
Kontrol Edemediklerini Bırak: Stoacılıktan Hayat Dersleri
3 Kasım 2025 · 12 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Selamlaaar! Bu bölümde kontrol edemediklerini bırakıp kendine yer açman için Stoacılığı konuşuyoruz. Zenon’un gemisi, Marcus Aurelius’un günlükleri ve günlük hayatta “duyguların içinde kaybolmadan” yaşamanın yollarını merak edenlere!
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Şimdi size bir soruyla geldim.
Hiç yaşadığın bir olayı tekrar tekrar kafanda döndürdüğün oldu mu?
Ya da ya da kontrol edemediğin şeylere sinirlendiğin.
Bazen her şey yolunda gidiyor gibi görünür ama içten içe böyle bir şey rahatsız eder ya.
Tam olarak ne olduğunu bile anlamazsın.
Bir şey istediğin gibi olmadı mı?
Biri beklediğin gibi davranmadı mı?
Yoksa sadece kontrol edemediğin şeylerin ağırlığı mı çöktü üzerine?
Böyle işte tam olarak bu zamanlarda yani insanın kafasının içi hiç susmaz.
Keşke şöyle deseydim.
Neden öyle oldu? Bir daha asla yapmam.
Kendinle bin tane versiyonun arasında gidip gelirsin.
Ben de bunu çok yaşıyorum.
Bir şeyi geride bırakmak istiyorum ama böyle zihnim dur ya biraz daha düşünelim falan diye tutuyor beni.
Ve işte o anlarda şunu fark ediyorum.
Ben aslında olayla değil de olayın bende bıraktığı hisle uğraşıyorum.
Kendinde sürekli bunları fark edenler için de bugün stoacılık felsefesini anlatmaya geldim.
Çünkü stoacılık diyor ki her şeyi kontrol edemezsin ama kendini nasıl hissettiğini seçebilirsin.
Ve bence bu cümle bir tür huzur kapısı gibi arkadaşlar.
İşte bugün o kapıyı birlikte aralayalım istiyorum.
Hadi biraz stoacılıktan yani duyguların içinde kaybolmadan yaşamayı öğrenmekten konuşalım.
Peki stoacılık dediğimiz şey ne?
Antik Yunan'da bir tane filozof var tamam mı?
Zenon. Zenon bir tüccar.
Gemiyle mallarını taşırken bir gün denizde fırtınaya yakalanıyor.
Gemisi batıyor. Yani aslında o dönemki anlamıyla bu sadece mallarını kaybetmesi değil bütün hayatını kaybetmesi demek.
Çünkü o zamanlar zenginlik, saygınlık hatta kimliğin bile sahip olduklarınla ölçülüyor.
Ve Zenon bir anda elinde böyle hiçbir şey olmadan karaya çıkıyor.
Kendini bir limanda buluyor.
Atina'da bir limanda. Yorgun, yalnız, parasız ama o gün hayatını değiştirecek biriyle karşılaşıyor.
Bir kitapçıya giriyor, tesadüfen orada Sokrates'in hayatını anlatan bir kitap görüyor.
Okudukça içinden bir şey kıpırdıyor böyle.
Kitapçıya dönüp soruyor, diyor ki böyle bir insan gerçekten yaşadı mı ya?
Onun gibi biriyle nerede tanışabilirim?
Ve kitapçı o sırada Atina sokaklarında ders veren bir filozofi işaret ediyor, Krates'i.
Zenon gidiyor, onu dinliyor, etkileniyor.
O kadar etkileniyor ki tüccarlığı bırakıp felsefeye yöneliyor.
Yani o gemi aslında batmıyor arkadaşlar.
Zenon'un hayatını başka bir yöne çeviriyor.
Yıllar sonra da Zenon şöyle diyor.
İyi ki gemim batmış yoksa bu yolculuğa hiç çıkmayacaktım.
Bence bu hikaye stoacılığın ruhunu özetleyen acayip bir hikaye.
