törenini de gazeteden duyurdular.
Belki burada bir akrabası çıkabilir düşüncesi hakimdi.
Kansas City isimsiz bir adamı bulmaya çalışıyordu.
Cenaze günü cenazenin yapılacağı eve isimsiz birinden telefon geldi.
Telefondaki kişi törenin ertelenmesini istiyordu.
Ona yakışan bir tören yapmak için gerekli parayı ayarlamaya çalıştığını ve kendi kız kardeşinin yanına defnedilmesi gerektiğini söyledi.
Ev sahibi iptal etmek zorunda kaldı.
Tabi bunu polise de bildirdi.
Polis arayan kişiyi de soruşturmaya dahil etse de adama ulaşılamadı.
23 Mart'ta gereken para gönderildi.
Yeniden bir tören düzenlendi.
Törene birkaç dedektif de bir tanıdığı olabilir ve onunla konuşabilirler diye hazır bir şekilde gelmişlerdi.
Aradan aylar geçiyordu.
Artık davayla ilgilenen insan sayısı da azalmıştı.
Ama yine de ara ara gazetelerde, dergilerde adamın fotoğrafı paylaşılıp kim olduğuna dair bilgi merakla bekleniyordu.
Olaydan bir yıl sonra 1936 yılında Birmingham'da American Weekly dergisinde yine adamın fotoğrafı paylaşılmıştı.
Dergiyi gören birisi fotoğraftaki adamın arkadaşı Ruby Ogletree'nin oğluna çok benzediğini söyledi.
Heyecanlı bir şekilde koşarak dergiyi arkadaşına göstermek istiyordu.
Ruby fotoğrafı görür görmez bunun oğlu Artemus Ogletree olduğunu anladı.
Oğlu 1934 yılında otostopla Kaliforniya'ya gitmek için yola çıkmıştı.
Gittiği yerde de ara ara annesiyle posta yoluyla haberleşiyordu.
Genç adam daha 17 yaşındaydı.
Anne Ruby polise giderek durumu haber verdi.
Hemen Kansas City polisleriyle iletişim kuruldu.
Anne oğlunun kafasındaki yarayla ilgili bir ayrıntı söyleyince artık tamamıyla emin olundu.
İsimsiz kişi Artemus Ogletree'di.
Adamın kim olduğu bir yıl sonra öğrenilmişti.
Fakat onu bu hale getirenin kim olduğu bulunamıyordu.
Detektifler Don denilen adamdan şüpheleniyordu.
Adamı uzun süre araştırdılar ama bulamadılar.
Başka bir teoriye göre de Artemus nişanlıydı ve nişanlısına karşı sadakatli değildi.
Bu da duyulmuştu. Başka biriyle daha konuşuyordu.
Diğer konuştuğu kişinin abisi olayı duymuş ve Artemus'a saldırmıştı.
Bu da tabii ki kanıtlanamadı.
Artemus Ogletree'nin dosyası bozlu raflardaki yerini almış oldu.
Olay üzerinden yıllar geçse de bir çözüme asla ulaşılamadı.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
