
Selamlaaar! Bu bölüm biraz farklı: bugün mikrofonun diğer tarafındayım. Normalde hep ben soruyorum ama bu kez sorular sizden geldi, cevaplar benden… Hem güldüren hem düşündüren, biraz iç döken ama çokça samimi bir bölüm oldu. Sorular ve cevapları için dinleyin ve yeni bölümleri kaçırmamak için takip edip zili açmayı unutmayın.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar. O zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Bugün sorular bana arkadaşlar.
Hep ben mi soracağım?
Biraz da bana sorulsun bu bölüm dedim.
Normalde zaten sorular soruyorsunuz Instagram DM'den ya da bazen mail atanlar da oluyor.
Teşekkür ederim. Ama bunu böyle bir bölüme de taşımak istedim.
Çünkü aralarında anlamlı, düşündüren, eğlenceli sorular var.
Siz de bilin neden mahrum kalasınız.
Herkes tarafından sorulan aynı şeyler de var.
Belki kendimi de biraz daha tanıtmam lazım diye de düşündüm.
Bu bölümde biraz böyle samimileşelim sizle iyice.
Ortaya saçılsın bazı şeyler.
Yarattığım gizeme bak ama.
Neyse. Birinci soruyla başlayayım.
Bu soru çok geliyor bana. İşte podcastlerin metnini önceden yazıyor musun falan diye.
Tabii ki önceden bir hazırlık yapıyorum.
Çünkü sadece konuyu belirleyip mikrofon başına oturmak özellikle soft bir konu değilse biraz zor.
Bölümler yaklaşık 10-12 dakika falan olduğu için.
Dağılmamak adına bir akış mutlaka belirlemek lazım.
İster tüm metni yazın ister işte böyle sadece akışı belirleyin ama ben yazmak gerekiyor diye düşünüyorum.
Bazı bölümlerde araştırmalardan falan bahsediyorum mesela.
Onları akılda tutmak zaten mümkün değil.
Bir not almayı gerektiriyor bunlar.
Kısaca illaki bir şeyler yazıyorum evet yoksa çok dağılıyorum.
Bunu konuşmayı çok sevenler çok iyi anladı şu anda.
Geldim bir diğer soruya.
Hayatınızda sizi en çok değiştiren başarısızlık neydi ve bu deneyim size ne öğretti denmiş.
Yani çok derin bir soru ya.
Ama şöyle bir düşünüp baktığımda sanırım üniversite sınavı derim.
Travma belki de biraz benim için.
Ben böyle kendimden daha fazlasını beklerdim hep o zamanlar.
O yüzden de o dönem böyle beni acayip yıkmıştı.
Bazen de böyle gereksiz hırslarım oluyor açıkçası.
Ama sonra bir şekilde hayat devam etti yani.
Ben üniversiteye daha önce hiç gitmediğim bambaşka bir şehre gittim.
İlk defa böyle ailemden ayrıldım falan.
O zamanlar çok üzücüydü benim için tabii ama sonrasında aslında ilk bağımsızlığımı kazandığım an olması, kendi başıma yaşamı bana öğretmesi, böyle idarecilik ve ev yönetimi konusunda da bir sürü
şey kazandırmasıyla acayip büyük bir kırılım noktası oldu benim için.
Ne istersen başarabileceğimi gösterdi bana.
O zamanlar çok büyük bir başarısızlık gibi gelmişti çünkü ben İstanbul'da doğdum, İstanbul'da büyüdüm ve hep orada kalmalıymışım.
En iyi üniversiteler oradaymış gibi bir düşünce yerleşikti beynimde.
Ama işte bazen istemediğiniz şeyler ya da işte istemediğiniz başarısızlıklar sizin en büyük değişim noktalarınızdan olup iyi ki dedirtebiliyor.
Evet geldik üçüncü soruya.
Geçenlerde biriyle tanıştım.
Her şey çok güzeldi ama ben bir anda soğudum, korktum.
Hiçbir şey yapmadığı halde kaçtım.
Sanki biri beni gerçekten sevince ben sevemiyorum.
Neden böyleyim? Yani arkadaşlar yalan yok.
Bu soruyu ilk görünce bir güldüm.
Çünkü bu durumu son zamanlarda o kadar çok kişiden duyuyorum ki.
Yani birinin sana iyi davranması bazen korkutucu bir şeymiş gibi geliyor.
Çünkü eğer birisi sana kötü davranırsa sen zaten ne yapacağını biliyorsun.
