
Selamlaaar! Bu bölümde Bronnie Ware’in “Ölmeden Önce En Çok Pişman Olduğumuz 5 Şey” kitabından yola çıkarak hepimizin hayatına dokunacak pişmanlıkları konuştuk.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Geçenlerde sizinle bir kitap paylaşmıştım Instagram'dan.
Böyle sayfaları post-itlerle dolu bir kitaptı.
Biraz merak yaratmıştım.
Ama bu merağa değecek bir kitap gerçekten.
Brony Weir'den Ölmeden Önce En Çok Pişman Olduğumuz 5 Şey.
Ben bunu bir kitap fuarından almıştım.
Kitabı önceden falan da bilmiyordum açıkçası.
Gördüğüm ya da duyduğum bir kitap değildi.
Orada böyle kapakta kocaman yazan ismini görünce acayip dikkatimi çekti.
Yani ölmeden önce en çok hangi beş şeyden pişman oluyormuşuz ki falan diye düşündürdü.
Hatta içerlerde bir yerlerde de hani dur bir bakayım da ölmeden önce bunları yapmamaya dikkat edeyim diye bir düşünce de uyandırdı tabii.
Bütün bu düşüncelerden sonra kitabı aldım ve okumaya başladım hemen.
Ama araya başka kitaplar girdi falan biraz uzun sürdü yolculuğu.
Bronnie Ware yani kitabın yazarı aynı zamanda da ana karakteri.
Avustralya'da bir bankada çalışan sıradan biri fakat bir gün tüm hayatını değiştirecek bir karar alıyor ve sahip olduğu tüm eşyalarını satıyor, işten ayrılıyor, arabasına atlayıp canı nereye isterse oraya
seyahat etmeye başlıyor.
Arabasında yaşayıp gittiği yerlerde ne iş bulursa onu yapıyor ta ki ölüm döşeğindeki hastalara bakıcılık yapmaya başladığı o güne kadar.
Hastalarla bir yakınlık kuran, onlarla bağ oluşturan, onları dinleyen, herkesin isteyeceği türden bir bakıcı düşünün.
O Brony işte. Bu samimiyetlerinden dolayı da tabii onlara ölmeden önce duydukları en büyük pişmanlıkları sorup blogunda yayınlamış ve çok ilgi görüp 3 milyon takipçiye ulaşmış.
Bunun üzerine de taleple birlikte kitap haline getirmiş bu yaşadıklarını.
Hepimizin hayatında zaman zaman keşke dediğimiz anlar olur.
Peki ölüm de şeyinde insanların en çok pişman oldukları şeyler neler?
Yani arkadaşlar hepimiz öleceğiz fakat ölümün varlığını kabul etmek yerine bunu saklamaya çalışıyoruz.
Sanki hepimiz kendimizi göz önünde olmayan şeylerin gerçek olmadığına ikna etmeye çalışır gibiyiz.
Ama bu işe yaramıyor çünkü hepimiz bunun yerine kendimizi görünen hayatımız yoluyla anlamlı kılmaya ve korku dolu eylemlerde bulunmaya devam ediyoruz.
Zamanı gelmeden önce kendi kaçınılmaz sonumuzu dürüstçe kabullenebilseydik önceliklerimizi çok geç kalmadan değiştirebilirdik.
Bu bize sahip olduğumuz enerjiyi gerçekten değerli olan şeylere harcamamız için bir fırsat verirdi.
Zamanımızın kısıtlı olduğunu ve bunun yıllar mı, haftalar mı, yoksa saatler mi süreceğini bilmediğimizi bir kez kabullendiğimizde egomuz ya da başkalarının hakkımızda ne düşündüğü bizi daha az yönlendirirdi.
Bunun yerine bizi yönlendiren şey gerçekten yürekten istediğimiz şeyler olmaya başlardı.
Bronnie Ware'in satırlarında beni en çok etkileyen cümlelerden biri şuydu.
Kaçınılmaz ölümümüzü kabullenmemiz kalan vaktimizde daha büyük amaçlar ve daha derin bir tatmin bulma fırsatı sunar.
Ve işte tam da buradan sonra Brony'nin yıllar boyunca ölüm döşeğindeki insanlardan duyduğu 5 büyük pişmanlık geliyor.
