
Kaygının Resmi Yapılsaydı Nasıl Görünürdü?/ Edvard Munch ve Çığlık
10 Ağustos 2026 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Selamlaaar! Bu bölümde Munch’ın bir yürüyüş sırasında yaşadığı o meşhur andan yola çıkıp Çığlık’a biraz daha yakından bakıyoruz. Kaygının olaylardan çok onların içimizde yarattığı duyguyla ilişkisini, gelecekte yaşanabilecek şeyleri bugünden yaşamaya başlamamızı ve bazen bedenimizin bizden önce hatırlamasını konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, o zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Ya etrafta o kadar çok tetikleyici var ki.
Gün boyunca, hafta boyunca, ay boyunca, yıl boyunca yani aslında bakınca, yaşam boyunca hayatımızdaki birçok şey tarafından tetikleniyoruz.
Bazen farkında olarak, bazen olmayarak.
Yani geçen gün düşündüm bunda.
Hani beni hiç etkilemeyeceğini düşündüğüm bir şey böyle bir anda ortaya çıkıverdi tamam mı?
Oha ya ne alaka ben bunu bu kadar takmamıştım ki falan gibi bir yerden yanaştım.
Ama aslında o yaşandığı zaman bir kaygılanmıştım da hani düşündüğümde.
O kaygı da beni tetikleyen asıl şeydi.
Yani şunu fark ettim.
Benim takıp takmamamdan bağımsız o an bende yarattığı duygu durumu bile beni tetikleyen bir şey.
Ve sonra oturup düşündüm böyle bu şeyleri hani bu kıvamdaki şeyleri.
Hani ben neden tetikleniyorum falan diye.
Tek bir cevap buldum biraz uzun sürse de.
Kaygılandığım her şey beni tetikliyor abicim.
Yani bugün, yarın veya yıllar sonra hiç fark etmez.
Ve kaygı çok acayip bir şey gerçekten.
Çünkü bazen kaygılandığınız şey ortadan kalkıyor ama kaygının kendisi kalmaya devam ediyor.
O olay bitmiş, üzerinden aylar geçmiş, belki yıllar geçmiş.
Siz mantıken diyorsunuz ki tamam ya hani bu konu kapandı ama sonra küçücük bir şey oluyor.
Ne bileyim bir ses, bir cümle, bir mesaj, bir mekan, belki birinin yüz ifadesi falan.
Ve bedenini sizden önce hatırlıyor.
Bir anda böyle içiniz daralıyor, kalbiniz hızlanıyor, midenize bir şey oturuyor falan.
Ve siz daha ne olduğunu anlamadan aynı duygunun içinde buluyorsunuz kendinizi.
İşte ben bunu fark edince de şunu düşündüm.
Kaygının bir görüntüsü olsaydı nasıl görünürdü acaba?
Hani şöyle bir düşünün. Bir kağıt versem size ve desem ki kaygıyı çiz.
Ne çizerdiniz? Yani kötü bir şey olacakmış gibi hissetmeyi nasıl çizersiniz mesela?
Ya da henüz hiçbir şey olmamışken vücudunuzun alarma geçmesini.
Herkes hayatına normal normal devam ederken sizin kafanızın içinde 100 tane senaryo dönmesini mesela.
Ya da dışarıdan son derece sakin görünürken içinizde böyle her şeyin birbirine girmesini.
Ya bunları nasıl çizerdiniz?
Bir düşünün. Yani bakınca kaygı çok görünmez bir şey.
Ne bileyim hani kolumuz kırıldığında görürüz ya.
Bir yerimiz kanadığında görürüz.
Ağladığımızda mesela en azından üzgün olduğumuzu anlarız.
Ama hani kaygı bazen dışarıdan hiçbir şeye benzemiyor.
İnsan böyle karşınızda gayet normal bir şekilde oturuyor.
Ne bileyim kahvesini içiyor, muhabbet ediyor, işe gidiyor, story atıyor falan.
Şaka yapıyor ama kafasının içinde böyle kaos yani.
