
Selamlaaar! Bu bölümde, bir arkadaş sohbetinden çıkan “mutsuzluk atağı” kavramı üzerinden ani duygusal düşüşleri, içe kapanmaları ve bazen sebebini tam anlayamadığımız o iç sıkışmalarını konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Bu bölümün başlığı çok enteresan bir muhabbetten geldi arkadaşlar.
O yüzden söz konusu muhabbeti de anlatmadan geçemeyeceğim.
Hatta direkt de onunla başlayacağım.
Bir gün bir arkadaşımla oturuyoruz, tamam mı?
Uzun süredir de görüşmemiştik, hızlıca bir görüşme ayarladık.
Aynı şehirde denk gelince falan.
Neyse, uzun süredir görüşmeyince de hani böyle birikiyor ya bir şeyler.
Ben başladım, o devam etti.
O anlattı, ben dinledim.
Ben anlattım, o dinledi falan.
Bizim muhabbete konu iki kişi var bu olayda.
Biri benim hayatımda biri onun hayatımda.
O benim bahsettiğim kişiyi benim bahsettiğim kadar biliyor.
Ben de onunkini aynı şekilde. Neyse olay bu iki kişinin bir ortak noktasını yakalamaktan başladı.
Ya ben genel olarak insanların benimle birebir iletişimlerini paylaşmaktan böyle çok hoşlanan biri değilim.
Benimki de onlar tarafından başkasına aktarılsın.
İşte beni incelesinler, detaylasınlar falan istemem.
Çünkü yani hani... Okey konuşursun arkadaşınla da konuşulacak şeyler vardır, konuşulmayacak şeyler vardır.
Bunun ayrımının yapılamadığını o kadar çok gördüm ve o kadar çok şahit oldum ki.
Neyse bu iki şahıs bazen çok mutlu ve istekli bazen de inanılmaz düşük ve anlam verilmesi zor iki karakter.
Biz bu ortak noktayı bulduk ya tabii konu buraya sardı.
Hani anlaşılması güç karakterler anladın mı?
Çok inişler çıkışlar var çözemiyorsun falan.
Sonra düşük oldukları vakitlerden konuşurken arkadaşım dedi ki bence mutsuzluk atağı geçiriyorlar.
Ne atağı ne atağı?
Mutsuzluk adı.
İnanılmaz güzel bir tamlama değil mi?
Yani o an beni çok şaşırttı ve bayağı da düşündürttü.
Çünkü şöyle bir şey var.
Bazı insanlar gerçekten sanki kendi içinde hava durumu değiştirir gibi değişiyor.
Bir gün güneşli, iletişime açık, böyle hevesli, şefkatli, konuşkan.
Ertesi gün bir bakıyorsun, bulutlu, kapalı, uzak, isteksiz, hatta bazen sebepsizce soğuk.
Ve sen dışarıdan bakınca diyorsun ki ben neyi kaçırdım ya?
Yani bir şey mi oldu?
Ben bir şey mi yaptım? Az önce biz iyi değil miydik?
İşte mutsuzluk hata tam olarak bana bu hissi çağrıştırdı.
Bir insanın bir anda böyle içinin düşmesi.
Dışarıdan çok net görünmeyen ama içeride bir yerde böyle ışığın kısılması.
gibi. Hani bazen böyle eve gelirsin ortada ağlanacak kadar büyük bir şey yoktur ama için sıkışır böyle bir oturur ağlarsın falan ya.
Bir anda hiçbir şeye hevesin kalmaz.
İşte konuşmak istemezsin, mesajlara dönmek istemezsin, insanların seni görmesini bile istemezsin.
Kendine anlatacak cümlem pek de yoktur ama iyi de değilsindir.
Yani bence en zor kısmı da bu zaten.
Çünkü mutsuzluk bazen çok görünür olan bir şey.
Hani bir şey yaparsın, yaşarsın, üzülürsün, ağlarsın, anlatırsın ama bazen de çok sessiz gelen bir şey.
Yani açıklaması yokmuş gibi geliyor.
Yani niye böyleyim ben şimdi diyorsun ve açıklayamadığın için de kendine daha çok yüklenmeye başlıyorsun gibi bir yerden.
O yüzden bugün biraz şunu konuşalım istiyorum.
Mutsuzluk atağı dediğimiz şey ne olabilir?
