
Selamlaaar! Bu bölümde Japon edebiyatına olan zaafımı itiraf ediyorum. Haruki Murakami ile başlayan serüvenimde Kawabata’nın beyaz sessizliğine, Yoshimoto’nun mutfak sıcaklığına, Mishima’nın estetik uçurumuna ve Soseki’nin vicdanın sesi “Kokoro”suna uğruyoruz. Birlikte mono no aware (geçiciliğin hüznü) ve wabi-sabi (kusurlu olanın güzelliği) kavramlarını günlük hayata nasıl taşıyabileceğimizi konuşuyoruz. Büyük olaylar yerine küçük anların kalbimize nasıl dokunduğunu keşfediyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Dostlar, biliyorsunuz ki ben kitap okumayı çok seven biriyim.
Okuduğum kitapları da zaten sıklıkla paylaşıyorum sizinle.
Bu benim için bir alışkanlık aslında.
Hep kitap okurdum çünkü.
Ama kendi kendime de sevmedim bunu tabii.
Annemin etkisi büyüktür.
Zorla ama bak ağlata ağlata hani öyle bir zorla okuturdu.
Yatmadan önce muhakkak okumak zorundaydık.
Çok doğru bir yöntem mi bilmemekle birlikte bende işe yaradı.
Ve o zorunluluk da bir keyfe dönüştü bir süre sonra tabii.
Farklı tarzlarda da okumaya çalışırım.
Ama sıkı takipçiler bilir ki bir Japon edebiyatı...
hem Türk edebiyatının da yeri çok ayrıdır.
Onu da zaten ayrı ve çokça konuşuruz.
Ama bugün benim şu merak uyandıran Japon edebiyatı tutkumu aydınlatmaya geldim.
Yani neden bu kadar etkiliyor beni?
Bilmiyorum ama hani böyle Japon edebiyatından bir eseri her elime aldığımda sanki dünyanın sesi kısılıyor, ben o ritme kapılıyorum falan.
Bak şimdi şiir mi yazayım ben illa bu Japon edebiyatına ya?
İlla metiyeler mi düzeyim yani?
Yani bakınca aslında hani böyle bir karakterin çay yap...
Yapmasını bile 3 sayfa falan anlatıyorlar.
Ama o 3 sayfada öyle bir akıp gidiyor ki.
Ki, ki, kisi.
Ben mesela o kadar uzun uzun betimlemeleri de sevmiyorum.
Ona rağmen yani. Yine söylüyorum şunu Haruki Murakami ile giriş yaptım olaya ben.
Hep de Haruki Murakami paylaşırım zaten görürsünüz.
Görüyorsunuzdur da. Zaten onun olaylara bakış açısına anlatış tarzına bayıldığımdan sarmıştım ben Japon edebiyatına.
Ki iyi ki de sarmışım.
Çünkü o saatten sonra kitaplarla bağım daha da güçlendi.
Nasıl diyeceksiniz ya da neden diyeceksiniz?
Ben hep şuna inanırım.
Kitaplarla ve onları okumakla aranda iyi bir bağ geliştirmek istiyorsan işe sevdiklerinle yani ilgini çekenlerle başlayacaksın.
Yoksa kitap okuma olayı senin için böyle acayip bir işkenceye dönüşüyor.
Başladığın kitabı bırakmak istersin ama artık başlamışsındır.
İçinden bir ses de hani sakın bırakma bunu falan okuyup bitirmen gerekiyor falan der.
Ve biz de bu sesi genellikle dinlediğimiz için ve genelde kitap okumayla aramızda sıkı bir bağ geliştiremediğimiz için tam da bu sesi dinlediğimizden hep bir sallantıda kalır bu olay.
Benim naçizane önerim beğenmediğiniz, ilginizi çekmeyen kitabı bırakmanızdır.
Çünkü başta ilginizi çekenlerle sürüklenirseniz sonra ilginizi çekmeyen bir kitap okusanız dahi alışkanlığınız bozulmuyor.
Maksimum bunu beğenmedim dersiniz ve devam edersiniz ya da etmezsiniz yani başka bir kitaba geçersiniz.
Bazı kitapları yarım bırakmak da normaldir yani arkadaşlar.
Şimdi konuma döneyim arkadaşlar.
Benim bu Haruki Murakami 1Q84 serüvenimden sonra cidden ayrı bir bağım gelişti okumaya karşı.
Çünkü 1Q84 3 cilt ve 3'ü de bayağı uzun.
Ben bu uzun üç cildi kısa sürede okudum ya, beynim hemen sinyali çaktı tamam mı?
