
Selamlaaar! Bu bölümde, Acar Baltaş’ın mutsuzluğun 5 temel sebebi olarak tanımladığı noktaları hayattan örneklerle harmanlayarak konuşuyorum. Eğer bir süredir “neden mutlu değilim?” diye düşünüyorsan, bu bölüm sana yalnız olmadığını hatırlatacak.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, o zaman sana bir soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Geçenlerde Acar Baltaç'ın bir konuşmasını dinledim ve çok etkilendim.
Çünkü çok hak verdim.
Ben zaten genel olarak kitaplarını falan da çok severek okurum.
Düşünce yapısı, hayata bakışı böyle benimkiyle çok uyumlu gelir.
Ve hani bazı insanlar vardır ya her konuşmasında acayip bir farkındalık kazandırır size.
Benim için öyle biri. O dinlediğim konuşmada da mutsuzluk üzerine konuşuyordu.
Mutsuzluğun beş temel sebebinden bahsediyordu.
Tabii ben de etkilenince üzerine kendi hislerimle, kendi düşündüklerimle, okuduklarımla ekleme yaparak konuşmak istedim.
Bu eklemeleri yapmak bile bana o kadar iyi geldi ki.
Çünkü o süreçte de uzunca düşünme fırsatı yakaladım.
Bazen düşünürken kafayı yiyeceğim diye korkmuyor da değilim ama.
Velhasıl dostlar kalktım geldim yaptığım harmanlamayı size anlatmayan.
Ve inanıyorum ki bu bölüm size çok iyi gelecek.
Kendinizden bir şeyler bulacaksınız.
Şimdi şöyle bir düşündüm.
Mutsuzluk dediğimiz şey aslında öyle bir anda gelen bir şey değil ya hani.
Böyle sinsice geliyor, usul usul, sessiz sessiz.
Sanki içeride bir yerlerde küçük çatlaklar oluşuyor ama biz onu anlayamıyoruz bir süre.
Sonra bir sabah kalkıyoruz ve böyle içimize tarifsiz bir sıkışıklık var.
Her şey yerli yerinde gibi ama biz biz değilmişiz gibi de.
İşte Acar Baltaş'ın o bahsettiğim konuşmasında bu hissin nedenlerini çok net anladım.
Mutsuzluğun beş temel sebebi olduğuna değindi.
Ve ben de bu beş sebebi bir bir düşündüm.
Kendime baktım, hayatıma baktım.
Hatta şöyle geçmişime dönüp benim en mutsuz olduğum zaman ya da zamanlar ne zaman diye sordum kendime.
Şimdi birlikte bakalım bu beş sebebe.
Kim bilir belki bir tanesi şu an sizin mutsuzluğunuzun sebebidir.
Birinci sebep beklentilerle gerçekler arasındaki fark.
Yani şimdi arkadaşlar bir oturalım bir itiraf edelim.
Hepimizin kafasında şu yaşa kadar şunu yapmış olmalıydım.
Listesi var. Hani evlenmiş olmalıydım.
Kariyerimde daha ileride olmalıydım.
Yılda en az iki defa yurt dışı yapıyor olmalıydım.
Hani Instagram hayatı diye bir şey var ya.
Gerçekle hiçbir alakası yok.
Ya da biraz belki alakası var.
Ama biz gerçek sanıyoruz.
Ve işin kötüsü o hayat bizimkinden çok daha güzelmiş gibi hissettiriyor.
Ben de çok yaptım bunu. Kendi hayatımı başkasınınkiyle kıyaslamasam bile kafamda kurduğum işte Melissa nasıl biri olmalıydı imajıyla kıyasladım hep.
Oysa Acar Baltaş diyor.
Diyor ki beklentiler eğer gerçeklikle uyumsuzsa mutsuzluğun ilk tohumu atılmış olur.
Bence bu yüzden bazen hayattan değil hayal ettiğimiz hayatın olmayışından yoruluyoruz ve durup kendimize şunu sormuyoruz.
Bu beklenti gerçekten benim mi yoksa bana bir yerlerden yüklendi mi?
Mesela oturup şöyle bir düşündüğümde benim hayalimdeki Melissa işte hiç hata yapmayan, hep üretken, vaktini en verimli şekilde kullanan, duygularını çok iyi yöneten, her şeyi dengede tutan bir karakterdi.
Yani neredeyse insan değil hani bir Marvel kahramanı falan.
Ama gerçek hayattaki Melissa bazen yataktan çıkmak istemiyor.
Bazen kahvesini içerken boş boş duvara bakıyor.