Ben bunları okurken bir yandan çok üzüldüm.
Bir yandan da kendi hayatım için bir dur bir düşün dedim.
Bu pişmanlıklara bir bakacak olursak birinci pişmanlık keşke kendi istediğim gibi yaşama cesaretim olsaydı.
Brony diyor ki müşterilerimin yataklarının yanında otururken benimle paylaşılan tüm pişmanlıklar ve dersler arasında tabii istediği gibi bir hayat yaşamamış olmak en sık duyduğumdu.
Düşünsene hayatını başkalarının beklentileriyle geçirmiş, toplumun ondan beklediği gibi davranmış ama kendi kalbini hiç dinlememiş bir sürü insan.
Bu kısımda Grace'in hikayesi mesela beni çok etkilemişti.
Kendi kuşağının evliliği ne olursa olsun sürdür tavrına uymuş ama bunun için de tüm mutluluğunu feda etmiş ve ölüm döşeğinde neden daha önce insanların ne düşüneceğini umursamayı bırakmadım diye
Üzülüyor ve en sonunda Brony'e şunu söylüyor.
Her zaman kalbinin istediği gibi yaşa.
Başkalarının ne düşünceyi hakkında asla endişelenme.
Bu söz böyle bir kulağımda yankılandı benim.
Çünkü bazen biz de çevremizdekilerin beklentileri uğruna kendi isteklerimizi görmezden gelebiliyoruz.
Grace isteklerinin peşinden gidecek kadar cesur davranabilmiş olsaydı bunun herkes için daha iyi olacağını yeni anlıyordu aslında.
Bir de Anthony'nin hikayesi var bu kısımda.
O da sanırım yetiştirildiğim dünyanın kapalılığının ve başımdan geçen ilişkinin ardından biraz umursamaz davranmaya ihtiyacım vardı.
Bilinç düzeyinde daha sağlıklı bir hayat tercih ettiğime karar vermem pek de uzun sürmedi.
Fakat bilinç altında yıllarca inanç sistemimi yönlendirmelerine izin verdiğim başkalarına ait fikirleri temizlemem konusunda yapmam gereken daha çok şey vardı.
Mutluluğum hala büyük ölçüde dış güçlere bağlıydı diyordu.
Anthony'nin bu sözleri bence hepimize çok tanıdık geliyor.
Çünkü çoğu zaman biz de hayatımızı kendi kararlarımızla değil bize öğretilen kalıplarla yaşıyoruz.
İşte bunu yapmalısın, şöyle davranmalısın, şu mesleği seçmelisin falan gibi.
Ve sonra bir bakıyoruz ki mutluluğumuz hala başkalarının onayına bağlı.
Halbuki gerçek cesaret bu kalıpları fark etmek ve kendimizi özgürleştirebilmekte.
Ve geldik ikinci pişmanlığa.
Keşke bu kadar çok çalışmasaydım.
Burası da beni en çok düşündüren kısımlardan biri oldu.
John'un hikayesini okurken boğazım düğümlendi hatta burada.
John bütün hayatını işine vermiş bir karakter.
Statüyü, başarıyı, parayı sevmişti ama ölüm döşeğinde yanında kimse yoktu.
Ve şöyle diyor. Keşke bu kadar çok çalışmamış olsaydım Brony.
Ne kadar da aptalmışım.
O kadar çok çalıştım ki şimdi yalnız bir adam olarak ölüyorum.
Bizler ululuğumuzu garantileyecek şeylerin daha sonradan geleceğini varsayarak ya da işte Sınırsız zamanımız olduğunu düşünerek gelecek planları yapmaya çok fazla zaman harcıyoruz.
Oysa sahip olduğumuz tek şey bugün.
Ama tabii ki de hepimizin hayatını sürdürürken istediği bir takım şeyler var ve kariyer de onlardan biri.
Bu gerçekliği de düşünerek daha iyi bir hayat istemenin yanlış bir tarafı yok.
Beni yanlış anlama. Sadece daha fazlasının peşinden koşmamız ya da başarılarımız ve sahip olduğumuz şeyler yoluyla tanınma ihtiyacımız, bizi sevdiğimiz insanlarla vakit geçirmek.
Sevdiğimiz şeyleri yapmak ve bir denge kurmak gibi asıl önemli şeyler konusunda engelleyebilir.
