
Yahya Kemal Beyatlı, Büyük Aşkı Celile Hanım ve Nazım Hikmet
21 Temmuz 2025 · 13 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Selamlaaar! Bu bölümde, Yahya Kemal Beyatlı’nın dillere destan şiirlerinin arkasındaki sessizliği, büyük aşkı Celile Hanım’la yaşadıklarını ve Nâzım Hikmet’le olan karmaşık bağını konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Bugün hem edebiyata, hem aşka, hem de böyle biraz aile sırlarına değineceğiz bu bölümde.
Konuğumuz edebiyat tarihimizin en önemli kalemlerinden biri Yahya Kemal Beyatlı.
Ama sadece şiirleriyle değil, aklıyla, kalbiyle ve biraz da sessiz kalışlarıyla.
Bazen bir insanı anlamak için böyle ne söylediğine değil, neyi söylemediğine bakmak gerekir ya.
İşte Yahya Kemal hep o söyleyemeyenler tarafında kalmış biri gibi geliyor bana.
Ama gelin hikaye şöyle bir baştan bakalım.
Yahya Kemal 1884'de Üsküp'te doğuyor.
O zamanlar Osmanlı'nın bir parçası Üsküp.
Küçük yaşta İstanbul'a geliyor ama asıl dönüşümünü Paris'te yaşıyor.
Tam 9 yıl kalıyor orada.
Sorbonne Üniversitesi'nde tarih okuyor ama esas tutkusu şiir, sanat ve felsefe oluyor.
Dönemin büyük Fransız şairlerinden de etkileniyor haliyle.
Ve aslında batıdan edindiği estetik bakışı kendi kültürüyle harmanlayarak yepyeni bir şiir dili yaratıyor.
Yahya Kemal dendi mi?
Aklına ilk gelen şey kusursuzluk takıntısı.
Adam bir şiiri bazen yıllarca yazmış.
Her kelimenin yerini düşünmüş.
O yüzden zaten çok fazla da şiiri yok.
Ama olanlar da böyle taş gibi semsert.
Rindlerin Akşamı, Süleymaniye'de Bayram Sabahı, Akıncılar, Mohaç Türküsü ve tabii ki Sessiz Gemisi.
Onun şiirlerinde İstanbul var, tarih var, musiki var ama bazen de çok kişisel duygular geçiyor satır aralarından.
Belli ki birileri var oralarda yani içerisinde isim geçmese de.
Zaten bu bölümü yapış amaçlarımdan biri de oydu aslında.
O içerisinde ismi geçmeyen ama çoğuna göre de o olan kişiyi ve tabii ki bu ilişkiyi konuşmak.
Çünkü o biri dediğim çoğu kişiye göre Celile Hanım.
Celile Hanım dönemin en dikkat çeken kadınlarından biri.
Ressam, eğitimli, bağımsız bir kadın.
İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınlarından aynı zamanda.
1900 yılında bu dillere destan güzellikte kadın, Osmanlı'nın meşhur valilerinden Nazım Paşa'nın oğlu Hikmet Bey'le evleniyor.
Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğuyor hatta.
Evet, o bildiğimiz Nazım Hikmet.
Olaylar karışacak, bekle, dinlemeye devam et.
1916'ya gelindiğinde Celile Hanım'la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başlıyor.
O günlerde Yahya Kemal Bahriye'de okuyan genç Nazım Hikmet'in şiir hocası ve eve gelip gitmeye başlıyor ders vermek için.
Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanım'la Yahya Kemal arasında böyle bir aşk filizleniyor işte o gelinen özel dersler esnasında yaşanılan artık çarpışmalardan mı desem etkilenmelerden mi desem.
Ve Celile Hanım'ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlanıyor bu olay.
Artık bu aşk mı Celile'nin kafasını karıştırdığı yoksa gerçekten şiddetli geçimsizlik miydi bilemiyorum.
Ama bu boşanmadan sonra tutkuyla, ateşle, böyle kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenmeye de çalışan bir aşk başlıyor.
Ama o aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değil.
Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile'nin yeğeni Oktay Rıfat'ın yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir taraftan dahil oldukları bir aşk.
Heybeliada'da okuyan genç Bahriyeli Nazım diyelim Nazım Hikmet'imize.
Hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirmiş.
Yahya Kemal de o günlerde böyle birer bahriyeli olan Nazım Hikmet, Necip Fazlı gibi bir öğrenci grubuna onların da bulunduğu bir öğrenci grubuna yani şiir dersleri veriyormuş.