Anladın mı onu? Böyle resmen bir kaos var.
Ve yaklaşık 130 yıl önce bir adam bence bu hissin görüntüsünü yaptı.
Edward Munch. Ve tabii bahsettiğim eser de muhtemelen hayatınızda en az bir kere gördüğünüzü düşündüğüm çığlık.
Hani şu ellerini böyle yüzünün iki yanına koymuş, ağzı açık, arkasında kıpkırmızı bir gökyüzü olan garip bir figür var ya işte o.
Ama ben bu bölüm için biraz böyle araştırmaya başlayınca fark ettim ki tabloyla ilgili yıllardır yanlış düşündüğüm bir şey varmış.
Ben o figürün çığlık attığını düşünüyordum hani.
Muhtemelen siz de öyle düşünüyordunuz.
Hani adam korkmuş, elini yüzüne koymuş, aa diye bağırıyor falan.
Hani gayet mantıklı bir senaryo.
Ama Manç'ın anlattığı hikaye tam olarak böyle değil.
Çünkü çığlık aslında önce bir resim olarak değil de Manç'ın yazdığı bir metin olarak ortaya çıkıyor.
1892 yılında Manç günlüğüne arkadaşlarıyla yaptığı bir yürüyüşü yazıyor.
İki arkadaşıyla yürürken güneş batıyor, işte gökyüzü kan kırmızısına dönüyor.
Şehrin ve fiordun üzerinde böyle çok yoğun, garip bir görüntü oluşuyor.
Manç da bir anda duruyor.
Arkadaşları yürümeye devam ediyor.
Ama Manç devam edemiyor.
Kaygıyla titrediğini ve böyle doğanın içinden yükselen büyük sonsuz bir çığlık hissettiğini anlatıyor.
Ve arkadaşlar bence tablonun bütün anlamını değiştiren şey burada.
Belki de resimdeki kişi çığlık atmıyor.
Çığlığı duyuyor. MoMA'daki, MoMA'da şey bu arada işte Museum of Modern Art.
Taş baskı versiyonunda Manç'ın resim altına yazdığı ifade de buna işaret ediyor aslında.
Doğanın içindeki büyük çığlığı hissettiğini söylüyor.
Yani resimdeki figürün ellerini kulaklarına götürüyor olması ihtimali bile böyle acayip bir şey bence.
Çünkü o zaman resim bir insanın dünyaya bağırması değil de...
dünyanın o insana bağırmasını anlatmaya başlayan bir şey haline geliyor ya.
Ve düşündüğümde hani kaygı da biraz böyle değil mi zaten?
Yani her zaman sizin içinizden çıkan bir şey gibi böyle hissettirmiyor.
Bazen böyle çok dünyaya fazla gelen bir şey yani.
Sesler fazla, insanlar fazla, yapılacaklar fazla.
Ne bileyim beklentiler, haberler, telefon, düşünceler bunların hepsi fazla.
Her şey aynı anda böyle üzerinize doğru geliyormuş gibi.
Ve siz de tam da bu noktada hani aslında şunu demek istiyorsunuz.
Tamam tamam hani susun bir susun artık.
Ama hiçbir şey susmuyor.
Her şey devam ediyor yani böyle.
Daha da ilginç olan bir şey var.
Munch'ın anlattığı sahnede arkadaşları da yürümeye devam ediyor.
Adamların hiçbir şeyi yok gayet yollarına devam ediyorlar.
Bir manzara görüyorlar işte gün batıyor hayat devam ediyor falan.
Ama Munch için aynı dünya neredeyse parçalanıyor.
Ve bu da aynı anda olan bir şey.
Bu detay hani bana aşırı tanıdık geldi.
Çünkü kaygının en sinir bozucu taraflarından biri de bu bence.
Sizin için çok büyük olan bir şey, başka bir insan için hiçbir şey olmayabilir.
Yani bir toplantıya gireceksinizdir, siz bir saat önceden gerilmişsinizdir.
