
Selamlaaar! Bu bölümde Polyannacılığı, gerçekçi iyimserlik ile toksik pozitiflik arasındaki farkları konuşuyoruz. Kendi duygularımızı bastırmadan nasıl daha sağlıklı bir iyimserlik geliştirebiliriz? Birlikte keşfedelim!
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, o zaman Sana Bir Soru Podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Bir önceki Rahibe Teresa bölümünde yaptığım bir polyanlacılıktan bahsetmiştim.
O bölümden sonra bir onu düşündüm ben gerçekten.
Sıklıkla da yaptığım bir şey çünkü.
Sonra biz bunu bir deşelim dedim.
Belki de hepimizin çocukluğunda bir şekilde duyduğu ama büyüdükçe içselleştirmekte zorlandığı bir kavram polyanlacılık.
Hani şu her şeyin iyi tarafını görmeye çalışan, sürekli buna da şükür diyen o iyimserlik anlayışı var ya.
Ama gerçekten her şeyin iyi bir tarafı var mı?
Yoksa bazen gereğinden fazla polyanlı olmak bizi yanıltıyor mu?
Bu noktada seni bir hikayeye götürmek istiyorum.
Küçük bir kız düşün. Babası ona bir yardım kuruluşundan oyuncak bir bebek istiyor.
Bu kız da günlerce heyecanla bekliyor, böyle hayaller kuruyor.
O minik elleriyle paketi açtığındaysa içinden bir bebek değil, tahta bir koltuk değneği buluyor.
Başta çok üzülüyor tabii ama babası ona mutluluk oyununu öğretiyor sonra ve şöyle diyor.
Bu oyunun amacı her durumda mutlu olacak bir şeyler bulmak.
Mesela oyuncak bebek yerine koltuk değnekleri geldiği için mutlu olabilirsin.
Çünkü onlara ihtiyacın yok.
İşte bu hikayedeki küçük kız Eleanor Porter'ın Pollyanna romanının kahramanı.
Bu olay Pollyanna'nın tüm hayatını etkileyen bir ders oluyor.
Babasının ona öğrettiği bu felsefe kitabın ilerleyen bölümlerinde, onun zor zamanlarında bile...
İyimser kalmasını sağlıyor hatta.
Ve Pollyanna gittiği her yerde başkalarına da bu oyunu öğreterek onların hayatını değiştiriyor.
Onun için hayat her zaman iyi tarafından bakılabilecek bir şey olmuş.
Kötü bir olay yaşadığında bile içinden bir mutsuzluk kırıntısı bulmayı başarabilmiş.
Zamanla da bu yaklaşım...
Pollyanna'cılık adını almış ve her durumda olumlu bir şeyler bulmaya çalışmak olarak tanımlanmış tabii.
Ama bizler bir roman karakteri değiliz maalesef.
Gerçek hayat Pollyanna'nın yaşadığı kasabadaki gibi değil.
Bazen kayıplar, hayal kırıklıkları ve beklenmedik zorluklarla yüzleşiyoruz.
İşte tam da burada gerçekçi iyimserlikle toksik pozitiflik arasındaki ince çizgiyi konuşmak gerekiyor.
Toksik pozitiflik deyince neyi kastediyorum biliyor musun?
Kendini kötü hissettiğinde, gerçekten üzgün olduğunda.
ya da başına kötü bir olay geldiğinde bunu kabul etmek, paylaşmak, duygularını yaşamak yerine altında bir güzellik arama işinden bahsediyorum.
Pozitif psikoloji diyor ki, iyimser düşünmenin, hayata olumlu bakmanın gerçekten faydaları var.
Mutlu olduğumuzda beynimiz dopamin ve serotonin salgılıyor, stres seviyemiz düşüyor, kendimizi daha iyi hissediyoruz.
Ama burada kilit nokta şu, gerçek duygularımızı bastırmadan iyimser olabilmek.
Peki... Toksik pozitiflik dediğimiz şey ne zaman devreye giriyor?
İnsanın her durumda mutlu olmaya zorlanması durumlarında.
İşte üzülme, boşver, olumlu düşün, vardır bir hayır demek.