Kendini korumaya alırsın, belki uzaklaşırsın.
Ama birisi seni gerçekten böyle güzelce severse orada bir panik başlıyor.
Çünkü senin içindeki o küçük çocuk sevgiyi, o sevgiyi belki de hak ettiğine inanmıyor olabiliyor.
Belki zamanında böyle seni seven biri olmadı ya da sevilmek hep bir koşulla geldi sana.
İşte uslu olursan, başarılı olursan, güzel olursan falan gibi.
Hani hep bir etiket yapıştırıldı o sevgiye.
Sonra biri çıkıp böyle koşulsuzca sana iyi davranınca içinden bir ses tabii ister istemez diyor ki ya bu gerçek olamaz herhalde ya mutlaka bir şey çıkacak falan.
Ve bu ses seni bir noktada da korumaya alıyor.
Ama işin tuhafı seni korurken aslında seni biraz da yalnız bırakıyor.
Yani bence neden böyleyim sorusunun cevabı biraz da sanki hani kendi kendime alıştım ben gibi bir yerden olmalı.
Ve biriyle birlikte olmak bu alışkanlıktan vazgeçmek gibi geliyor bazen.
Zor bir şey bu. Ama mümkün.
Yani kendine kızmana gerek yok.
Kaçmak kötü bir şey değil.
Bazen sadece böyle çok uzun süre yalnız kalan birinin sevgiye verdiği bir refleks gibi de düşünebilirsin.
Gelelim dördüncü soruya.
İnsanlar beni hep neşeli biri olarak tanıyor ama içimde hiç kimsenin bilmediği bir yorgunluk var.
Bazen rol yapıyormuşum gibi hissediyorum.
Gerek var mı buna? Yani ah şu neşeli insan sendromu demek istiyorum.
Arkadaşlar böyle bana da sürekli işte Melisa zaten pozitiftir, zaten halleder falan derlerdi.
Hala da öyle ama o zamanlar özellikle uzun süre bir gün bile surat asarsam herkesin böyle hayal kırıklığına falan uğrayacağını düşünürdüm.
Neşeli insanlar böyle genellikle başkalarını güldürmeyi görev edinmiş kişilerdir.
Çünkü başkaları gülerse sanki onlar da biraz olsun rahatlayacak falan sanırlar.
Ama içten içe bu çok yorucu bir şey bence.
Her zaman güçlü, neşeli ne bileyim ya da yapıcı falan olamazsın.
İnsanız sonuçta. O yüzden bazen rol yapıyormuş gibi hissetmem bence çok normal.
Çünkü bir tarafın gerçekten gülerken diğer tarafın sadece gülmen gerektiği için gülüyorum gibi bir yerden yaklaşıyor olabilir.
Ve evet bu tabii ki içsel bir yorgunluk yaratır.
Peki gerek var mı buna?
Yani aslında yok. Ama alışkanlık olmuş bir yerde de.
İnsanlara neşe verirken kendi karanlığını bastırmak zamanla aslında seni senden uzaklaştıran bir şey.
Bu yüzden ara sıra durup işte bugün ben gerçekten ne hissediyorum diye kendimize sormak da gerekiyor.
Bunu hep diğer bölümlerde de diyorum.
Neşeli olmak güzel ama her zaman zorunda da değilsin.
Ve inandığın kadar da rol yapmana gerek yok buna.
Çünkü seni gerçekten seven insanlar...
Sessiz halini de sever, üzgün halini de sever.
Hiç merak etme. Geldik beşe.
Beşinci soru yani. Kimseye anlatamadığım şeyler var.
Birini anlatsam rahatlayacağımı biliyorum ama aynı zamanda içimi döküp pişman olmaktan korkuyorum.
İnsanlar kendini nasıl açıyor ya?
Of arkadaşlar. Bu soru var ya.
Yani açılmak ne kolay kelime ya.
Ama ne kadar zor da bir eylem.
Hep şunu diyoruz ya hani böyle anlatınca rahatlayacaksın.
Ama ya karşıdaki anlamazsa, ya hafife alırsa, ya bizi eksik görürse.
İşte bu ihtimaller yüzünden biraz da susmayı seçiyoruz bence.
Ama şunu fark ettim ben zamanla.
Açılmak sadece konuşmak değil.
Biriyle böyle güvenli bir alan kurabilmek.
Sessizlikten utanmadığın, ben böyleyim diyebildiğin bir alan.