İşte bak nasıl da hoşuna gitti, hemen okudun, koca koca kitapları bitirdin.
Demek ki ilgini olanları seçsen ne çok kitap okuyacaksın falan dedi bana böyle.
Ve onun üzerine bir süre yine Haruki Murakami eserleriyle devam ettim ki bu hali çok da bozmayayım ve bir yer edinsin diye tabii.
Yer edinince de Japon Edebiyatı ile devam ettim bir süre ve artık o dediğim noktadayım.
Canımı sıkan kitabı bırakıp başka bir kitapla yola devam etmeyi biliyorum.
Kitap okuma halini devam ettirmeyi çok iyi becerebiliyorum diyebiliriz aslında.
Tam da bu yüzden Japon Edebiyatı acayip bir yer edindi işte bende.
Yani Japon Edebiyatı bende öyle bir yere oturdu ki anlayacağınız.
Bazen bir kitabın kapağını açmadan bile o sessizliğini, o dinginliğini hissediyorum onu ya.
Gerçekten bak. Çünkü Japon yazarlar bir şeyleri anlatmaktan çok hissettirmeyi tercih ediyorlar.
Bizim alıştığımız gibi öyle çok büyük olaylar yok çoğu zaman.
Bir insanın yürüyüşü, bir pencerenin önünde için...
Çay, bir yağmurun sesi, hepsi birer hikayeye dönüşüyor onların kaleminde.
Ve ilginçtir, hiçbir şey olmuyormuş gibi olurken aslında her şey olur bunlarda.
O kadar sade ama bir o kadar da derinler.
Ben mesela ilk defa bir Murakami kitabında fark ettim bunu.
Böyle hani bu sahnede ne oluyor diye sorarken birden hani şeye başladım.
Aslında bende ne oluyor ya falan diye düşünmeye başladım.
Haruki Murakami'nin bana en çok öğrettiği şey buydu gerçekten.
Bazı hikayeler dışarıda değil içeride geçer.
Sonra Yasunari Kabavata'yla tanıştım.
Karlar ülkesiyle. Ve orada dedim ki tamam ya bu gerçekten başka bir seviye.
O kadar sade bir dille yazıyor ki.
Cümleler neredeyse görünmez ama duygular da onların görünmediği kadar görünür şekilde.
Mesela bir tünelden geçip Karlar ülkesine varan o meşhur sahne.
Yani ben kafamda sahne yaptım tabii onu da o okuduğum an.
Sanki o tünel böyle sadece karakterin değil de bizim de iç dünyamızın bir geçidi gibi.
O beyazlık. o sessizlik, o donmuşluk.
Bir şekilde böyle içini temizliyor insanın.
Sonra Banana Yoshimoto ile tanıştım.
Kitchen kitabını okumuştum.
Yani mutfak işte Türkçesi.
Ve bir mutfakta geçen o basit görünen hikaye beni öyle derinden etkiledi ki anlatamam ya.
Bir kadının yalnızlığı, yemek yaparken kendini bulması, o sıradan anların bir terapiye dönüşmesi falan.
Yani Japon edebiyatı tam olarak bu.
Sıradanın içindeki o mucizeyi, o sıradandan aslında ne kadar ayrışmış olan sahneleri alıp çekmek.
Bir çorbayı karıştırırken bile böyle hayata tutunmayı anlatmak.
Sonra bir... Uçtan diğer uca geçtim.
Yukio Mishima'yı okudum.
Mishima tamamen farklı bir dünya.
Estetiğe, güzelliğe, onura ve ölüme takıntılı bir yazar.
Altın Köşk Tapınağı kitabında bir karakter var.
Güzelliğe öyle hayran ki sonunda o güzelliği yok ediyor.
Ve Mishima bunu öyle bir anlatıyor ki arkadaşlar.
Hem hayret ediyorsun hem de bir yerinden hak veriyorsun.
Japon edebiyatının o çelişkili güzelliği işte burada.
Hem zarif hem de bir yandan tehlikeli.
Sonra Natsume Soseki'ye geçtim.
Kokoro kitabını okudum.
Kokoro Japonca'da kalp demek.
Ama sadece kalp değil.
İnsanın ruhu, vicdanı, derinliği.
Orada bir hoca karakteri var.
Geçmişiyle, suçluluklarıyla falan baş başa kalıyor.
O kadar sade yazılmış ki.
Okurken kendi iç sesini duymaya başlıyorsun.
Sanki kendi vicdanınla konuşuyorsun gibi.
Japon edebiyatında asıl mesele ne olduğu değil nasıl hissettir diye anlayacağınız.
