
Selamlaaar! Bu bölümde Nietzsche’nin Lou Salomé’yle olan yazışmalarından yola çıkarak aşkı, beklentileri, idealize ettiğimiz insanları ve bir ilişkinin iki taraf için neden bambaşka anlamlara gelebileceğini konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar! O zaman sana bir soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Geçtiğimiz hafta tatildeydim arkadaşlar.
Çeşmedeydim. Yani tahmin edebileceğiniz üzere ilk gözüme çarpan şey fiyatlar.
Yani o fiyatlar ne olmuş öyle?
Tamam tatil güzel falan da kendi ülkemde de bu kadar fahiş fiyatlara hizmet almayayım ya.
Hani artık olan oldu da Allah'tan tatil çok güzel geçti.
Neyse buradan çıkacağım. Bu konudan çıkacağım artık.
Sinirim bozuluyor. Tatilde günübirlik hayatlar kitabına başladım ben yalomun.
Nietzsche ağladı kitabından da biliyoruzdur zaten kendisini.
Kitap vesile oldu aslında bu bölüme de aklıma Nietzsche'yi düşürerek.
Dedim ki neden hiç konuşmadık bu konuyu?
Çünkü kendisinin zamanında böyle benim aşırı ilgimi çeken yazışmaları var.
Bunları burada konuşmayı çok isterim açıkçası.
Hepimizin kendinden bir şeyler bulabileceği şeyler çünkü.
Şimdi Nietzsche deyince insanın aklına direkt böyle çok büyük laflar geliyor ya.
Tanrı öldü, üst insan, güç istenci, insanın kendi değerlerini yaratması, kendi yolunu çizmesi falan.
Böyle sanki adam bütün insan duygularını çözmüş de hayatın şifresini kırmış.
Böyle sonra bir dağın tepesine çıkıp aşağıda saçmalayan bizi izliyormuş gibi bir nice imajımız var.
Ama sonra mektuplarını okuyorsunuz ve diyorsunuz ki aa ya sen de bizmişsin be kardeş.
Cidden bak öyleli.
Çünkü iş insan ilişkilerine geldiğinde filozof olmak da insanı çok kurtarmıyor arkadaşlar.
Hayatla ilgili dünyanın en akıllıca şeylerini söyleyebiliyorsun.
İnsan doğası hakkında kitaplar yazabiliyorsun.
Bağımsızlığı savunabiliyorsun.
Başkalarının değerlerinden kurtulun diyebiliyorsun.
Sonra birinden hoşlanıyorsun.
Bütün sistem bir anda Windows 95.
Yani aslında bunu hepimiz yaşıyoruz.
Arkadaşınız size geliyor böyle bir flörtünü anlatıyor falan.
Adam mesajına iki gündür cevap vermemiş ama işte story atmış bilmem ne olmuş falan.
Ama siz orada dünyanın en net insanısınız tamam mı?
Ya seni istemiyor işte.
Uğraşma. İsteyen belli eder.
Bunu kendine yapma. Diğerini bil falan.
Bak mükemmel laflar.
İlişki konusunda Profesör Doktor Melisa.
Sonra sizin hoşlandığınız insan 3 saat cevap vermiyor.
Hemen şöyle bir mod. Ya zaten bugün yoğun olacağını söylemişti ya olabilir ya falan.
İşte Nietzsche'nin Lou Salon'la olan yazışmalarını okurken bende sürekli böyle bir his oluştu.
Çünkü Nietzsche'nin o sırada yaşadığı şeyi bugün artık geçmişten bildiğimiz için çok daha böyle rahat yorumlayabiliyoruz.
Ama o bilmiyor çünkü o sadece o anın içinde.
Ve bence mektupların güzel tarafı da bu.
Bir insanın yıllar sonra o dönemde şöyle düşünüyordum diye anlattığı temizlenmiş bir hikayeyi okumuyorsunuz.
Olay yaşanırken ne düşündüğünü okuyorsunuz.
Bugün olsa WhatsApp mesajları yani.
Ki düşünsene 150 yıl sonra bizim WhatsApp mesajlarımızı falan inceliyorlar.
Melisa burada aynen ya ifadesini 3A ile kullanarak karşı tarafı olan duygusal yakınlığını korumaya çalışmıştır falan.
Allah korusun ya var ya rezil oluruz yani ben yok olmak isterdim.
Ama Nietzsche öldüğü için bu konuda itiraz edemiyor maalesef ve biz bugün mektuplarını konuşacağız yani.
Şimdi biraz başa dönelim istiyorum.
Yıl 1882.
Nietzsche 37 yaşında, Lou Salom ise 21 yaşında.
Bu arada bu isimleri yani işte Lou Salom falan mesela Lou Salomi falan diyorlar ama yani ben tamamen kendi doğruluk perspektifime göre okuyacağım.
Yanlışsa da yanlıştır arkadaşlar.
Burada önemli olan çok da isim değil, telaffuz değil.
Siz olaylara takılın olur mu?
Ve işte Nietzsche'nin hayatında da böyle aşırı stabil, her şeyin yolunda olduğu bir dönemden de bahsetmiyoruz.
Sağlık sorunları var, akademik hayatından büyük ölçüde uzaklaşmış, sürekli farklı şehirlerde yaşıyor.
Bir dönem hayatındaki en önemli insanlardan biri olan Richard Wagner'la böyle ilişkisi kopmuş.
Yalnızlık zaten hayatının çok büyük bir parçası.
Ve bu yalnızlık meselesini özellikle aklınızda tutun bakın.
Çünkü birkaç ay sonra Lou'ya yazdığı bir mektupta Nietzsche aslında bunun kendisini ne kadar etkilediğini de söylüyor.
Ama önce bir Lu ile tanışıyor tabii Roma'da.
Lu açıkçası dönemin standartlarına göre bayağı sıra dışı biri.
Çünkü genç bir kadın olarak kendisine sunulan o işte vardır ya evlen, bir aile kur, bir erkeğin hayatına dahil ol gibi standart hayat planlarıyla pek ilgilenmiyor.
Okumak istiyor, yazmak istiyor, felsefeyle ilgileniyor, dinle ilgileniyor.
Kendi hayatını kurmak istiyor.
Ve bir adamla evlenmeyi hayatının doğal finali olarak da görmüyor.
Şimdi burada bir daha hatırlatıyorum.
Yıl 1882.
Bakın bugün 2026'da bile hala ben evlenmek istemiyorum dediğinizde bile böyle bir aile grubunda bir karmaşa olabiliyor yani.
Şimdi öyle diyorsun işte fikrin değişir falan.
Ya ne zaman fikrim değişecek tam olarak?
Ne biliyorsun? Hani ki ben bu arada bunu kendim için de demiyorum.
Ben evlenmeye karşı bir insan değilim.
Tabii ki de hayatımıza bizi anlayan, uyumlanabileceğimiz biri çıkarsa günün sonunda böyle bir birleşimi mantıklı da buluyorum.
