
Selamlaaar! Bu bölümde Daniel Pink’in kült kitabı "Drive" üzerinden motivasyonun 3.0 sürümüne geçiş yapıyoruz. Yıllardır bize öğretilen "ödül-ceza" sisteminin yaratıcılığımızı nasıl öldürdüğünü, neden bazen prim aldığımız halde çalışmak istemediğimizi ve bizi gerçekten yataktan fırlatacak o üç gücü konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Birkaç ay önce bir kitap okumuştum arkadaşlar.
Çok da katkısı olmuştu bana ve mutlaka podcast'te anlatmalıyım demiştim.
Ama üzerine başka kitaplar, başka konular bindi falan böyle bir türlü gelemedik.
Anca şimdi gelebildim buraya.
Özellikle bu kitaptan sonra sıklıkla düşündüğüm bir soru var.
Gerçekten neyle motive oluyorum sorusu.
Bu soru da kendisiyle birlikte bir sürü alt soru doğuruyor.
Bunlardan bazıları da işte para mı, takdir mi, terfi mi yoksa kimsenin görmediği bir iç dürtü mü?
Çünkü şunu fark ettim. ettim ki.
Bazı şeyleri kimse görmese de yapıyoruz.
Ama bazı şeyleri de prim koydukları halde yapasımız gelmiyor.
Ve bu çelişki beni çok düşündürdü.
Bugün tam da bunlardan Daniel Pink'in Drive kitabı üzerinden motivasyonun iç yüzünü böyle bir konuşalım, bir ortaya serelim istedim.
Yıllardır bize öğretilen model şu.
İnsanı motive etmek istiyorsan ödül koy.
Değil mi? Yani bunu hepimiz biliyoruz.
Çalışmazsa da ceza koy.
Yani klasik havuç sopa modeli.
Çocukken yıldızlı defter için ders çalışmadık.
ya da aferin için parmak kaldırmadık mı?
Sınavdan 90 alınca sevindik, 60 alınca üzüldük.
Yani bakınca acaba gerçekten öğrenmek için mi çalışıyorduk yoksa yıldız için mi?
Daniel Pink diyor ki bu model basit işler için işe yarayabilir ama yaratıcı düşünme gerektiren, problem çözme gerektiren işlerde Tam tersine zarar verebilir.
Bir deney var. İnsanlara bir mum, bir kutu raptiye ve kibrit veriyorlar.
Görev şu. Mumu duvara sabitleyeceksin ve yere mum damlamayacak.
Bir gruba diyorlar ki en hızlı yapan ödül alacak.
Diğer gruba da hiçbir şey demiyorlar.
Sonuç ne oluyor peki? Ödül vaat edilen grup daha yavaş çözüyor problemi.
Tam tersini beklerdik ama değil mi?
Neden böyle oldu peki?
Çünkü baskı daraltıyor zihni.
Odak daralıyor, risk alma azalıyor.
Yani bu beni çok çarptı açıkçası.
Çünkü biz iş hayatında hala prim sistemiyle her şeyi çözebileceğimizi sanıyoruz ya.
Ama bazen prim koydukça insanlar daha az yaratıcı oluyor.
Daha az cesur oluyor.
Sadece minimumu yapıp kenara çekiliyorlar.
Ve bu sadece işte değil hani ilişkilerde bile.
Sürekli şunu yaparsan seni daha çok severim mesajı verirsen o kişi bir süre sonra sevilmek için performans göstermeye başlıyor.
Ve performans içtenliği öldüren bir şey.
Pink diyor ki insanı asıl motive eden 3 tane şey var.
Bunlardan birincisi özellik, ikincisi ustalık ve üçüncüsü amaç.
Ve bu üçlü o kadar güçlü bir üçlü ki para, prim sistemleri bunların yanında gerçekten çok küçük kalıyor.
Özellik şu ben kendi kararımı verebiliyor muyum?
Nasıl? çalışacağımı, ne zaman çalışacağımı, hangi yöntemle yapacağımı seçebiliyor muyum?
Mikro yönetilen insanlar düşünün.
Her adımı böyle kontrol edilen insanlar.
