
Selamlaaar! Bazen bazı deyimleri kullanıyoruz ama bizdeki yansımalarının ne olduğunu pek fark etmiyoruz ya… Bu bölüm son zamanlarda fark ettiğim o deyimin sinir bozuculuğunu anlatıyorum. Fransız kalmak ve devamında gelenler bölümde efenim. Keyifle dinleyiniz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar. O zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Şimdi benim çok sinir olduğum bir şey var arkadaşlar.
O da şu. Bulunduğum ortamda bir şeylere Fransız kalmak.
Aslında olan şuradan geliyor.
Mesela ben birilerinin Fransız kalacağı şeyleri o kişilerin bulunduğu ortamda konuşmam.
Konuşuyorsam da detaylandırırım onun anlamlandırabilmesi için.
O kişinin bana anlamsız bakmasına gerek yok yani ya.
O da anlasın ya da ben konuşmayayım onu.
Belki başka zaman konuşayım.
Başka yerde başka birileriyle konuşayım.
Ben de sevmiyorum çünkü anlamsız bakışlar atarak o ortamda böyle bulunma halini.
Ve geçenlerde bunu yaşadım yine.
İçimden de geçirdim. Ulan dedim yine Fransız kaldık ya.
Öyle boş boş bakıp hani anlamayarak dinleyeceğiz falan diye.
Ve keyif de almayacağız yani.
Kimseye hani anlamadığı bir şeyi dinlemek...
keyif almaz bence.
Ben öyle düşünüyorum. Sonra bunu bir düşündüm.
İyice bir düşündüm. Dedim ki Fransız Kamuli nereden geldi?
Yani bizim dilimize nasıl yerleşti bu?
Yani neden Fransız? Neden Alman değil?
Neden İtalyan değil? Hani adam ne yaptı da biz her anlamadığım şeyi onun üstüne yıktık?
Gerçekten bir noktada şunu düşündüm.
Hani acaba Fransızlar da kendi aralarında bir şey anlamayınca hani Türk kaldım, Alman kaldım falan gibi şeyler diyorlar mı?
Çünkü çok tek taraflı bir durum gibi geliyordu bu bana hep.
Biraz kurcalayınca işin kökü Osmanlı dönemine kadar gidiyor arkadaşlar.
O dönem Fransızca bayağı elit bir dil.
Diplomasi dili, kültür dili, eğitim dili.
Hatta bir dönem Fransızca bilmek neredeyse ben entelektüelim demek gibi bir şey.
Ama tabii halkın büyük bir kısmı Fransızca bilmiyor haliyle.
Fransız bir... konuşuyor, kimse anlamıyor, halk konuşuyor, Fransız anlamıyor falan.
Ortada böyle karşılıklı bir ne diyor bu ya falan hali var.
Bu deyimin tam olarak ilk kim söyledi, hangi yıl çıktı falan gibi kısımları net bir tek kaynağa bağlanmıyor.
Farklı anlatılar var bununla ilgili.
Ama Türk Dil Kurumu'ndaki anlamı ve toplumda kullanım biçimi genel olarak aynı noktaya çıkıyor.
Yabancı kalma noktasına, sosyal bir dışarıda kalma hissi gibi düşünebilirsiniz.
Peki bu Fransız kalma hissi neden bu kadar can sıkıcı?
Çünkü burada olay sadece sadece bilmemek değil o an benim beynim şunu algılıyor ben bu grubun içinde değilim Ve bak bunu dramaya bağlamıyorum.
Bunun literatürü de var. Psikologlar insanın ait olma ihtiyacını temel bir motivasyon olarak anlatıyor.
İnsan ilişkilenmek, kabul görmek, bağ kurmak isteyen bir canlı.
Bu ihtiyaç bozulduğunda da ruh hali de bozuluyor haliyle.
Ama daha çarpıcı kısmı şu.
Araştırmalarda insanı dışarıda bırakmak için ille de böyle büyük şeyler yapmaya gerek yok.
Bazen minicik bir görmezden gelme bile yetiyor.
Mesela Cyberball diye bir deney var.
Bak ismin bile tatlı. Cyberball.
falan. Ama hissettirdikleri hiç tatlı değil.
İnsanlara böyle top atma oyunu gibi basit bir şey yaptırıyorlar.
Sonra oyun bir yerde sana pas atmayı kesiyor.
Herkes birbirine atıyor sana atmıyor.
Ve insanlar bunu bilgisayarda yaptığında bile yani gerçek bir insan topluluğuyla oynamadığında bile aidiyet, kontrol, özselgi gibi duygularda düşüş yaşıyor.
Şimdi bunu al, bizim ortama koy tamam mı?
Herkes konuşuyor, herkes jargon kullanıyor, herkes anlıyor ama sana kimse pas atmıyor.
Sen de orada haliyle Fransız kalıyorsun.
Hatta daha da acayip bir şey söyleyeyim bak sana.
Sosyal dışlanma beyinde fiziksel acıyla benzer bölgeleri tetikleyebiliyor diye bir FMRI çalışması var.