Ama hani bunun kabul görmediği bir dünyada hala var ya evlenmemenin kabul görmediği bir dünya.
Kadın bunu 1882'de söylüyor.
Dolayısıyla Nietzsche'nin de Lu'dan etkilenmesi çok şaşırtıcı değil.
İnsan böyle biraz aykırı olana da bir ekstra çekilir ya.
Ama bence burada meseleyi sadece işte Nietzsche Lu'ya aşık oldu falan diye anlatmak hikayenin en güzel kısmını da öldürüyor.
Çünkü Nietzsche'nin Lu'da gördüğü şey yalnızca böyle romantik olarak hoşlandığı bir kadın değil gibi.
Bir zihin görüyor, kendisini anlayabilecek birini görüyor, birlikte düşünebileceği birini görüyor.
Belki bir öğrenci, belki bir yol arkadaşı, belki hayatında uzun zamandır eksikliğini hissettiği.
O vardır ya hani beni anlayan insan.
Ya bence burası çok önemli.
Çünkü bazen birine aşık olmakla o insanın bizi anlayabileceği ihtimaline aşık olmak birbirine inanılmaz karışan iki şey.
Bir düşünün biriyle tanışıyorsunuz.
Normalde birine 10 dakika anlatacağınız şeyi böyle bir cümlede anlıyor.
Bir şaka yapıyorsunuz böyle açıklamanıza gerek kalmıyor.
Ya da bir konu açıyorsunuz. Allah'ım ben de tam bunu düşünüyordum falan diyor.
Yani beyniniz ne der hemen arkadaşlar?
İşte bu. Bu benim ruh eşim.
Sakin oldu ya. Belki sadece aynı şeylere sinir oluyorsunuz.
Belki sadece o an aynı şeyi düşündünüz.
Ama özellikle uzun zamandır anlaşılmadığınızı düşünüyorsanız birinin sizi anlaması o insana karşı hissettiğiniz şeyi inanılmaz büyütebiliyor.
Ve Nietzsche'nin mektuplarında bunu da çok net görüyorsunuz.
Lou'yla tanıştıktan birkaç hafta sonra Mayıs 1882 gibi Nietzsche ona bir mektup yazıyor.
Mektubun tamamını burada okumayacağım tabii ama söylediği çok küçük bir şey var ve bana aşırı tatlı geldi.
Yalnızken Lou'nun adını sık sık yüksek sesle söylediğini yazıyor.
Nietzsche, Frederick, bakın.
Canım benim siz daha yeni tanıştınız bir dur bakayım.
Ama gerçekten tanık değil mi ya?
Yani birinden yeni hoşlanmaya başladınız o dönem.
Daha ortada hiçbir şey yok.
Hani böyle ilişki yok tanım bile yok.
Ama insan kafasının içinde onu yaşamaya başlamış.
Bir şarkı duyuyorsun böyle aklına geliyor.
Bir şey okuyorsun bunu ona atayım diyorsun.
Biri bir şey anlatıyor bu da aynısını söylemişti falan oluyorsun.
Kendisi yok ama böyle zihninde sürekli onunla konuşuyorsun.
Nietzsche'nin Mayıs 1882'deki mektubu da bana biraz o dönemi hatırlatıyor.
Mektubun yaklaşık 23 Mayıs tarihli olduğu ve Lu'ya gönderilmiş özgün mektuplar arasında bulunduğu da arşiv kataloglarında kayıtlı.
Ve daha birkaç hafta geçiyor.
7 Haziran oluyor. Nietzsche Lu'ya yine yazıyor.
Ama burada bakın seviye biraz yükselmiş.
Nietzsche uzun zamandır artık mümkün olduğuna inanmadığı bir şeyin Lou sayesinde yeniden ihtimal haline geldiğini anlatıyor.
Hayatındaki büyük sevinçleri ve acıları paylaşabileceği bir arkadaş bulmayın.
Ve bunu geleceği açısından bir çeşit altın ihtimal gibi görüyor.
Orada belirtmiş altın ihtimal gibi gördüğünü.
Bakın burası çok hızlı gelişti tamam mı?
Mayıs'ta adını söylüyorsun.
Haziren geleceğinin altın ihtimali falan oluyor.
Ya biraz fren yap kardeşim bu nedir ya?
Ama ne oluyor burada? Nietzsche sadece bu insandan hoşlanıyorum demiyor artık.
Bu insan benim geleceğimde önemli bir yerde olabilir diyor.
Ve işte benim ilişkilerle ilgili çok düşündüğüm bir şey de burada başlıyor arkadaşlar.
Bazen bir insana değil de o insanla yaşayabileceğimiz ihtimallere bağlanıyoruz ya.
Karşımızdaki insan daha hiçbir şey yapmamış.
Hani biz fragmanı kafada izledik ama yani o filmi çektik.
Devam filminin vizyon tarihini bile belirledik.
Biriyle böyle iki kere çok güzel konuşuyorsunuz.
Biz beraber çok iyi seyahat ederiz falan.
Ya nereden biliyorsun ya?
Nereden biliyorsun? Daha bir yerden başka bir yere gitmediniz bile.
Ama işte gel gör ki insan zihni boşluk bırakmayı sevmiyor.
Eksik yerleri kendi hemen tamamlayıveriyor.
Ve özellikle karşımızdaki insandan çok etkilendiysek o boşlukları da olabilecek en güzel şekilde dolduruyoruz.
Sonra ileride o insanın bizim kafamızda yazdığımız karaktere uygun davranmadığı dönemi gördüğümüzde çok değişti ya falan diyoruz.
Yani belki değişmedi.
Belki karakterin yarısını sen sadece kafanda yazdın.
Bu arada hikayede bir üçüncü kişi de var.
Paul Ri. Yani Paul Ri de bir filozof arkadaşlar.
Nietzsche'nin arkadaşı.
Ve Lu'yla da oldukça yakın.
Şimdi normal şartlarda buradan hani iki adam aynı kadına aşık oldu falan diye klasik bir aşk üçgeni çıkar değil mi?
Yani öyle düşünürüz. Ama bunlar normal davranmıyor arkadaşlar.
Bunlar filozof ya. Bunların ilişki problemi bile kavramsal.
Bu üçlü birlikte yaşayabilecekleri, okuyup yazabilecekleri, fikir üretebilecekleri bir hayat planlıyor.
Böyle klasik bir aile düzeninin ilişkinin dışında hani entelektüel bir birliktelik gibi.
Bir nevi hani böyle biz toplumun kalıplarına bağlı kalmadan 3 kişi beraber yaşayacağız, çalışacağız, üreteceğiz gibi bir yerden.
Şimdi bakın şu an 2026'da bile bunu aileye açıklamak bir sunum ister yani.
Bir de 1882'de düşünün.
Nietzsche de bu plana bayağı heyecanlı.
Haziran ayında Lu'ya yazdığı mektuplardan birinde planlarını böyle çok fazla insana söylememeleri gerektiğini söylüyor.