Mesela yanınızdaki arkadaşınız der ki...
Ya ne gerildin alt tarafı bir toplantı.
E sağ ol ya hani gerçekten tamam okey bitti geçti şu anda.
Ya da hani birinden mesaj bekliyorsunuzdur.
2 saattir falan böyle kafanızda 40 tane ihtimal kurmuşsunuzdur.
Hani bir şey mi oldu yanlış bir şey mi söyledim niye cevap vermiyor.
Karşınızdaki insan belki de sence ne bileyim hani lalet ayını atıyorum şu an telefonu koltuğun arasına falan düşürmüş.
Bir sonuç bekliyorsunuz anladın mı?
Sizin için hayat memat meselesi bu.
Hani belki başkasına anlattığınızda şey falan der.
Olmazsa olmasın hani başkasına bakarsın.
Evet kardeşim teşekkürler.
Hani bunu hiç düşünememiştik.
Ama mesele baktığımızda çoğu zaman olayın kendisi değil.
O olayın sizin içinizde neye dokunduğu.
Aynı şey mesela iki insanın başına geliyor tamam mı?
Birine hiçbir şey olmuyor. Ama diğerinin bütün sinir sistemi, bütün alarm sistemi ne varsa harekete geçiyor.
Manç'ın tablosunda da sanki tam olarak bunu görüyoruz.
Önde bir figür var. Dünya onun için böyle eğilip bükülüyor.
Arkasında iki insan var.
Yürümeye devam ediyorlar.
İşte bana sorarsanız tablodaki en acı detay o iki insan.
Yani çünkü kaygılı olduğunuzda bazen böyle yaşadığınız şeyden çok etrafınızdaki insanların bunu anlamaması yalnız hissettirir ya.
Ben neden böyle hissediyorum?
Herkes devam edebiliyorken ben neden burada kaldım?
Ne bileyim herkes bu kadar rahatsa benim problemim ne?
Sonra bir de kaygılandığınız için kaygılanmaya başlıyorsunuz.
Bu da hani favorimdir bu arada.
Kaygılandığın için kaygılanmak.
Ya niye bu kadar taktım?
Bunu takacak ne var? Normalde ben böyle değilim.
Ve o kaygının yanına bir tane daha bir şey ekliyorsunuz.
O da kendinizi yargılama.
Mis gibi böyle kaygı paketimiz büyüdü.
Arşa falan çıktı. Ama çığlığa baktığınızda çok enteresan bir şey daha görüyorsunuz.
Resimde neredeyse hiçbir şey düz değil.
Gökyüzü dalgalanıyor, su dalgalanıyor, manzara dalgalanıyor.
Figürün kendisi bile böyle sanki eriyor gibi.
Hani sınırları yok gibi.
Tek nispeten düz şey köprü diyebiliriz.
Ve arka taraftaki iki insan.
Sanki dış dünya normal çizgisinde ilerliyormuş böyle ama figürün algıladığı dünya tamamen başka bir şekle dönüşmüş.
Yine Museum of Modern Art'taki Munch'ın bu dönemindeki çalışmalarında iç dünya ile dış gerçeklik arasındaki ilişkiye özellikle dikkat çekiyorlar.
Çığlık da kişisel ve daha hani böyle evrensel bir sıkıntıyı aynı görüntünün içinde topluyor aslında.
Ve bence kaygının en iyi tariflerinden biri de bu olabilir.
Dünya aynı dünya ama sana aynı görünmüyor.
Yani çünkü kaygı geldiğinde sadece düşünceler değişmiyor.
Bedeniniz de değişiyor, kalbiniz de hızlanıyor, kaslarınız geriliyor, nefesiniz değişiyor.
Böyle bir etrafı taramaya başlıyorsunuz.
Normalde önemsemeyeceğiniz bir sesi duyarsınız bak.
Onu bile duyarsınız yani.
Normalde üzerinde durmayacağınız bir cümleyi 10 kere düşünürsünüz.
Ve sonra beyniniz diyor ki bak bak bak vücudum bile tepki veriyor ya.