İnsanlar sosyal olarak dışlandığında beynin bazı acıyla ilişki bölgelerinde aktivite artıyor ve bu kişinin yaşadığı sıkıntıyla ilişkili bulunuyor.
O yüzden ya ne var canım anlamadıysam diyemiyorsun bazen.
Çünkü içeriden bir yerden böyle küçük bir alarm çalıyor.
Ben şu an dışarıdayım ya ben şu an dışlanan bir pozisyondayım gibi.
Ve ben buna sinir... oluyorum işte.
Çünkü bu bir his ve gereksiz yere yaşatılıyor bence çoğu zaman.
Ama bazı insanlar da bunu bilerek yapıyor diye de düşünmüyor da değilim.
Bir ortamda biri anlamıyorsa iki seçenek var arkadaşlar.
Ya bir kısa çeviri yaparsın onun için ya da konuyu değiştirirsin.
Ama bazen üçüncü bir şey oluyor.
İnsanlar bilerek jargona abanıyor böyle.
Bilerek hızlanıyor. Bilerek içeriden şakalaşıyor.
Yani pası bilerek kesiyor anlayacağın.
Ve burada bilissel bir taraf da var.
Curse of knowledge diye bir şey var.
Böyle bir kavram. Bilgi. laneti deniyor.
Bir şeyi bildiğinde karşı tarafın bilmediğini tahayyül etmek zorlaşıyor.
İnsan herkes biliyor zannediyor o anlattığı şeyi.
Yani bazen kötü niyet değil de cidden o hani ben biliyorum sen de biliyorsundur haline dönüşüyor.
Ama yine de ben şunu sevmiyorum.
Bir ortamda bir kişi Fransız kalıyorsa o kişinin suçu olmak zorunda değil bu.
Bu ortamın dilinin suçu oluyor çoğu zaman.
Ve işin en alıcı yerini de söyleyeyim.
Biz çoğu zaman anlamadığımızı söylemiyoruz arkadaşlar.
Çünkü anlamadım demek bizde hani sanki şunu demek gibi algılanıyor.
Ben yetersizim. Ben bunu anlamadıysam bu benim suçum falan gibi.
Halbuki asıl yetersizlik birinin gözünün içine baka baka onu dışarıda bırakmaktır bence.
Ben o yüzden şu iki cümleyi çok seviyorum.
Ve bunu kendime de hedef koyuyorum bu arada.
Hani kendim için de bunları yapmıyorum.
Yapmalısın bu cümleleri söylemelisin diyorum.
Birincisi bir saniye ya bunu biraz açabilir misin benim için?
Ya da ikincisi olarak atfettiğim diğer cümle de şu.
Ben burayı kaçırdım ya bana bir baştan mini özet geçer misin gibi.
Bak bu cümleler gerçekten hayat kurtarıyor.
Ben bunları kullanıyorum. Bazen gerçekten insanın mutluluğunun tutulduğu anlar ve aklına gelmediği anlar da oluyor.
O anlarda da kendimi hatırlatmaya özen gösteriyorum.
Çünkü böyle bir anda pas geliyor ya, bir anda oyun yeniden başlıyor falan.
Geçen mesela gözlük camlarımı değiştirecektim.
Gözlükçeye gittim, yanımda da en yakın arkadaşım vardı bu arada.
Canım seni öpüyorum buradan. Anladı o.
Bütün bölümlerimi dinliyor ya.
Seni çok seviyorum gerçekten.
İnsanın en yakın arkadaşı ve gerçekten en yakın arkadaşı olması çok güzel bir şey.
Neyse. Orada böyle bana bütün gözlük sektörü ve kampanyalarına hakimmişim gibi bir şeyler anlattılar.
Ben direkt dedim ki... Şu an dediklerinizden hiçbir şey anlamadım.
Baştan anlatabilir misiniz?
En yakın arkadaşım da bana diyor ki ya var ya sosyal ansiyete senden korkuyor şu an.
Nasıl bu kadar net sorabiliyorsun bunları böyle şak diye.
E abi anlamadım yani ne yapayım bana çok doğal geliyor bu.
Anlamadıysan anlamadım dersin.
Ben mi yanlış düşünüyorum?
Gerçekten soruyorum bunu bu arada.
Çünkü bazen ortamda bir tek ben anlamadım diyormuşum gibi hissediyorum.
Herkes kafasını sallıyor.
Herkes böyle evet evet falan modunda.
İçinden de geçiyor hani acaba herkes gerçekten anladı mı?
ya ya da yoksa hepimiz birbirimizi mi kandırıyoruz?
Ve bak bu da çok ilginç bir şey yani.
Sosyal psikolojide pluralistik ignorance diye bir kavram var.
Yani herkes aslında bir şey anlamıyor ama kimse anlamadığını da söylemiyor.
Çünkü diğerlerinin de anladığını sanıyor.
Sonuç ne oluyor peki?
Toplu halde Fransız kalıyoruz ama kimse de itiraf etmiyor yani.
Belki de o gözlükçü de sadece ben değildim anlamayan.