Hayatının gizli kalmasını sevdiğini ve kendisiyle Lu'nun Avrupa'nın dedikodusu haline gelmesini istemediğini anlatıyor.
Canım benim. Sana bir haber vereyim mi?
Çok üzgünüm. Yıllar sonra burada podcastta sizi konuşuyorum.
Başaramadık yani. Aynı mektupta beraber yaşama planlarına çok büyük umut bağladığını da açıkça söylüyor.
Ve burada bir cümle var. Nietzsche, Lu'ya Pindar'dan gelen bir düşünceyi hatırlatıyor.
Bu cümleyi şimdilik burada bırakacağım arkadaşlar.
Çünkü bölümün sonunda buraya dönmek istiyorum.
Ve bence o zaman çok daha başka bir yerden duyulacak.
Nietzsche ve Lu'nun ilişkisinde aslında çok enteresan bir belirsizlik var.
Nietzsche, Lu'yla evlenmek istiyor.
Lu ise başından beri evlilik fikrinde mesafeli.
Nietzsche'nin Lu'ya evlilik teklifi ettiği dönemin biyografik kaynaklarında ve Nietzsche araştırmalarında yer alıyor.
İlişkinin aynı zamanda büyük ölçüde entelektüel bir karakter taşıdığı özelliğine de baya bir vurgulama yapılmış.
Ama gel gel ki şöyle bir dönüp baktığımızda Nietzsche Lu'yu tek bir yere de koyamıyor gibi.
Yani romantik bir partner mi, öğrenci mi, arkadaş mı?
Entelektüel yol arkadaşı mı?
Birlikte hayat kuracağı kişi mi?
Hepsinden biraz gibi sanki.
Ve bence burada ilişkilerin çok karıştığı bir yere geliyoruz.
Bazen karşımızdaki insanın böyle hayatımızdaki rolü bizim için çok büyük ve çok katmanlı oluyor.
Ama onun gözünde biz tek bir yerde oluyoruz.
Siz diyorsunuz ki bu insan benim en yakın arkadaşım, partnerim, sırdaşım, her şeyim.
Karşı taraf diyor ki çok iyi biri ya.
Sağ ol abi Allah korusun ama yani bunlar gerçekten oluyor.
Bir ilişkinin iki taraf için aynı anlamı taşımaması.
Bence insan ilişkilerinin en ağır gerçeklerinden biri.
Çünkü çok matematiksel düşünüyoruz.
Ben sana 8 değer verdim, sen bana kaç verdin?
5. Tamam, kalan 3 nerede?
Yok böyle bir sistem abi, keşke olsa hani.
Excel açar, ay sonu futaba kat yapardık.
Şimdi yavaş yavaş haziran sonuna geliyoruz artık.
Bence bütün bu yazışmalar içinde en sevdiğim Nietzsche cümlelerinden biri burada.
Çünkü 27-28 Haziran civarında Lu'ya yazdığı mektupta Nietzsche dönüp kendisine bakıyor.
Diyor ki niye bu kadar heyecanlandım ya?
Niye Lu'nun hayatıma girmesi beni bu kadar sarstı?
Bunları bir oturup düşünüyor ve kendisi cevap veriyor.
uzun zamandır çok yalnız yaşadığını söylüyor.
Kendisini sevgiden ve arkadaşlıktan uzaklaştırmaya çalıştığını, sonra hayatına bir anda yeni bir insan girmesinin kendisini böyle adeta altüst ettiğini anlatıyor.
Yani aslında adam kendi duygusunun kaynağını bayağı görüyor.
Ben çok uzun zamandır yalnızım ve biri hayatıma girince afalladım.
Bu kadar. Yani bugün terapiye gitse terapistin 3 seansla varacağı yere kendi gelmiş.
Bravo tebrik ediyoruz. Sonra mektubun sonunda öyle bir şey söylüyor ki.
Bence bu bölümün ismi bile olabilecek bir cümle.
Yani kendi durumunun her zamanki gibi insanca hatta pek insanca ilerlediğini söyleyip kabaca aptallığım bilgeliğimle birlikte büyüyor diyor.
Bakın muazzam bir cümle.
Gerçekten bütün bölüm burada bitebilir.
Aptallığım... bilgeliğimle birlikte büyüyor.
Bu kadar büyük bir filozof insan psikolojisi üzerine düşünüyor.
Kendini analiz ediyor.
Ne yaşadığının farkında ve sonuç ne?
Yine saçmalayabiliyor.
Bence hepimizin hayatının özeti bu değil mi?
Farkındalık insanı otomatik olarak daha mantıklı yapan bir şey değil.
Bazen sadece saçmalarken de neden saçmaladığınızı biliyorsunuz.
Şu an bu mesajı terk edilme korkum tetiklendiği için atmak istiyorum diyorsun mesela.
E atma ama atacağım.
Tamam kanka at o zaman yani.
Şu an onu değil ondan alacağım onayı istiyorum.
Çok güzel farkındalık ne yapacaksın peki?
Story atacağım görsün.
E tamam bilgi mevcut ama uygulama sıfır.
Bence ben Nietzsche'nin bu cümlesini belki de bu yüzden bu kadar çok seviyorum.
Çünkü bazen fazla farkındalığı şöyle algılıyoruz.
Bir şeyin mekanizmasını anladıysam artık onu yaşamamalıyım.
Yani bağlanma stillerini öğrendim.
Niye hala yanlış insana bağlanıyorum?
Ya da işte bu davranışın benim değerimle ilgili olmadığını biliyorum.
Ama niye yine kötü hissediyorum?
Veya bu ilişkinin bana iyi gelmediğini biliyorum.
Peki niye özlüyorum? Çünkü bilmekle hissetmek aynı şey değil.
Nietzsche de bu konunun canlı bir örneği gibi.
Adam biliyor, yaşıyor.
Yaz aylarında böyle ilişkileri daha da yoğunlaşıyor.
Lou Tautenburg'a gidiyor.
Nietzsche ve Lou uzun uzun konuşuyorlar orada.
Öyle böyle değil, böyle günler boyunca, saatlerce.
Nietzsche'nin Lou için yazma ve üslup üzerine notlar hazırladığı bile var.
Ağustos 1882'de ortaya çıkan Üslup Öğretisi olarak adlandırılan notları onların bu yoğun entelektüel alışverişinin bir parçası olarak aktarılıyor.
Yani burada gerçek bir zihinsel ilişki var.
Bunun altını çizmek istiyorum. Çünkü hikayeyi hani Nietzsche bir kıza aşık oldu kız onu reddetti falan diye anlatmak bana çok haksız bir yerden geliyor.
Aralarında gerçekten büyük bir entelektüel yakınlık var.
Birbirlerini besliyorlar, fikir tartışıyorlar, yazı konuşuyorlar, felsefe konuşuyorlar.
Nietzsche Lu'nun zekasına gerçekten etkileniyor.
Bu bir gerçek. Hatta Eylül ayında Lu'ya bir mektup yazıyor.