Hafta sonu Nazım'a şiir dersleri verirken tam olarak burada Celile Hanım'la yakınlaşıyor.
Nazım'a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda işte böyle sanatla, edebiyatla başlayan uzun sohbetlere dalıyorlar birlikte.
Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım'ın ve işte Necip Fazıl'ın öğrencisi olduğu Bahriye Mektebi'nde duyuluyor tabii.
Dedikoduların da ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gitmiyor.
Geri geldiğinde de karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkıyor ve ona Hocam kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk.
Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim diyor.
Ama hani bu böyle biraz alaycı dalga geçen bir yerden ve böyle bir davranış da Deniz Harp Okulu öğrencisi bir bahriyeli için kabul edilemez bir davranış tabii.
Bu yüzden de Necip Fazıl bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden sözleri nedeniyle Kodes adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderiliyor.
Ama bunların hiçbiri Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli sanatçı genç kadın Celile ve Yahya Kemal'in aşkının alevinden hiçbir
şey kaybettirmiyor maşallah.
Tabii olayı Nazım Hikmet de fark ediyor haliyle.
Necip Fazıl'dan sonra bir gün Yahya Kemal'in siyah parda süsünün cebine bir not bırakıyor.
Kağıtta da şöyle yazıyor.
Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz.
Bu not üzerine Yahya Kemal çok tedirgin oluyor tabii.
Bir süre Celile Hanım'ın evine gelmiyor.
Çünkü Nazım Hikmet'le karşılaşmaktan çekiniyor bir noktada da.
Diğer taraftan düşündüğümüzde de Celile Hanım Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış.
Bütün İstanbul'un kulaktan kulağa dedikodusunun yapıldığı bir aşka evet demişti ve artık bir noktada da evlenmek istiyordu.
Yahya Kemal de bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor böyle.
Ama diğer yandan da evliliğe yanaşmıyor.
Hani tam bir erkek.
Biz de diyoruz şairdir, duygusal adamdır falan.
Neyse. Aşkını ve kıskançlığının dile getirdiği bir olay var.
İnanılmaz yani. Bakın şöyle diyor.
Bu kadın yazın adada otururdu.
Ben de oradaydım.
Deli divane olmuştum.
Sonbaharda Nişantaşı'ndaki evini düzenlemek için İstanbul'a inerdi.
1916 sonbaharında yine İstanbul'a iniyordu.
Ben müthiş muzdariptim.
Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar.
O gidinceye kadar ada dopdolu idi.
Gider gitmez benim için boşalıverirdi.
Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul'a dönecek lafı çıktı.
Hakkı Paşa benimkinin uzaktan akrabası oluyordu.
Ve İstanbul'a geldiğinde geceler düzenler İstanbul'un bütün güzel kadınlarını çağırırdı.
Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu.
Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim.
Gitmeyeceğine yemin etmişti.
Bir gece ada otelinde otururken yandaki iki kişinin Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor.
İstanbul'daki bütün güzel kadınlar davetli lafını ettiklerini duydum.
Müthiş bir acıyla yerimden kalktım.
İskeleye doğru gittim.
Son vapur çoktan kalkmıştı.
Sert bir lodos esiyordu, deniz karma karışıktı.
Ancak ne olursa olsun sandalla Maltepe'ye geçmeye karar verdim.
Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı.
Çok para verince biri ikna oldu.
Açıldık bir süre sonra lodos büsbütün arttı.
Denizde çal kalınıp duruyorduk.
Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı.
Ölmek üzereydik ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum.
Sırılsıklam Maltepe'ye gelebildik.
Hemen bir kahvehaneye gidip araba bulmaya çalıştım.
Yoktu. Bunun üzerine Maltepe'den Bostancı'ya yürümeye karar verdim.
Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım.
Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim.
Kanter içinde Bostancı'ya geldim.
Vakit hayli geçti.
Karakola gittim. Bana bir araba bulunuz, hastam var dedim.
Aradılar, taradılar, birini buldular.
Yine bir sürü para verdim.
Arabayla yola koyuldum.
Kadıköy, oradan Üsküdar, karşıya geçtim, doğru Nişantaşı.
Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı, ahbabımdı.
Penceresini vurarak onu uyandırdım.
Benimki evde mi diye sordum.
Adam halime bakıp şaşırdı.
Evet bu akşam çıkmadı dedi.
Ne diyorsun diye bağırdım.
