
Selamlaaar! Bu bölümde, Costantino D’Orazio’nun 'Van Gogh Gizemi' kitabından yola çıkarak, Vincent’ın 1949 yılında amcasının ayak izlerini süren yeğeninin (Mühendis Vincent) tuttuğu gizemli günlüğü aralıyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, o zaman sana bir soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Bu bölüm böyle herkesin aslında çok çok konuştuğu bir konuyla geldim ama farklı bir yerden yakaladım diyebiliriz.
Yani en azından benim daha önce görüp duymadığım bir yerden.
Arkadaşlar Van Gogh'un kendisiyle aynı ismi taşıyan bir yeğeni var.
Ve bu yeğen amcasının kariyerini, seçimlerini ve çektiği ızdırapları anlattığı bir günlük bırakıyor bizlere.
Kendisi 1949'da gerçekleştirdiği bir seyahatle amcasının gördüğü manzaraların, uğrak mekanların, tanıştığı insanların izini sürüyor ve Van Gogh ile ilgili kimsenin bilmediği şeylerin
peşine düşüyor ve bunları bir soru olarak da aslında bizim önümüze seriyor.
Acaba gerçekte Van Gogh kim?
Acaba bu tabloların arkasında neler var?
Bu renk seçimlerinin, bu hayat tarzının arkasında ve bizim bildiğimiz Van Gogh'un arkasında neler var gibi soruları.
Ve bu günlüğün de konu olduğu bir kitap var.
Konstantino Dorazio'nun kaleminden Van Gogh Gizemi isimli kitap.
Ben de okudum bu kitabı ve geldim anlatmaya.
Çünkü kitap hem çok sürükleyiciydi hem de gerçek bir gözlemcinin ve aileden birinin de hikayelerine dayanıyor ya hani böyle.
İnanılmaz ilgimi çekti.
Sıklıkla bize inandırmaya çalıştıklarının aksine Van Gogh yalnız yaşayan, kendini böyle stüdyosunun kapalı alanında resme adamış, dışlanmış ve herkesten uzak işte buğday tarlalarına dalmış
veya ormanlar arasında kaybolmuş biri değildi.
O tuvallerini birilerine hiç göstermeden çalışan bir sanatçı da değildi.
Tam tersine ilişkilere, görüş alışverişlerine, Ve ortak çalışmalara susamış bir sanatçı kendisi.
Sanatın kolektif bir mesele olduğuna o kadar inanmış ki.
Merkeze ailesi olan bir sanatçılar birliği kurmayı tasarlamış.
Çok da istemiş bunu.
Hep düşündüğü şeylerden biriymiş.
Nerede bulunursa bulunsun kendini ressam arkadaşlarına.
Hatta ona düzenli olarak veresiye mal satan resim malzemesi satıcılarına sevdirmeyi başarmış.
Hayatının sürekli böyle sinir krizleriyle mahvolan son iki yılı hariç tutulursa Van Gogh aslında eğlenceli ve sosyal birisiymiş.
Belki biraz egzantrik bir adam ama dışa dönük ve eğlendirici olduğu söylenir.
Ama yine kitapta da şu emareler çokça var.
Aslında biraz zorda bir karakter.
Biraz gerçekten ailesine çile çektirmiş ve o zor yaşamın arasında da kendi seçimleriyle birlikte kaybolmuş da bir karakter.
Biraz bir aksi bir yönü de var.
Biraz sinirli böyle gergin bir yönü de var.
Bunlara da çokça değinilmiş kitapta.
Her zaman bir tartışmayı başlatacak argümanlar bulurmuş ve uzaktan ilişkileri uzun süre devam ettirme yeteneği varmış.
Ki kaldı ki ailesinden de çok uzak kaldığı dönemler oluyor ya da işte sürekli başka şehirlerde olduğu vakitler sıklıkta.
Bunları da şimdi birazdan bahsedeceğim.
Tüm bu özelliklere rağmen yine de hiçbir yatırımcıyı ikna edememiş eserleri için yaşamında.
Ve bu yetersiz ticari başarısı da anlaşılmamış dahi mitine yol açmış aslında baktığımızda.
Bunu da zaten ölümünden sonra ona gösterilen ilginin temel gerekçesi olarak sayıyorlar hep.
Ölümü dedik de ne zaman doğmuş asıl?
Şimdi biraz oradan girelim olaya.
30 Mart 1853'de Hollanda'da Brabant'ın kuzeyindeki Zundert köyünde papaz evinde doğmuş.
Okumak için Zevon Bagna, bu isimleri bu arada doğru mu okuyorum bilmiyorum.
Yanlışsa düzeltiniz ama şu an bildiğim kadarıyla söyleyeceğim aslında.