Karşındaki insanın yaşadığı sıkıntıya belki de aslında bu sıkıntı şu an benim pek de ilgimi çekmiyor demek gibi bir şey.
Bunları bir çözüm yolu bulamadığımızda kendimizi rahatlatmak için de söylüyoruz kimi zaman.
Biraz da acıyoruz aslında baktığımızda kendimize.
Ama orada atladığımız bir şey var işte.
Bazı duygular vardır ki yaşanmasın.
gerekir. Yaz tutmak, üzülmek, hayal kırıklığına uğramak bunlar insan olmanın bir parçası ve sürekli olumlu düşünmeye çalışırken bu duyguları yaşamayı unutuyoruz.
Şu bir gerçek, her zaman polyanna gibi düşünmek maalesef mümkün değil.
Çünkü hayat o kadar farklı durumların içine sokuyor ki bizi.
Bazen işler ters gidiyor, bazen emeklerimiz karşılık bulmuyor, bazen en sevdiklerimizi kaybediyoruz.
O yüzden gerçekçi imserlik yani olayların iyi yanını görebilmek ama gerçekleri de göz ardı etme.
İşte bunu başarabilmek çok önemli.
Bir başarısızlık yaşadığında mesela sadece hani olsun bir dahaki sefer olur falan gibi cümleleri hep kullanmak yerine önce kendine şu soruları sormalısın.
Gerçekten neden başarısız oldum?
Bundan nasıl bir ders çıkarabilirim?
Ve şu an kötü hissediyorum ama bu his ne kadar sürecek?
Çünkü gerçekçi imserlik ancak böyle sağlanabilir.
Gerçekleri kabullenmek ama içinde yine de bir umut bulabilmekle.
Şunu da demiyorum bu arada.
Pozitif düşünme, her şeyi bokla falan.
Öyle bir şey yok. Hatta şunu söyleyeyim pozitif düşünmenin etkileri üzerine yapılan araştırmalar gösteriyor ki iyimserlik gerçekten de insanın psikolojik dayanıklılığını arttırıyor.
Örneğin ünlü psikolog Martin Seligman'ın öğrenilmiş iyimserlik teorisine göre iyimser insanlar hayatta karşılaştıkları zorlukları kişisel bir başarısızlık olarak görmek yerine geçici bir durum olarak değerlendirme
eğilimindeler. Ki böyle değerlendirebilme yetisi insanların kazanmakta çok zorlandığı bir şey.
Çoğu kişi hep kendi suçlama eğilimi içerisinde oluyor.
Ama burada kritik bir ayrım var.
Öğrenilmiş iyimserlik polyanlacılık değildir.
Çünkü polyanlacılıkta her durumda iyi bir yan bulmaya çalışmak var.
Ancak öğrenilmiş iyimserlikte insan zorlukları ve negatif durumları tamamen görmezden gelmek yerine onların nedenlerini analiz edip üstesinden gelmek için çözüm yolları üretiyor.
Bunu daha iyi anlamak için bir deneyden bahsedeyim.
Pensilvanya Üniversitesi'nde bir araştırma yapmışlar.
Bir grup öğrenciye önce zorluklar karşısında nasıl düşündüklerini soruyorlar.
Kendi başarılarını ve başarısızlıklarını nasıl açıkladıklarını inceliyorlar.
Daha sonra içlerinden bir grup öğrenciye olayları daha esnek ve iyimser bir şekilde değerlendirmeleri için eğitim veriliyor.
Sonuç şu oluyor. İyimser düşünceyi öğrenen öğrenciler hayatta daha dirençli hale geliyor.
Yani kötümser olanlara göre daha az stres yapıyorlar.
Başarısızlıkları kişisel bir felaket olarak görmek yerine geçici bir deneyim olarak değerlendiriyorlar.
Bu noktada şunu sormak gerek bence.
açısını değiştirebileceği bir alan var mı?
Eğer bu bir beceri olarak öğrenilebiliyorsa hepimiz gerçekçi imserliği hayatımıza katabiliriz demektir.
Bu arada bir paradoks yan da var tabii bence.