Gerçekten demek ki bir şey var hani.
Vücut da diyor ki beyin bu kadar düşünüyorsa demek ki gerçekten bir şey var.
Sonra bu ikisi birbirini gaza getiriyor.
Ve sonrasında da hiçbir şey olmadan siz olayın bütün duygusunu yaşamış oluyorsunuz.
Bu yüzden ben kaygıyı biraz şöyle düşünüyorum.
Gelecekte yaşanabilecek bir şeyi bugünden yaşamaya başlamak.
Henüz o konuşma yapılmamış, henüz siz tartışmayı yaşamamışsınız, sonucu öğrenmemişsiniz ama resmen kötü sonucu yaşamışsınız.
Henüz kovulmamışsınız mesela ama kafanızda böyle işsiz kalmış, parasız kalmış, kariyerini kaybetmiş, böyle köye falan dönmüşsünüz.
Yani daha ortada olay yok anladın mı?
Ama duygu burada ve o duygu gerçek.
Bence kaygının en kafa karıştırıcı tarafı da tam olarak bu.
Sebebi her zaman gerçek olmayabilir ama hissettiğiniz şey gerçek.
O yüzden birinin size hani ya kafanda büyütüyorsun falan demesi çoğu zaman hiçbir işe yaramayan bir şey.
Evet muhtemelen kafamda büyütüyorum.
Yani sorun da zaten o yani küçültemiyorum anladın mı?
Sorunun kendisi o.
Ve çığlığa baktığımda yani tekrar baktığımda diyeyim şunu fark ettim.
Resimde figüre saldıran hiçbir şey yok.
Ne bileyim böyle arkada bir canavar yok, bir araba üzerine gelmiyor, birileri kovalamıyor falan hani ortada fiziksel olarak korkutucu bir tehdit yok.
Ama resmin tamamı tehdit gibi.
Hani gökyüzü tehdit, manzara tehdit, renkler tehdit, dünyanın kendisi tehdit yani.
Kaygı da bence bazen tam olarak böyle çalışıyor.
Tehditin nerede olduğunu göremiyorsunuz ya da gösteremiyorsunuz.
Ama sisteminiz şey diyor hani bir şey var yanlış bir şey var belli.
Ve burada Edward Munch'ın da hayatı enteresanlaşıyor aslında.
Munch'ın eserlerinde hastalık, ölüm, korku, yalnızlık ve böyle zihinsel sıkıntı sürekli karşımıza çıkan bir şey.
Kendi hayatından bahsederken hastalıklar, ruhsal sıkıntılar ve böyle işte ölümün çocukluğundan itibaren hayatının çevresinde olduğunu anlatmış bir insan bu kişi.
Yani adam bir gün... Hani bugün de kaygıyı çizelim bakalım falan dememiş.
Bunlar zaten onun dünyasının parçaları.
Manç'ın ilgilendiği şey bence hani böyle insanların dışarıdan nasıl göründüğünden çok içeride nasıl hissettikleri.
Ve bu yüzden çığlık bana modern geliyor yani baya modern geliyor.
Çünkü düşünsene 1893'de yapılmış bir görüntüye bakıyoruz.
Ve hala evet ya diyoruz.
Adam 1800'lerin sonunda bir köprüde varoluşsal kriz geçiriyor tamam mı?
Biz 2026'da işte mail başlığında belki quick call falan görünce...
Aynı suratı yapıyoruz sana. Yani baktığımızda şartlar biraz değişmiş sadece.
Kaygılanacak yeni şeyler üretmişiz.
İşte ne gibi mesela işim ne olacak?
Param yetecek mi? Yeterince başarılı mıyım?
Bir şeyleri kaçırıyor muyum?
Millet ne ara ev aldı?
Bu insanlar ne ara çocuk yaptı?
Ne bileyim bu kişi ne ara şirket kurdu?
Ben neden hala ne yapmak istediğimi tam bilmiyorum.
Ya da işte ne bileyim yapay zeka işimi elimden alacak mı?