Sonra da T-Book Üniversitesi'ne gönderilinceye kadar hayatının ilk 10 yılını burada geçirmiş.
Ortaokulu bıraktıktan sonra Lehe'ye taşınıyor.
Orada da Goupilensay Galerisi'nde işe başlamadan önce yine 1,5 yıl annesi ve babasıyla yaşıyor.
Hayatı boyunca çokça kez Paris'e gitmiş ve her defasında farklı bir görev için olmuş bu seyahat.
Sonra Amsterdam'da çok garip...
Türkiye. Vaizlik mesleğine hak kazanmak için üniversitede teoloji derslerine girmiş.
Oradan Amsterdam işte dediğim gibi var.
Brüksel, Londra, Boring, Aden.
Başka ne vardı?
Lehey, Derent, Nunen, Antwerp.
Antwerp. Büyük ihtimalle bunlar Almanca çok farklı okunuyor.
Antwerp falan diye okunuyor.
Siz anladınız onu.
Sonra Arles var. Aslında en meşhuru orası diyebiliriz.
Sonra St. Rami de Provence, Aureus gibi.
Bunları yemin ederim şu an var ya sallıyorum.
Tamamen içki düzel bir şekilde okuyorum.
Avesu oist, avese oist gibi falan bunlar olması lazım.
Neyse böyle yerlerde bulunmuş hayatı boyunca çeşitli amaçlar için.
Vincent adı da kötülüğü yenen anlamına geliyormuş.
Bu da çok ilgimi çekmişti.
Ama hayatına baktığımızda sanki o kötülüğü değil de kendi içindeki o devasa boşluğu ve dünyayla kuramadığı bağı yenmeye çalışmış gibi birisi aslında.
Peki bu sosyal dışa dönük adam nasıl oldu da tarihe yapayalnız bir deli olarak geçti?
Burada biraz durup Van Gogh'un kalbine bakmamız lazım arkadaşlar.
Yani ben öyle düşünüyorum. Çünkü o bağ kurma arzusu var ya en büyük yarayı aslında aşk hayatında ve ailesinde alıyor.
Dorazio kitapta şunu çok güzel işliyor.
Vincent'ın aşkı arayışı aslında her defasında bir kurtarma operasyonuna dönüşen bir durum.
Mesela kuzeni Ki'ye olan o imkansız aşkı aşkına karşılık bulamayınca elini yanan bir mumun üzerine tutup elin bu ateşte kaldığı sürece onu görmemeye izin verin diye haykırdığı bir kısım var.
mesela bunu anlattığı. Bu sadece bir tutku değil arkadaşlar.
Bu varlığını birine kanıtlama çabası.
Sonra Lahey'de hamile ve sokaklarda yaşayan Sien ile kurmaya çalıştığı o derme çatma bir aile yapısı var aslında orada.
Vincent aslında Sien'i kurtarırken kendi içindeki o evsizlik hissini iyileştirmeye çalışıyordu.
Ama ailesi bu ilişkiyi duyunca tabii ki kıyameti koparıyor.
Düşünsenize babası bir papaz ve Vincent ailenin yüz karası gibi görülüyor.
Hani çocuklu bir kadınla senin sokaklarda yaşadığın şey anlattı çocuklu bir kadınla ne işin var?
Ve adam gibi bir noktadan bakıyorlar ona tabii ki de.
Kitapta geçen çok hüzünlü bir detay var.
Vincent aslında babasının onayını alabilmek için o teoloji derslerine girmiş.
Onlar gibi olmaya çalışmış.
Bunun için bir çabası da olmuş.
Ama babası onun o coşkuluğu ve bazen fazla gelen kişiliğini hiçbir zaman kucaklayamamış.
İşte bu reddediliş Vincent'ı kardeşi Theo'ya daha sıkı sarılmaya itiyor.
Theo onun için aslında sadece para gönderen bir kardeş değil.
Vincent'ın dünyadaki tek geçerliliği onun insan olduğuna dair.
Zahir bir tek şahidi gibi birisi o aslında.
Mühendis yiyen Vincent da günlüğünde şunu fark ediyor.
Amcasının Amsterdam'dan Londra'ya, oradan Brüksel'e, oradan oraya buraya şuraya falan savrulup durmasının sebebi sadece iş aramak değil.
Aslında sevilmediği her yerden bir kaçış hareketi bu.
İşte o meşhur Arles yolculuğu ve sarı ev hayali tam da burada anlam kazanıyor.
Vincent o evi sarıya boyarken aslında hayatı boyunca ona kapılarını kapatan aile evlerine karşı kendi sıcak sev...
ve herkesi kabul eden evini inşa ediyordu.
Yani o sarı ev sadece bir atölye değildi onun için.