Bazen de birçok şeyi istiyor ama elinden hiçbir şey gelmiyor.
Ve buradaki kırılma şuydu.
Gerçek Melisa ile hayal Melisa çatışıyor bir kere.
O çatışmadan da sessiz sessiz bir mutsuzluk sızıyor içeriye.
Bazen kendimize yüklediğimiz beklentiler aslında hiç sorgulamadığımız kalıplardan çıkıyor.
Toplumdan, okuldan, aileden, arkadaşlardan, dizilerden, kitaplardan o kadar fazla yerden çıkabiliyor ki.
Bize başarılı insan şöyle olur dediler, mutlu hayat budur dediler, biz de kabul ettik.
Oysa gerçekten düşündüğümüzde belki evlenmek istemiyorsun, belki kariyer hırsın yok, belki yılda bir iki defa bir yerlere gitmeyi bırak, beş yıl boyunca hiçbir yere gitmemek sana daha huzurlu geliyor.
Ama beklenti yerleşmiş.
Gerçek ne kadar huzurlu olursa olsun insan yine de tatmin olmuyor.
Bu içsel bir çelişki yaratıyor tabii haliyle.
Acar Baltaş'ın da dediği gibi gerçeklik beklentinin altında kaldığında İnsanın iç sesi eleştiriye sonra da mutsuzluğa dönüşür.
Bu yüzden ben artık şöyle yapmaya çalışıyorum.
Bir şeye ulaşamadığımda kendime neden olmadı değil de bunu gerçekten istiyor muydum diye soruyorum.
Çünkü bazen eksik kalan şey bir kayıp değil bir yükten kurtuluş oluyor.
Senin de zihninde şu zamana kadar şunu yapmalıydım cümlesi varsa belki durup kendine şöyle diyebilirsin.
Benim gerçekliğim ne olmalı ve bu beklenti gerçekten bana mı ait?
Ve geldik ikinci sebebe kıyas.
Bu kısım sanırım hepimizin en çok tökezlediği yer.
Çünkü çağımız maalesef bir kıyas çağı.
Sosyal medyada gezinirken farkında bile olmadan yüzlerce hayatla karşılaştırıyoruz kendimizi.
İşte biri evlenmiş, biri terfi almış, biri Bali'ye gitmiş.
Ne bileyim biri 6'da kalkıp yoga yapmış tabağın köründe.
Biri 12 tane kitap bitirmiş falan.
Ben de bazen böyle storylere bakıp şey diyorum.
Benim de mi bunları yapmam gerekiyordu falan.
Böyle bir darlıyorum kendimi.
Ama sonra fark ediyorum ki o story dediğimiz şey aslında 15 saniyelik bir ilüzyon.
Kimse oraya işte bugün ağladım, kendimi çok değersiz hissettim, 3 gündür bulaşık yıkamıyorum falan yazmıyor.
Zaten kimse anlarını filtreyle de paylaşmaz, paylaşmak istemez.
Ama biz karşıdan bakınca sanıyoruz ki herkes çok üretken ya, herkes çok mutlu, çok huzurlu.
İşte tam da bu noktada devreye kıyasın acısı giriyor.
Başkasının görünürdeki hayatıyla kendi iç dünyamızı kıyaslıyoruz.
Ve bu kıyasın sonunda kendimize ne diyoruz biliyor musunuz?
Ben eksik biriyim. Oysa o kişinin de eksikleri var, kaygıları var.
Kim bilir hangi duygularla baş etmeye çalışıyor.
Ama biz sadece ışıltılı kısmı görüyoruz.
Kıyas yaparken şöyle bir şey oluyor aslında.
Kendi hayatımızı eksiltmiş gibi hissediyoruz.
Bir başkasının başarı hikayesi bizim başarımızı gölgede bırakıyor gibi geliyor.
Ya da işte birinin ilişki paylaşımı bizim yalnızlığımızı daha da görünür yapıyor gibi hissediyoruz.
Halbuki birinin daha iyi olması senin daha kötü olduğun anlamına gelmez.
Bu bir yarış değil arkadaşım.
Ama zihnimiz... Bazen öyle bir hıza kapılıyor ki sanki sürekli bir şeye yetişme telaşındayız.
Ben bazen story izlemeyi bilerek bırakıyorum.
Çünkü ne kadar ya ben işte etkilenmem ya falan desem de içten içe bir kıpırtı oluyor.
Yani sadece sosyal medyada da değil gerçek hayatımızda da böyle insanlar böyle durumlar var.