Sanırım asıl mesele bu denge.
Öyle değil mi? Diyor John.
Çünkü kendisi de bu isteklerinin peşinden koşarken eşi Margaret'ı çok ihmal etmiş ve buna çok üzülüyor.
Aslında hepimiz gelecek için çalışıyoruz.
Daha rahat bir yaşam için, daha büyük bir ev için, çocuklarımızın geleceği için.
Ama işin acı tarafı bu uğurda en değerli şeyimizi kaybediyoruz.
Zamanı. John'un sözleriyle bir kez daha yüzleşiyoruz burada.
Kendine çok çalıştığın için sonradan pişman olacağın bir hayat kurma.
Ve gelelim üçüncü pişmanlığa.
Keşke duygularımı ifade edecek kadar cesur olsaydım.
Bence bu kısım çok ama çok önemli.
Çünkü çoğumuz hissettiklerimizi içimizde tutuyoruz.
Reddedilme korkusu, yanlış anlaşılma endişesi, gurur.
Ama ölüm döşeğindeki insanların en çok üzüldüğü şeylerden biri kalplerindekini söylememek olmuş.
Josef'in hikayesinde bunu çok net görüyoruz mesela.
Duygularını ifade edememekten dolayı öyle büyük bir acı çekmiş ki Josef.
Bruni'ye anlatırken keşke daha cesur olsaydım diyordu.
Hatta o kadar ki Bruni şöyle diyor.
Josef'in duygularını ifade edememekten dolayı çektiği ızdırabı görmek her zaman kendiminkileri ifade etmeyi deneyecek kadar cesur olmaya karar vermeme sebep oldu.
Mahremiyet duvarları meridi ve Hepimizin neden bu kadar açık ve dürüst olmaktan bu kadar korktuğumuzu merak etmeye başladım.
Elbette bunun sebebi dürüstlüğümüzün bedeli olarak çekebileceğimiz acıdan kaçınma isteği.
Ama yarattığımız o duvarlarda insanların bizim aslında kim olduğumuzu bilmesini engelleyerek acı veriyordum.
Ve bu bana şu soruyu sordurdu.
Biz aslında dürüst olduğumuzda ne kaybediyoruz?
Belki karşı taraf istediğimiz gibi tepki vermeyecek ama en azından içimizde kalmayacak yapmadıklarımız.
Yetişkinlerin yapayalnız ve birbirlerinden çok ayrı olduğu bir toplum yarattık.
Birlikte çalışmak, duygularını ifade etmek ve neşeli olmak izlediğim çocukların doğal haliydi.
Yetişkinler olarak bizim böylesine açık olma yeteneğimizi kaybetmiş olmamız bir yandan beni üzerken bir yandan da umut veren bir şey.
Madem ki bir zamanlar hepimiz farklı düzeylerde de olsa bu çocuklar gibiydik o zaman belki de yeniden böyle olmayı öğrenebilirdik.
Jude da bu kısımda çok böyle etkili mesaj bırakan kişilerden bir tanesi bence.
Duygularımızı ifade etmeyi şimdi öğrenmeliyiz.
Artık çok geç olduğunda değil.
Ve hiçbirimiz ne zaman çok geç olacağını bilmiyoruz.
İnsanlara onları sevdiğini söyle.
Onları takdir ettiğini söyle.
Dürüstlüğünü kabul edemeseler ya da senin umduğundan farklı tepki verseler de fark etmez.
Önemli olan senin bunu söylemiş olmandır diyor.
Yani bu cümle benim içime işledi gerçekten.
Çünkü bazen sevdiklerimiz yanımızda olacakmış gibi davranıyoruz.
Hep hani orada olacaklarmış gibi.
Ama aslında hiçbirimiz ne kadar vaktimiz olduğunu bilmiyoruz.
O yüzden duyguları paylaşmak, sevdiğini söylemek belki de yapabileceğimiz en cesur şey.
Hatta Brony ve Jude'un çok güzel bir diyaloğu da vardı.
Onu da paylaşmadan geçmek istemem.
Brony diyor ki insanlar gururları, ilgisizlikleri ya da reddedilme ve küçük düşme korkuları yüzünden çok fazla şeyi dizginliyor.
