
Selamlarrr! Bu bölümde, günlük hayatta ve sosyal medyada sınırlarını bilmeden fazla bilgi paylaşmanın nedenlerini ve etkilerini konuşuyoruz. Gerçekten kendimizi mi ifade ediyoruz, yoksa fazlasını mı? Samimiyet ve aşırı paylaşım arasındaki ince çizgi nerede başlıyor? Psikologların, sosyologların ve günlük hayatımızın içine işleyen bu kavramın detaylarına dalarak, oversharing'in ilişkilerimiz ve dijital kimliklerimiz üzerindeki etkilerini birlikte keşfedeceğiz. Bu bölümü dinlerken kendinizi sorgulamaya hazır olun!
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Umarım bu hafta her şeyi fazlasıyla açıklamak için böyle sol elini kafanın etrafından dolayarak sağ kulağını tuttuğum bir hafta olmamıştır.
Zira ben bayılıyorum bunu yapmaya.
Şimdi böyle bu kötü bir şeymiş gibi başladım konuşmaya ama sence neden?
Çünkü bu aslında benim için o kadar yorucu bir şey ki.
Ama vazgeçemiyorum da bunu yapmaktan.
Yani böyle bir şeyi anlatırken varoluş teorisinden başlamasam karşımdaki sanki hiçbir şey anlamayacakmış gibi geliyor.
Bazen düşünüyorum diyorum ki yani en akıllı sen misin?
Hani ya da bir akıllı sen misin yani?
Karşındakilerin hepsini salak olduğunu mu düşünüyorsun da bunu yapıyorsun?
Bazen evet tabii ama bazen de hayır.
Geçenlerde yine aynı şeyi yaparken bir arkadaşım dedi ki artık Allah aşkına şu oversharing gibi sal.
Yani haklı da bu arada.
Bence de yapmayayım artık ama hani böyle alışmış birinden bunu bir anda düzeltmesini beklemek de çok zor.
Ben de tam olarak olayı böyle biraz anlamakla başlamak istedim.
Daldım böyle içine doğru.
Sonra bir baktım ki aslında yaptığım böyle tam olarak bir oversharing falan değil.
Çünkü oversharing'in en kabul gören tanımı kişinin özel veya kişisel bilgilerini düşünmeden gereğinden fazla veya uygunsuz bir şekilde paylaşması olarak geçiyor bakıldığında.
Ben buna baktığımda ilk ne düşündüm biliyor musunuz?
Şimdi çok gerçekçi olacağım.
Ulan dedim her yerde oversharing, oversharing diye paylaşıyorlar.
Sen de hemen kendince kılıf uydurup yediriyorsun yani.
Bir bak kardeşim nedir bu?
Hani sadece ben değil bunu diyen arkadaşım da uydurmuş Toto'dan sallamış yani.
Gerçekten ben anlatıyorum fazlaca ama böyle detaylar kendi kişisel şeylerime pek içermiyor.
Kendimle ilgili çok detay vermeyi de pek sevmiyorum hatta.
Psikolojide bu kavram kendini ifşa etme, hatta bir diğer tanımıyla self-disclosure literatürüyle yakından ilişkili.
Ancak oversharing'in farkı bu ifşanın kontrolsüz, aşırıya kaçan ve bağlam açısından uygun olmayan bir şekilde gerçekleşmesi.
Bu durum kişi için pişmanlık, işte böyle sosyal ilişkilerde kopukluk veya karşı taraf...
için rahatsızlık yaratabilecek sonuçlar doğurabiliyor haliyle.
Özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte bu kendini ifşa etme kavramı dediğim şey daha belirgin hale geldi.
Sosyolog Erwin Goffman'ın The Presentation of Self in Everyday Life kitabında bir şeyden bahsediliyor.
Diyor ki her insan sosyal yaşamında bir tür sahne kurar ve bu sahnede kendisini sunma şekli toplumsal ilişkilerini belirler.
Peki bu sahne ne zaman kontrolden çıkıp aşırıya kaçıyor?
İşte birazcık bu kısımlara bakalım.
Gaffman'ın görüşüne göre sosyal etkileşimlerde bireyler bir ön sahne bir arka sahne ayrımı şeklinde sahneler kuruyorlar.
Ön sahne bireylerin toplum içinde sergiledikleri ve toplumsal beklentilere uygun bir şekilde düzenledikleri davranışları ifade ediyor.
Bu sahnede kişiler toplumsal kurallara uygun bir şekilde hareket etmeye çalışıyorlar ve haliyle de kendilerini belirli bir çerçevede sunmuş oluyorlar.
Arka sahnede ne olduğuna bakacak olursak bireylerin kendilerini...
daha rahat hissettikleri ve toplumsal beklentilerden arındıkları bir alan var burada.
Hatta Grafman diyor ki, bireylerin arka sahnede daha gerçekçi ve doğal bir benlik sergileyebildiğini görüyoruz diyor.