Neden bazen bir anda içimize bir ağırlık çöküyor?
Neden bazı insanlar böyle dönemlerde tamamen kapanıyor?
Ve daha da önemlisi hem kendimizde hem de sevdiğimiz insanlarda bu hali görünce ne yapıyoruz?
Tabii burada şunu da en baştan söylemek isterim.
Mutsuzluk hata hani klinik bir tanı olarak kullandığım bir şey değil.
Tamamen arkadaşımla konuşurken aramızda oluşan hani öylesine bir kavram üzerinden gelişti bu muhabbette.
Yani bugün burada bir teşhis falan koymayacağım.
Daha çok gündelik hayatın içinde hepimizin yaşadığı o ani duygusal düşüşleri, içe kapanmaları, sebepsiz yere gelen mutsuzlukları konuşacağız.
Çünkü bence hepimizin hayatında böyle anlar var.
Sabah uyanıyorsun aslında böyle her şey normal.
Belki kahveni içiyorsun. belki işe gidiyorsun, belki okulda, evde, arkadaşlarına gayet sıradan bir gün.
Sonra bir anda bir şey oluyor böyle.
Bazen küçük bir mesaj, bazen birinin bir ses tonu, bazen sosyal medyada gördüğün bir şey, bazen de hiçbir şey.
Bir anda böyle içine bir perde iniyor.
Az önce yapabildiğin şeyler ağır geliyor.
Az önce konuşmak istediğin insanlara karşı bile mesafe koyuyorsun.
Ve işte o an sanki mutlulukla arana böyle görünmez bir cam giriyor.
Bence bunun en önemli sebeplerinden biri de şu.
Duyguların gerçekten bir anda gelmemesi.
Yani biz onları böyle bir anda gelmiş gibi hissediyoruz ama çoğu zaman arka planda birikmiş oluyorlar.
Hani böyle bilgisayarda bir sürü sekme açık olur ya.
Sen sadece ekrana bakarsın ve her şey normal gibi görünür ama arkada sistem böyle cayır cayır çalışıyordur.
Bir yerden sonra bilgisayar donar falan.
Biz de biraz öyleyiz.
Gün içinde böyle hafta içinde ya da ay içinde o kadar çok şeyi bastırıyoruz ki.
Bunu şimdi düşünmeyeyim, buna şimdi üzülmeyeyim, buna alınmadım, okey bu beni etkilemedi, tamam iyiyim sorun yok falan diye diye bir sürü sekme açık bırakıyoruz.
Sonra en alakasız anda sistem.
bir anda kitleniveriyor.
Ve dışarıdan bakan biri de bunu pek anlamıyor tabii.
Çünkü o sadece son ana şahit olmuş ya.
Senin 3 haftadır böyle içinde biriktirdiğin şeyleri, sustuğun yerleri, yuttuğun cümleleri, yorulduğun anları falan bilmiyor.
O sadece senin o gün böyle bir anda düştüğünü görüyor.
Ve diyor ki ya ne oldu ki şimdi buna hani?
Bence ilişkilerde de en çok burası karışıyor.
Çünkü birinin mutsuzluk hataına denk geldiğimizde bunu çoğu zaman kişisel algılıyoruz.
Mesela biri bir anda soğuduysa Hemen şey gibi düşünceler geliyor hani benden sıkıldı mı artık beni sevmiyor mu ben bir şey mi yaptım neden böyle davranıyor falan gibi.
Bazen evet bazen gerçekten de mesele bizimle ilgili olabilir ama bazen de o kişinin kendi içinde çözemediği bir şeyler vardır.
Bize uzaklaşmıyordur da hani zaten kendine bile yakın duramıyordur anladın mı?
Ama tabii bu şu da demek değil.
Her inişi çıkışı da romantize edelim.
Herkesin dengesizliğine sonsuz anlayış gösterelim.
Hayır. Kesinlikle hayır.
Bence burada çok ince bir çizgi var.
Bir insan mutsuz olabilir. Evet.
Kapanabilir, zorlanabilir.
Ama bunu sürekli karşısındaki insanı belirsizlikte bırakarak, yok sayarak, inciterek yaşadığında orada başka bir mesele başlıyor.
Çünkü mutsuzluk bir açıklama olabilir evet ama her davranış için sınırsız bir mazerette değildir.
Bu da bence çok önemli bir soruyu getiriyor beraberinde.