Dünya nereye gidiyor?
Ben doğru yerde miyim?
Geç mi kaldım falan. Kaygının konusu değişiyor sadece.
Ama mekanizma sanki çok da değişmiyor.
Ve ben burada şunu düşünmeye başladım.
Acaba bizim dönemimizin çığlığı ne olurdu?
Yani maç bugün yaşasa ne çizerdi?
Elinde telefonla yatağa uzanmış böyle gözleri kocaman açılmış birini falan mı çizerdi?
Ya da laptopunun karşısında 100 tane sekme açık bir insan mı çizerdi?
Saat gece 2 böyle tamam mı?
Ekran yüzüne vuruyor. Bir yandan Instagram'da başkalarının hayatını izliyor.
Bir yandan kendi hayatını sorguluyor falan.
Belki de gökyüzünün kıvrılmasına bile gerek kalmaz.
Bildirimleri falan çizerdi.
Ama tabii şaka bir yana bütün bunların arasında bence çığlığın hala bu kadar güçlü olmasının sebebi şu.
Maç kaygıyı açıklamaya çalışmıyor arkadaşlar.
Kaygının nasıl hissettirdiğini gösteriyor.
Çünkü bazen böyle kelimeler yetersiz kalır yani.
Kaygılıyım diyorsun mesela tamam da kaygılıyım ne demek?
Nasıl kaygılısın? İçin mi daralıyor?
Kötü bir şey mi olacak gibi?
Ya da kendi bir yere ait değilmiş gibi mi hissediyorsun?
Veya her şey fazla mı geliyor?
Hani sanki herkes normal ama sen bir şeyleri kaçırıyormuşsun gibi mi?
Bazen tek kelime bütün bunları maalesef taşıyamıyor.
Ama böyle bir resme bakıyorsunuz.
Yüzü erimiş bir figür, kan kırmızısı bir gökyüzü, dalgalanan bir dünya, arkada yürüyüp giden insanlar.
Ve diyorsunuz ki... Haa okey tam olarak bu.
Bence sanatın yani en azından benim en sevdiğim taraflarından biri bu.
Sanat size her zaman yeni bir duygu öğretmiyor.
Bazen böyle zaten içinizde olan ama adını koyamadığınız şeyi dışarıya çıkarıyor.
Birisi sizden 100 yıl önce hissetmiş bunu.
Resmini yapmış, şiirini yazmış, kitabını yazmış, ne bileyim şarkısını yapmış.
Sonra siz ona denk geliyorsunuz ve diyorsunuz ki...
Demek ki bu sadece benim başıma gelmiyormuş.
Ve garip bir şekilde insan rahatlıyor da.
Hani sorunun çözülmedi, kaygın bitmedi ama yalnız değilsin.
Bunu hissediyorsun. Belki bu yüzden bazı sanat eserleri yüzyıllar geçmesine rağmen hala bizi etkiliyorlar.
Yani çünkü teknoloji değişiyor, şehirler değişiyor, insanların ne giydiği değişiyor, kaygılandığımız şeylerin isimleri değişiyor.
Ama bazı duygular çok da değişmiyor.
March 1890'larda kaygıyı resmediyor.
Biz de bugün aynı kaygıya başka isimler koyuyoruz.
İşte Burnout diyoruz, FOMO diyoruz, Overthinking diyoruz, ne bileyim Sunday Scaries diyoruz, Quarter Life Crisis diyoruz, Imposter Syndrome diyoruz.
Yani böyle her şeye bir isim bulmuşuz tamam mı?
Ama bazen dönüp dolaşıp yine böyle ellerimizi yüzümüze koyuyoruz.
deyip o hani aa diye bağırma o çığlığı atma noktasına geliyoruz.
Ve işte burada bölümün başında anlattığım şeye biraz geri dönüyorum aslında.
Beni yıllar sonra tetikleyen şeylerin çoğunun altında hani kaygı olduğunu fark ettim ya.