Vincent'ın hiç sahip olamadığı o huzurlu sofraların, kurulmamış hayallerin kalesiydi.
Ama gelin görün ki kaderin cilvesi, oraya büyük umutlarla çağırdığı Gagin ile yaşadığı o meşhur kulak kesme olayı aslında bir arkadaş kavgası değil.
Vincent'ın aile kurma hayalinin o son kalesinin de başına yıkılması olayı bu.
Yeğeni Arlis'e vardığında amcasının mektuplarda ballandığı ballandırı anlattığı o evin 2.
Dünya Savaşı'nda bombalandığını görüyor.
Ama mühendis Vincent durur mu?
Durmuyor. O yıkıntıların arasında bile amcasının zihnini okumaya çalışıyor.
Dorazio diyor ki Vincent o evi sarıya boyarken aslında aynı zamanda sanatçı ev ütopyası kuruyordu kendine.
Oraya Gaggin'i çağırdığında sadece bir arkadaşın değil de bir kurtarıcıyı da bekliyordu.
Ama o evde yaşanan o meşhur kulak kesme olayı aslında bir delilik anı değil.
O büyük hayalin, kolektif çalışma isteğinin...
Daha doğrusu belki de kolektif çalışma rüyasının diyebiliriz.
Parçalanışına verilen fiziksel bir tepkiydi.
Yeğeni yıllar sonra o boş araziye baktığında şunu fark etti.
Amcası aslında delirmedi.
Sadece dünyayı onun kadar büyük hayaller kurmaya ikna edemedi.
Ama asıl bomba detay şu.
Yıldızlı gece tablosu var ya o hepimizin bildiği meşhur tablolardan bir tanesi.
O tabloya bakıp adam sanrılar görüyor, gökyüzü çalkalanıyor falan diyoruz ya.
Daha doğrusu hep böyle denmiş, böyle konuşulmuş.
Yeğeni burada ezberi bozuyor arkadaşlar.
Buna tam karşı düşüncede bir şey söylüyorlar.
Vincent aslında o dönemde bilimsel dergileri ve astronomi yazılarını takip eden bir entelektüelmiş.
Yani o gökyüzündeki sarmallar var ya onlar aslında tesadüfi fırça darbeleri değil.
O dönem keşfedilen devasa böyle nebulaların yani uzaydaki toz bulutlarının birer yansıması olabilir diyorlar.
Adamın vizyonu öyle geniş ki teleskopla görülebilen bir evrenin enerjisini çıplak gözle nasıl yansıtmış tuvalet?
aslında zamanının çok ötesinde bir kaşif de diyebiliriz onun için.
Peki sadece gökyüzünü mü bilimsel bir titizlikle incelemiş?
Hayır tabii ki de sıkı durunuz.
Dorazio kitapta Vincent'ın renklerle olan ilişkisinin de aslında bir tür laboratuvar çalışması olduğunu anlatıyor.
Yeğen Vincent amcasının mektuplarını incelerken şunu fark ediyor.
Amcası renkleri sadece duygularını ifade etmek için seçmiyor.
O tamamlayıcı renkler teorisini adeta bir takıntı haline getirmiş.
Mesela neden morun yanında sürekli sarıyı ya da kırmızının yanına yeşili koyuyordu biliyor musunuz?
Çünkü bu renklerin yan yana geldiğinde birbirini titreştirdiğini ve göze bir tür elektrik akımı gibi çarptığını biliyordu.
Kitapta geçen bir detay beni çok etkiledi açıkçası.
Wilson tablolarını yaparken aslında o renklerin yıllar içinde solacağını bile hesaplamış.
Yani bugün bizim müzelerde gördüğümüz o renkler var ya onun aslında geleceğe bıraktığı birer mesaj gibiler.
Yani düşünsenize öyle bir kafa ki, öyle bir hayal dünyası, öyle bir güç ve öyle bir...
Bir zihin ki o renklerin yıllar sonra solacağında nasıl gözükeceğini hesap ederek yapmış hepsini.
Bence inanılmaz bir zeka yani.
Ben öyle düşünüyorum.
Bilmiyorum siz ne dersiniz?
Vincent'ın bir de neşir otoportreleri vardır ya arkadaşlar.
Hani o bize böyle çok hüzünlü gelen, bazen kulağı sargılı, bazen sert bakışlı olanlar.
Yani Vincent bu tabloların izini sürerken şunu fark ediyor.
Amcası bu resimleri sadece aynaya bakıp yapmıyormuş.
O her bir otoportrede aslında bir rol kesiyormuş.
Birinde kendini bir köylü gibi, birinde bir keşiş gibi, birinde ise son derece modern bir beyefendi olarak kurguluyormuş.
Yani aslında o anlaşılmıyor.
atılamayan dahi imajı var ya, fırçayla kendi elleriyle inşa ettiği bir imaj.