Sürekli bunu böyle yapma, şöyle yap falan denilen insanlardan bahsediyorum.
Bir süre sonra bu insanlarda motivasyonun m'si kalmıyor.
Direkt tükenmişlik başlıyor.
Ben podcast üretirken en motive olduğum anları düşündüm mesela.
Kimsenin bana işte bunu böyle anlat, şunu çıkar falan demediği zamanlar.
Kendi sesimle konuşabildiğim zamanlar.
Yani zaten genel olarak kimsenin Bir şey dediği yok da bazen öneriler olabiliyor.
Bu noktada alan dediğimiz şey var ya motivasyonun yakıtı gibi.
Belki de mesele daha çok para değil yani daha çok alan.
Bir arkadaşım vardı benim çok net hatırlıyorum bunu anlattığı dönemleri.
İşinde böyle o kadar alan tanınmıyordu ki ona.
Sürekli şey diyordum. Abi gerçekten daha az para kazanayım hiç önemli değil.
Ama daha çok alan tanınan bir yerde çalışayım.
O kadar önemli bir yere gelmişti ki bu onun için.
Uğruna az para kazanmayı bile kabul ediyordu yani.
Ki gerçekten de... Çok önemli bir kriter bence.
İkinci önemli kriter de ustalık.
Bu bir konuda geliştiğini hissetmek anlamına gelen şey aslında.
Hatırlıyorum böyle ilk podcast bölümlerimi.
Ses ayarları, kurgu, tonlama.
Şimdi dönüp bakınca arada çok ciddi fark var.
Ve bu fark beni inanılmaz motive eden bir şey.
Kimse bana ödül vermedi ama gelişim hissi içeriden böyle inanılmaz bir tatmin yarattı bende.
İnsan doğası gereği ilerlemek istiyor arkadaşlar.
Statik kalmak bizi öldürüyor.
Sen de bir düşün mesela. Yaptığın işte geliştiğini hissediyor musun?
Yoksa yıllardır aynı yerde misin?
Bazen motivasyon eksik değil de ilerleme eksik oluyor.
Üçüncü ve bence en derin olan şey de amaç.
Yaptığın şey bir yere değiyor mu?
Sadece maaş için yapılan işler bir noktada içi boş geliyor.
Ama birinin hayatına dokunan bir iş var ya.
O insanı ayakta tutuyor.
Bana gelen mesajları düşünüyorum mesela.
Bu bölüm bana iyi geldi.
Yalnız olmadığımı hissettim falan mesajları.
Ya bu cümleler var ya arkadaşlar.
Primden, paradan, bilmem neyden falan çok daha güçlüler.
Çünkü orada bir anlam var.
Ve insan anlam için dayanır.
Anlamsızlık için değil. Neden bazı insanlar yüksek maaşlı daha mutsuz?
Neden bazıları daha az kazanıp huzurlu?
Belki biri sadece dışsal motivasyonla yaşıyor.
Diğeri içsel motivasyonla.
Neden bazı ekiplerde prim sistemi rekabet...
arttırıp ortamı bozuyor mesela.
Çünkü herkes birbirini geçmeye çalışıyor ama kimse bir amaca hizmet etmiyor.
Ya da neden ilişkilerde kontrol arttıkça sevgi azalıyor?
Çünkü özellik gidiyor.
Belki sorun tembellik değil.
Belki sorun yaptığın şeyin seni ait hissettirmemesi.
Peki tüm bunları konuştuk da şimdi ne olacak?
Tamam Melisa anladım işte havuç sopa bayatladı artık bunlar.
İçsel motivasyon şart ama ben yarın sabah yine o sevmediğim ofise, sevmediğim işime gideceğim falan diyenleri duyar gibiyim.
Gelin biraz böyle çuvaldızı kendimize batıralım.
Daniel Pink'in bu anlattıkları sadece patronların veya şirketlerin sorunu değil.
Bizim kendimize kurduğumuz içsel hapishanelerin...
de sorunu. Bazen hayatın dizginleri tamamen elimizde değilmiş gibi hissediyoruz ya.
Hepimizde oluyordur değil mi?
Yani en azından ben öyle düşünüyorum.