Ama Jude bu bazen çok da fazla cesaret gerektiren bir şey ve biz bunu yapmaya her zaman hazır olmayabiliyoruz.
Jude da diyor ki Evet cesaret gerektirir Brony benim de söylemek istediğim şey bu.
Duygularını ifade etmek cesaret gerektirir.
Özellikle de iyi durumda değilsen ve desteğe ihtiyacın varsa ya da sevdiğin birine duygularını hiç dürüstçe açıklamadıysan ve bunun nasıl karşılanacağını bilmiyorsan ama duyguların her neyse
Onları paylaşmak için ne kadar çok alıştırma yaparsan her şey o kadar iyi hale geliyor.
Gurur tam bir vakit kaybı.
Gerçekten bak şu halime bir bak.
Kendi popomu bile silemiyorum.
Ne fark eder ki hepimiz insanız.
Herkesin savunmasız olmaya hakkı vardır.
Bu da sürecin bir parçasıdır.
Ve işte Jude'un bu sözleri bence hepimizin kulağına küpe olmalı.
Çünkü gerçekten de savunmasız olabilmek, duygularını paylaşabilmek bir zayıflık değil.
Aksine büyük bir cesaret göstergesi.
Bunu fark ettiğimizde ilişkilerimiz böyle çok daha derin, çok daha gerçek bir hal alıyor.
Ve şunu da unutmamak lazım.
Birinin sadece sizin istediğiniz şekilde tepki vermemesi kendinizi ifade etme girişiminizden pişman olmanız gerektiği anlamına gelmez.
Ünlü ve çok sevilen Avustralyalı bir besteci ve şarkıcı olan Mick Thomas'ın insanların hep orada olacağına kesin gözüyle bakmamaları gerektiğini hatırlatan bir şarkısı var.
Şarkıdaki adam kendini hayatın karmaşasına o kadar kaptırmış ki.
Kadının saçlarının rengini ve başka şeyleri değiştirdiğini bile fark etmez.
Şarkının ana mesajı ve en vurucu cümlesi şudur.
Adam kadının güzel olduğunu unutmuştu.
Şarkıda sevdiği kadının hep orada olacağını düşünen bir adamdan bahsedilse de bunu hayatımızdaki herkese uyarlayabiliriz.
Kadınlar da sevdikleri adamların iç ya da dış güzelliklerini görmeyerek her zaman orada olacağını düşünebilirler.
Kadınlar da bazen eşlerinin sevgilerini farklı şekillerde örneğin onlar için bir şeyler yaparak gösterebileceklerini Fark etmeyebilirler.
Çocuklar ailelerinin hep yanlarında olacağını düşünürler.
Bazen ebeveynler de çocuklarının hep yanında olacağını düşünürler.
Arkadaşların, kuzenlerin, kardeşlerimiz, iş arkadaşlarımız, büyük anne ve büyük babamız ve içinde bulunduğumuz toplulukların üyelerinin hep orada olacağını düşünürüz.
Ve işte tam da bu şarkının mesajı gibi biz de hayatımızdaki insanların hep orada olacağını zannediyoruz.
Onların sevgisini, varlığını...
desteğini hep hazır bulacağımızı düşünüyoruz.
Ama öyle olmuyor. Bir gün bakıyorsun ya onlar gidiyor ya da hayatın akışı seni onlardan koparıyor.
Ve işte dördüncü pişmanlık tam da buradan geliyor.
Keşke arkadaşlarımla bağlantımı koparmasaydım.
Arkadaşlık dediğimiz şey aslında ruhumuzu besleyen en önemli bağlardan biri.
Ama biz çoğu zaman işte koşturmaca, yoğunluk, işler, aile derken bir gün mutlaka görüşürüz diyerek erteliyoruz.
O gün bazen hiç gelmeyebiliyor arkadaşlar.
Ben mesela bu kısmı okurken çok etkilendim.
Çünkü bütün çevremden uzakta yaşamak zorunda kalan biri olarak bazı arkadaşlarımı senede bir kere, bazen senede iki kere ya da iki senede bir kere falan gördüğüm bile oluyor.
Ve onlarla vakit geçirmeyi gerçekten özlüyorum da.
Yaşanılan şeyleri paylaşma ihtiyacı oluyor insanın.
Bu hani çok doğal bir şey.
