
Selamlaaar! Bu bölümde, hayatımızda bazen dert bile sayılmayacak şeyleri nasıl dev sorunlar haline getirdiğimizi, kendimizi nasıl darama kraliçesi yaptığımızı ve bunların nereden, nasıl geldiğini konuşuyorum.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar. O zaman Sana Bir Soru Podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Ben geçen saçma salak şeyler düşünürken bir durdum şöyle güzelce bir kendime kızdım.
Dedim ki sen galiba çok meraklısın dert sahiplenip tribe girmeye.
Ne derdin var yani ya?
Senin gibi rahat bir insan bu hallere niye sürüklüyor kendini falan?
Böyle kendimi istemsizce bir melankoliye sürüklemece, olmayacak şeyleri dert edinmece, kafaya takmaca böyle büyütmece falan.
Ne oluyor dedim be?
Overthinking Kaan'a mı takıldın kızım hani?
Tamam overthinking de yaparsın bazı şeyler için ama ben bir saçmaladım yani.
Sonra dedim ki o zaman biz bir oturup konuşalım şu konuyu.
Aslında dert bile sayılmayacak şeyleri nasıl büyütüp böyle dev bir sorun haline getiriyoruz.
Belki de zorla kendimizi dertlenmeye, kederlenmeye itiyoruz.
Bir yandan da bu dertlenme hali biraz böyle kültürel bir kod gibi de geliyor.
Yani böyle bir araya gelince illa işte ay bende de şöyle oldu falan diye birine dert anlatmak.
Dertleşmek rahatlatıcı olsa da sıf dert buluşması yaratmak.
Bilmiyorum ama bana biraz garip geliyor.
Mesela arkadaş buluşmalarında sürekli aynı meseleler üzerinden dönüp dolaşıyoruz.
Sanki yeni bir problem çıkmasa anlatacak hiçbir şeyimiz kalmayacak gibi.
Toplumsal olarak da yani biraz dert çekmeyi yüceltmişiz anlayacağınız.
Acılarla büyüme, zorluklarla olgunlaşma falan derken kendimize dert bulmakta pek zorlanmıyoruz.
Dertlere dayanamadığımız gibi dertsizliğe de dayanamıyoruz.
Hani böyle bir boşluk hissi var ya, hayatımda bir hareket olsun, bir kriz olsun arayışı.
İşte bu aslında beynimizin güvenli olmayan şeylere daha fazla odaklanma eğiliminden kaynaklanıyor.
Beyin hayatta kalmak için tehlikeleri tespit etmeye programlı.
Yani ortada bir tehlike yoksa bile kendine yeni bir sorun yaratmaya çalışıyor.
Traumatik deneyimler yaşayan insanlar da bu daha yoğun oluyor.
Çünkü beyin sürekli kötü bir şey olacakmış gibi tetikte kalıyor.
Bir araştırmaya göre sürekli böyle kötü şey olacakmış hissiyle yaşayan insanlar...
Genellikle çocukluk döneminde ya da gençlikte yoğun stres yaşamış oluyorlarmış.
Mesela ani kayıplar ya da sürekli çatışmalı bir ortamda büyümek zihni böyle bir tetikte kalma haline alıştırıyor.
Aslında işte biraz da dediğim gibi alışkanlık meselesi zihin sürekli bir problem çözme döngüsüne girince sorun olmadığında bile acaba bir şey mi kaçırıyorum diye düşünüyor.
Bu yüzden kendimize böyle yapay problemler yaratıyoruz.
Bir nevi kendimizi drama bağımlısı.
Bu aslında modern hayatta biraz da böyle sürekli uyarana maruz kalmakla alakalı da olabilir.
İşte sosyal medyada gördüğümüz her kötü haber, her trajik hikaye böyle beynimizi sürekli bir tetikte olma moduna sokuyor.
Yani işler böyle yolunda gittiğinde bile sanki bir huzursuzluk arıyoruz.
Bu meseleye böyle biraz da psikolojik olarak bir bakacak olursak, kimi zaman böyle huzursuzluk aramak bilinçaltında kendini sabote etmeyle alakalı.
