
Kazandığında Kimdin, Kaybettiğinde Kim Oldun?
28 Temmuz 2025 · 11 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde kazanmanın, kaybetmenin ve bu iki uç arasında kim olduğumuzun peşine düştüm. Kazanmak neden bu kadar önemli görünüyor? Ya da kaybettiğimizde hissettiğimiz o boşluk, neden bazen her şeyin önüne geçmiş? Merak ediyorsan bu bölüm senin için.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, o zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Geçtiğimiz ay şirketin kadınlar arası voleybol turnuvasına katıldım dostlar.
Ve bir buçuk aydır falan yani sporumu voleybola evrilttim resmen.
Her akşam voleybol mu oynar bir insan?
O kadar bak. Acayip bir yorgunluk da var üzerimde haliyle.
12 takım katıldı.
Bence çok güzel bir etkinlik oldu.
Hani özellikle kadınlar arasında olması ve kaynaşmamız açısından falan da çok tatlıydı.
Tanımadığım bir sürü güzel insanla tanıştım bu vesileyle.
Takım kurdum, kaptan oldum, takım dinamiklerini öğrendim, takım sporu deneyimledim.
Maçlarımızı yaptık, bitirdik, dördüncü olduk.
Gönül isterdi tabii birinci olmak ama 12 takım arasında dörde kadar gelebilmek de güzel bir süreçti.
Kaldı ki katılım sağlayan bütün takımlar birinci benim gözümde.
Hepsi acayip bir emek verdi çünkü şu bir aylık serüven için.
Voleybol sahasında evlerinden çok vakit geçirdiklerine eminim, o kadar yani.
Ama şu süreçte kendime çıkarıp aldığım en önemli şey neydi biliyor musunuz?
Kazanma ve kaybetme olayı.
Tabi bu olaylarda da insanların etkileşimi.
Çokça insan ve durum gözlemledim.
Benim olayım bu zaten bilirsiniz.
Hem kendi takımımdan hem başka takımlardan bir sürü çıkarımım oldu.
Enerjisi ve inancı yüksek olanlar, potansiyeli olsa bile asla inancı olmayan böyle negatif olanlar sürekli.
Olgunlaşamamış yetişkinler, çirkefleşme durumları, takım olmayı beceremeyenler, süper bir takım dinamiği kuranlar falan.
Çocukken saklambaç oynarken falan böyle kazanmak dünyanın en önemli şeyi gibi gelirdi bana.
Böyle kimse bulamayınca beni sanki görünmezlik gücüm varmış gibi hissederdim.
Ama oyunu kaybettiğimde o saklandığım yerde biri gelip beni bulduğunda böyle bir burukluk çökerdi içime.
Bir başarısızlık çökerdi içime.
Oysa oyun o yay zaten hani.
Amaç o yani. Ama kalbim o yaşta bile hani sonuçla oynuyormuş resmen.
Biz büyüyoruz ama o çocuk hala bizimle kalıyor.
Kazanınca göğsümüz kabarıyor.
Kaybedince içimiz çekiliyor.
Ve bazen sadece kazanmak için oynuyoruz.
O oyunun tadını, öğrenmesini, ilişkisini kaçırarak bunu da bu deneyimimle bir kez daha çok net fark ettim.
Peki kazanmak ne aslında?
Bir hedefe ulaşmak mı?
Bir yarışta birinci olmak mı?
Daha çok para kazanmak mı?
Yoksa başkalarının gözünde başarılı görünmek mi?
Toplum bize hep şunu öğretti bir kere.
Kazananı alkışla, kaybedeni sustur ya da zaten kaybeden susturuluyor.
Kazanan örnek gösteriliyor, kaybeden unutuluyor.
Bu yüzden bazen kaybetmemek için kendimizden bile vazgeçiyoruz.
Ama inanın kazanan bile unutuluyor arkadaşlar.
Bunu takımımdaki koca yetişkinlere bile anlatamadım ama neyse.
Yani tabii ki kimse kaybetmek için oynamaz.
Ama süreçte elinden geleni yaptığına inanıyorsan ve özellikle takım gücü gerektiren bir şey yapıyorsan inan elinden gelen şeyler kısıtlı oluyor.
Ki şunu da gördüm. Gerçekten başarı çoğu insanın neden bu kadar umrunda diye sorduğumda Karşımda çok net bir tablo vardı.
Birilerine kendini kanıtlama ve hep en üstlerde tutunabilme ihtiyacı.
Yani gerçekten üzülüyorum bunları görünce.
Hele bunları yetişkin diye tabir ettiğimiz insanların yaptığını görünce daha çok üzülüyorum.
Ama şimdi başka bir noktada sana biraz bilimsel bir şey söyleyeyim.
Beynimiz kaybetmeyi fiziksel bir acı gibi algılıyor.
Yani biri seni reddettiğinde ya da işte bir işi alamadığında o his gerçekten canını yakıyor.
Kazandığında da böyle bir rahatlama geliyor ama geçici bir rahatlama.
Çünkü bir süre sonra yeni bir hedef koyuyoruz önümüze.
Ve o hedefin peşine düşünce yine yetememeye başlıyoruz.