Hele ki karşıdaki kişi seni anlayabilen biri ise bu ihtiyaç sıklıkla da nükseden bir hale geliyor.
O yüzden gerçekten gerçek arkadaşlarımızla olan bağlar çok kıymetli bence.
Bruni'nin baktığı kişilerden biri olan Doris diyor ki Her şeyden çok arkadaşlarımı özlüyorum.
Bazıları öldü, bazılarının durumu benimkine benziyor.
Bazılarıyla da bağımı kaybettim.
Keşke onlarla bağlantımı kaybetmeseydim.
Arkadaşlarının her zaman orada olacağını düşünürsün.
Ama hayat devam eder ve bir anda kendini etrafında seni anlayan ve geçmişini bilen kimse kalmamış halde bulursun.
Bu konuşma üzerine de Brony ona yardımcı olmak istiyor.
Ve internetten bir arkadaşını bulup ona Brony aracılığıyla bir mesaj iletiyor.
Bunun ona iyi geleceğini düşünüyor çünkü ki öyle de.
Brony da arkadaşının oğluna iletiyor bu mesajı annesine iletmesi için.
Ve sonra dönüş alıyorlar. Arkadaşı o kadar mutlu olmuş ki.
Bu mutluluk onu da uzun süre mutlu etmeye yetiyor haliyle.
Hatta Brony diyor ki o gülümsemesi var ya o gülümsemesi.
Eve dönüş yolu boyunca benim de yüzümden silinmedi.
Çok basit bir hareket ya.
Bakın hani hiç kompleks bir şey yok.
Üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala büyük etkiler yaratabiliyor.
Birbirimizle kurduğumuz bağlar bu kadar kuvvetli işte arkadaşlar.
Bu arada her pişmanlığın altında çok daha fazla hikaye var kitapta.
Ama ben tabii bazılarına değiniyorum.
Fazlası için kitabı okuyabilirsiniz.
Reklam da değil, tavziyedir yani.
Ve evet bu pişmanlıkta yine baktığı hastalardan birinin ona bu konuda verdiği bir nasihati söyleyip diğer pişmanlığa geçeceğim.
Elizabeth diyor ki... En çok değer verdiğin arkadaşlarınla asla iletişimi kesme Brony.
Hayatın sonunda seni olduğun gibi kabul eden ve seni gerçekten çok iyi tanıyan insanlar her şeyden değerli hale geliyor.
Bunu kendi deneyimlerimden biliyorum.
Hayatın sana engel olmasına izin verme.
Her zaman onları nerede bulacağından haberdar ol ve bu arada onlara ne kadar değer verdiğini her zaman bilmelerini sağla.
İncinebilir olmaktan da korkma.
Onların ne kadar kötü durumda olduğumu bilmelerine izin vermeyerek epey vakit kaybettim.
Elizabeth'in bu sözleri bana şunu düşündürdü.
Hayatın sonunda geriye kalan şey, kariyerimiz, başarılarımız, biriktirdiğimiz eşyalar falan değil.
Bizi gerçekten olduğumuz gibi bilen, bizi kabul eden birkaç dost.
İşte onların değeri paha biçilemez.
O yüzden bu pişmanlık bana böyle çok güçlü bir hatırlatma oldu.
Arkadaşlık bağlarını erteleme, koru, besle.
Çünkü yarın çok geç olabilir.
Bu kitapta bahsi geçen, ölmekte olan hastalar durumuna düşersek bizde bir gün, o zaman bunları demek istemeyiz diye düşünüyorum.
Ve işte geldik beşinci ve son pişmanlığa.
Keşke daha mutlu bir hayat yaşamak için kendime izin verseydim.
Bu kısım bence kitabın en kalbe dokunan noktasıydı.
Çünkü çoğumuz mutluluğu erteliyoruz.
Şunu başarınca mutlu olacağım, şu işi bitirince mutlu olacağım, şu ev alınca, şu tatile gidince, bla bla bla.
Ama o gün bir türlü gelmiyor.
Rosemary'nin hikayesi beni çok etkiledi burada.
Brony'e şöyle diyordu. Keşke daha mutlu bir hayat yaşamak için kendime izin verseydim.
Ne kadar da zavallı bir insanmışım.
Mutlu olmayı hak etmediğimi düşünüyordum.
Ama hak ediyormuşum.