Lu'nun filozofların düşüncelerini onları yazan insanların kişilikleri üzerinden okuma fikrinden bahsediyor.
Ve Nietzsche bu fikrin kendisini düşünme biçimine o kadar yakın olduğunu söylüyor ki yani çok enteresan bir ifade kullanıyor hatta.
Yani bu Almanca bir şey.
Ben çok da biliyormuş gibi böyle aksanlı maksanlı okudum ama yanlış olabilir yani.
Bunu kabaca kardeş beyin iki zihin gibi çevirebiliriz.
Yani diyor ki senin beynin benimkine inanılmaz benziyor.
Şimdi bunu biri size söylese yani ben etkilenirdim.
Yalan söylemeyeyim. Hani düşünsene Nietzsche sana sen benim kardeş beynimsin falan diyor.
Ben direkt böyle biyografime falan yazardım.
Ama tekrar aynı meseleye geliyoruz.
Nietzsche'nin hissettiği zihinsel yakınlık bir gerçek.
Yani Lu'nun hissettiği yakınlık da gerçek.
Ama bu ikisinin o yakınlıktan çıkardığı sonuç aynı mı?
İşte burada Lu'nun kendi yazdıklarına da bence bakmamız gerekiyor.
Çünkü buraya kadar sürekli böyle bir Nietzsche'yi dinledik.
Bir de Lu ne düşünüyor ona bir bakalım.
Lou Tottenberg da Nietzsche ile geçirdiği böyle dönemde Paul Rieu için bir çeşit günlük mektup tutuyor.
Ve burada çok enteresan bir şey anlatıyor.
Nietzsche ile saatlerce konuştuklarını söylüyor.
Kaynaklarda bu konuşmaların bazen günde 10 saate kadar çıktığı aktarılıyor.
10 saat arkadaşlar.
Ben biriyle 10 saat konuşsam artık ertesi gün birbirimize söyleyecek hiçbir şeyimiz kalmaz diye düşünüyorum.
Bunlar felsefe konuşuyor yani tabii bir yerden çıkar da.
Ama Lu'nun yazdıklarındaki asıl ilginç şey şu.
Birbirlerine ne kadar benzediklerini görüyor.
Aralarında inanılmaz bir zihinsel yakınlık olduğunu görüyor.
Ama aynı zamanda içlerinin çok derin bir yerinde birbirlerinden uzak olduklarını da hissediyor.
İşte, işte burası yani.
Bence bütün Nietzsche-Lu hikayesinin bu cümle üzerinden konuşabiliriz.
Aynı ilişki, aynı konuşmalar, aynı 3 hafta.
Nietzsche tarafından böyle beni sonunda anlayabilecek bir insan Allah'ım falan diye nitelendirilirken Lu tarafından evet inanılmaz bir zihinsel yakınlığımız var ama içimizin bir yerinde çok uzaz.
Arkadaşlar aynı ilişkiyi yaşamıyorlar Allah'ım koy film olsun.
Bence insanın ilişkilerinde başımıza gelen en büyük kafa karışıklıklarından biri bu.
Çünkü bir şeyin gerçek olması onun aynı şekilde yaşandığı anlamına gelmiyor.
Yani senin hissettiğin bağ gerçek.
Karşındakinin hissettiği arkadaşlık da gerçek.
Sen diyorsun ki aramızda inanılmaz bir şey var.
O da diyor ki aynen ya çok iyi arkadaş olduk.
Yani nasıl bir hüzran, nasıl bir iç çöküntüsü.
Ama gerçekten onu yaşamış olabilir o da hani.
Ve burada bir tarafın kötü olması da gerekmiyor.
Bence sürekli ilişkilerde bir kötü adam arıyoruz ya bu çok yanlış hani.
Kim kimi kullandı? Kim yanlış yaptı?
Kim daha çok sevdi? Kim suçlu?
Bazen suçlu falan yok arkadaşlar.
Sadece iki insan aynı şeye farklı bir isim vermiş.
Ve o isim farkı da bir noktada patlıyor.
Bu arada bir de meşhur fotoğrafları var.
Bunu muhtemelen görmüşsünüzdür.
Görmediyseniz de bölümün kapağına bakabilirsiniz.
Nietzsche ile Rie önde böyle küçük bir arabayı çeken iki insan gibi poz vermiş.
Lu arkada ve elinde kırbaç var.
Evet yani doğru duydunuz. Kırbaç.
Hani bu fotoğrafı ilk gördüğümde tek düşündüğüm şey.
Bu fikri kim ortaya attı ve diğer ikisi neden kabul etti?
Biriniz demedi mi arkadaşlar bu hani ileride yanlış anlaşılabilir hiç mi çıkmadı aranızdan bu ileri görüşlü insan ya?
Ama fotoğraf aynı zamanda Lou'nun hikayedeki yerini bize inanılmaz hatırlatan çok güzel bir sembol gibi geliyor bana.
Çünkü Lu bu hikayede iki adam arasında oturup acaba hangisini seçsem falan diye bekleyen bir kadın değil.
Bakın Nietzsche'nin bir beklentisi var.
Ri'nin bir beklentisi var.
Toplumun Lu'dan bir beklentisi var.
Ailesinin de muhtemelen bir beklentisi var.
Lu ise sürekli ben ne istiyorum diye bakıyor ve bu çok önemli.
Yani çünkü tarih Lu'yu bazen hani Nietzsche'nin kalbini kıran kadın olarak anlatıyor da kadın ne yaptı abi yani evlilik teklifini kabul etmedi.
Kalp kırmak için özel bir operasyon falan düzenlemedi ya.
Biri sizi çok seviyor diye onu sevmek zorunda değilsiniz.
Ya da biri çok zeki diye onunla birlikte olmak zorunda değilsiniz.
Biri niçe diye onunla evlenmek zorunda değilsiniz.
Böyle söyleyince çok kolay geliyor tabii.
Ama ilişkilerde hala bunu yapıyoruz maalesef.
Ya çocuk çok iyi çocuk ama...
E tamam ama istemiyorsun.
Ya kızın hiçbir problemi yok aslında da...
Ya olmak zorunda değil abi.
Zaten çok da bahanemsi cümleler bunlar.
Bir insanı istememek için o insanın kötü olması gerekmiyor.
Bence bunu kabul edemediğimiz için ayrılırken bile böyle sanki karşı tarafın kusurlarını toplamaya çalışıyoruz.
Ya aslında çok iyi ama. Ama tamam öncesi gitti zaten yok oldu.
İstemiyorsun belli yeterli bu.
Nietzsche'nin Lu ile ilgili idealizasyonu da devam ediyor bu dönemde hala.
Ağustos ayında ona yazdığı bir metinde Lu'yu bir kuşa benzetiyor.
Sonra bu kuşun aslında bir kartal olduğunu düşündüğünü söylüyor.
Ama idealizasyon tam olarak da böyle bir şey.
Yani birinden çok etkileniyorsunuz.