Yani anlayacağın insanoğlu doyumsuz dostum.
Bazen de kazanırken kaybediyoruz.
Dışarıdan böyle bir şey harika gözüküyor.
İyi bir iş, başarılar, alkışlar.
Ama içimiz bomboş.
Çünkü neden? Neden başladığımızı unutmuşuz ya?
İçinde kaybolmuşuz.
Hayatını değiştiren insanlar da var bu başarısızlık diye nitelendirdiğimiz şeyleri bir avantaja çevirerek.
Mesela Steve Jobs. Apple'dan kovulduğunda herkes onun kaybettiğini düşündü.
Ama o ne yaptı? Pixar'ı kurdu ve sonra geri döndü.
Kaybettiği şey aslında ona yönünü gösterdi.
Ben şuna inanıyorum. İnsanı geliştiren şey kazanmak değil sadece.
Kaybederken, parçalanırken, yönünü kaybederken öğrendiklerimiz çok daha değerli.
Kaybettiğinde içine kapanan biriydin belki.
Ama sonra o sessizlikte kendine bir yol çizdin ve büyüdün.
Yani her olayı abartıp bu kadar dramatikleştirmeyin.
Ve bazı getirileri kabul edip nasıl dönüştürebileceğinize bakın derim.
Bazen düşünüyorum da. Belki de mesele kazanmak ya da kaybetmek de değil.
Mesele kendine neyi kanıtlamaya çalıştığın.
Ve bu kanıt çabasını seni gerçekten besleyip beslemediği tabii bir noktada da.
Çünkü bazı insanlar kazandığında bile yorgun hissediyor.
Tatmin olmuş değil sadece tükenmiş hissediyor.
Mesela psikolog Carol Dweck'in gelişim zihniyeti teorisini bilirsiniz belki.
Kazanmayı sabit bir özellik, bir yeterlilik olarak görenler, yani işte ben zekiyim o yüzden kazandım, ben zaten her işi beceririm falan diyenler kaybettiğinde darmadağın oluyor.
Ama gelişim odaklı olanlar bu sadece bir süreçte işte bir şeyler öğreniyorum falan gibisinden olumlu, yapıcı cümleler kuruyorlar.
Ve inanın onlar uzun vadede daha mutlu ve daha dirençli bireyler oluyorlar.
Bir örnek de spordan gelsin.
Michael Jordan. Bugün dünyanın gelmiş geçmiş en büyük basketbolcularından biri kabul ediliyor ama lise takımına ilk başvurduğunda reddediliyor.
Kadroya bile alınmıyor öyle düşünün yani ve o gün eve gidip hüngür hüngür ağlıyor ama sonra o kaybetme duygusunu ben daha iyi olacağım hırsına dönüştürüyor.
Sonra ne mi oluyor? 6 NBA şampiyonluğu, 5 MVP ödülü, onlarca kırılmış rekor.
Yani bazen kapı suratına kapanıyor diye dünyan bitmiyor anlayacağın.
Belki de o kapının kapanması başka bir kapıyı fark edebilmen için.
Gerekli olan bir şeydi. Bir TED konuşmasında da şöyle diyordu bir girişimci.
Kaybetmek bana haddimi bildirmedi.
Bana potansiyelimi gösterdi.
Bazen de gerçekten öyle oluyor.
Kaybediyorsun ama o kayıpta gizli bir harita oluyor aslında.
Bir yön pusulası oluyor.
Bak bir örnek daha vereceğim.
John Kathleen Rowling.
Yani kim bu isim?
Harry Potter'ın yazarı.
Kitapları 500 milyondan fazla sattı.
Serveti milyar doları geçti.
Ama ilk kitabını tam 12 yayın evi reddetti arkadaşlar.
İşsizliği, depresyondaydı, tek başına bir çocuk büyütüyordu.
Ama yılmadı, daha iyi bir versiyonunu yazdı.
Ve sonra dünya tarihinin en çok okunan serisi de oldu ortaya.
Yani şimdi düşününce kazanmakla ilgili en büyük yanılgımız şu olabilir.
Sadece sonuca odaklanmak.
Oysa çoğu zaman bizi büyüten şey o sonuç değil, yolun ta kendisi oluyor.
Çünkü kazandığında değil zorlandığında kim olduğunu görüyorsun.
Bir maçın ortasında kırılınca mesela kazanamayacağını fark edince devam ediyor musun?
Yoksa bırakıyor musun? İşte o anda ortaya çıkıveriyor karakter.
Ve işte o anlar sana asıl senin kim olduğunu fısıldayan anlar.
Ben bu süreçte şunu da gördüm.
Bazı insanlar kazanmayı değil başkasının kaybetmesini istiyor aslında.
Yani kendi kazanımından ziyade bir başkasının kaybı onları tatmin ediyor.
Böyle bir psikoloji var anlayacağın.
Adına da gölge zafer deniliyor hatta.
Kendisi gelişmese de biri tökezlesin istiyor.
Biri düşsün ki kendisi daha da yukarıda dursun.
Ama gerçek bir zafer böyle bir zemine kurulmaz arkadaşlar.