Bu ayrım sosyal medyada ve oversharing olgusuyla karşılaştırıldığında tabii oldukça anlamlı bir hale geliyor bence.
Sosyal medyada ön sahne ve arka sahne kavramları aslında bulanık biraz.
Dijital platformlar kullanıcıların her an izlenebildiği bir sahne haline geliyor ve arka sahnenin mahremiyeti de...
maalesef kayboluyor.
Sonuç olarak bireyler kendilerini sunma ve başkalarının dikkatini çekme ihtiyacıyla daha fazla bilgi ifşa etme eğiliminde olabiliyorlar.
Goffman yine kitabında diyor ki bireylerin sosyal etkileşimlerinde sergiledikleri rol ve imajın izleyici kitlesinin beklentileri ve sosyal normlarla uyumlu olması gerekiyor.
Ancak dijital dünyada bu normlar bulanıklaştığından bireyler kendi gerçekliklerini oluşturmak yerine takipçilerinin beklentilerine göre kendilerini yeniden kurgulamaya başlıyor.
Ya aslında bu gerçek hayatta da böyle hani.
Şimdi ben böyle dijital dünyadan örnek veriyorum ama şimdi sen normalde biriyle iletişimdeyken de aynı şeyi yapıyorsun farkında olmadan.
Onun beklentilerine göre kendini kurgulamaya başlıyorsun.
Yine insanların toplumun onayını kazanmak ve toplumsal normlara uyum sağlamak için bir maske taktıklarını gösteriyor bu aslında.
Ancak sosyal medya ortamında bu maske ve gerçek benlik arasındaki sınır kaybolabiliyor.
Ve bu da oversharing'e neden olabiliyor.
İşte tam da bu yüzden bu kadar abartılıyor.
arttığımız bir şey bu. Çünkü orada daha fazla duyduğumuz bir şey.
Yani şimdi bir giriyorsun bakıyorsun her yerde oversharing oversharing yani.
Sosyal medyada platformların sürekli olarak görünür olma baskısını yaratması kullanıcıların sahne performansını arttırıyor ama bir noktada da mahremiyet duygusunu zayıflatıyor.
Örneğin sürekli olarak böyle işte beğeni, yorum, paylaşım falan beklemek kullanıcıların içsel ödüllendirme sistemini böyle harekete geçiren bir şey ve onları daha fazla içerik paylaşmaya teşvik eden bir şey aynı zamanda.
Bu süreç özünde kişinin dijital kimliğini inşa etmesi anlamına geliyor ve oversharing bu inşanın resmen bir yan ürünü aslında.
Guffman'ın çalışmaları oversharing olgusunu anlamamızda bence güzel bir rehber.
Merak edenler varsa az önce bahsettiğim kitaba gidip bakabilirler.
Yine Guffman sosyal hayatın bir tiyatro gibi işlediğini ve bireylerin toplumsal ilişkilerinde roller üstlendiğini savunur demiştik.
İşte bu bakış açısı insanların neden gereğinden fazla bilgi paylaştığını ve bu paylaşımın hangi dinamiklerle şekillendiğini anlamamız için önemli bir perspektif sunuyor.
Özellikle sosyal medya platformlarında.
arka sahne kavramının kaybolması bireyleri kontrolsüz bir şekilde açık olmaya itiyor.
Guffman'ın bu teorik çerçevesi dijital çağda kimlik sunumunun aslında değişen doğasını ve bunun oversharing üzerindeki etkilerini anlamak için bayağı iyi bir araç.
Bu aşırı paylaşımın altında yatan birçok psikolojik sebep de tabii olabilir.
Mesela psikologlar bu durumu işte onaylanma ihtiyacı, yalnızlık, güvensizlik, belki de düşük benlik saygısı gibi duygusal nedenlere bağlar genelde.
Özellikle The Narcissism Epidemic diye bir kitap var.
İşte hatta devamında Living in the Age of Entitlement diye.
Gene Twinge ve Keith Campbell tarafından yazılan bir kitap bu.
İçerisinde işte narsizm ve aşırı paylaşma arasında bağ kurdukları bir şeyi anlatıyorlar.
Bu kitapta insanların onaylanma arzusunun arttığını ve sosyal medyada beyni almanın bir tür dışsal onaylanma yöntemi haline geldiğini öne sürmüşler.
Bir diğer ilginç nokta bence buradaki Dunning-Kruger etkisi olarak bilinen bir fenomen.
Bu etki kişilerin bilgi ve yeteneklerini yanlış değerlendirmeleri nedeniyle fazla güvenle konuşmalarını ve paylaşımlarını açıklayan bir şey.
Bir şey hakkında ne kadar az bilgiye sahipsek o konuda o kadar fazla konuşma eğiliminde olabiliyoruz.
Yani arkadaşlar şimdi bunu anlatınca bir düşündüm de ben buna her gün maruz kalıyor olabilirim ya.
Yani acayip iğrenç bir şey bu arada.
Aşırı paylaşmanın sonuçlarına da bakacak olursak.