İnsanlar nasıl açılıyor biliyor musun?
Önce kendine evet ben bu yükü taşıyorum diyorlar ve artık ondan kurtulmak istiyorlar.
Sonra zamanla böyle minik minik.
Kendini göstermeye başlıyorsun.
Ama herkes her şeyini bilmek zorunda da değil tabii bir noktada.
Açılmak bir zorunluluk gibi de düşünme.
Bunu bir hediye gibi düşün belki de.
Hani karşındakinin de bir noktada bunu hak etmesi lazım.
Ve bu hediye de doğru kişiye verildiğinde seni çok fazla hafifleten bir şey.
Geldik altıncı soruya.
İyi bir hayatım var, işim var, çevrem var.
Ama bazen gece olduğunda içimde tuhaf bir boşluk beliriyor.
Sanki eksik bir şey var ama ne?
Valla öncelikle iyi bir hayatın, işin ve çevren olduğu için çok mutluyum adına.
Ama hani böyle daha ne istiyorsun ya falan gibi bir taraftan da bakmıyorum tabii ki.
Şeye inanmıyorum ben hani.
Çok güzel bir ilişkin var daha ne istiyorsun?
Ya da işte çok iyi para kazanıyorsun daha ne istiyorsun falan.
Bunlar tabii ki insanın yaşam kalitesini, enerjisini arttıran şeyler ama sadece bunlardan da ibaret değil hayat.
Herkesin farklı istekleri, beklentileri var.
Ve bu istekler, beklentiler en çok da gece damlayıveriyor aklımıza ne hikmetse.
Gece böyle iç sesimiz açılıyor maşallah bir güzel.
Kalabalık gidince kendini belli ediyor.
Belki de hani onlar bir boşluktan kaynaklanan şeyler de.
Hayatımızda her şey böyle tam gibi görünüyor ama ruhumuz hala böyle eksik bir parça arıyor.
Belki o parça işte çocukken kurduğun bir hayal olabilir.
Hiç söylemediğin bir cümle, ertelediğin bir iş.
Ya da sırf kendin için yaptığın küçük bir şey olabilir.
Ama bence o eksik dediğimiz şey çoğu zaman başkaları görsün diye yaşadığımız bir hayatın içinde böyle kendimizi kaybetmiş olmamız.
Nasıl bir cümle kurdum ben şu an ya.
Çok iyi bir cümle oldu. Ne olduğunu hemen bilmek zorunda değilsin bu arada.
Sadece o boşluğu reddetmemek de lazım bence.
Çünkü belki de o boşluk dediğimiz şey böyle içinde yeni bir şeyin büyümesi için açılmış bir yerde olabilir.
Ben niye bu kadar edebiyi konuşuyorum şu an?
Vallahi böyle gece gece şu an gece kaydediyorum bunu.
Benim de bir edebi modum açıldı galiba.
Neyse geldik yedinci soruya.
Eskiden çok sosyal biriydim.
Ama artık biriyle buluşmak bile zor geliyor.
İnsanlardan uzaklaştım ama yalnızlıktan da şikayetçiyim.
Bu bir geçiş süreci mi yoksa ben mi değişiyorum?
Yani bu ikilem o kadar tanıdık ki.
Sosyal olmak eskiden seni besliyordu belki.
Şimdi ise tüketiyor çok normal.
Bu değişimin illa kötü bir anlam olduğunu da düşünmüyorum ben bu arada.
Hani belki de artık daha sessiz, daha derin ilişkiler de arıyor olabilirsin.
Her buluşma, her sohbet seni doyurmuyor olabilir.
Bazen insanlar kalabalık geliyor, bazen sessizlik daha huzurlu geliyor da olabilir.
Yalnızlıktan şikayet ediyorsun çünkü insan yine de paylaşmak istiyor ya.
Doğamızda var bu. Ama eskisi gibi böyle herkesle değil bir noktada da.
Seçerek, bilerek. Bence bu bir geçiş süreci evet.
Hem değişiyorsun hem arıyorsun bazı şeyleri.
Ve bu da çok insanca.
Her şey gibi bu halin de geçici tabii ki.
Sadece biraz böyle yalnızken kendinle barışmaya çalış derim.
Çünkü kendinle iyi olunca başkalarıyla yeniden buluşmak da kolaylaşıyor bir noktada.
Geldik 8. soruya.
Birine sesli mesaj attıktan sonra kendim dinleyip utanıyorum.
Neden kendi sesime bu kadar katlanamıyorum?