Hiçbir şey olmuyormuş gibi olurken senin içinde aslında bir sürü şey oluyor.
Bizde bir olay anlatılır ya hani böyle orada bir his yaşatılır.
Hemen şey deriz ne oldu?
Ama onlar der ki bu an bende ne yaptı?
Yani bu fark çok büyüleyici bence.
Bir de Japon kültürünü dolayısıyla da edebiyatını anlamak için iki kavram var ki bunları bilmeden o dünyanın ruhuna tam giremiyorsun bence.
Mono, no aware ve wabi sabi.
İkisi de kulağa çok havalı geliyor değil mi?
Ama anlamları hissettirdikleri bundan öte bir şey.
Mono, no aware dediğimiz kavram kabaca şeylerin geçiciliğinin farkında olmanın hüznü olarak çevrilebilir.
Ama aslında sadece bir hüzün değil, aynı zamanda bir fark.
farkındalık hali. Yani bir şeyin biteceğini bilmek ama yine de onun güzelliğini yaşamayı seçmek.
Mesela Japonya'daki kiraz çiçeklerini düşünün.
O çiçekler sadece yılda birkaç hafta açar ve sonra dökülürler.
Ama Japonlar o birkaç haftayı bir festival, bir bayram gibi yaşar.
Çünkü bilirler ki o güzellik kısa sürecek ama tam da bu yüzden değerlidir.
İşte bu his, o tatlı, içi burkan farkındalık, Japon edebiyatının kalbinde atan bir şey.
Murakami'nin kitaplarında da bu hissi çok yaşarsın mesela.
Karakter böyle yalnız bir akşamda müzik dinler, geçmişi düşünür.
Bir şey söylemez, bir açıklama yapılmaz ama sen içinden böyle bir evet ya bu an da geçecek, bu da geçecek dersin.
Mesela Kavabat'a da öyledir.
Karlar ülkesinde böyle her şey beyaz ve sessizdir.
Ama o sessizliğin içinde bir vedanın yankısı vardır.
İşte o yankı Monono Aver'in tam kendisi.
Gelelim Wabi Sabi'ye. Bu kavram Japon estetiğinin belki de en özel hallerinden bir tanesi.
Wabi Sabi kabaca kusurlu olanın güzelliği demektir.
Yani mükemmelin değil doğanın akışındaki kusurların içinde bir anlam aramak.
Biz genelde bir şey kırıldığında, bozulduğunda falan onu artık eksik sayarız ya.
Ama Japonlar öyle bakmazlar.
Mesela kırık bir fincanı atmazlar.
Onu altınla onarırlar.
Hatta buna da kintsugi deniyor.
Altınla doldurulan o çatlak, o kırık, işte her neyse artık bir kusur değil.
O objenin bir hikayesidir.
O çatlak, o yaşanmışlık, obje...
İnanılmaz bir güzellik katar çünkü buna inanırlar.
Wabi Sabi tam olarak bu demek.
Geçiciliği, eksikliği, yaşanmışlığı reddetmemek.
Hayatın o kırık yerlerine, kusurlarına da şefkatle bakmak.
Bir ev eskiyebilir, bir tablo tozlanabilir, bir insan yara alabilir.
Ama bu onların değerini düşürmez.
Aksine onları gerçek kılar.
Bu yüzden Japon edebiyatında kusursuzluk diye bir şey yoktur arkadaşlar.
Karakterler kusurludur, hikayeler eksiktir, sonlar belirsizdir.
Ama tam da bu yüzden o kadar insandırlar.
O kadar insan olduklarını hissedersin.
Ve ben de bunu çok seviyorum.
Çok seviyorum değil hatta bayılıyorum yani.
Mesela Banana Yoshimoto'nun Kitchen'ında baş karakter yas tutar.
Bir yandan böyle kaybı hissedersin ama diğer yandan da o kayıpla yaşamayı öğrenirsin.
Bu tam bir Wabi Sabi örneği.
Çünkü o acıdan kaçmıyor, onunla yaşamayı öğreniyor.
Yani kırıldım demiyor, artık bu haliyle de ben varım diyor.
Wabi Sabi aslında sadece bir estetik anlayış da değil, bir yaşam felsefesi.
Bir fincanda, bir mektupta, bir yüzdeki çizgide bile geçerli olan bir şey.
Zamanın izini silmek yerine onunla barışmak demek.
Yani hayatın kusurlarına rağmen değil o kusurlarla birlikte güzeldir demek.
Ve bu iki kavram yani monono aver ve wabisabi Japon edebiyatının ruhunu taşıyorlar.
Biri hayatın geçiciliğini kabullenmek demekken diğeri o geçicilikteki kusurlarda güzellik bulmak demek.