Hayatta bazen her şey tersine gider.
Sen bunu bir kayıp sanırsın çoğu zamanda.
Ama belki de o kayıp seni gerçekten olman gereken yere götürüyordur.
Ve stoacılık işte tam bu farkındalık.
Bir şeyin başına gelmesini engelleyemeyebilirsin ama o şeyden ne öğreneceğini sen belirlersin.
Bu hikayeyi ilk duyduğumda böyle bir kendime şunu sormuştum açıkçası.
Gerçekten neyi kontrol etmeye çalışıyorum?
Yani biri beni yanlış anladığında, bir planım iptal olduğunda ya da biri benim gibi düşünmediğinde her seferinde kontrol etmeye, düzeltmeye haklı çıkmaya çalışıyorum.
Ama bazen bırakmak gerekiyor ya.
Gerçekten şöyle bir salmak gerekiyor.
Çünkü bazı şeyleri düzeltmeye çalışırken kendini yıpratıyorsun.
Stoacılık işte burada devreye giren bir şey.
Savaşma, kabullen. Teslim ol değil, kabullen.
Kabullenmek, vazgeçmek anlamına gelmiyor.
Sadece enerjini doğru yere yönlendirmek demek.
Yani benim alanım bu, geri kalan dünyanın alanı da orası.
Biraz da bugüne bakalım. Stoacılık aslında modern dünyada hala yaşıyor.
Bilişsel davranışçı terapi, hani bu psikologların sıkça kullandığı yöntem var ya, siz de sıkça duymuşsunuzdur, sosyal medyada orada burada.
Direkt stoacı düşüncelerden esinlenmiş bir şey.
Düşüncelerini değiştir ki duyguların da değişsin.
Bu cümle Epiktetos'tan geliyor.
M.S. 50'lerde söylemiş adam bunu ya.
Yani binlerce yıl önce bile kafanın içindeki hikayeyi değiştir diyormuş.
Ve bu bana çok tanıdık geliyor.
Çünkü biz de bugün...
Farkında olmadan hep hikayemizi değiştiriyoruz.
Sosyal medyada, ilişkilerde, işte her şeyin kontrolünü elimizde tutmaya çalışırken asıl kaçırdığımız şeyin kendimiz olduğunu fark etmiyoruz.
Ben bazen şöyle düşünüyorum açıkçası.
Belki de huzur her şeyi yerine koymakta değil de bazı şeyleri kendi haline bırakabilmekte.
Yani ben elimden geleni yaptım diyebilmekte.
Marcus Aurelius'un çok güzel bir sözü var.
Gerçekten çok severim.
Kaderin sana getirdiklerini sev çünkü onlar senin için yazılmıştır.
Bu söz bana hep şunu hatırlatıyor.
Hayat bazen planladığın gibi gitmez ama belki de o gidişin içinde öğrenmen gereken bir şey vardır.
Marcus Aurelius demişken de Roma döneminde karşımıza çıkıyor kendisi.
Adam bir imparator.
Ordular yönetiyor, savaşlar kazanıyor, milyonlarca insanın kaderine karar veriyor.
Ama geceleri herkes uyurken eline kalemini alıyor ve sadece kendi için yazıyor.
O satırlarda ünvan yok, güç yok, gösteriş yok.
Sadece bir insanın kendiyle konuşması var.
Kendi öfkesini, sabrını, hatalarını, korkularını yazıyor.
Ve bu yazdıklarını kitap yapmak için değil.
Sadece anlamak için yazıyor.
Stoacılık düşüncesinin yıllar içinde bir yaşam biçimine dönüştüğünü gösteriyor aslında bu hareket.
Marcus Aurelius'un en bilinen kitabı Kendime Düşünceler de aslında bir günlük.
O kitapta hep şu cümleleri tekrar ediyor.
Bugün huysuz, kıskanç, nankör insanlarla karşılaşacağım ama ben onlara benzememeyi seçebilirim.
Bence stoacılığın özü tam olarak burada.