Sen bölümleri yayınlayınca kendi sesini dinleyebiliyor musun mesela?
Ya buna o kadar güldüm ki.
İlk bölümlerimi dinlerken valla açıkçası kulaklarımı kapatıp bu ben miyim ya diye kriz geçiriyordum.
Ama bence bu sesimizle ilgili de değil bir noktada.
Hani kendi varlığını dışarıdan duyunca kendinle yüzleşiyorsun ya.
Bence biraz da onunla ilgili.
Hani ben böyle mi konuşuyorum ya ya da ne kadar yavaş anlatıyorum, bu kelimeyi ne kadar çok tekrar etmişim falan diye.
Ama sonra anlıyorsun ki aslında kimse senin sesini senin kadar dikkatli dinlemiyor.
Kendi sesini duymaya alışmak böyle biraz da kendi varlığını kabul etmeye başlamak gibi yani.
Zamanla oluyor. İlk başta böyle cringe, sonra nötr, sonra bir kabullenme hali.
Hala sesimi dinlerken gülümsüyorum bazen.
Çünkü o sesin arkasında böyle tüm heyecanım, tedirginliğim, bir noktada da samimiyetim var.
Kendi sesine alışmak biraz da böyle kendini sevmeye başlamakla ilgili bir şey.
Çok dramatik oldu ama inan bayağı alakası var.
Geldik 9. soruya.
Sırf en son ben yazmayayım diye mesajı 1 saat geç atıyorum.
Bu pasif agresiflik mi, strateji mi yoksa ben mi malım?
Yani arkadaşlar böyle sorular geleceğini pek tahmin etmemiştim açıkçası.
Ama şunu söyleyeyim. Hayır şekerim mal değilsin.
Sadece hepimiz gibi küçük hesapların kurbanı olmuşsun.
Bu aslında böyle bir denge arayışı gibi de daha az isteyen, daha az bağlı olan kişi olmaya çalışıyoruz ya hani.
O işte tam olarak. Hani kim önce mesaj atarsa kaybeder gibi saçma ama çok yaygın bir oyunun içindeyiz.
Ama asıl mesele şu. Neden iletişim güç savaşına dönüşüyor?
Bence dürüst olmak daha cesurca geliyor bana hep.
İşte yazmak istedim yazdım.
Bu kadar abi ya. En azından ben bundan etkileniyorum.
Ama biz o duyguyu çok fazla böyle paketleyip pazarlamaya da çalışıyoruz.
Strateji oyununa çeviriyoruz dediğin gibi.
Ama inan niyetin iletişim kurmaksa en son yazmış olmak falan böyle çok da umursanacak şeyler değil.
Geldik 10. soruya.
Kendime kahve yaparken sanki biri benim hayatımı izliyor hissine kapılıyorum.
Reality show sendromu mu bu?
Ya efsanesiniz gerçekten.
Yani benim de bazen yemek yaparken falan böyle iç sesim diyor ki şimdi bu görüntü böyle bir müzikle birleşse, bir video oluşsa ne güzel olurdu falan.
Sosyal medyanın bizi sürekli böyle göz önünde yaşama alıştırmasıyla da ilgili bu.
Hayatlarımız bir performansa dönmüş durumda.
Orası kesin. Ama şöyle de düşünüyorum bir noktada.
Belki de bu hani izleniyorluk hissi dediğimiz şey aslında hayatının daha da böyle farkında yaşamana da yardımcı olan bir etken olabilir.
Yani ben en azından öyle düşünüyorum.
Normalde fark etmeyeceğim bir anı böyle düşündüğümde fark ediyorum çünkü.
Bu da tatlı bir şey gibi geliyor.
Geldik 11. soruya.
Bazen sabah kalkıyorum ve hiçbir mesajım yok diye gururum kırılıyor.
Sonra da oh be ya kimse bir şey istememiş falan deyip rahatlıyorum.
Kararsız mıyım, manyak mıyım?
Yani biraz daha böyle sorular gelirse kendimi psikolog gibi falan hissedeceğim.
Ama çok tatlı sorular da bu arada.
Dediğim gibi beklentimi çok üzerinde bir performans sergilediniz.
Bu soruya şunu söylemek istiyorum.
Öncelikle kararsız falan değilsin.
İnsansın yani bayağı normal bildiğin dümdüz insansın.
Hem sevilmek istiyoruz hem rahat bırakılmak istiyoruz.