Sonra o insanın bütün özelliklerini böyle büyütmeye başlıyorsunuz.
Beni anlıyor, çok özel, çok farklı.
Kimse onun gibi düşünmüyor.
Bu zamana kadar tanıdığım herkesten başka.
Ruh eşim, kartal falan.
Ya bir noktada Marvel karakteri olacak hani.
Ve bunun tehlikeli tarafı da şu.
Bir insanı olduğundan yukarı koyduğunuzda o insan normal bir insan gibi davrandığında bunu böyle inanılmaz bir hayal kırıklığı gibi yaşıyorsunuz.
Halbuki o size beni buraya koy falan demedi yani.
Siz koydunuz. Sonra nasıl böyle yaparsın falan diyorsun.
Belki problem onun düştüğü yükseklik değil de sizin onu çıkardığınız yükseklik.
Bence Nietzsche'nin Lu'yla ilişkisinde bunu biraz görüyoruz.
Başlangıçta Lu çok özel.
Geleceğinin böyle altın ihtimali, kardeş beyin, kartal, hayatına girmiş yeni insan falan bunların hepsi çok büyük tanımlar.
Ve biri sizin zihninizde bu kadar büyüyünce onu sizi seçmemesi sadece hani bir insan beni seçmedi gibi falan hissettirmiyor.
Kafanızda kurduğunuz geleceğin tamamı reddedilmiş gibi geliyor.
Sonra artık buradan bir yavaştan sonbahara gelelim.
Burada hikayenin tonu değişmeye başlıyor arkadaşlar.
Lou ile Ria arasında yakınlık devam ediyor.
Nietzsche'nin kız kardeşi Elizabeth'in Lou ile ciddi problemleri var bu arada.
Zaten burada olayların içine aileler falan giriyor.
Arkadaş giriyor, kıskançlık giriyor, yanlış anlaşılmalar giriyor.
Yani grup chat tamamen dağılmış anlayacağınız.
Ve Nietzsche'nin mektuplarında ilk aylardaki o saf heyecan var ya onun yerini yavaş yavaş kaygının aldığını görüyorsunuz.
Kasım ayında Louis'e yazdığı mektuplardan birinde çok hüzünlü bir Nietzsche var.
Kendi güvensizliğinden bahsediyor.
İnsanlarla olan ilişkilerinin kendi kendisiyle olan ilişkisini bile bozduğunu söylüyor.
Bir yerde Lu'ya sesini en çok bir şey istediğinde seviyorum gibi inanılmaz böyle kişisel bir şey yazıyor.
Birkaç hafta sonra Paul Rieu'ya yazdığı mektupta ise bence çok önemli bir itiraf geliyor.
Yakınlığın kendisini huzursuz ve doyumsuz yaptığını, o yıl birdenbire sevgide fakirleştiğini ve bu yüzden sevgiye ihtiyaç duyduğunu anlatıyor.
Bak Allah aşkına bütün felsefeyi kenara koy.
İnsan diyor ki sevgiye ihtiyacım var.
Bu kadar ya. Bence bu yüzden mektuplar böyle büyük tarihi figürleri okumak için inanılmaz güzel şeyler.
Kitapta Nietzsche, mektupta Frederick.
Yani kitapta insan, varlık, ahlak, değerler.
Mektupta ben yalnızım, beni anla, bana yaz, bizi kaybetmek istemiyorum.
Ve açıkçası ben ikincisini çok daha etkileyici buluyorum.
Çünkü insanın bütün fikirlerinin altında yine çok temel ihtiyaçları var.
Anlaşılmak, sevilmek, yakınlık, güven.
Birinin ben buradayım demesi.
Nietzsche bile bunlardan muaf değil.
Bakın biz kim oluyoruz yani?
Kasım'ın sonlarında Lu'ya yazdığı mektupta bence hikayenin en dokunaklı yerlerinden biri.
Nietzsche artık böyle fiziksel ya da gündelik yakınlıktan bile vazgeçebileceğini söylüyor gibi.
Yeter ki aralarındaki o özel, o zihinsel bağın gerçekten var olduğundan emin olabilsin.
Yani sanki olay benimle birlikte oldan çıkmış, o noktadan tamamen çıkmış, şuna dönmüş.
Bari yaşadığımız şeyin senin için de özel olduğunu söyle.
Bence bu duygu inanılmaz tanıdık.
Bir şey bittiğinde bazen böyle istediğiniz şey karşı tarafı geri kazanmak bile olmuyor.
Sadece şunu öğrenmek istiyorsunuz ya.
Hani benim hissettiklerimi sen de hissettin değil mi?
Ben bunu kafamda yaşamadım yani.
Sonuçta bu sadece benim için özel değildi.
Hani bunların hepsini onaylatmak istiyorsun.
Senin için de öyleydi değil mi gibi bir yerden yaklaşıyorsun.
Çünkü bir ilişkinin bitmesi bir şey, evet.
Yaşadığınız şeyin karşı taraf için hiç aynı anlama gelmediğini düşünmek de başka bir şey ama.
İkincisi bazen çok daha can yakıyor.
Çünkü insan ben neyi yaşadım o zaman diye sorgulamaya başlıyor.
Bence Nietzsche'nin yazışmalarındaki kırılmada da tam olarak bu var.
Artık Lu'yu kazanmak kadar Lu'nun kafasındaki Nietzsche-Lu hikayesinin ne olduğunu anlamaya çalışıyor.
Ve sorun da şu ki Lu'nun hikayesi bambaşka.
Buradan sonra mektupların dili daha da sertleşiyor.
Ve burada özellikle bir ayrım da yapmak istiyorum.
Çünkü Nietzsche'nin Lu hakkında internette dolaşan bazı en sert sözleri gerçekten ona göndermiş mektuplardan değil.
Bazıları taslak. Yani yazmış ama göndermemiş.
Bunu bir ayırmak lazım. Ki bence taslak olması da çok güzel bir veri.
Hani çünkü hepimizin göndermediği mesajlar var ya.
Notes uygulamasında böyle yazıp yok ya ben bunu atmayayım dediğimiz şeyler.
Ya da Whatsapp'a yazıp yazıp 2 dakika bekleyip sildiğimiz paragraflar.
Taslakların insanların duygusunu çok daha net gösterdiği bile söylenebilir bence bazen.
Çünkü henüz sosyal filtre devreye girmemiş.
Nietzsche'nin Kasım sonuna tarihlenen Lu'ya yönelik taslaklarından bazıları bayağı kırgın ve küçümseyici.
Başta kartal dediği Lu'ya artık çok daha sert bir yerden bakıyor.
Ve ben burada şunu düşünüyorum açıkçası.
İnsan gerçekten değiştiği için mi gözümüzde değişiyor?
Yoksa bize vermesini beklediğimiz şeyi vermediği için mi?
Hani ayrıldıktan sonra bir arkadaşınız gelir ne bileyim böyle işte zaten o kadar da güzel değildi falan gibi şeyler söyler ya.