Aslında mutlu olmayı bilmiyoruz belki de.
Hani hep derler ya, mutluluğu hak ettiğine inanmak.
İşte orada biraz problemimiz var.
Mesela çocukken sürekli eleştirilen ya da işte hatalarına odaklanılan biriyseniz, yetişkinlikte de kendi kendinizi eleştirmeye devam ediyorsunuz.
Zihin bunu normalleştiriyor ve işte her şey yolu...
olduğunda bile sana arkadan arkadan diyor ki bir problem olmalı.
Sen de bunu oturup düşünüyorsun.
Bu noktada böyle biraz daha derine inecek olursak aslında bu dertlenme eğilimi üzerine yapılmış çok ilginç araştırmalar var.
Hani bu sadece bireysel bir sorun değil toplumsal bir eğilim gibi de duruyor demiştim ya.
Psikologlar bu eğilimi negatif yanlılık olarak tanımlıyorlar.
Yani beynimiz olumlu olaylardan çok olumsuz olaylara daha fazla odaklanıyor.
Bu evrimsel bir mekanizma aslında.
Atalarımızın hayatta kalmak için tehlikeleri fark etmesi gerekiyordu.
Bu yüzden olumsuzluklara daha fazla dikkat vermek, tehlikeden kaçınma açısından avantaj sağlayan bir şeydi.
Modern hayatta ise işler biraz değişti tabii.
Tehlikeden kaçma gücüsü hala var ama tehlikenin tanımı değişti.
Artık sosyal ilişkilerdeki sorunlar, iş yerindeki stres ya da hayal kırıklıkları tehlike algımızı tetikleyen şeyler.
Yani dertleşme...
Şöyle bir bakıma bu negatif yanlılığın toplumsal bir yansıması da olabilir.
Bu konuyu böyle daha iyi anlamak için birkaç araştırmaya göz attım.
Özellikle University of California Berkeley'de yapılan bir çalışma dikkatimi çekti.
Araştırmada katılımcılara hem olumlu hem de olumsuz olaylar içeren hikayeler dinletmişler.
Sonuçta olumsuz olayları hatırlama oranı neredeyse iki kat daha fazlaymış.
Bu da beynin doğal olarak kötü olaylara daha fazla odaklandığını gösteriyor.
Bir diğer ilginç araştırma ise Harvard Üniversitesi'nden araştırmacılar kronik stres yaşayan insanların günlük yaşamda daha fazla dert ürettiğini gözlemlemiş.
Yani beyin uzun süreli stres altında kaldığında artık dert bulmaya daha yatkın bir hale geliyor.
Bu da aslında yine modern yaşamın sürekli stresli yapısının bir sonucu.
Bir de işin sosyal medya boyutu var.
Günümüzde sosyal medya olumsuzlukları büyütme eğilimimizi besleyen bir yer.
Sürekli olarak kötü haberler, krizler ve dramalarla dolu bir akışın içindeyiz.
Meşhur bir söz var. If it bleeds, it leads.
Yani kan varsa manşettedir diyor.
Tam olarak öyle. Bir başka araştırmada da Pew Research Center'da yapılmış.
Araştırmada yoğun sosyal medya kullanımı olan gençlerde kaygı seviyelerinin daha yüksek olduğu ve sorunlara daha fazla odaklandıkları bulunmuş.
Hatta bu gençler sıradan günlük aksilikleri bile ciddi problemler olarak algılamaya daha yatkın hale gelmişler.
Bir de travmatik bağlanma diye bir şey var.
Biraz ondan da bahsetmek istiyorum.
Yani bazı insanlar hayatlarında böyle sıkça zorluk ve kriz yaşadıysa...
Huzuru ve sakinliği tehdit olarak algılayabiliyor.
Bir laf var ya böyle fırtına öncesi sessizlik diye.
İşte beynimizde bir nevi bu beklentiye şartlanıyor.
Travmatik bağlanma dediğimiz şey genellikle çocuklukta yaşanan böyle duygusal ya da fiziksel travmalar sonucu bireyin sağlıklı ve güvenli ilişkiler kurma becerisini olumsuz etkileyen bir şey.