Bu sabah seninle gülerken fark ettim.
Mutlu olmanın suçluluk duyulacak hiçbir tarafı yokmuş.
Hatta hastalığı konusunda da buradan çıkarımla bir bakış açısı yaratmış kendine.
Diyor ki. Yaşadığımız tüm mutluluklar ve acılar bir şekilde vücudumuzda kendini gösterirler.
Daha önce birçok acı verici duyguyu serbest bırakarak kendimi küçük rahatsızlıklardan kurtarmıştım ve iyileşme konusunda bana çok büyük bir hediye verdiğine karar vermiştim.
Hastalığıma da bu bakış açısıyla yaklaşacaktım.
Bu arada ben de bu hastalık durumlarında bu duygu durumları ve onları kontrol etme derecelerimizin çok önemli olduğuna inanan bir taraftayım.
Ah arkadaşlar bir de bu kısımda bir catch var.
Yani beni mahvetti.
Şu cümleleri unutamıyorum.
Yaşam biçimim yüzünden üzgün değilim.
Çünkü yaptığım şeylerin çoğundan çok fazla şey öğrendim.
Fakat bana bir şeyleri değiştirme şansı verilseydi hayatıma mutluluğun girmesine daha çok izin verirdim.
Yani var ya oturdum böyle onun yerine bir koydum kendimi.
Ağzımdan şu cümlelerin o durumdayken döküldüğünü düşündüm.
O kadar üzüldüm ki.
Bu bölümü de biraz bu yüzden yapmak istedim zaten.
Ağzınızdan bu cümlelerin dökülmesine izin vermeyecek bir hayat yaşamaya çalışın.
Çünkü son günlerinizde bunları söylemek çok can acıtıcı olabilir.
Amacını bulmaya çalışmak ve elinden geldiğince dünyaya katkıda bulunmak elbette önemli.
Ama bunu yapmanın yolu mutluluğunu sonuçlara bağlamak olmamalı.
Mutluluğun farkına varmanın ve keyfini çıkartmanın anahtarı karşımıza çıkan şeyler için her gün şükretmek.
Sonuç aldığında, emekli olduğunda, şu ya da bu olduğunda değil arkadaşlar.
Ve Catch de böyle düşünmüş olacak ki ölmeden önce Brony'e diyor ki sonsuza kadar ölen insanlarla olamazsın.
Hayatına biraz neşe girmesine izin ver.
Biz bazen hayatı öyle ciddiye alıyoruz, öyle bir şeylere ulaşma yarışı içine giriyoruz ki gülmeyi, eğlenmeyi, küçük mutlulukları fark etmeyi unutuyoruz.
Halbuki mutlu olmak için çoğu zaman büyük şeylere ihtiyacımız yok.
Küçük bir kahve molası, sevdiğin bir şarkıyı dinlemek, Arkadaşlarınla kahkahalara boğulmak.
İşte o anlar aslında hayatın özü.
Bir de Lenin'in sözleri vardı beni böyle çok derinden etkileyen.
Küçük şeyler için kendini üzme.
Hiçbiri önemli değil.
Önemli olan tek şey sevgi.
Bunu yani sevginin her zaman var olduğunu hatırlarsan iyi bir hayat yaşarsın.
Bu da beni biraz şundan dolayı etkilemiş olabilir bu arada.
Ben sevgiyi çok önemser ve çok da güçlü bulurum.
Hele ki biraz da böyle şefkatle sarılmışsa.
Ve hayatımdaki değer verdiğim insanlara da bunu vermeye çalışırım.
Ama dönüp baktığımda ben bunu hep verdim ama hiç alamadım da demek istemem mesela.
Hep şefkatli bir yerden sevildiğim ilişkilerim olsun isterim.
Ve genelde öyle ilişkilerimde de çok ciddi bağlar kuruyorum.
Yani dönüp baktığımda benim en büyük değerlerimden bir tanesi bu.
Ben de mesela hani ölmeden önce ben hiç şefkatle sevilmedim demek istemem.
Bu bir pişmanlık olmaz tabii yani sonuçta bana bağlı değil ama belki pişmanlığı şu olabilir.
Beni şefkatle sevecek insanları hayatıma alamamam ya da seçememem.