Birinin mutsuzluğuna alan açmakla onun duygusal iniş çıkışlarının içinde kaybolmak arasındaki fark ne?
Çünkü bazen birini böyle anlamaya çalışırken kendimizi unutuyoruz ya.
O şu an iyi değil falan böyle diye diye sanki kendi kırıldığımız yerleri görmezden geliyoruz.
Ya o iyi değil okey tamam bazen anlayış gösterelim bazen anlamaya çalışalım ama sürekli o şu an iyi değil dediğimiz bir yerde yakalıyorsak da ne kadar idare edilebilir bir nokta orası yani?
Ya da işte zor bir dönemden geçiyor falan diyerek böyle kendi ihtiyaçları Ya da mesela şu çok popüler bir cümledir.
Aslında öyle biri değil.
Hani bunu söyleyerek yaşattığı belirsizliği normalleştiriyoruz.
Ama şunu da sormak gerekiyor.
Birinin zorlanıyor olması bizim sürekli tetikte yaşamamızı gerektirir mi?
Yani birinin iç dünyası karışık diye bizim dünyamızda sürekli karışmak zorunda mı?
Bence bu sorunun cevabı kesinlikle hayır.
Yani ama bu bölümün sadece başkalarıyla ilgili olmasını da istemiyorum.
Çünkü dürüst olalım. Hani bazen o mutsuzluk hatanı geçiren kişi de biz oluyoruz.
Bazen biz bir anda böyle mesajlara dönmek istemiyoruz.
Bazen biz sebepsizce uzaklaşıyoruz.
Bazen biz hani bilmiyorum ya içimden gelmiyor diyoruz.
Ya da bazen biz de çok sevdiğimiz insanlara tahammül edemiyoruz.
Ve o an kendimizi bile anlamıyoruz.
İşte o anlarda kendimize kızmak çok kolay.
Hani ben niye böyleyim?
Niye hiçbir şeyden mutlu olamıyorum?
Niye düştüm? Yani herkes hayatına devam ediyor ben niye böyle takılıyorum demek çok kolay.
Ama belki de ilk sormamız gereken soru ben niye böyleyim değil de ben ne zamandır kendimi duymuyorumdur.
Çünkü mutsuzluk bence bazen hani böyle arıza gibi bir şey değil de bir sinyal gibi.
Bir şeyin artık görülmek istediğini gösteriyor bize.
Yani çok yorulmuş olabilirsin, çok fazla güçlü görünmeye çalışmış olabilirsin.
Bir şeyleri içine atmış olabilirsin.
Birine kırılmış ama kendine bile itiraf edememiş olabilirsin.
Dinlenmeye ihtiyacın vardır ama sen hala üretmeye çalışıyorsundur.
Sevilmeye, görülmeye, anlaşılmaya ihtiyacın vardır ama sen ben hallederim modunda gezmeye devam ediyorsundur.
Bravo canım benim aferin sana devam et.
Yani ve hani baktığımızda bence modern hayatın en garip taraflarından biri de bu.
Sürekli iyi olmamız gerekiyormuş gibi hissettiriyor.
Sürekli enerjik, motive, üretken, sosyal, iyi görünümlü, ne bileyim işte mantıklı, dengeli falan.
Ama insan her zaman öyle bir varlık değil ki.
İnsan bazen karışır arkadaşlar.
Bazen düşer, bazen hiçbir şey yapmak istemez.
Bazen cevabını bile bilmediği bir mutsuzluğun içinde oturur.
Ama o mutsuzluğa oturdu diye de bunu kendine bahsediyor.
Bahane edip hani etrafındakilere hayatı zindan etmez tabii.
Kendi gel gitlerini başkalarının çıktısıymış gibi sunmaktan bence vazgeçmeli her yetişkin.
Yani tek sebep olamaz bu dürüst olalım.
Çoğu zaman bunlar bizim kılıflarımız.
Bir yandan da mutsuzluğu hemen çözülmesi gereken bir problem gibi görüyoruz ya.
Hemen geçsin istiyoruz.
Hemen toparlanalım istiyoruz.
Hemen eski enerjimize geri dönelim istiyoruz.
Sanki kötü hissettiğimiz her dakika hayatımızdan çalınıyormuş gibi geliyor.
Oysa belki bazı duygu...
Uygular hemen böyle geçmek için değil de.