Toksik pozitiflikte yaşanan her şeyin içinde iyi bir yan bulunması gerektiği düşüncesi baskınken sosyolojik olarak bakıldığında aslında bu bir kaçış mekanizması olabilir.
Mesela Rebecca Solnit'in Umut Üzerine kitabında şöyle bir cümle var.
Gerçek umut zorlukları inkar etmek değil, onları aşmak için gerçekçi bir mücadele içinde olmaktır.
Çünkü eğer gerçekleri görmezden geliyorsak aslında içinde bulunduğumuz sistemin dayattığı bir tür zorunlu mutluluk içine sıkışmış haldeyizdir.
Bunu kapitalist sistem için düşündüğümüzde mesela sürekli üretmek, sürekli tüketmek ve sürekli mutlu olmak zorundaymışız gibi bir his yaratılıyor.
Bir kayıp yaşadığında bile hemen hayatına devam etmen bekleniyor.
Oysa bazı şeylerin yasını tutmak, üzülmek, durup düşünmek insanın gelişimi için gerekli bir şey.
Hatta geçen yüksek lisans derslerinden birinde konuşmuştuk.
Biz daha yaz tutmayı bile doğru düzgün bilmiyoruz diye.
Gerçekten öyle. O süreci küçük anlara sıkıştırıp bitiriyoruz.
Açıklayamıyoruz. Halbuki onu içselleştirip yaşaman gerektiğini kabul etsen.
Biraz izin versen onu yaşamaya.
Çok şey öğretecek sana.
Ve emin ol aşmana yardımcı olacak sürece.
Tamamlayamadığın ya da tanımlayamadığın bir şeyi ne kadar aşabilirsin ki sonuçta?
Ya bir noktada şu da çok anlaşılır.
Kültürel olarak da güçlü olmalısın mottosunun içselleştirildiği bir yerde büyüdük.
Üzüntün... çok belli edersen zayıf görünürsün.
Çok üzülürsen abartıyorsun denir.
Çok sorgularsan takıntılı olursun.
Ama aslında tam tersi insan yaşadığı duyguları ne kadar kabul edip içselleştirirse o kadar güçlü hale geliyor.
Mesela duygusal esneklik diye bir terim var.
Hiç duydunuz mu? Psikoloji literatüründe sıkça karşımıza çıkan bir kavram temelde kişinin zorlayıcı hayat olayları karşısında ayakta kalabilme ve adapte olabilme yetisini anlatıyor.
Yani mesele her şeye rağmen gülümsemek ya da polyanlacılık yapmak değil.
Asıl mesele yaşananı görmezden gelmeden onu anlamlandırarak ilerleyebilmek.
Bu konuyla ilgili yapılan bir araştırma var hatta.
Harvard Üniversitesi'nden psikolog George Bonanno 11 Eylül saldırıları sonrasında travma yaşayan insanların bir kısmının böyle çok hızlı toparlandığını gözlemliyor.
Onlara neyin yardımcı olduğunu araştırdığında şu sonuca ulaşıyor.
Bu insanlar travmayı inkar etmiyor.
Acıyı bastırmaya çalışmıyor.
Ama acı... hayatlarının tek gerçeği haline de getirmiyorlar.
Kendilerine alan açıyorlar.
Yaslarını tutuyorlar ve aynı zamanda hayata devam edebilmek için anlam arıyorlar.
Şimdi böyle anlam arıyorlar deyince de Victor Franklin İnsanın Anlam Arayışı kitabından bir cümle geldi aklıma.
İnsana her şeyi elinden alsan bile başına gelenlere nasıl bir anlam vereceği konusundaki özgürlüğü her zaman kalır.
Ay bu benim o kadar sevdiğim bir cümle ki.
Ben böyle etkilendiğim cümlelerin altını çizer sayfası Hatta
Frank yine Nazi toplama kamplarında hayatta kalmayı başaran bir psikiyatrist orada yaşadığı korkunç deneyimlere rağmen insanın en büyük gücünün hayatına anlam katabilme yetkisi olduğunu söylüyor diyordu kitapta.