E kardeşim 6 aydır bize güzelliğini anlatıyordun.
Ne ara değişti yüzü bunun yani?
Ya da işte vardır ya zaten çok sıkıcıydı.
E kanka geçen hafta anlatıyordun ya sabaha kadar konuşuyoruz diye.
Zaten çok bencildi.
Yani tamam belki gerçekten bencil ama niye şimdi fark ettin?
Çünkü insan kırılınca geçmişi de yeniden yazmaya çok meyilli.
Şu iki düşünceyi aynı anda taşımak zor geliyor.
İşte bu insan benim için çok değerliydi.
Ve bu insan beni çok kırdı.
İkisi aynı anda doğru olabilir ama biz rahatlamak için bazen böyle ilkini siliyoruz tamamen.
Yani zaten hiç sevmemiştim.
Sevdi ne abi yalan söyleme ya da işte zaten hiç özel değildi.
Özeldi şunu bir kabul et o zaman özeldi.
Ya sadece sonu kötü oldu.
Bir şeyin kötü bitmesi geçmişte iyi olduğu anları iptal etmiyor arkadaşlar.
Bence Nietzsche'nin Lu'ya karşı değişen diline bakarken de bunu düşünmek gerekiyor.
Çünkü Lu bir gecede kartaldan başka bir insana dönüşmedi.
Nietzsche'nin ona baktığı yer değişti.
Ve burada hikayenin bence en ironik kısmına geliyoruz.
Nietzsche'nin felsefesinde ne var?
Bir düşünelim. Kendi değerlerini yarat.
İşte başkalarının sana söylediği kişi olma.
Toplumun sana verdiği hayatı otomatik olarak kabul etme.
Kendi yolunu bul. Kendi hayatını seç.
Kendi olduğun kişiye dönüş.
Bakın Haziran 1882.
Nietzsche Luya Pindar üzerinden olduğun kişi ol fikrini hatırlatıyor.
Hatta Ağustos sonundaki bir mektubunda aynı çağrıya yeniden dönüyor.
Olduğun kişi ol.
Peki Lou ne yapıyor? Tam olarak bunu yapıyor arkadaşlar.
Nietzsche'nin istediği kişi olmuyor.
Nietzsche'nin öğrencisi olmak üzerinden hayat kurmuyor.
Nietzsche onunla evlenmek istiyor diye evlenmiyor.
Toplumun kendisinden istediği kadın olmuyor.
Paul Lee'nin istediği kişi olmak zorunda falan da hissetmiyor.
Kendi hayatını seçiyor.
Yani olayın inanılmaz ironik tarafı şu.
Lou bazen Nietzsche'nin kendisine söylediği şeyi Nietzsche'ye karşı uyguluyor.
Ve işte teorinin test edildiği yerde tam olarak burası.
İnsan özgür olmalı.
Tabii yani olmalı.
İnsan istediği hayatı seçmeli.
Kesinlikle seçmeli. Kendi değerlerine göre yaşamalı.
Yüzde yüz. Peki seçtiği hayatın içinde sen yoksan?
Ha o zaman bir dakika.
Ya özgürlük meselesini tekrar değerlendirelim.
İlişkilerde bunu çok sık yapıyoruz.
Senin mutlu olmanı istiyorum diyoruz ama görünmeyen bir dipnot var arkada.
Benimle. Senin mutlu olmanı istiyorum ama benimle.
İstediğin hayatı yaşamanı istiyorum.
Benim olduğum hayatı.
Özgür olmanı istiyorum ama benden uzaklaşacak kadar değil.
Ve bence sevginin en zor taraflarından biri de bu.
Birinin özgürlüğünü gerçekten sevebilmek.
O özgürlüğün sizi seçmeme ihtimalini de kabul etmek demek bu.
Biliyorum sinir bozucu gelebiliyor.
Yani biri ben seni çok seviyorum ve özgür olmanı istiyorum dediğinde çok güzel.
Ama başka bir noktadan da bir insanın kendisi olmasına izin vermek bazen o insanın sizin hayatınızdan çıkmasına izin vermek anlamına da gelebiliyor.
Ya arkadaşlıkta da böyle, aşkta da, ailede de.
Ve bunu teoride savunmak yaşarken kabul etmekten çok daha kolay.
Nietzsche belki bunun en ironik örneklerinden biri.
Bu arada Lou'nun hayatının devamına baktığınızda bu mesele daha da anlamlı oluyor.
Çünkü Lou'nun hikayesi Nietzsche'de bitmiyor.
Hatta Nietzsche onun hayatının tamamında çok önemli ama sınırlı bir bölüm.
Lou daha sonra yazıyor, üretiyor, psikanalizle ilgileniyor, Freud'un çevresiyle ilişki kuruyor, Maria Rilke ile çok önemli bir ilişkisi oluyor falan.
Kendi entelektüel hayatını sürdürüyor yani.
Kadın Nietzsche'yi reddeden kadın olarak yaşamıyor.
Yani bize öyle anlatılıyor sadece.
Nietzsche araştırmalarında da Lun'un sonradan Freud ve Rilke gibi isimlerle kurduğu önemli ilişkiler ve tabii kendi yazarlık hayatı özellikle vurgulanıyor.
Ve bence burada hepimizin egosuna çok güzel bir tokat var arkadaşlar.
Çünkü kendi hayatımızın baş rolü olduğumuz için başka insanların hayatlarında da başrol olduğumuzu düşünüyoruz.
Belki değilsin kardeşim ya çok ağır biliyorum.
Belki sizin işte hayatımın en büyük aşkı dediğiniz insan sizi sadece evet ya bir dönem görüşüyorduk falan diye anlatıyor.
Allah korusun ama olabilir.
Ve bu sizin yaşadığınız şeyi değersiz yapmıyor.
Sizin yaşadığınız şey sizin için hala gerçek.
Ama ilişkilerin iki insanda aynı büyüklükte iz bırakması da gerekmiyor her zaman.
Bir insan sizin hayatınızı değiştirmiş olabilir.
Siz onun hayatında güzel birkaç ay olmuş olabilirsiniz.
Ya da biri sizin hayatınızın kırılma noktası olabilir.
Siz onun için çok iyi bir arkadaştı olabilirsiniz.
Bence bunu kabul etmek zor.
Çünkü birini hayatınızda nereye koyduysanız onu da size aynı yere koymasını istiyorsunuz.
Ama insanların iç dünyasında eşitlik garantisi yok.
Ve bu adaletsizlik de değil aslında.
Duygunun adaleti olmaz.
Yani Lu ile yaşanan bütün bu dönemin ardından Nietzsche'nin hayatında çok önemli bir yazım dönemi başlıyor.
Ve kısa süre sonra böyle buyurdu Zerdüşt geliyor.
Burada tabii hani Lu Nietzsche'nin kalbini kırdı Nietzsche de gidip Zerdüşt'ü yazdı falan demiyorum da.
Çünkü dünyanın en magazin felsefe tarihi falan olur öyle bir şey desem.