Belki kaygı tamamen olaylarla ilgili değil.
Belki olayların içimizde bıraktığı izlerle ilgili.
Bir şey olup bitiyor. Okey.
Ama beden onu bir yere kaydediyor.
Sonra benzer bir duygu geldiğinde ben burayı biliyorum diyor sana.
Ve alarmı çalıştırıyor.
Belki de bu yüzden bazen kendimize ya bu çok Çok saçma niye böyle hissediyorum demek yerine bu acaba bana neyi hatırlattı yani?
Önceden gelen bir şey kesin var falan demek gerekiyor.
Çünkü duygular her zaman mantıklı olmak zorunda değil.
Ama bir yerden geliyorlar yani.
Geliyor ve şu an burada var o kesin.
Tabi hani burada şunu da söyleyeyim.
Ben psikolog değilim yani.
Size kaygınızın sebebi kesin budur şöyle yapın geçer falan diyecek bir yerde de değilim.
Zaten bu bölümün amacı hani kaygıyı çözmek falan da değil.
Ben daha çok şunu merak ediyorum.
Kaygımıza gerçekten bakıyor muyuz?
Yoksa hissettiğimiz anda hemen susturmaya mı çalışıyoruz?
Ne bileyim hani yaparız ya. Telefonu açarız, bir şeyler izleriz, birileriyle konuşuruz, çalışırız, uyuruz, yeriz, gezeriz falan.
Kendimizi sürekli meşgul ederiz.
Çünkü o duygunun yanında oturmak çok tatsız gelir.
Ama Manç tam tersini yapmış gibi geliyor bana.
Adam kaygısından kaçmamış.
Onu almış, karşısına koymuş, bakmış böyle bir detaylıca ve çizmiş.
Hatta bir kere de değil.
Çığlık motifinin farklı versiyonlarını yıllar içerisinde tekrar tekrar üretmiş.
Yine Museum of Modern Art, Munch'ın bu motifin 4 ana renkli versiyonunu 1893 ile 1910 arasında yaptığını belirtiyor.
Bu da bana başka bir şey düşündürttü aslında.
Belki bazı duygular bir kere yaşanıp bitmiyor.
Aynı duyguya hayatımızın farklı dönemlerinde tekrar tekrar bakıyoruz.
Ama her seferinde de başka bir yerden.
Yani 20 yaşında kaygılandığınız şey başka, 30'da başka, 40'da başka ama belki temelindeki soru aynı.
Güvende miyim? Yeterli miyim?
Kontrol bende mi? Her şey yolunda olacak mı?
Ve hayatın en sinir bozucu tarafı da şu ki.
Kimse gelip bize işte evet Melisa.
Bundan sonra her şey kesinlikle yolunda olacak falan diye böyle bir bilgi vermiyor hani.
Keşke verse. Ya da böyle bir belge falan da veremiyor.
Böyle e-devletten çıkarırdık falan.
Önümüzdeki 40 yıl sorun yaşamayacaktır.
PDF hani. Mis gibi.
Ama yok böyle bir şey.
Hayat belirsiz bir yer arkadaşlar.
Ve belki kaygının en büyük kısmı da bizim o belirsiz...
Belirsizlikle ne yaptığımızla ilgili.
Çünkü insan kontrol etmeyi çok seviyor.
Ne olacağını bilmek istiyor, planlamak istiyor, hazırlıklı olmak istiyor.
Kötü bir şey olacaksa bile önden bilmek istiyor.
Ama hayat sürekli hani geliyor ve diyor ki...
Yok hayır yani. Ve biz de orada böyle bir köprüde kalmış maç gibi.
Arkadaşlar bir dakika falan diyoruz.
Herkes yürümeye devam ediyor.
Belki çığlığın benim için en etkileyici tarafı artık bu hani.
O figürün korkması değil de durması.
Arkadaşları devam ederken o duruyor.
Bir şey hissediyor. Bir şeyi açıklayamıyor belki.
Belki ne olduğunu bilmiyor. Ama duruyor.