Bize bir şey anlatmak için geliyorlar.
Mesela mutsuzluk hata geldiğinde kendimize şunu sorabiliriz.
Şu an gerçekten mutsuz muyum?
Yoksa çok yorgun falan mıyım yani?
Çünkü bazen yorgunluk kendini mutsuzluk gibi gösteriyor da bambaşka şeyler de aynı şekilde.
Mesela uykusuzluk, açlık, sürekli ekrana bakmak, hiç hareket etmemek, hep birilerine yetişmeye çalışmak.
Bunların hepsi ruh halimizi etkiliyor.
Bazen böyle hani hayatın kendisi tek başına kötü olmuyor da bedenin alarmı veriyor mesela.
Bir diğer soru da şu olabilir. Bu duygu bana neyi hatırlattı?
Çünkü bazen bugün yaşadığımız küçük bir şey eski ve daha büyük bir duygunun kapısını açıyor.
Birinin geç cevap vermesi sadece geç cevap vermek değildir mesela.
Daha önce değersiz hissettiğin bir yeri çağırıyor olabilir.
Ya da birinin mesafesi sadece o günkü mesafe değildir.
Terk edilme korkunu, görülmeme hissini, önemsenmeme duygunu tetikliyor olabilir.
Ve bence en güzel soru da şu.
Şu an çözüm mü arıyorum yoksa biraz şefkate, sevgiye, ilgiye mi ihtiyacım var?
Çünkü bazı anlarda kendimize hani böyle bir sürekli çözüm bulma halini dayatıyoruz ya.
Hadi kalk işte yürüyüş yap, kitap oku, çalış, toparlan falan.
Tamam bunların hepsi iyi gelebilir okey.
Ama bazen insanın önce kendine hani zorlanıyor olabilirsin, şu an kötü hissetmen seni başarısız yapmıyor demeye bu cümleleri kurmaya da ihtiyacı vardır.
Ben böyle anlarda insanın kendine çok küçük davranması gerektiğini düşünüyorum mesela.
Bu ne demek biliyor musun? Yani işte büyük kararlar almamak, büyük anlamlar yüklememek, hayatın tamamını o anki duyguya göre yorumlamamak.
Çünkü mutsuzluk hata dediğimiz şey bazen gerçekten böyle bir dalga gibi geliyor.
Dalganın içindeyken sanki o denizin tamamı öyle zannediyoruz.
Ama biraz bekleyince, biraz nefes alınca, biraz uyuyunca, biraz yürüyünce aslında o dalganın şiddetinin değişebildiğini görüyoruz.
O yüzden belki de böyle anlarda kendimize şunu hatırlatmak gerekiyor.
Şu an hissettiğim şey gerçek ama hayatımın tamamı da bu histen ibaret değil.
Bu cümle bence inanılmaz önemli bir cümle.
Çünkü kötü hissettiğimizde zihnimiz genelleme yapmaya bayılır.
Ben hep böyleyim. Hiçbir şey yolunda gitmiyor.
Kimse beni anlamıyor.
Ben zaten mutlu olamıyorum.
Halbuki belki de sadece bugün iyi değiliz.
Belki de sadece bu hafta yorulduk.
Belki de sadece bir şey canımızı sıktı.
Ve bu hayatımızın tamamının kötü olduğu anlamına da gelmiyor.
Peki bir başkasının mutsuzluk hatasına denk gelirsek ne yapacağız?
Bence ilk refleksimiz hemen çözmeye çalışmak olmamalı.
Çünkü bazen hani boşver ya takma falan demek iyi niyetli olsa da karşı tarafı daha da yalnız hissettirebiliyor.
Hani deriz ya... Ama bunda üzülecek ne var ya?
Ama hani bu o kadar da üzülecek bir şey değil.
Ya sen o an o insanın duygusunu küçültüyorsun bunu diyerek.
Bazen sadece yani böyle bir yanındayım anlatmak istersen dinlerim demek daha iyi geliyor.
Bazen de sana alan mı iyi gelir, konuşmak mı diye sormak daha iyi geliyor.
Çünkü herkes mutsuzken aynı şeye ihtiyaç duymuyor.
Nasıl mutluyken, kızgınken, böyle değişik duygular içerisindeyken herkesin farklı ihtiyaçları oluyor.
Mutsuzluk da öyle bir şey. Bazı insanlar konuşmak ister, bazıları susmuyor.