Bu durum ilişkilerimiz üzerinde de önemli bir etki bırakabiliyor.
Hatta yine çok sevdiğim yazarlardan biri Dr.
Brini Brown'ın Daring Greatly kitabında böyle samimiyet ve aşırı paylaşım arasındaki farkı vurgulamış.
Brown'a göre samimiyet insanlara güç ve bağ kurma imkanı verirken aşırı paylaşım genellikle kişinin kırılganlığını kontrolsüz bir şekilde ortaya koymasına neden oluyor.
Bu da mahremiyetin ihlali işte eleştiriye açık hale gelme ve belki de en önemlisi içsel pişmanlık gibi duygulara, zorluklara hatta diyeyim duygusal zorluklara yol açabiliyor.
Aşırı paylaşımın bir başka önemli sonucuysa özellikle profesyonel ortamlarda güven kaybı yaratması.
Sosyolog Charles Derber'ın bir kitabında okumuştum yine.
İnsanlar bazen ilgiyi üzerinde toplamak için gereksiz yere fazla detay paylaşma eğiliminde olabilirler diyordu.
Bu durum iş yerinde işte böyle profesyonel imajımızı olumsuz etkileyebilir.
Ki bence direkt etkiler.
Çünkü düşünsene sürekli kendiyle ilgili gereksiz detaylar veren bir iş arkadaşın olduğunu.
Hani iş mi yapacağız senin kirli çamaşırlarını mı ayıklayacağız kardeş yani?
Peki aşırı paylaşımı nasıl tanımlarız ve bunu kontrol altına almak için neler yapabiliriz?
En etkili yöntem konuşmadan önce bence durup düşünmek.
Yani kendine şunu soracaksın.
Bu bilgiyi neden paylaşıyorum?
Karşımdaki kişi için uygun mu?
Bu tarz sorular bence gerçekten bu noktada çok etkili sorular.
Ve buna ek olarak tabii sosyal medya kullanımını da bilinçli bir şekilde sınırlandırmak lazım.
Ben bunu kendi özel olmayan oversharinglerim için de yapacağım.
Artık hani öyle adlandırdık bir kere yani.
Aşırı paylaşım konusunu da böyle daha somut bir hale getirmek için yine medyada öne çıkan bazı örneklere göz atalım isterim.
Örneğin sosyal medyada fenomenlerin özel hayatlarına dair böyle her detayı paylaşmaları bazen hem kendi hayatlarında hem de izleyicilerinin hayatlarında böyle karmaşaya neden oluyor.
Eminim hepimiz buna denk gelmişizdir.
Bunun yanı sıra gerçek hayatta arkadaş gruplarında veya iş ortamlarında gereksiz detaylarla dolu hikayelerin anlamsız tartışmalara yol açtığını da bence çokça kez gözlemlemişsinizdir.
Bir diğer önemli nokta ise samimiyetle aşırı paylaşım arasındaki ince çizgi, Brown'un dediği gibi, samimi olmak sağlıklı ilişkiler için gereklidir, evet.
Ancak sınırları aşan bir samimiyet, güven problemlerine ve ilişkilerin zarar görmesine yol açabilir.
Sağlıklı samimiyet karşılıklı anlayış ve güvenle beslenirken aşırı paylaşım genellikle karşı tarafa yük olan bir şey bunu unutmayalım.
Özetle aşırı paylaşım gerek yüz yüze ilişkilerde, gerek sosyal medya gibi dijital platformlarda dengeli ve özenli bir tavır gerektiriyor.
Gerçekten de paylaşmak, bağ kurmak ve ilişkilerimizi güçlendirmek için harika bir araç olsa da dikkatli olunmadığında kendimizi gereksiz yere açığa çıkarmamıza ve hatta ilişkilerimize
zarar vermemize sebep olabiliyor.
Özellikle sosyal medyanın görünürlük baskısı altında kendimizi sınırlarımızla tanımlamayı unutmamamız gerekiyor.
Bundan sonra paylaşmak istediğimiz her şeyin bizde nasıl bir iz bırakacağını ve etrafımızdaki insanlarla nasıl bir etkileşime geçeceğini sorgulamak belki de en sağlıklısı.
Çünkü sonuç olarak kendimizi ifade etmekle bir şeyleri fazla ortaya döküp yorulmak arasında Baya büyük bir fark var.
Bu farkı görmek de hem bireysel gelişimimiz hem de ilişkilerimizin sağlığı için çok önemli.
Unutmayın bazen en güçlü anlatım arka planda bıraktığımız ve sadece kendimize sakladığımız detaylarda gizlidir.
Eğer siz de bu hafta kendinizi biraz daha açığa çıkardığınızı düşündüyseniz size bir soru.
Gerçekten bu kadar açık olmak iyi geldi mi?
İşte bu sorunun yanıtı sizi aslında birçok konuda yeni farkındalıklara yönlendirebilir diye düşünüyorum.
Bu bölümü sonuna kadar dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takipte kalmayı unutmayın lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendinize iyi bakın. Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