Bu bireyin duygusal ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekmesine, kaygı, korku ve işte yalnızlık gibi duygusal zorluklarla başa çıkmada zorluk yaşamasına neden olabiliyor.
Bir birey travmatik bağlanma tarzlarıyla büyüdüyse ileriki yaşlarda da ilişkilerinde özellikle yakın ilişkilerinde sürekli bir kaygı, belirsizlik ya da güven eksikliği hissi yaşayabiliyor.
Bu da sürekli dertli olma durumunu arttırabilen bir şey.
Çünkü bu kişiler duygusal olarak istikrarsız, güven arayışı içinde ve ilişkilerde sürekli bir tatminsizlik hissiyle hareket edebiliyorlar.
Özellikle kaygılı bağlanma tarzına sahip kişiler sürekli olarak böyle onay ve güven arayan kişiler.
Fakat bu arayışları genellikle onları tatmin etmez.
Bu durum kişinin zihinsel ve duygusal yükünü arttıran bir şey.
Böyle sürekli dertli olma haline de yol açan bir şey aynı zamanda.
Yine kaçınan bağlanma tarzına sahip bireyler duygusal açıdan mesafeli ve uzak kalabiliyorlar.
Bu da içsel bir yalnızlık ve böyle duygusal boşluk hissine yol açabiliyor.
Bu travmatik bağlanma dediğimiz şey...
Yalnızca ilişkilerde değil, bireyin kendilik algısında da ve tabii duygusal yönetiminde de derin etkiler bırakabilen bir şey.
Kişi kendisini değersiz ya da yetersiz hissedebiliyor.
Geçmişteki travmatik deneyimlere takılı kalabiliyor.
Ve tabii bu da hayatı boyunca böyle sürekli bir içsel çatışma ya da işte dertli olma dediğimiz hissiyata yol açan şey.
Bu tür duygusal zorluklar tabi biraz daha ciddi temellere dayanıyor.
O yüzden psikoterapi ve bağlanma temelli terapilerle belki ele alınabilir.
Ve daha sağlıklı bağlanma stillerine yönlendirilerek hani böyle...
Bireylerin duygusal iyileşme süreci başlatılabilir.
Bir araştırma daha var.
University of Michigan'da yapılan bir çalışma.
Sürekli stres altında yaşayan insanların sakin ortamlarda bile kaygı seviyelerinin yüksek olduğu gözlemlenmiş.
Hatta huzurlu bir ortamda kalmak bu kişilerde rahatsızlık yaratmış.
Yani düşün, beyin dertle, stresle o kadar haşır neşir ki huzurlu ortamlar bile böyle bir tehdit gibi geliyor.
Baktığımızda böyle bir stres bağımlılığı da sanki.
Söz konusu gibi ki böyle bir kavram da var.
Bir kişinin sürekli olarak stresli durumlarla etkileşimde kalarak bu stresli durumlardan tatmin olması ya da işte onlardan bir şekilde haz duyması durumuna deniyor.
Yapılan araştırmalar stresin sadece bir tetikleyici değil aynı zamanda bağımlılığın gelişiminde ve sürdürülmesinde de etkili bir faktör olduğunu göstermiş.
Stres dediğimiz şey beynin ödül ve motivasyon sistemlerini etkileyerek dopamin ve kortikotropin salınım faktörü gibi nörotransmiterlerin dengesini bozabiliyor.
Bu da kişilerin stresli durumlarla başa çıkma yöntemlerini olumsuz yönde etkileyebilir ve bağımlılık riskini arttırabilir deniyor.
Tabii bunlar içinde bulunabilecek daha ciddi durumlar.
Ama siz de böyle benim gibi ara ara bu dert bağımlılığı durumunun içine sürüklenir halde buluyorsanız kendinizi bir noktada şunu fark etmemiz lazım.
Her problem gerçekten dert kategorisine giriyor mu?
Hani bazen küçük bir aksilik yaşadığımızda bile işte hayatım neden bu kadar zor falan diyoruz ya.