Ve bazen yapmadığı şeyleri böyle harika şeyler yapmış gibi anlatanlarla bile karşılaşıyorum.
İnanırsan vay haline yani.
Kendimi olduğum halimle sevebilmek, o kıyas tuzağının dışına çıkınca çok daha kolay oluyor.
Acar Baltaş burada da yine çok net söylüyor.
Başkalarıyla kıyas insanı kendine yabancılaştırır.
Kıyasladığım her hayat aslında benim kendi yolumu gölgeleyen bir perde oluyor.
O yüzden kıyas yerine şunu sormaya başladım.
Ben ne istiyorum ve ne beni gerçekten mutlu ediyor?
Bazen cevabı bulamıyorum ki bu da normal bence ama kıyas yapmadığımda kendimi daha net duyuyorum en azından.
Geldik üçüncü sebebe.
Geçmişe özlem.
Yani var ya bu madde beni gerçekten derinden yakaladı.
Geçmişi çok özlüyorum ben bazen.
Çocukluğumu, yaz tatillerini, eski arkadaşlıkları, annemin yaptığı o keklerin kokusunu.
Bazen düşünüyorum acaba o anlar o kadar güzel olduğu için mi özlüyorum?
Yoksa şu anla baş edemediğim için mi geçmişe kaçıyorum diye?
Nörobilimsel olarak da şöyle bir şey varmış.
Beyin geçmişi hatırlarken aslında o anları yeniden inşa ediyormuş.
Yani biraz böyle photoshoplu anlar gibi aslında.
Acı olanları siliyor, güzel olanları parlatıyor.
Ama bu günü hep eksik gösteriyor maalesef.
O yüzden belki de şöyle demek lazım kendimize.
Evet geçmiş güzeldi ama bugün de henüz yazılmamış bir gün olabilir.
Ben bugünü de ileride güzel bir gün diye hatırlayabilirim.
Ve en tehlikeli yer de burası galiba.
Çünkü geçmiş o kadar cilalı duruyor ki.
İnsan bugünü ister istemez değersiz hissediyor.
Eskiden her şey daha kolaydı sanki.
İnsan ilişkileri daha samimiydi, zaman daha yavaş akardı, arkadaşlarımızla oynadığımız o anlar böyle daha gerçekte yaşanmış gibiydi.
Ama bir yandan da şunu düşünüyorum.
O günlerde de mutlaka zorlandığım şeyler vardı.
Çocuk halimle korktuğum, üzüldüğüm, kırıldığım anlar.
Ama hatırlamıyorum. Çünkü dediğim gibi beyin onları biraz böyle temizleyerek servis ediyor.
Ve şimdi mesela kendimi zor bir dönemden geçerken bulduğumda geçmişe kaçmak acayip cazip geliyor.
Çünkü geçmişin içinde sorumluluk yok, belirsizlik yok, seçim yapma zorunluluğun yok.
Sadece o günkü halimizin bize verdiği bir huzur var.
Ama şunu da fark etmek lazım.
Geçmişe özlem yaşadıkça bugünü kaçırıyoruz.
Bir arkadaşıma geçen gün şöyle dedim hatta.
Belki de bugün yaşadığın bu anı 10 yıl sonra ne güzeldi diye hatırlayacaksın.
Ve o cümle beni böyle sonradan çok sarstı.
Çünkü böyle diyordum ama çoğu an...
Onu ben de bu şekilde değerlendirmiyordum.
Şu anki hayatımın da kıymetli anları var.
Ama ben onları böyle yeterince yaşamadan geçmiş olacakları günü bekliyorum ya.
Yine Acar Baltaş'ın dediği gibi geçmişin güzelliği bugünün potansiyelini gölgelememeli.
O yüzden son zamanlarda kendime şunu soruyorum.
Bugünü gelecekte özlemle hatırlamak istiyorsam o zaman neden bugünü dolu dolu yaşamıyorum?
Belki çocukluğumuzdaki o kek kokusu kadar güzel olmayacak ama şu an demlediğim kahvenin kokusu da benim bugünkü hayatımın bir parçası ve bu da çok değerli bir şey.
Bir diğer mutsuzluk sebebimize geldik.
Kendini gereğinden fazla önemsemek.
Bu maddeyi ilk duyduğumda biraz alındım açıkçası.
Ama yani herhalde kendimi önemseyeceğim falan dedim.
Burada kastedilen başka bir şey tabii.
Acar Baltaş diyor ki...
İnsan kendisini dünyanın merkezine koyarsa karşılaştığı her durumu kişiselleştirir.
Bu da mutsuzluğun yolunu açar.