Hem mesaj gelsin istiyoruz hem de hemen cevap vermek zorunda kalmak istemiyoruz.
Böyle bir denge ihtiyacımız var gibi.
İşte görülmek ama tüketilmemek.
Hepimizin böyle içinde hem dikkat çekmek isteyen bir çocuk var.
Hem de kimse bana dokunmasın diyen bir yetişkin var.
Bu hisleri yaşarken kendine gül geç derim.
Çünkü bu bile aslında seni sen yapan güzel bir çelişki diye düşünüyorum.
Tabii toksikleşmediği sürece bu kısmı atlamayalım.
Geldik 12. ve son soruya.
Çok da uzatmayayım. Beğenirseniz devamını yaparız.
Dinlenmek istiyorum ama dinlenirken de verimli olmak istiyorum.
Ne bu performans korkusu ya demiş bir dostum.
Yani bu konuda beni senden daha iyi anlayan biri olur mu bilemem.
Bence bu acayip FOMO'dan geliyor.
Hani diyoruz ya Fear of Missing Out.
Yani bir şeyleri kaçırma korkusu.
Bu da en çok zamanı kaçırdıkça tetikleniyor diye düşünüyorum.
Ben bazen diyorum ki işte bu hafta sonu dinlenmeye ayıracağım vaktimi, kendimi okeyliyorum falan.
Sonra dinlenirken suçluluk duyuyorum.
Yani kardeşim dinlenmek de senin hakkın değil mi?
İlla beyinde bir düşünce işte zaman geçiyor ve bu zamanı geri getiremeyeceksin falan.
Geri getiremeyeceğin şeyi bomboş değerlendirdin diye böyle başımın etini yiyor.
Sanki hayatta geri getiremeyeceğimiz ama bomboş değerlendirdiğimiz başka şeyler yokmuş gibi.
Çok biliyorsun beynim.
Lütfen sus artık yani.
Neyse. Yani içimize öyle bir performans virüsü yerleşmiş ki arkadaşlar.
Keyif aldığın aktivitenin bile bir amacı olması gerekiyor.
O yüzden bu cümlede çok haklı bir isyan var bence.
Hani ne bu performans korkusu ya falan demiş ya.
Ve cevabı çok net olmayabilir ama şunu söyleyebilirim.
Dinlenmek üretmemek değildir.
Hatta bence en verimli insanlar iyi dinlenenler diye düşünüyorum.
Çünkü benim de dinlenince performansım artıyor.
Bunu gözlemleyebiliyorum çok rahat şekilde.
Hayat böyle sadece bir checklist değil.
Bazen yapılmayanlar da bizi biz yapıyor.
O yüzden kendimizi bu kadar da yargılamamak lazım ya.
Boş bir günün varsa hakkındır be kardeşim.
O gün de senin günün.
Yani değerlendir boş geçsin.
Bir günün de boş geçsin ya.
Evet dostlar. Bugün böyle sizden gelen sorularla bir bölüm yapmak istedim.
Soruları hep ben soruyordum.
Bugün de siz bana sorun dedim.
Ben sevdim bu bölümü ve konsepti ya.
Çok tatlı sorular da geldi.
Biraz güldük, biraz düşündük, biraz da işte bende de var bu falan dedik belki.
Belki de hiç yüksek sesle söyleyemediğimiz şeyleri burada duyunca bir rahatladık.
O yüzden bu bölüm aslında hepimizin bölümüydü gibi geldi bana.
Çünkü sorular benden çok size ait.
Cevaplar da öyle. Ben sadece arada bir ses oldum diyebiliriz.
Şunu da söylemeden geçmeyeyim.
Herkesin sorusu çok kıymetliydi.
Okurken gerçekten düşündüm, güldüm, bazen içim burkuldu.
Ama en çok da size teşekkür ettim tabii.
Bu arada çok özel sorular da gelmişti.
Belki onlar için böyle bir dedikodulu bir bölüm falan yapabiliriz.
Araya böyle bir katabiliriz.
Öyle bir yüzüm de var yani.
Bu bölümü sonuna kadar dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Devamını isterseniz mutlaka söyleyiniz.
Yaparız çünkü. Bana da böyle bir masa kurup hani sanki beraber oturmuşuz gibi hissettirdi.
İyi geldi. Yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takipte kalmayı ve zili açmayı unutma.
İletişim bilgilerimi de her bölümün açıklamasına bırakıyorum.
Oralardan da ulaşabilirsiniz bana.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