Halbuki aslında küçük bir teknik arıza ne bileyim geç kalan bir otobüs ya da biten bir süt hayatımızı mahvedecek dertler değil.
Psikologlar da bu konuda dertlerin hiyerarşisi diye bir kavramdan bahsediyor.
Yani bazı dertler gerçekten hayatı tehdit edici işte örneğin sağlık sorunları gibi bazıları ise sadece günlük aksaklıklar.
Beynimiz ise bu iki kategori arasındaki farkı pek de iyi ayırt edemiyor.
İşte burada farkındalık geliştirmek çok önemli.
Tabi bir noktada dertleşmek de kötü bir şey değil.
Hatta insan doğası gereği paylaşma ihtiyacı duyuyor bazı şeyleri.
Ancak sorun şu ki bazen dertleşmek başlı başına bir aktiviteye dönüşüyor.
Yani gerçekten çözüm aramak yerine sadece dert sahipleniyoruz.
Bir derdi çözmeye gidiyoruz üstüne 10 tane daha dert ekliyoruz.
Özellikle topluluk halinde yapılan dertleşme buluşmalarında Bir sorun varsa hep böyle bir üzerine gidiliyor.
Onu daha da büyütülüyor o yani.
Hatta bazen sırf dertleşme buluşması olsun diye dert arıyoruz.
Bölümün başında da demiştim bunu.
Bir nevi böyle kolektif drama bağımlılığı da yaratıyor bunlar işte.
Peki bu dert sahiplenme alışkanlığından nasıl kurtulabiliriz?
İlk olarak biraz daha hafif bakmakta fayda var derim ben.
Bazen ben böyle kendi kendime diyorum ki Melisa...
Drama kraliçesi mi oldun yine ya?
Kendi kendime bu şekilde takılmak aslında durumun komikliğini fark etmeme yardımcı oluyor.
Bir de bence bazen dertlerin üzerine böyle biraz mizah katmak da iyi gelen bir şey.
Hani o çok büyüttüğüm meseleye şöyle bir uzaktan bakınca, şöyle bir dalga geçince aslında hiç de önemli olmadığını görüyorum.
Bunu yaparken olayın absürtlüğüne gülmek de stresimi azaltıyor.
Belki de yapmamız gereken en önemli şey böyle Huzurlu anları daha fazla takdir etmek, daha fazla istemek, daha fazla hayatımıza çekmek.
Yani mutluluğu hak etmediğimize dair o iç sesi biraz susturmak.
Kendimize bu huzuru hak ediyorsun demek.
Çünkü bazen dertsizliğe dayanmamak da bir çeşit bağımlılık.
O yüzden bir problem yoksa bile rahatlığın keyfini çıkarabilmek de önemli.
Bir araştırmada psikologlar böyle günlük minik minik mutlu anları yazmanın kaygıyı azalttığını bulmuş.
Hani böyle sabah kahvesi içmek, pencere...
Yerlerden gelen güneş ışığı ya da güzel bir şarkı dinlemek falan gibi şeyler.
Günlük olarak bunları böyle minik keyiflerinizi yazmak şeklinde küçük küçük kağıtları yazarsanız ya da işte belki de bir günlüğünüze, bir kitabınıza, defterinize bir yere yazarsanız beynimizi...
Huzuru daha normal bir hale getirmeye teşvik ediyor oluyoruz.
Yapmak istersen haberin olsun.
Velhasıl dostlar, hayat zaten yeterince karmaşık ve çoğu zaman zorlayıcı.
Bir de üstüne kendi yarattığımız dertlerle baş etmeye çalışmak işleri daha da zorlaştırıyor.
Kendimize biraz daha huzur vermek, dertsizliğin aslında güzel bir şey olduğunu kabul etmek gerekiyor bazen de.
Kendime ben hep şu hatırlatmayı yapıyorum.
Bir sorun yoksa...
Huzurlu olmaktan korkma.
Mutlu olmak da hak ettiğin bir şey.
O zaman bölümün sonuna gelirken sana bir soru.
Son zamanlarda hangi küçük meseleyi dev bir drama haline getirdin?
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