Bütün kat ettiğim mesafe sanki başıma yakılmıştı.
Eve kaçta geldiğini araştırdım.
Sözüne inanmıyordum.
Çık bir bak evde mi diye adamı zorladım.
Adam çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş.
O da uyuyor demiş. Geldi haber verdi.
Sanki dünyalar benim oldu.
Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı.
Orada sabaha kadar içtim.
Sabahleyin doğru eve çıktım.
Benim halim berbat.
Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı.
Sarmaş dolaş olduk.
Yani şu yazdıklarına bir bakar mısınız Allah aşkına?
Deli gibi aşık ve o kadar da kıskanç bir adam.
Ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuş.
İnanılmaz bir karakter ya.
Yani belki böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten.
Belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten.
Belki de ya da işte genç Nazım Hikmet'ten ve etraf ne der diye korkmaktan.
O günlerde Celile Hanım da Yahya Kemal'e bir mektup yazıyor ve şöyle diyor.
Bugün pazar. Belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim.
Gelmedin, mahzun oldum.
Verdiğin konferansa gelmedim.
Kalabalıktır, memnun olmazsın diye.
Fakat hep aklım sendeydi.
Çok çok göreceğim geldi.
Beni niye aramadın?
Sana gücendim canımın içi.
Pek göreceğim geldi. Ben o günden beri yani salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum.
Evimiz için çalışıyorum.
Ah be Celile, bir bilseydin hiçbir zaman evlenemeyeceğinizi.
Velhasıl uzun yıllar geçti bu olayların üzerinden.
Nazım Hikmet büyük bir sosyalist şair oldu.
Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülen bir şairdi.
Celile artık yaşlanmıştı.
Bütün bu yaşadıklarının da etkisi vardı tabii.
O güzelliğinden eser kalmamış.
Üstüne üstlük bir de kör olmuştu.
Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü'nde açlık grevine başlamıştı.
O görmeyen gözleriyle.
Anne yürü işte yani. Tuhaf bir rastlantı sonucu Celile açlık grevi yaparken Yahya Kemal Galata Köprüsü'nden geçiyordu.
Büyük aşkını gördü tabii Yahya ama yanına gitmedi.
Bir zamanlar hocam olarak girdiğine ve babam olarak girmeni istemiyorum diyen genç Nazım Hikmet'in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile'ye destek imzasını bile vermedi.
Hızla uzaklaştı oradan.
Öldüğünde evrakların arasında içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıkmış Yahya Kemal'in.
Şöyle yazıyormuş. Bu zarfın içindeki hatıra 19 Ağustos 1930'da sirkeci garında gece saat 10'da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir.
Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim.
Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris'e giderken sirkeci garında vermişti Yahya Kemal'e o göğsünde duran iki yapraklı çiçeği.
Yahya Kemal'in Sessiz Gemisi de böyle hep ölüme yazılan bir şiir olarak bilinir.
Oysa hayatındaki en büyük aşkı olan Celile'nin adadan gemiyle İstanbul'a uzaklaştığı anda yaşadığı çaresizliği anlatır bu şiir.
Artık demir almak günü gelmişse zamandan meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol.
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli.
Günlerce siyah ufka bakar gözlerin emli.
Bir çare gönüller ne giden son gemidir bu, hicran hayatın ne de son matemidir bu.
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler, bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, birçok seneler geçti, dönen yok seferinden.
Bu şiirin şarkı versiyonunu da bilirsiniz çoğunuz.
çok seneler geçti çok seneler geçti dönen yok seferinden diye bilirsiniz diye düşünüyorum.
Yahya Kemal Beyatlı bu büyük aşkı hiç anlatmadı.
Celile Hanım belki de hep bekledi.
Nazım Hikmet çocukluk aklıyla anlamaya çalıştı belki de.
Ve biz yıllar sonra şiirleri karıştırıp aralardan duyulmamış cümleleri çekip çıkarmaya çalışıyoruz.
Bazı aşklar yaşanır ama yaşanamadan biter.
Bazı kelimeler söylenmeden de yer eder.
Bu hikaye beni çok etkilemişti.
O yüzden bu bölümde sizlerle paylaşmak istedim.
O zaman sana bir soru.
Bir aşkı yaşanmış yapan şey nedir sence?
Bu bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takipte kalıp zili açmayı unutma.
Ve tabii bu bölümü o melankolik aşklardan zevk alan arkadaşım var ya ona gönder.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
