
Öz şefkat nedir? Öz şefkatin psikolojik ve fizyolojik etkileri? Neden öz şefkatli olmalıyız?
Transkript
Merhabalar, podcast kanalıma hoş geldiniz.
Ben Özlem. Bugün birlikte öz şefkat üzerine konuşacağız.
Ve işte o iç sesim.
Ah Özlem ne yaptın?
Neydi bu ses? Kimindi?
Ve sürekli en zor durumda olduğum, en çaresiz olduğum zamanda neden duyuyordum yargılayıcı, suçlayıcı, biraz öfkeli olan bu sesi?
Önce bunu düşündüm.
Bunu düşünmek beni biraz çocukluğuma, hatta bir anıma götürdü.
Bir akşam evdeyiz. Artık yatma vakti gelmiş.
Elimde kocaman bir bardak süt.
Ben bardağın kocamanlığına, doluluğuna aldırmıyorum.
Koşar adım yürüyorum. Hafif sarkaklık da var.
O sağa sola çarpmadan yürüyemediğimiz sarkak yaşlar.
Elimde koca bir bardakla cam kapıya giriyorum.
Bardak elimden düşüyor.
Tuzla buz. Tabii, bir de ben o panikle üstüne basıyorum.
Arkamdan annemin sesi.
Özlem, ne yaptın?
Canın çok yandı mı?
Neren acıyor? Kanayan bir yerin var mı gibi daha yumuşak bir anne sesi beklerken ben, kıza, hesap soran, hatta yaptığını belirten, kızdığını belirten, özlem ne yaptın
sesi ve bu ses zamanla senin iç sesin oluyor.
Hata yaptığımda, bir konuda başarısız olduğumda, acımasızca eleştirilen, yargılayan, olanlardan kendini sorumlu tutan, tembel, başarısız, güçsüz, zayıf olduğumu,
ya da yeterince güzel, yeterince akıllı, yeterince zeki, onlar gibi olmadığımı söyleyen bir iç ses.
Merak ediyorum, zihniniz içinde buna benzer bir iç ses var mı?
Çünkü eğer varsa bilirsiniz dünya üzerindeki hiçbir ses o kadar acımasız değildir.
İnsan hariç hiçbir canlı acı çektiğinde kendine kızmaz, korktuğunda kendini aşağılamaz, kendini cezalandırmaz, suçlamaz.
İşte birazdan bahsedeceğim öz şefkat araştırmaları da Özellikle zihnimizin içindeki o eleştiren iç sesten bahsediyor.
Peki nedir öz şefkat?
Kabul edelim, yazımını bile bilmeyenlerimiz.
Bileşik mi yazılıyor, ayrı mı yazılıyor, ortadaki harf B'nın V'si mi, Fransa'nın F'si mi diye tereddüt edenlerimiz.
Hatta hiç duymayanlarımız varken neydi bu öz şefkat?
Çok basitçe kişinin kendine en sevdiği, değer verdiği birine davrandığı şekilde davranması demektir.
Fakat maalesef öz şefkat çoğumuza yabancı gelir.
Çünkü maalesef çoğumuz korkutmanın, cezalandırmanın, eleştirmenin çok sık kullanıldığı ortamlarda büyüyoruz.
Ebeveynlerimizin belki de mükemmelliyetçiliklerinden kaynaklanan, bizleri büyütürken kullandıkları o eleştiren, yargılayıcı ses zamanında bizim de iç sesimize dönüşür.
Sadece maruz kalarak değil, gözlemleyerek de oluşur bu iç ses, yargılayıcı tavır.
Büyüdüğünüz ortamda kendini sürekli eleştiren bir kişi varsa onun davranışlarını kopya edilerek de oluşur.
Malum çocuklar iyi kopyacıdır büyüme aşamasında.
Kökek ne hakkında biraz bilgi edindik bu kısma kadar değil mi?
Peki ben merak ediyorum.
Bu içimizdeki agresif, cezalandırıcı, yargılayıcı iç sesin amacı ne?
Ne yapmaya çalışıyor yani?
Aslında sadece bizi korumaya çalışıyor biliyor musun?
Çünkü o da korkuyor hata yapmamızdan.
Başarısız olmamızdan, yalnız kalmamızdan, acı çekmemizden korkuyor.
O yüzden ceza çekelim istiyor ki bir daha aynı hataya düşmeyelim.
Temkinli davranalım. İstiyor ki herkesten önce hatamızı o bilsin.
O sert davransın ki başkalarına hazırsız yakalanmayalım.
Canımız da öyle kolay kolay yanmasın.
Öz şefkate direnç göstermemizin sebebi işte bu.
Çünkü kendimize şefkat gösterirsek hata yapacağımızdan korkuyoruz.
Yaptığımız hataların umurumuzda olmayacağından korkuyoruz.
Tembel, bencil, şımarık olacağımızdan korkuyoruz.
Ve başarılarımızın içimizdeki eleştirel o iç ses sayesinde olduğunu düşünüyoruz.
Öz şefkate karşı senin bir direncin var mı peki?
Bunu aslında bir pratikle anlayabiliriz.
Sağ elini kalbinin üstüne koyarak mesela.
Yoksa sen de bu ne saçma bir davranış mı diyorsun.
Bir zamanlar benim dediğim gibi.
Komik mi geldi sana?
Ama bazen zihne komik ya da saçma gelen şey bedenine iyi gelebilir bunu unutma.
Hiç denedin mi?
Hadi bir şans ver.
Elini kalbinin üzerine koyduğunda farz et ki o kalbinin üzerindeki el sana değil de bir başkasına ait.