Bir toplantıya çağrılmadığımızda böyle hemen işte beni önemsemiyorlar falan deriz.
Ya da işte bir mesaj geç geldiğinde bana değer vermiyor falan diye düşünürüz.
Ama bazen insanlar sadece dalgındır arkadaşlar.
Yorgundur, meşguldür ve bazen hiçbir şey kişisel değildir.
Kendimizi fazla önemsedikçe hayal kırıklıklarımız da artıyor.
Çünkü dünya bizim etrafımızda dönmüyor ya.
Ve bu kötü bir şey. de değil.
Aslında özgürleştirici bile olabilir.
Çünkü şöyle düşünmeye başlarsın.
Her şeyin sorumluluğunu taşımak zorunda değilim.
Her suskunluk bana dair değil.
Her uzaklık bir mesaj değil.
Her sessizlik bir yargı değil.
Bunu fark ettikten sonra ilişkilerinde de hafiflersin.
İnsanları daha yumuşak görmeye başlarsın.
Çünkü artık her davranışı üzerine almıyorsundur.
Ben mesela bu konuda kendimi geliştirdiğime inanıyorum.
Bundan bir 3-4 sene öncesine baktığımızda her şeyi kişisel algılamaya daha münasip bir yapım vardı.
Ama şimdi özellikle son 2 senedir falan o kadar aştım ki.
Bazen de yani abartı derecesinde önemsemiyorum.
Ama nasıl rahat bir şey anlatamam ya.
Bir noktada insanları sallamamaya da başladım.
Bunu abartmadan bir düzene koyacağım inşallah.
Ben beşinci ve son sebepten devam edeyim.
Bu mutsuzluk sebebimiz de hayatı gereğinden fazla karmaşıklaştırmak.
Ben bazen yapıyorum bunu.
Bir karar alırken dokuz farklı senaryo düşünüyorum böyle.
İşte kahve içerken bile ya acaba filtre mi içsem?
İşte flat white mi içsem?
Yoksa işte soy sütlü versiyonu mu denesem falan böyle beynimi yakıyorum.
Sonra da şöyle diyorum utanmadan.
Neden bu kadar yorgunum ya?
Ya arkadaşlar hayat bazen sadece evet demeyi, hayır diyebilmeyi, sade kalmayı gerektiriyor.
Ama biz her şeyi analiz edip, anlam yükleyip, daha da anlamlısı var mı diye kurcalıyoruz üstüne ve sonuç ne?
Kafa allak bullak, bazen kalpler yorgun ve işin garibi de ne biliyor musunuz?
Bu karmaşıklaştırma hali çoğu zaman akıllı insan hastalığı.
Yani düşünebilen, analiz edebilen, alternatifleri görebilen insanların laneti gibi bir şey.
Acar Baltaş burada şöyle diyor.
Hayat sadeleştikçe huzur artar, karmaşıklaştıkça da kaygı.
Ve bazen gerçekten de öyle.
Ben ne zaman şunu şunu da yapayım, her şeye anlam yükleyeyim, kendimce derinleştireyim falan desem o derinliğin içinden çıkamayıp bunalıyorum.
Bazen iyi hissetmek için büyük farkındalıklar, büyük çabalar gerekmez.
Sadece böyle bir nefes almak, bir yürüyüş yapmak, bugünlük bu kadar yeter demek bile yeterlidir.
Ama bizim zihnimiz özellikle bu dönemde sadelikle eğitilmeyi bilmiyor.
Çünkü her şeyin daha fazlası varmış gibi.
Daha doğru karar, daha etkili söz, daha özel his.
Oysa belki de yeterince iyi zaten fazlasıyla yeterlidir.
Evet dostlar bu beş madde bana gerçekten çok fazla şey düşündürdü.
Ama en çok da şunu fark ettim.
Mutlu olmak için hayatı değiştirmemiz gerekmiyor bazen.
Sadece onu nasıl gördüğümüzü fark etmemiz yetiyor.
Ve evet, beklentilerini küçültmek, kıyaslamayı bırakmak, geçmişi sevmek ama orada yaşamamak, bazen kendini ciddiye almamak ve işleri sadeleştirmek.
Bu beş adım belki de mutsuzluğun kapısını nazikçe kapatıyor bizim için.
O zaman sana bir soru.
Senin mutsuzluğunun en büyük sebebi hangisi?
Eğer bu bölüm sende de bir yerleri kıpırdattıysa, küçük bir iç ses uyandırdıysa ne mutlu bana.
Sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İhtiyacı olduğunu düşündüğüm bir arkadaşınla...
Ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