Belki yan taraftaki teyze de anlamadı ama işte ayıp olur şimdi dedi.
Belki benim arkadaşım da yarısını kaçırdı ama Melisa sordu zaten diye.
Hani böyle bir çok da fazla düşünme gereği duymadı.
Ama biri sormasa herkes o jargon denizinde yüzüyor gibi yapacak resmen.
Ben bunu anlıyorum. Ve şunu da fark ettim.
Anlamadım demek aslında bir özgüven göstergesi arkadaşlar.
Çünkü şu mesajı veriyorsun.
Ben burada varım, konuşulan şeyle ilgileniyorum ve gerçekten anlamak istiyorum.
Ama şu an anlamadım.
Bana tekrar anlatırsan tekrar dinlemek isterim.
diyorsun. Bu arada işin nörolojik tarafını düşününce daha da mantıklı geliyor.
İnsan beyni belirsizliği sevmiyor.
Bakın bunu daha önceki bölümlerde de çokça kez söyledim.
Anlamadığımız bir ortamda beynimiz sürekli açıkta kalıyor.
Sürekli böyle arka planda tehdit algısı hafif hafif çalışmaya devam ediyor.
O yüzden o huzursuzluk hissi de böyle içten içe geliyor ve yerleşiyor bize.
Sanki biri seni masanın dışına itmiş gibi hissediyorsun.
Ama bak çok dürüst bir şey söyleyeceğim.
Bazı ortamlarda Fransız kalmak aslında bize bir şey anlatıyor.
Belki ortamın dili bize uygun değil, bize ait değil.
Belki o konu bizim dünyamızla ilgili değil.
Belki de zorla dahil olmaya çalışıyoruz.
Zorla itekliyoruz içerisine kendimizi.
Çünkü bir noktada her şeyi de bilmek zorunda değiliz ya.
Her jargona hakim olmak zorunda değiliz.
Her masada aktif olmak zorunda değiliz.
Ama şuna inanıyorum.
Eğer bulunduğum bir ortamdaysam o ortamda insan gibi hissetmek istiyorum.
Dekor gibi değil yani. Bana insan gibi davranılsın ve değer verilsin istiyorum.
Çünkü ben de gerçekten eğer bir ortama girdiysen ve çevremde insanlar varsa onları değersiz hissettirmek gibi bir şey yapmak asla istemem.
Aksine onları da katmak isterim.
Onları da insan gibi hissettirmek isterim.
Bir dekor gibi değil anlayacağınız.
Çok hoşuma giden bir şey olmuyor bu yüzden de.
Konuşmaya hakkım yokmuş gibi hissettiğim yerde ben deliriyorum.
Ve sinirlerim resmen tepeme çıkıyor.
Ne demek abi ya? Ben konuşurum yani.
O yüzden iki seçenek var.
Ya ben anlamadığımı söyleyeceğim.
Ya da bir gün biri benim yanımda Fransız kalırsa durup şunu diyeceğim.
Bir saniye ya sana şunu bir kısaca özetleyeyim.
Çünkü mesele Fransız olmak değil ya orada hani.
Mesele pas atmak. Birine pas atmadığında oyun tek taraflı oluyor çünkü.
Birine pas attığındaysa herkes dahil oluyor ve daha tatlı oluyor, daha neşeli oluyor bence.
Ve belki de en güzel tarafı da şu.
Bir ortamda biri anlamadım dediğinde o ortamın seviyesi düşmez.
Tam tersine yükselir.
Ve ben de bugün birazcık bundan bahsetmek istedim.
Çünkü bazı... Deyimleri böyle sanki bilinçsizce kullanıyoruz ama hayatımızda çokça yer ediniyor.
Ve bazıları da gerçekten içimize böyle işliyor.
Ben mesela buna çok sinir oluyordum.
Aslında hep yaşayıp çok da farkına varmadığım bir şeye dönüşmüştü belki de bir noktada.
Geçen gün fark edince dedim ki ya biz bu deyimleri kullanıyoruz ama neye kullanıyoruz, nasıl kullanıyoruz?
Yani o kadar farkında olmadan yapıyoruz ki bir şeyleri.
O gün bu içimdeki duyguyu, böyle kızgınlığı, siniri fark edince dedim ki baksana ya kullandığım bir deyim bile senin içerisindeki bazı duyguları...
Açığa çıkarıp böyle o anda bir farkındalık yaratabiliyor senin için.
Ve gerçekten çok kıymetli geldi.
O yüzden de paylaşmak istedim.
Belki başka böyle deyimler olursa onları da paylaşabilirim.
Ben biraz yaşadıklarımdan esinlenerek anlatıyorum her şeyi.
O yüzden yaşamam gerekiyor gibi oluyor illa.
Neyse çok da uzatmayayım ve sana bölümün sorusunu sorayım.
O zaman sana bir soru diyerek.
Sen anlamadığında susanlardan mısın soranlardan mı?
Belki de bu deyimi değiştiremeyiz ama o hissi değiştirebiliriz.
diye düşünüyorum. Bölümün sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğüm bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