Hayatın sana sunduğu her şeyin karşısında Bir seçim hakkın var.
Olayları seçemiyorsun ama tepkini seçiyorsun.
Ve o tepki senin kim olduğunu belirliyor.
Ben bazen düşünüyorum biz bugün de aynı şeyi farklı biçimlerde yapıyoruz diye.
İşte story atıyoruz, notlar alıyoruz, bazen kimseye göstermediğimiz şeyler yazıyoruz.
Belki farkında değiliz ama biz de kendi kendime düşüncelerimizi yazıyoruz aslında.
Peki biz bugün stoacı bir bakış açısını nasıl yaşayabiliriz?
Yani işe, okula, trafiğe, sosyal medyaya, ilişkilere nasıl entegre edebiliriz?
Bu düşünce gerçekten bize yardım edebilir mi?
Bencesi evet. Ama küçük yerlerden başlamak gerekiyor.
Çünkü stoacılık bir soğukkanlı ol öğretisi değil.
Bir kendini tanı daveti aslında.
Mesela öfkeyi düşünelim.
Bir şey seni kızdırdığında hemen tepki vermek istersin ya.
Mesajı pat diye yollarsın, yüzünü asarsın, ses tonun değişir.
Ama stoacılar diyor ki tepki vermeden önce bir dur.
O duyguyu bir izle.
O birkaç saniyelik duraklama bazen bütün hikayeyi değiştiriyor çünkü.
Belki de o öfkenin altında kırılmış bir beklenti var.
Belki de sadece yorgunsun.
Bunun tartışma dinamikleri bölümünde de konuşmuştuk daha detaylı.
Yine Marcus Aurelius'un dediği gibi eğer bir şey seni öfkelendiriyorsa o şeyin kendisi değil senin düşüncen aslında seni öfkelendiriyordur.
Yani olay değil olayın sende yarattığı anlam seni yakıyor.
Bir başka örnek yine sosyal medya.
Bir arkadaşın tatile gitmiş, biri yeni bir işe girmiş, biri senin hayalini kurduğun evi tutmuş ve sen hiç fark etmeden kıyaslama moduna geçiyorsun.
Storacılar böyle bir durumda şunu hatırlatırdı.
Başkalarının sahip olduklarıyla değil, kendi seçimlerinle huzur bul.
Çünkü onların hayatı senin alanında değil.
Senin kontrolünde olan tek şey nasıl düşündüğün, nasıl hissettiğin ve nasıl davrandığın.
Bir de planların bozulduğu anlar vardır ya.
İşte orada da stoğacılık çok büyük hayat kurtaran bir şey bence.
Bir şey iptal oldu, geciktin, işler karıştı.
O anda panik olmak yerine tamam ya bu benim planım değildi belki de ama olması gereken de bu olabilir diyebilmek.
Bunu gerçekten içselleştirdiğinde böyle bir tür özgürlük hissi geliyor, yayılıyor böyle bütün vücuduna.
Çünkü artık hayata savaş açmıyorsun.
Hayatla birlikte akmayı öğreniyorsun.
Ben bazen şöyle diyorum kendime.
Ya Melisa sen her şeyi kontrol etmeye çalışarak gerçekten huzurunu kaçırıyorsun.
Çünkü bazen kontrol dediğimiz şey sadece bir endişe biçimi.
Zannediyoruz ki her şeyi planlarsak her şey düzgün gidecek, her şey mükemmel olacak.
Ama stoğacılık diyor ki bırak biraz da hayat planlasın ya.
Sen sadece elinden geleni yap.
gerisini teslim et. O yüzden belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor.
Ben neyi boşuna kontrol etmeye çalışıyorum?
İlişkiler, insanların ne düşündüğü, zamanın akışı yoksa geçmişte yaşanmış bir şey mi?
Belki de artık bazı şeyleri oluruna bırakmanın zamanı gelmiştir.
Çünkü bazen bırakmak kaybetmek değil.
Kendine yer açmaktır.