Hatta kitapta öyle bir detay var ki, bazı portrelerdeki bakış açısını o dönem yeni yeni yaygınlaşan fotoğrafçılık tekniklerine göre ayarladığı bile söyleniyor.
Yani karşımızda teknolojiyi ve sanatı harmanlayan, imaj yönetimini çok iyi bilen bir adam var.
Peki... Bu kadar bilinçli, bu kadar vizyoner ve her fırça darbesini matematiksel bir titizlikle atan bir adam nasıl oldu da o meşhur buğday tarlasında trajik bir sona teslim oldu?
İşte Dorazio'nun kitabında o meşhur yeğen Vincent'ın izini sürdüğü en büyük sır burada gizli.
Aves Oista son 70 gün.
İnşallah yine adını doğru söylemişimdir.
Lütfen kızmayınız. Uyarabilirsiniz şöyle okunuyor diye.
Ben de öğrenmiş olurum. Şimdi burada bir sıkı durun arkadaşlar.
Vincent bu son 70 günde tam 70 tablo yapmış.
Bu günde bir tablo demek.
Dorazio diyor ki bu bir delinin kontrolsüz savruluşu falan değil.
Vaktinin azaldığını hisseden bir zihnin, bir dahinin zamana karşı yarışı.
Yeğen Vincent amcasının son nefesini verdiği o küçücük tavan arası odasına Rovox Han'a gittiğinde böyle bir şey fark ediyor.
O dönemde... kasabada silahlı kovboğuculuk oynayan böyle ve Vincent'la dalga geçen bir grup genç var.
Ortada ne bir intihar notu var ne de o meşhur silah hiçbir zaman bulunabilmiş.
Burada kitap müthiş bir iddiayı göz önüne koyuyor aslında.
Acaba Vincent o çocuklardan birinin kaza kurşunuyla mı uğruldu?
Ve o çocukların hayatı kararmasın diye son nefesine kadar bunu ben yaptım diyerek suçu üzerine mi aldı?
Adının anlamı gibi o kötülüğü yenmek anlamına geliyor dedik ya.
Kendi ölümüne bile bir başkası korumak için mi kullandı?
Bunlar hepsi ihtimal olan şeyler.
Van Gogh'u sadece trajik bir kurban olmaktan çıkarıp gerçek bir kahramana dönüştürüyor aslında gözümüzde.
Yeğeninin günlüğünde geçen bir detay daha var.
Vincent'ın kardeş Theo'ya yazdığı ama gönderemediği son mektup.
Mektubun içinden çıkan bir söz şöyle diyor.
Peki hala kendi işim için hayatımı tehlikeye atıyorum ve bu yüzden aklımın yarısı eridi gitti.
Dorazio bunu şöyle yorumluyor.
O aslında aklını yitirmemişti.
Sadece sanatı için ödemesi gereken bedeli çoktan kabul etmişti.
Arkadaşlar, Konstantino Dorazio'nun Van Gogh gizemi kitabını kapattığımda açıkçası şunu hissettim.
Biz yıllardır galerilerde sadece boyalara bakmışız.
Oysa o tuvallerin arkasında dostluğa susamış bir ruh, gökyüzünün matematiğini çözen bir bilim insanı ve ailesinin yıllar sonra bile sırlarını çözmek için yollara düştüğü bir dahi varmış.
Yeğen Vincent sayesinde bugün Van Gogh bizim için sadece kulağını kesen ressam değil, birbirimize dünyaya biraz daha yakından bakın diyen bir rehber.
Bölümü kapatırken aklımda tek bir görüntü var benim.
1949 yılında Arles'in o sıcak rüzgarında elinde böyle eski bir günlükle yürüyen mühendis yeğen Vincent.
Amcasının hiç satılamayan tozlu atölyelerde bekleyen o tablolarının aslında dünyayı değiştirecek birer atom bombası olduğunu biliyordu.
Dorazio'nun bu kitabı bana şunu öğretti açıkçası.
Bazı gizemler çözülmek için değil de hissedilmek içindir.
Vincent van Gogh belki yaşarken o arzuladığı büyük hale so...
Ama o talim başına her geçtiğinde aslında bizlerin yani yüzyıllar sonra onun ruhuyla bağ kuracak olan milyonlarca insanın elinden tutuyordu.
O zaman sana bir soru diyeyim ve bu bölüm sana şunları düşündürsün.
Siz bugün bir Van Gogh tablosuna baktığınızda ne görüyorsunuz?
Bir delinin hezeyanlarını mı yoksa aşkı, bilimi ve insanlığı renklere sığdırmış bir devrin mirasını mı?
Özellikle de bu bölümden sonra.
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğüm bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