Ve yıllar sonra o birkaç saniyelik deneyim dünyanın en tanınan imgelerinden birine dönüşüyor.
Yani bazen küçümsediğimiz duygularımızla ilgili de bunu düşünüyorum mesela.
Ya boşver, abartıyorum, geçer, takmayacağım falan diyoruz.
Belki de geçiyor da gerçekten.
Ama bazı şeyler bize bir şey de anlatmaya çalışıyor.
Yani her kaygı haklı demiyorum.
Ne bileyim her korkunun peşinden gidin de demiyorum.
Ama belki kendimizi sürekli susturmak yerine arada şunu sormak gerekiyor.
Ben şu anda neden böyle hissediyorum?
Burada beni korkutan şey gerçekten ne?
Veya olmasından korktuğum şey ne?
Ve gerçekten o şeyden mi korkuyorum?
Yoksa onun bende yaratacağı duygudan mı korkuyorum?
Çünkü benim kendi kendime yaptığım böyle düşünme seansının sonuna geldiğim yer belki de buydu.
Yani bazı şeylerin olmasından değil de o şeyler olursa nasıl hissedeceğimden korkuyorum.
Hani başarısızlıktan mı korkuyorum?
Belki. Ama asıl korktuğum başarısız olduğunda kendimi yetersiz hissedecek olmam.
Birini kaybetmekten mi korkuyorum?
Belki. Ama asıl korktuğum yeniden terk edilmiş hissetmek.
Bir şeylerin kontrolden çıkmasından mı korkuyorum?
Belki. Ama belki asıl korktuğumda o anda kendimi çaresiz hissetmek.
Yani bazen kaygının merkezinde olay değil de duygu var.
Ve o duygu daha önce başka bir yerde canımızı yakmışsa bedenimiz diyor ki bir daha bunu yaşamayalım lütfen kardeş ya.
Yani. Ve bunun için de elinden geleni yapıyor.
Bazen fazlasını bile. Ve sonra hayatımız boyunca görünmez bir takım böyle alarmlarla geziyoruz.
Mançın alarmı işte bir gün o sırada bir yürüyüş sırasında çalışıyor belki de.
Gökyüzü kırmızı, arkadaşları yürüyüp gidiyor.
duruyor ve dünyanın içinden bir çığlık geçtiğini hissediyor.
130 küsur yıl sonra biz onun resmine bakıyoruz ve hala anlıyoruz.
Bu bana çok acayip geliyor ya.
Bir insanın kişisel en yalnız anlarından biri bu.
Bir gün milyonlarca insanın kendisini gördüğü bir görüntüye dönüşüyor ama.
Belki de sanattan olarak böyle bir şey.
Ben böyle hissediyorum diyorsun ve hiç tanımadığın biri yıllar sonra...
Ben de diyor. İnanılmaz ya.
Çok da böyle derinden hissettiren bir şey.
O zaman sana bir soru. Tam da burada sorayım.
Senin kaygının bir resmi olsaydı nasıl görünürdü?
Hangi renk olurdu? Nerede olurdu?
Ne bileyim yanında insanlar olur muydu?
Yoksa tamamen yalnız mı olurdun?
Bir şey sana mı doğru gelirdi?
Sen mi bir şeye doğru giderdin?
Yoksa mançın resmindeki gibi hani böyle ortada görünür bir tehdit olmamasına rağmen bütün dünya sana fazla fazla mı gelirdi?
Ve belki daha önemlisi...
O resme dışarıdan bakabilseydin kendine ne söylerdin?
Bugün gerçekten bunu düşünmenizi istiyorum.
Çünkü belki kaygımızı tamamen susturamıyoruz, evet okey.
Ama bazen ona biraz uzaktan bakmayı öğrenebiliyoruz.
Ve belki o zaman böyle bütün dünyanın çığlık attığını düşündüğümüz anda bile o çığlığın içinde kendimize ait sesi biraz daha iyi duyabiliyoruz.
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve...
Öpücüklerimi iletiyorum. Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