Bu da sürekli söylediğim bir cümle olmaya başladı ama çok seviyorum.
Ne yapayım ya? Çok mantıklı bir şey yani.
Gerçekten de öyle. Bazen bırakmak kaybetmek değil.
Kendine yeniden yer açmak.
O boşluk dediğimiz şey var ya, aslında oraya yeni bir şeyin gelebilmesi için gereken alan o.
Ama biz çoğu zaman o alanı korkuyla dolduruyoruz.
Sessizlik olmasın diye müzik açıyoruz, can sıkıntısı olmasın diye telefona sarılıyoruz, belirsizlik olmasın diye her şeyi planlıyoruz.
Ama belki de bazen o sessizlik, o belirsizlik, o boşluk tam da ihtiyacımız olan şeydir ya.
Stoacılık bana biraz da bunu öğretti.
Bir şey kötü gittiğinde hemen böyle neden böyle oldu demek yerine bundan ne öğrenebilirim demeye çalışıyorum.
Bak çalışıyorum diyorum.
Çünkü her zaman olmuyor.
İnsanız yani sonuçta duygular geliyor, gidiyor.
Bazen sinir oluyorum.
Bazen de aa bak bu da geçti falan deyip gülüyorum.
Ama her defasında biraz daha fark ediyorum.
Kendini kontrol etmek, duygularını bastırmak demek değil.
Onların içinden geçmeyi bilmek demek.
Ve bence stoacılığın en insani tarafı da bu.
senden mükemmel olmanı istemiyor.
Sadece seni farkında olmaya davet ediyor.
Bir olay olduğunda refleksle değil, bilinçle tepki vermeni istiyor.
Birinin seni kırdığı an hemen karşılık vermek yerine acaba ben de bazen başkalarını böyle hissediyor muyum diyebilmeyi öğretiyor.
Empati yeteneğini de içten içe geliştiriyor yani.
Ve bunu fark ettikçe hayatın içindeki küçük şeyler bile değişiyor.
Birisi seni beklettiğinde artık beni ciddiye almıyor değil de belki gerçekten geç kaldı da diyebiliyorsun.
Ya da bir plan iptal olduğunda bütün moralin bozuldu değil de belki de bu akşam dinlenmem gerekiyordu diyebiliyorsun.
Ve farkında olmadan yavaş yavaş hayat seni değil sen hayatı yönetmeye başlıyorsun.
Yine ve yine Marcus Aurelius'un bir cümlesi var hep aklımda.
Bir insanın huzuru dışarıda değil kendi içinde başlar.
Yani ne kadar karmaşık olursa olsun bir yerde o sessiz sarsılmaz tarafın var.
Ve oraya ulaşmak kontrol etmeye çalıştığın her şeyi biraz bırakmakla başlıyor.
O yüzden sana bir soru.
Gerçekten şu anda elinde tutmaya çalıştığın ne var?
Bir düşünce mi, bir kişi mi, bir geçmiş mi?
Ve onu bırakmak düşündüğün kadar korkunç olabilir mi?
Belki tam tersi.
Bıraktığında biraz hafiflersin ve uzun zamandır hissetmediğin bir huzur girer içeriye.
Ben bazen bunu fiziksel olarak bile yapıyorum.
Bilenler bilir, eşyaları düzenlemeyi, sadeleşmeyi çok severim.
Bir şeyleri çöpe atmaya falan bayılırım.
Mesela bir dolabı boşaltmak bile bazen zihnimi boşaltmak gibi gelir.
Çünkü o kadar çok şey tutuyoruz ki elimizde.
Eskiler, pişmanlıklar, beklentiler, kelimeler.
Bıraktıkça sadeleşiyorsun abi ya.
Ve sadeleştikçe de huzur buluyorsun.
Ve belki de stoğacılığın günümüze söylediği en sade şey de şu.
Az şeyle yaşa, çok şey hisset.
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İhtiyacı olduğunu düşündüğüm bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için...
Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