Yani yaşadıklarımızı nasıl yorumladığımız, onları nasıl deneyimlediğimiz ve anlamlandırdığımız tabii geleceğimizi nasıl şekillendireceğimizi de belirliyor.
Burada bunu sormamız gerek sanki.
Polyanlacılık mı, anlam arayışı mı?
Çünkü fark burada başlıyor bence.
Polyanlacılık her şeyin iyi tarafını görmeye çalışıyor.
Anlam arayışı ise yaşanan olayın gerçekliğini kabul edip bundan bir şey çıkarmaya çalışıyor.
Bu iki yaklaşım arasındaki farkı görebiliriz.
aslında gerçekçi imserlik geliştirmek de mümkün hale geliyor.
Mesela Japon kültüründe çok sevdiğim bir kavram var.
Kintsugi. Belki duymuşsunuzdur.
Ben bu aralar sosyal medyada da böyle sıkça denk geliyorum.
Benim algoritmam böyle şeyler çıkarıyor önüme.
Kırılan seramiklerin altınla onarılması anlamına geliyor bu.
Yani bir tabak kırıldığında onu tamamen atmıyorlar.
Ya da kırığını saklamıyorlar.
Tam tersine o çatlakları altınla dolduruyorlar.
Çünkü kırılmış olmak o şeyin artık değersiz olduğu anlamına geliyor.
Hatta kırıklar onun hikayesini anlatıyor ve daha değerli hale getiriyor.
Hayatta da böyle değil mi?
Hiç yara almamış bir insan gerçekten derinlik kazanabilir mi mesela?
Hiç başarısızlık yaşamamış birinin başarıyı takdir etmesi mümkün mü ya da?
Belki de Pollyanna gibi düşünmek yerine Kintsugi gibi düşünmeliyiz.
Başımıza gelenleri yok saymak yerine onları onarmayı öğrenmeliyiz.
Ama işte burada yine şöyle bir nokta var.
Gerçekleri görmek cesaret gerektiriyor.
Bazen kendimize itiraf edemediğimiz şeyler oluyor.
Bir işte başarısız olduysak belki de doğru stratejiyi izlememişizdir.
Bir ilişkimiz bittiğinde belki de sadece karşımızdakini suçlamak yerine kendi hatalarımıza da bakmamız gerekiyordur.
Ama biz ne yapıyoruz? Bazen hemen böyle polyanna moduna geçiyoruz.
Olsun ya nasip böyleymiş, vardır bir hayır falan.
Ya da tam tersi olayı tamamen trajediye çevirip ben hep başarısızdım, ben hep kaybederim zaten diye düşünmeye başlıyoruz.
İşte burada bir dengeye ihtiyaç var.
Ne polyanna... gibi her şeyi pembe görmek ne de dünyanın en talihsiz insanı olduğumuzu sanmak.
Gerçeklerle yüzleşmek ama içinde umutla barındırmak.
Mesela baktığımızda izlediğimiz filmler, okuduğumuz hikayeler hep şu yapıya dayanıyor.
Karakter bir zorluk yaşıyor.
Bu zorlukla yüzleşiyor ve sonunda da bir dönüşüm geçiriyor.
Düşünsene bir film izliyorsun ve ana karakter her şey karşısında böyle şey diyor işte.
Boşver ya her şey çok güzel olacak.
Ya izlerken sıkılmaz mıydın?
Çünkü biz mücadeleyi görmek istiyoruz.
O süreci yaşamak istiyoruz.
Peki neden kendi hayatımızda bunu reddediyoruz?
Belki de kendimize şunu demeyi öğrenmeliyiz.
Evet bu kötü bir şeydi.
Evet şu an zorlanıyorum.
Ama bundan ne öğrenebilirim?
Çünkü olayların içindeki anlamı bulmak onları inkar etmekten çok daha güçlü bir şey.
O zaman sana bir soru.
Kendi kırıklarını altında doldurmak için bir adım atmaya ne dersin?
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Yeni bölümleri kaçırmamak için kanalı takip etmeyi ve tabi zili açmayı unutma lütfen.
Hatta bu bölümü de fazlasıyla polyanlacılık yaptığını düşündüğün bir arkadaşına gönder.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