Bir insanın yıllardır geliştirdiği düşünceleri tek bir ilişkiye indirgeyemeyiz.
Nietzsche zaten Lou ile tanışmadan önce de çok önemli fikirler geliştiriyor.
Ama hayatımızdaki bazı ilişkilerin böyle içimizde bir şeyleri hızlandırması diye bir şey de var bence.
Yani size fikri o vermiyor ama zaten içinizde duran şeyi hareket ettiriyor.
Yani bir ayrılık, bir arkadaşlığın bitmesi, bir işten çıkmanız, bir şehrin değişmesi, bir kayıp, bir insan.
Ve 5 yıl sonra dönüp baktığınızda ben oradan sonra çok değiştim diyorsunuz.
O sırada anlamıyorsunuz tabii.
O sırada sadece kötü hissetmekle meşgulsünüz.
Bir de o dönemde gelip bu deneyim sana ne öğretmek istiyor falan diyen olursa direkt böyle engellemek istiyorsunuz.
Her şeyin ders olması gerekmiyor tamam mı?
Yani bazen kötü bir şey sadece kötü bir şey olabilir.
Bazen birisi hayatınıza gerçekten hiçbir spritüel misyonda girmemiş olabilir.
Sadece canınızı sıkmıştır.
Ama istemeseniz de bir şey sizde kalabiliyor maalesef.
Ve belki bazı insanlar hayatımızı değiştirmek için hayatımızda kalmak zorunda da değiller.
Ya bu cümleyi çok romantize etmek istemiyorum açıkçası hani.
Herkes bir sebeple hayatına girer.
Ya hayır abi bazen yanlışlıkla girmiş olabilirler.
Olamazlar mı yani? Ama bazı insanlar gerçekten kısa süreliğine hayatınızda bulunup çok uzun süre etkisini bırakabiliyor.
Birini 10 yıl tanıyorsunuz.
Mesela size çok az şey kalıyor.
Birini 3 ay tanıyorsunuz.
7 yıl sonra bile böyle terapide hala onu anlatıyorsunuz.
Yani süreyle etki arasında matematiksel bir bağ yok.
Nietzsche ve Luh'nun ilişkisi de çok uzun bir ilişki değildi.
Ama bakın 140 küsur yıl sonra hala konuşuyoruz burada.
Bence mektuplarla ilgili benim en sevdiğim şeylerden biri de şu.
Biz Nietzsche'nin hikayesinin sonunu biliyoruz.
Nietzsche bilmiyor. Biz bu adam dünyanın en büyük filozoflarından biri olarak anılacak diye biliyoruz.
Nietzsche 1882'de bunları bilmiyor ama.
Lu'nun mesajını düşünüyor, Rie'ye kızıyor, kardeşiyle problem yaşıyor, yalnız hissediyor.
Biz de kendi hayatımızda böyleyiz.
Şu an başınıza gelen bir şeyin hayat hikayenizde ne kadar yer kaplayacağını bilmiyorsunuz.
Şu an işte ben bunu asla aşamam dediğiniz şey belki 5 yıl sonra...
Vay be ben bunu niye bu kadar dert etmişim ki falan gibi bir yerden olacak.
Ya da tam tersi şu an çok sıradan gördüğünüz bir karşılaşmanın sizi yıllarca etkileyeceğini de bilmiyorsunuz.
Hayatı yaşarken hikayenin hangi bölümünde olduğumuzu bilmemek çok garip bir şey.
Nietzsche'nin mektupları bana bunu çok hissettiriyor.
Çünkü biz sonuçtan geriye doğru okuyoruz.
Oysa sadece günü yaşıyor.
Ve bu yüzden büyük insanlar diye düşündüğümüz kişileri gözümüzde biraz daha normalleştiriyor.
Nietzsche kitapta Nietzsche arkadaşlar.
Ama mektupta gerçekten Frederick.
Yani bence çok güzel. Bir de Nietzsche'nin aptallığın bilgeliğimle birlikte büyüyor cümlesine tekrar dönmek istiyorum.
Çünkü bence burada gereksiz bir ne kadar farkında olursan o kadar acı çekmezsin beklentimiz de kırılıyor.
Yani bazen kendimize kızıyoruz ya.
Ben bunun farkındayım niye hala yapıyorum diye.
Çünkü sadece farkındasın.
İnsanlığın iptal olmadı anladın mı?
Bir ilişkinin seni neden tetiklediğini anlayabilirsin ama yine de tetiklenirsin.
Birinin davranışının senin değerininle ilgili olmadığını bilirsin ama yine de üzülürsün.
Ya da o insanı idealize ettiğini fark edersin yine de özlersin.
Bir şey bırakman gerektiğini bilirsin yine de bırakamazsın.
Bence farkındalığın görevi bizi robot yapmak değil zaten.
Belki sadece hissettiğimiz şeyin içinde tamamen kaybolmamızı engellemek.
Hani şu an bunun neden olduğunu biliyorum diyebilmek.
Nietzsche de kendini çok iyi analiz ediyor.
Ben uzun zamandır yalnızım diyor.
Yeni bir insan hayatıma girince beni alt üst etti diyor.
Hatta bunların üzerine aptallığın bilgeliğimle birlikte büyüyor diyor.
Yani kendisini görüyor.
Ama gördüğü şeyden otomatik olarak kurtulmuyor.
Ve bilmiyorum yani bu bana biraz rahatlatıcı da geliyor.
Çünkü çok farkındalık sahibi olduğumuz için hayatı mükemmel yaşamamız gerektiği fikri de başka bir baskı sanki.
Hepimiz zaman zaman bildiğimiz şeyi yapmayacağız.
Hepimiz bazen yanlış insana döneceğiz.
Hepimiz bazen mesaj atmayacağım deyip atacağız.
Yani tabii sürekli aynı şeyi yaparsanız orada artık Nietzsche de sizi kurtaramaz.
Hani orada başka bir yol aramak lazım.
Ama insanlık payı diye bir şey var.
Ve galiba Nietzsche ve Lu'nun hikayesinde benim böyle en çok aldığım şey şu.
Birini anlamakla onunla aynı hayatı istemek aynı şey değil.
Yani bir insan sizi dünyada çok az kişinin anladığı kadar anlayabilir ama sizinle sevgili olmak istemeyebilir.
Bir insan ya da size inanılmaz bir zihinsel yakınlık hissettirebilir ama hayatını sizinle geçirmek istemeyebilir.
Ya da birini çok sevebilirsiniz ama birbirinize iyi gelemeyebilirsiniz.
Birbirinizin hayatında çok önemli olabilirsiniz ama birlikte kalamayabilirsiniz.
Ve bunların hiçbirisi yaşadığınız şeyin sahte olduğu anlamına da gelmiyor.
Bence biz bir ilişki bittiğinde geçmişteki her şeyi geçersiz saymaya çalışıyoruz.
Demek ki hiç gerçek değilmiş falan diyoruz böyle.