Bu sevginin en saf hali gibi geliyor bana ve bu yüzden bu kadar önemli bir hale de geldi benim için.
O zaman sana sorumu burada sorayım bugün.
Sen ölmeden önce sana sorulsa hangi pişmanlığı duymak istemezsin kendinden?
Bunları bu bölümde biraz düşünüp ona göre aksiyon alalım hayatımızda.
Çünkü dediğim gibi o son dakikalarınızı yaşadığınızı bildiğiniz zamanlarda dönüp bunları söylemek sadece arkada bıraktıklarınızın işine yarayacak.
Bu kitapta anlatılanların bana ve bu podcastta bahsettiklerimin de sana yaradığı gibi.
Bruni'nin yaptığı bu işe bakınca bu işte hem çok fazla üzüntü hem de çok fazla mutluluk var.
Üzüntü onlar giderken vedalaşmanın getirdiği his.
Mutluluksa çektikleri acının sona erdiğini ve sevgilerini paylaştıklarını bilmenin yarattığı o duygu.
Hem acı hem tatlı bir duygu ve mutlaka sonunda yavaşça birkaç gözyaşı akıyor.
Velhasıl bölümü daha da fazla uzatmadan Bruni'nin bütün bu hikayeler sonucunda söylediği şeylerden de biraz bahsedeyim ve bitirelim artık.
Dostlar Bruni diyor ki ölüm deşeğine şahit olduğum kimsenin hayat değerlendirmesinde daha fazla şeye sahip olmaya dair istekleri yoktu.
Birinde bile. Tam tersine ölmek üzere olan insanların düşüncelerini çoğunlukla hayatlarını nasıl yaşadıkları.
neler yaptıkları ve ister aileleri ister toplumun kendisi olsun geride bıraktıklarının hayatında olumlu bir değişiklik yapıp yapmadıkları oluşturuyordu.
İhtiyacınız olduğunu düşündüğünüz şeylerin çoğu sizi tatminsiz bir hayata mahkum eden şeyler olabilir.
Eğer bu kısa zamanınızda mutluluğu ve tatmini tanırsanız kaçınılmaz son geldiğinde pişmanlıklara ihtiyaç duymazsınız.
Hiçbir zaman daha ne kadar burada olacağımızı ya da sevdiğimiz insanların daha ne kadar yanımızda olacağını bilemeyiz.
Bu yüzden ölmeden önce pişmanlıklar yaşayacağınıza, değer verdiğiniz insanların onlar hakkında ne hissettiğinizi bildiklerinden emin olun.
Hayata çok eleştirel bir gözle bakmak ya da başkalarının gözünde nasıl görüneceğiniz konusunda çok endişelenmek gibi düşüncelerin şu anki mutluluğunuzu engellemesine izin verirseniz bunlar hayatınızın sonunda
pişmanlık olarak karşınıza çıkar.
Hayat çok hızlı sona erer.
Hayatın sonuna pişmanlıklar olmadan ulaşmak da mümkündür.
Doğru yaşamak ve buraya yaşamak için geldiğiniz hayatı yüceltmek biraz cesaret ister ama seçim sizindir.
Ve ödüller de sizin olacaktır.
Hayatınızdaki tüm hediyelere ve en önemlisi kendi muhteşem benliğinize değer vererek kalan zamanınızın tadını çıkarın.
Ve unutmayın ki kalbinizin istediği şey de sizin isteklerinizin yerine gelmesidir.
Bu bölümü hazırlarken hep şunu düşündüm.
Biz bazen yaşamı hep yarına erteliyoruz.
Mutluluğu, dostlukları, sevgimizi göstermeyi.
Ama yarın her zaman gelmeyebilir.
O yüzden belki de hayatı biraz daha hafife almak, biraz daha basit görmek ve anı yaşayabilmek gerekiyor.
Çünkü günün sonunda Brony'nin tanık olduğu, onlarca insanda ortak olan tek şey şu.
Hayatın sonunda en büyük pişmanlıklarımız, yapamadıklarımız ya da yapmadıklarımız oluyor.
Benim bu bölümden çıkardığım ders şu oldu.
Kalbinin istediği gibi yaşa, çalış ama hayatı kaçırma, duygularını saklama.
Dostluklarını ihmal etme ve mutlu olmak için kendine izin ver.
Bölümü sonuna kadar dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