Ama küçük boşluklar açmak mümkün.
İş yerinde yöntemi değiştiremiyorsan mesela öğle arını nasıl geçirdiğini değiştirebilirsin.
Ya da o işi hangi sırayla yapacağına sen karar verebilirsin.
Pink'in bahsettiği o alan dediği şey bazen fiziksel bir yer değil.
Zihinsel de bir özgürlük.
Kendine sor mesela. Bugün başkasının onayı olmadan sadece kendi kararınla ne yaptın?
Yani eğer cevap hiçbir şeyse o yorgunluk fiziksel değil ruhsal bir kısıtlanmışlıktır muhtemelen.
Ustalık dedik ya ustalık aslında biraz da acı çekmektir arkadaşlar.
Bir şey öğrenirken rezil olmayı, hata yapmayı göze almaktır.
Bugün çoğu insanın motivasyonsuz hissetmesinin sebebi aslında hiçbir şeyde derinleşmemesi.
Her şeyden biraz biliyoruz okey ama hiçbir şeyde ustalaşamıyoruz ki böylelikle.
Bir hobide, bir dilde veya bir iş kaleminde derinleştiğini hissettiğin an dopamin o dışarıdaki ödülden değil de içerideki başardım hissinden gelmeye başlıyor.
Statik kalmak paslandırır dedik.
Hareket ve gelişimse parlatan bir şeydir.
Ve son olarak... devasa soruyu soruyorum.
Ben bunu neden yapıyorum?
Arkadaşlar eğer yaptığınız işin kimseye bir faydası olmadığını düşünüyorsanız Dünyanın en yüksek maaşını da alsanız o masa size böyle sanki tabut gibi gelir.
Amaç dünyayı kurtarmak zorunda olan bir şey değil.
Yani öyle bir noktaya dönüşmek zorunda değil.
Bir iş arkadaşına yardım etmek olur.
Bir müşterinin sorununu gerçekten çözmek olur.
Ya da şu an mesela benim yaptığım gibi bir kişinin zihninde küçük bir ışık yakmak olur.
Anlam büyük harflerle yazılan bir tabela olmak zorunda değil.
Küçük anların toplamı gibi düşünebilirsiniz onu aslında.
Peki Pink bu yeni dünyaya ne isim veriyor biliyor musun?
Motivasyon 3-0 diyor.
Eskiden yani hayatta kalmaya çalıştığımız o dönemlerde motivasyon 1-0 vardı.
Sadece böyle biyolojik dürtüler, yemek ye, uyu, hayatta kal falan gibi.
Sonra sanayi devrimiyle motivasyon 2-0'a geçtik.
Yani o konuştuğumuz havuç sopa döneminden bahsediyorum.
Ben sana para vereyim sen de bu vidayı buraya sık.
Ama artık devir değişti.
Pink diyor ki eğer bilgisayarların yapamadığı o yaratıcı işleri yapmak istiyorsak işletim sistemimizi 3-0'a yükseltmek zorundayız.
Burada çok ilginç bir detay var kitaptan aklımda kalan ve beni çok da şaşırtan şeylerden biri.
Ödülün gizli maliyeti.
Pink diyor ki birine içtenlikle yapmaktan keyif aldığı bir şeyi böyle dışsal bir ödül vererek yaptırmaya çalıştığımızda işte para ya da rütbe gibi o kişinin o işe olan İçsel ilgisini aslında öldürüyoruz.
Buna literatürde Sawyer etkisi deniyor.
Hani Tom Sawyer'in o meşhur çift boyama hikayesi vardır ya.
Bir işi bir oyun gibi gösterip başkalarına yaptırmanın hikayesidir o.
Çok da zekice bir şeydir.
Pink tam tersini söylüyor.
Bir oyunu... İşe dönüştürmek istiyorsanız ona bir ödül koyun diyor.
O an o büyü bozuluyor diyor.
İlginç değil mi? Sevdiğimiz hobilerin mesleğimiz olduğunda neden bazen yük gelmeye başladığını anlayabilmek için böyle anlamlı bir nokta gibi sanki burası.
Peki şimdi size bir soru soracağım.
I tipi mi yoksa X tipi misiniz?