Neden yani? Bir şeyin bitmesi onu geçmişte gerçek olmaktan çıkarmıyor.
Bir arkadaşlık 10 yıl sürüp bittiyse demek ki hiç arkadaş değilmişiz falan mı diyeceksin?
Yo hayır 10 yıl arkadaştınız sonra bitti.
Birini gerçekten sevip sonra artık sevemeyebilirsiniz.
Bir insan sizin için çok değerli olup sonra hayatınızdan çıkabilir.
Ya da her güzel şey ömür boyu sürmek zorunda değil.
Bence bunu kabullenmek ilişkiler konusunda bize biraz nefes aldırıyor.
Çünkü bir ilişkinin başarılı sayılması için tek kriter hani sonsuza kadar devam etti mi?
gibi bir yerden olmamalı bence.
Bazen devam etmemesi zaten doğru sonuç.
Lu Nietzsche ile kalmadı diye ya da Nietzsche ile olmadı diye ilişkileri anlamsız değil.
Tam tersi de birbirlerinin hayatına iz bıraktılar.
Ama aynı hayatı yaşamadılar.
Şimdi şöyle bir en başta bıraktığımız cümleye dönelim.
Olduğun kişi ol. Nietzsche bunu Lu'ya yazıyor ya.
Lu da gerçekten olduğu kişi olmaya çalışıyor.
Ama Nietzsche'nin istediği kişi olarak değil.
Kendi istediği kişi olarak.
Bence işin ironisi gerçekten inanılmaz güzel.
Çünkü birine olduğun kişi ol dediğinizde onun olduğu kişinin sizin beklentinize uymama ihtimalini de kabul etmek gerekiyor.
Belki sizi seçmeyecek.
Belki sizinle aynı hayatı istemeyecek.
Belki size ben seni çok seviyorum ama bu ilişkiyi istemiyorum diyecek.
Ya da belki en yakın arkadaşınız hayatında başka bir döneme girecek ve siz eskisi kadar yakın olmayacaksınız.
Belki yıllarca birlikte olduğunuz biriyle yollarınız ayrılacak.
Ve bunlar olurken karşı tarafın kendisi olması bazen size iyi hissettirmeyecek.
Yani işte bence işin en zor tarafı orası.
Olduğun kişi ol ama benim istediğim kişi ol.
Bu kolay. Olduğun kişi ol ve bunun beni kaybetmen anlamına gelmesi ihtimalini de kabul ediyorum.
İşte bu zor. Bu baya zor yani.
Birini gerçekten sevmenin en yetişkin hali de bence biraz bu.
Seni seviyorum ama seni benim hikayemde oynadığın role indirgemiyorum.
Senin de ayrı bir hikayen var.
Ben onun tamamı olmayabilirim.
Evet bu belki biraz acı verici, biraz ego kırıcı ama gerçek.
Ve Nietzsche ile Lou'yu düşünürken aslında şunu da düşünüyorum.
Bazen bir insanla tanışıyoruz ve o insana benim hayatımın anlamı bu falan diyoruz ya hani.
Ama karşı tarafın kendi bir anlamı var.
Yani Lou Nietzsche'nin öğrencisi olmak zorunda değil.
Nietzsche'nin eşi olmak zorunda değil.
Nietzsche'nin geleceğinin altın ihtimali olmak zorunda falan değil.
Nietzsche onu öyle görüyor.
Bu Nietzsche'nin duygusu. Lu'nun görevi falan değil.
Bence bunu kendi ilişkilerimize de çok uygulayabiliriz.
Ben seni hayatımın aşkı olarak görüyorum.
Tamam. Yani bu senin duygun.
O insanın sana hayatının aşkı olma borcu doğmadı.
Ya da ben seni en yakın arkadaşım görüyorum.
E tamam. Karşıdaki insanın aynı şeyi hissetmesi garanti değil yani.
Ve biz hislerimizi bazen karşı tarafa görev olarak yüklüyoruz.
Seni çok seviyorum. Dolayısıyla işte beni seç.
Benimle kal. Beni üzme.
Beni hayatında belirli bir yere koy.
Bunların hiçbiri otomatik olarak gelmiyor.
Sevmek bizim yaptığımız bir şey.
Karşılığını belirleyemiyoruz.
Yani berbat bir sistem belki ama böyle yani.
O yüzden bu hikayeyi bitirirken Nietzsche'nin Lu'yla ilgili yazışmalarına baktığımda benim aklımda böyle bir aşk üçgeninden çok başka bir şey kalıyor.
Yalnız bir insan, hayatına birinin girmesi, o insanda kendisine çok benzeyen bir zihin görmesi, heyecanlanması, o kişiye geleceğinde büyük bir yer vermesi, karşı tarafında ondan gerçekten etkilenmesi ama aynı
geleceği istememesi, sonra da bu beklentinin hayal kırıklığına dönmesi ve hayal kırıklığında öfkeye karışması.
Bütün bunların arasında Nietzsche'nin kendisine bakıp aptallığım bilgeliğimle birlikte büyüyor diyebilmesi bence çok insani.
Ve belki Nietzsche'nin bize bu hikayeden kalan en güzel tarafı da böyle felsefesi değil.
Felsefesine rağmen insan olması.
Çünkü hepimizin çok böyle aklı başında olduğumuz alanlar var.
Ta ki konu bizim hayatımıza gelene kadar.
Başkalarına söylediğimiz her şey çok kolay.
İşte kendini seç, bırak, bekleme, insanları olduğu gibi kabul et, değerini bil.
Sonra sıra bize geliyor. Hmm, işler değişiyor orada.
İşte belki de bilgelikle aptallık gerçekten birlikte büyüyor.
Belki bir şeyi anlamak o şeyden tamamen kurtulmak değil.
Sadece kendimize biraz daha yakından bakabilmek.
Ve bazen evet şu anda saçmalıyorum yani diyebilmek bu da bir şey.
O zaman bölümün sorusunu da şöyle bırakayım.
Birini sevdiğimizde gerçekten onun olduğu kişi olmasını mı istiyoruz?
Yoksa bizim hayatımızda olmasını istediğimiz kişi olmasını mı?
Çünkü ikisi aynı şey olmadığında asıl sınav biraz orada başlıyor bence.
Bir insanın kendisi olmasına gerçekten alan açabilecek miyiz?
Bizi seçmediğinde bile, bizimle kalmadığında bile, bizim verdiğimiz anlamı bize geri vermediğinde bile.
Bilmiyorum, söylemesi kesinlikle yaşamasından kolay.
Ama belki Nietzsche'nin Lu'ya söylediği o cümleye küçücük bir ekleme yapmak gerekiyor.
Olduğun kişi ol ve başkalarının da olduğu kişi olmasına izin ver.
Senin istediğin kişiler olmasalar bile.
Bugünlük de Nietzsche'nin 1882 WhatsApp mesajlarını yeterince ifşaladık bence.
Adam mezarında rahat uyusun biraz.
Bölümün sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