Gerçek zafer senin çaban, emeğin, düşüp kalkmaların ve o sürece olan saygındır.
Bir de şu var. Kazanmak çoğu zaman dış dünyanın verdiği bir etiket gibi bir şeye de dönüşüyor.
Bir yarışmada birinci oldun, bir proje övgü aldın, işte bir iş teklifini kaptın.
Evet güzel, harika ama ya sonra?
Hemen başka bir yarış başlıyor.
Başarıya bağımlı bir hal alıyoruz anlayacağın.
Sanki hep bir böyle daha fazlasını yapmazsak elimizdekiler yok olacak gibi.
Ve bu da insanı yoruyor haliyle.
Bitmeyen bir yarışa dönüşüyor hayat.
Bazen şöyle hissediyoruz.
Ben hep güçlü olmalıyım.
Çünkü öyle gösterildi, öyle öğretildi.
Ama güçlü olmak demek hiç düşmemek demek değil.
Düştüğünde utanmadan, ezilmeden ayağa kalkabilmek demek.
Bir mağlubiyetten utanmamak, bir kaybı inkar etmemek.
O anı sindirebilmek.
Bu da başka bir meziyet.
Ve belki de en önemlisi şu.
Her kayıp seni biraz daha sen yapıyor.
Çünkü her kayıpta içinden bir parça eksiliyor gibi oluyor.
Evet. Ama aynı anda içinden bir ses de güçleniyor.
Sana şunu fısıldıyor.
Yine buradasın ya. Yine devam ediyorsun.
İşte o devam edebilme hali var ya.
Asıl güç orada. Bir şey daha fark ettim bu süreçte.
Onu da söylemek istiyorum. Kaybettiğini düşündüğün anlarda biri seni tutmuyorsa.
Sen kendini tutmayı öğreniyorsun.
Kendi sırtını sıvazlamayı, kendi emeğini takdir etmeyi ve bu başkasının alkışından çok daha kıymetli bir şey.
Çünkü bazen öyle bir gün geliyor ki ne tribün var, ne seyirci var, ne destekleyen biri var.
Sadece sen varsın ve o gün kazanmanın ne demek olduğunu gerçek anlamda öğreniyorsun.
O gün alkışlanmadan da iyi oynayabilmeyi seçtiğinde işte o zaman kazanıyorsun zaten emin ol.
Ben bu turnuvada bir de ne öğrendim biliyor musunuz?
Asıl ödül insan tanımak abi.
Kendini gözlemlemek, ne zaman kırıldığını, ne zaman parladığını fark etmek ve sanırım hayat da biraz böyle.
Bazı anılar var sanki maç bitmiş gibi hissediyorsun ama aslında o an senin iç sahanda yeni bir maç başlıyor ve o maçı sadece sen izliyorsun.
Ve evet her içsel maç bittiğinde belki skor tabelası yok, belki seyirci yok ama bir sessizlik geliyor arkasından.
O sessizlik bazen çok kıymetli diye düşünüyorum.
Çünkü orada gerçekten duyuyorsun kendini.
Kimin için savaştığını, neyi istediğini, ne zaman pes ettiğini ya da ne zaman devam dediğini.
Kazanmanın ya da kaybetmenin çok ötesinde bir yer orası.
Ben bazen diyorum ki keşke bu duyguları böyle madalya gibi boynumuza takabilsek.
Bu vazgeçme işimin madalyası, bu kırılıp toparlanışımın ödülü, bu da içimdeki sesi susturmadığım için falan diye.
Ama bazen de madalya'ya da gerek yok.
Çünkü sen zaten biliyorsun.
Ne yaşadığını, ne hissettiğini, neyin içinden geçtiğini ve inan o bilme hali var ya dışarıdan gelen hiçbir onayla değiştirilemez.
Ve işte en sonunda anlıyorsun ki kazanmakla kaybetmek arasında geçen o yerde asıl mesele aslında kim oldun.
Birileri seni alkışlamadığında da iyi hissedebiliyor musun?
Biri seni takdir etmediğinde de ben yeterim diyebiliyor musun?
Her şey yolunda gitmediğinde de Yine de buradayım ya diyebilecek kadar sağlam mısın kendi içinde?
İşte esas zafer bu.
Bazen o kadar çok başarılı olmak zorunda hissediyoruz ki kendimizi hep bir şeylerle ispatlamak zorundaymışız gibi ama kimse demiyor ki ya sen zaten sadece olduğun halinde kıymetlisin ya da kimse
demiyor ki kaybettiğinde de sevilmeye, saygı görmeye devam edeceksin.
Ama ben sana şimdi buradan söylüyorum.
Sen sadece zirvedeyken değil, yolda tökezlerken de değerlisin.
Ve bazen en büyük başarı başarısızlık korkusuna rağmen yola çıkmak, kırılacağını bile bile kalbini açık tutmak ve sonucun ne olursa olsun kendine sadık kalmak.
İşte o noktada dışarıdan görülmese bile içinde kocaman bir alkış duyuluyor.
O zaman sana bir soru.
Kaybettiğinde ya da kazandığında kime dönüşüyorsun?
Bu bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İhtiyacı olduğunu düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