Anlayışlı, duyarlı, şefkatli bilgi birine ait.
Ne kadar üzüldüğünü, korktuğunu, ne kadar endişelendiğini bilen birine ait.
Ve artık daha fazla acı çekmeni istemiyor.
İyi olmanı, güvende olmanı istiyor.
Ne hata yapmış olursan ol, kusurlarını birlikte kabul ediyor.
Ve bu zor anına ortaklık ediyor.
Zor anına ortaklık eden biri sana ne söylesin istersin?
Ne duymaya ihtiyacın var?
Bunu ta içinde, en derinde hissettiğinde içindeki ses artık sana yumuşak bir tonda yanındayım diyor.
Geçecek. Sen elinden gelen en iyisini yapıyorsun.
Ve artık bir şeyler değişecek.
Çünkü elini artık alıp kalbine koyduğunda, kendinin normalde hiç söylemeyeceğin sözleri, başkalarının duymak istediğin sözleri kendine fısıldadığında kalbin açılıyor.
Bu fizyolojik bir reaksiyonu da beraberinde getiriyor.
Bunun bir açıklaması var, bilimsel açıklaması.
İşte psikolog Paul Gilbert ve Christine Neff de bizlere özsevkatin bilimsel yönünü sunuyor.
Christine Neff'in Özsevkat Kendine nazik olmanın kanıtlanmış gücü.
Kitabında daha ayrıntısıyla okuyacağınız birkaç bilgiden buradan da bahsedelim ki kalbimizin üzerinde duran o elin sıcaklığı hiç geçmesin.
Aslında bizim zihnimiz mutluluk için tasarlanmamış.
Bizi hayatta tutmak için tasarlanmış.
Ve bizi hayatta tutan iki mekanizma var.
Bunlardan birincisi tehdit ve savunma mekanizması.
Bu mekanizma herhangi bir tehdit ya da tehlikeyle baş başa kaldığımızda aktive oluyor.
Örneğin sana doğru koşarak gelen eli silahlı birini gördüğün zaman.
Vücudumuzda bir takım değişiklikler oluşmaya başlar.
Sempatik sinir sistemi devreye girer, vücut adrenalin ve kortizon hormonları salgılamaya başlar.
Kalp atışları hızlanır, kaslar gerilir.
Aynı zamanda zihinde de bir değişim olmaya başlar.
Muhakeme yetisi örselenir.
Farkındalık alanı daralır.
Tüm bu değişiklikler bizim o tehdit olarak gördüğümüz şeylere savuşmaya ve ondan kaçmaya hazırlar aslında.
Fakat bu mekanizma yalnızca fiziksel bir saldırı ile karşı karşıya kaldığımızda devreye girmez.
Tehdit ve savunma mekanizmamız duygusal bir saldırı ile karşı karşıya kaldığımızda da devreye girer.
Ve biz kendimizle acımasız bir şekilde konuştuğumuz her zaman aslında yaptığımız kendimize duygusal bir saldırıdır.
Bizi hayatta tutan ikinci mekanizma ise tüm memelilerde insanlar dahil yatıştırma ve bakım verme mekanizmalarıdır.
Memeli bebekler doğduklarında bakımda muhtaçtırlar değil mi?
Ve hayatta kalması için bakıma en fazla muhtaç olan tür de insanlar.
Yani bizleriz. Bizler bağ kurmaya, sıcaklığa, temasa ihtiyaç duyarız.
Bu bağ kurulduğu, sistem aktive olduğu zaman sempatik sinir sistemimiz devre dışı kalır.
Parasempatik sinir sistemimiz devreye girer.
Vücudumuz oksitosin hormonu salgılamaya başlar ki bu hormon sevdiğimiz biri bize sarıldığında.
salgıladığımız hormondur.
Kalp atışı yavaşlar, solunum yavaşlar, kaslar gevşer.
Olaylara daha geniş açıdan bakabiliriz.
Çünkü artık yatışmışızdır.
Yani kendimizi acımasızca eleştirdiğimizde tehdit ve savunma mekanizması devreye girerken kendimize şefkatle yaklaştığımızda ise bakım verme, yatıştırma mekanizması devreye girer.
Bakım verme ve yatıştırma mekanizmasının kapısına ise 3 şey aralar.
Nazik dokunuş, Fiziksel sıcaklık, yumuşak ses tonu.
İşte o kalbimizin üstünde koyduğumuz şefkatli el bu yüzdendir o kadar kuvvetli.
Çünkü üç şey de var.
Yatıştırma ve bakım verme mekanizması aktive edildi.
Bizim şefkatli tarafımız da o sözleri söyleyen, o ilgiyi, anlayışı bize veren.
Aslında biz şefkat vermeyi çok iyi biliyoruz.
Sevdiğimiz birinin yanında olmayı, ona destek olmayı, derdini dinlemeyi, yanında mıyım demeyi çok iyi biliyoruz.
Artık içimizdeki bu kaynağı kendimiz içinde kullanalım.
Zor bir zamanımızda acı ziyaretimize geldiğinde, kendimizi yalnız hissettiğimizde elimizi kalbimizin üzerine götürelim.
Sıcacık bir temasta bulunalım.
Her zaman yanındayım diyelim.
Bakalım neler değişecek.
Öz şefkate bir şans verelim.
Ve bölüm sonuna geldik.
Bana eşlik ettiğiniz için size çok teşekkür ederim.
Sevdiyseniz Instagram'da etiketleyerek ve sevdiklerinizle paylaşarak beni çok mutlu edersiniz.
Tekrar görüşmek üzere.
Sevgiyle.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