Bazıları sarılmak ister, bazıları yalnız kalmak.
Bazıları çözüm ister, bazıları sadece anlaşılmak.
Ama yine söylüyorum burada kendimizi de kaybetmeden.
Yani birine alan açmak onun bütün belirsizliğini taşımak demek değil.
Birini anlamak kendimizi sürekli ikinci plana atmak demek değil.
Senin zorlandığını görüyorum.
Ama bu halin beni de etkiliyor diyebilmek de sağlıklı bir şey.
Çünkü ilişkilerde mesele sadece bir kişinin duygusu değil de iki kişinin de güvenliği hissetmesi.
Yani bunu sadece duygusal ilişkiler anlamında da söylemiyorum bu arada.
Ebeveyninizle olan, arkadaşlarınızla olan yaşadığınız bütün ilişkilerde böyle bu.
Belki de mutsuzluk hata dediğimiz şey bize şunu öğretiyor.
İnsanlar tek bir halden ibaret değil.
Biz de değiliz. Bazen çok neşeli biri bir anda böyle içine kapanabiliyor.
Bazen çok güçlü görünen biri aslında çok yorulmuş olabilir.
Bazen çok seven biri bile kendine yer açmak için uzaklaşabiliyor.
Ama bunun içinde hem böyle anlayışa hem sınıra ihtiyaç var.
Bazen şefkate, netliğe ihtiyaç var.
Ve kendimiz için de aynı şeyler geçerli.
Mutsuz olduğumuzda kendimize düşman olmak yerine biraz daha böyle merakla yaklaşabiliriz.
Yani bu duygu bana ne anlatmaya çalışıyor diye sorabiliriz mesela.
Ya da neye ihtiyacım var diye sorabiliriz.
Kendimi nerede ihmal ettim diye sorabiliriz.
Çünkü bazen mutsuzluk hayatımızın yanlış yolda olduğunu göstermiyor.
Bazen sadece içimizde bir yerin böyle ilgisiz kaldığını gösterir.
O yüzden bugünün sorusu şu olsun.
Senin mutsuzluk atağın geldiğinde sen kendine nasıl davranıyorsun?
Hemen toparlanmaya mı çalışıyorsun?
Kendini suçluyor musun? İnsanlardan mı kaçıyorsun?
Yoksa biraz durup gerçekten neye ihtiyacın olduğunu duyabiliyor musun?
Bence bu sorunun cevabı çok kıymetli.
Çünkü iyi olmak sadece mutlu olduğumuz zamanlarda kendimizi sevmek değil.
İyi olmak mutsuz olduğumuz halimize de biraz daha insanca yaklaşabilmek demek.
Belki bugün kendimize şunu söyleyebiliriz.
Şu an iyi hissetmiyorum ama bu geçici bir hal olabilir.
Kendimi hemen çözmek, düzeltmek, açıklamak zorunda değilim.
Sadece biraz yanımda kalabilirim.
Çünkü bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey kendi kendini terk etmemesi oluyor.
Evet bu bölümde de böyle biraz mutsuzluk hata dediğimiz o ani iç düşüşlerini konuşmuş olduk.
Belki bundan sonra biri bir anda böyle içine kapandığında ya da biz bir anda düşüşe geçtiğimizde bunu hemen bir şeyler mahvoldu diye okumak yerine biraz daha dikkatle bakabiliriz.
Belki ortada gerçekten konuşulması gereken bir şey vardır.
Belki sadece yorgunluk vardır.
Belki birikmiş bir duygu vardır.
Ya da belki de içimizde uzun zamandır sesini kısmaya çalıştığımız bir taraf sonunda ortaya çıkıp ben buradayım demiştir.
Ve bence mutsuzluk bazen tam da budur ya.
İçimizdeki bir şeyin hani beni de gör deme...
şekli. Bugünlük benden bu kadar dostlar.
Eğer bölümü dinlerken evet ya ben bunu yaşıyorum sıkça dediğiniz bir yer olduysa belki kendinize biraz daha yumuşak davranmayı deneyebilirsiniz.
Çünkü mutsuzluk geldiğinde kendimizi hemen toplamak zorunda değiliz.
Bazen sadece o halimizle de kendimizin yanında durmamız yeterli.
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğüm bir arkadaşınla paylaşmayı.
Ve tabii yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zile açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