Ne diyeceksiniz şimdi bunlar?
Pink kitapta insanları ikiye ayırıyor tamam mı?
X tipi ve I tipi diye. X tipi dediğimiz enerjisini dışsal ödüllerden, onaydan, böyle paradan alanlar.
I tipi dediğimiz de enerjisini işin kendisinden, o akış halinden alanlar.
İşin kötüsü şu. Dünya bizi X tipi olmaya maalesef zorluyor.
Daha çok kazan, daha büyük eve geç, daha havalı bir ünvanın olsun falan.
Ama araştırmalar gösteriyor ki uzun vadede kazananlar...
sağlığı daha yerinde olanlar ve gerçekten başarılı olanlar I tipi insanlar.
Çünkü I tipi birinin yakıtı kendi içinden geliyor.
Yani bitmesi çok zor.
Peki bu ustalığa giden yolda motivasyonumuzu nasıl koruyacağız?
Pink burada akış kavramına değiniyor.
Eğer bir iş yeteneklerimize göre çok kolaysa sıkılıyoruz o işten.
Çok zorsa da kaygılanıyoruz.
Motivasyonun o tatlı noktası yani Pink'in deyimiyle Goldilocks kuşağı tam o ikisinin ortasında.
Sizi biraz zorlayan ama o pes ettirmeyen alan gibi düşünebilirsiniz.
Şu an yaptığınız işi düşünün mesela.
Sıkılıyor musunuz yoksa sürekli kaygı içinde misiniz?
Belki de tek ihtiyacınız olan şey zorluk seviyesini biraz değiştirmektir.
Daniel Pink'in önerdiği küçük bir egzersiz var.
Buna kendi cümleni bul diyor.
Tarihteki her büyük insanın hayatını anlatan tek bir cümlesi vardır.
Mesela Abraham Lincoln için birliği korudu ve köleleri özgürleştirdi derler.
Sizin cümleniz ne? Bunu bir düşünün.
Bugünün sonunda ya da hayatın sonunda Melissa şunu yaptı denecek o cümle...
ne mesela? Eğer o cümleyi bulursanız sabah yataktan kalkmak için ne bir prime, ne bir aferine ihtiyacınız olur.
Çünkü o cümle sizin amacınız olacak.
Bölümü Pink'in şu sözüyle bitireyim ben yavaştan.
İnsanlar doğuştan oyuncu ve arayıcıdır.
Seyirci ve bekleyici değil.
Gidip biraz oynayalım, biraz arayalım ve kendi alanımızı yaratalım.
Çünkü biliyorsunuz hayat biz bir şeylerin olmasını beklerken geçen bir zaman dilimi değil.
O bir şeyleri bizzat kurguladığımız bir oyun alanı...
Belki bugün o çok istediğin ama kim ne der sonunda ne kazanırım diye ertelediğin o hobiye başlarsın.
Belki iş yerinde o hep sustuğun toplantıda aslında benim bir fikrim var dersin.
Belki de sadece bugün hiçbir ödül beklemeden sırf kendin için bir şey yaparsın.
Sırf o ustalık hissini tadabilmek için.
Sırf ben bunu yapabiliyorum diyebilmek için.
Çünkü Pink'in de dediği gibi içimizdeki o ateş sönmedi.
Sadece biraz küllendi.
O külleri üflemek, o meraklı çocuğu tekrar ortaya çıkarmak bizim elimizde.
Ben bugün bu podcastı kapatırken kendi içimdeki o arayıcı çocuğa bir selam veriyorum.
Umarım siz de kendi içinizdeki o oyuncuyla bugün bir yerlerde karşılaşırsınız.
Şunu da unutmayın. En büyük ödül akşam yastığa başınızı koyduğunuzda bugün kendim gibiydim, bugün geliştim, bugün bir anlamın parçasıydım diyebilmektir.
O zaman sana bir soru.
Kimse seni izlemiyorken, kimse sana aferin demiyorken ve sonunda hiçbir maddi ödül yokken sadece yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamadığın o şey ne?
Bunu bir bugün düşün isterim.
Bölümün sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İhtiyacı olduğunu düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