Ve bu ikisini birlikte düşündüğünde Japon yazarların neden bu kadar sade ama aynı zamanda da bu kadar derin yazdıklarını anlıyorsun.
Çünkü onlar hikayeyi bitirmek istemezler.
Hikayenin geçtiği o ana saygı duymak isterler.
Yani Japon edebiyatı bize diyor ki hikaye bittiğinde değil Hikayeyi yaşarken güzeldir.
Bunu Murakami'nin satırlarında çok hissediyorum ben.
Kahramanları hep böyle biraz yalnız oluyor ama o yalnızlıkta da bir huzurlu oluyorlar böyle.
Kendini dinlemeyi, sessizliği, sevmeyi öğretiyorlar sana.
Ve bazen bir şey yapmadan, sadece o anın içinde durarak hayatın kendisine yaklaşıyorlar.
Bence bu modern dünyanın unuttuğu bir şey.
Biz hep bir şeyler yapmaya, bitirmeye, ilerlemeye odaklanıyoruz.
Ama bazen en büyük ilerleme...
Biraz bir minik durmak oluyor ya.
O yüzden Japon edebiyatını okurken beynim böyle sanki bana şey diyor.
Yavaşla. Ve yavaşladıkça kelimeler daha anlamlı hale geliyor.
Bu yüzden Japon edebiyatı bana hep biraz böyle şifa gibi geliyor.
Çünkü sana hayat mükemmel olmalı demiyor.
Hayat kırılır, eksilir, değişir ama sen o değişimin içinde güzelliği görebilirsin diyor.
Ve bu cümle sanki okurken değil yaşarken etkisini gösteren bir cümle.
Kawabata, Murakami, Yoshimoto, Mishima hepsi farklı dönemlerden, farklı ruhlardan ama hepsinde aynı şey var.
Yani sesin değil sessizliğin konuştuğu bir anlatım.
Ve işte bu Japon edebiyatının diğerlerinden ayıran en önemli şeylerden biri bence.
Batı edebiyatında böyle duygular yüksek sesle ifade ediliyor.
Bizde duygular kalpten taşıyor böyle.
Ama Japon edebiyatında duygular sessizce akıyor.
Bir nehir gibi. Yavaş ama durdurulamaz.
Ve belki de bu yüzden Japon edebiyatı özellikle bu hız çağında bana çok iyi gelen bir şey.
Çünkü diyor ki her şeyin cevabını hemen...
Bu cümleyi ilk fark ettiğimde böyle bir resmen durdum.
Çünkü hepimiz bir şeylerin cevabını arıyoruz değil mi?
Ama belki de bazen cevap o arayışın kendisinde saklıdır ya.
Tıpkı Japon romanlarında olduğu gibi ben her Japon kitabını bitirdiğimde kendimi biraz daha farkında hissediyorum.
Biraz daha yavaş, biraz daha huzurlu, hayatın geçiciliğine üzülmek yerine o geçiciliği kucaklamayı öğreniyorum.
Bir şeyin sonsuza kadar sürmemesi onun değerini azaltmıyor arkadaşlar.
Tam tersine o anı daha kıymetli hale getiriyor.
Ve belki de bu yüzden benim için en azından Japon edebiyatı okurken dünyanın sesi böyle bir miktar kısılıyor bende.
O karmaşanın içinden çıkıp sadece kendi iç sesimi duymaya başlıyorum.
O ses bazen bana tamam diyor, bazen dur diyor, bazen böyle de güzel diyor.
Belki de Japon edebiyatının bizi hatırlattığı en güzel şey bu.
Hayatın anlamı büyük olaylarda değil, küçük anlarda gizli.
Bir fincan çayın buharında, bir kitabın sayfasını çevirdiğin o sessizlikte ya da bir vedanın kalbinde yankıladığı o sessiz duyguda ve işte o anlarda fark ediyorsun ki edebiyat sadece kelimelerden
ibaret değil. O kelimelerin taşıdığı nefes, o duraklar, o farkındalık aslında yaşamın kendisi.
O zaman sana bir soru.
En son ne zaman böyle bir anın geçiciliğini fark edip onun güzelliğini hissederek durdun?
Ben genelde Japon edebiyatından eserler okurken böyle oluyorum işte.
Belki de artık bunu çok iyi fark ettiğim için.
Bütün okuduğum kitaplara değinemedim bölümde tabii ki ama genel olarak Japon edebiyatını neden seviyorum, onda ne buluyorum en azından anladınız diye düşünüyorum.
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğüm bir arkadaşınla paylaşmayı ve tabii yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
