
Selamlar. Bu bölümde, kadın olmanın beraberinde getirdiği zorlukları konuşuyoruz: toplumsal baskılar, iş hayatındaki eşitsizlikler, güvensizlik hissi ve şiddet. Gündemin ağır etkisi altında, kadınların yaşadığı mücadeleleri ve dayanıklılıklarını ele alıyorum. Her zorluğa rağmen, daha iyi bir gelecek için verilen mücadeleyi unutmadan.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, o zaman Sana Bir Soru Podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Yani bugün böyle çok açıcı bir konu konuşamayacağım açıkçası.
Ki iç açıcı bir konu konuşmak için zaten yeterli motivasyonum da, enerjim de yok.
Kötü bir hafta, kötü haberler, korkutucu gündemler içerisindeyiz.
Her defasında daha fazlası ne olabilir ki diye düşünüyorum.
Ve beynimin sınırlarını ne kadar zorlarsam zorlayayım, bir sonrakini yakalayamıyorum.
Üzüntü içerisindeyim, nefret içerisindeyim, şaşkınlık içerisindeyim ve hepsinin sonucu olarak da bir tükenmişlik yaşıyorum.
Kadın olmak kimi zaman tarifsiz bir güç, kimi zamansa yorucu bir savaş.
Düşündüğümüzde belki de bu dünyanın en ağır yüklerinden biri.
Bu dünyanın şu döneminin özellikle hatta...
Ben normalde pek ayrıştırmayı seven bir insan değilim.
Çünkü bu ülkede erkek olmanın da çok kolay olmadığını biliyorum.
Ama özellikle kadın olarak dünyaya gelmek farkında bile olmadan bir savaşa doğduğun hissini veriyor bana.
Daha çocukken kim olduğun ya da kim olabileceğinle ilgili seni sınırlayan onlarca, yüzlerce, belki binlerce beklentiyle büyütülüyorsun.
Küçük bir kızken hep en edepli senin olman gerekirmiş gibi eğitilirsin.
Onu yapma, bunu yapma, şunu söyleme.
Ya da kızlar böyle yapmaz, kızlar böyle söylemez.
Hatta küçük çocuklara şey falan derler ya hani.
Cici kızlar böyle yapmazlar.
Uslu kızlar böyle yapmazlar.
Yani toplumun biçtiği bu roller yalnızca çocuklukla da kalmıyor.
Hayatın her anında seninle oluyor.
Eğitim hayatında, iş dünyasında ve sosyal ilişkilerinde bu rollerin ağırlığını hissetmeye başlıyorsun.
İş dünyasında bir kadınsan senden her zaman daha fazlası bekleniyor.
Aynı pozisyonda çalıştığın erkek meslektaşınla eşit şartlarda mücadele etmiyorsun mesela.
Çünkü senin terfi etmen daha fazla çalışmanı, daha fazla fedakarlık yapmanı gerektiriyor.
Maaş farkları, cam tavanlar, kadın olmanın beraberinde getirdiği görünmez engeller.
Kadınlar iş dünyasında bir yandan profesyonellik mücadelesi verirken diğer yandan da sürekli kendilerini kanıtlamak zorunda kalıyorlar.
Oysa bu denli çaba ve başarı çoğu zaman erkekler için de neredeyse doğal kabul edilebilecek bir şey.
Ben bunlar abartılıyor sanardım aslında hep.
Hani şu yüzyılda bu kadar belirgin kalmamıştır bunlar derdim.
Ama kendi iş hayatıma adım atmamla çarptı benim de yüzüme bazı gerçekler.
Kadın olduğun için teknik becerine güvenmeyenler, muhatap olmak istemeyenler, sinir bozucu çok fazla durum içinde buluyorsun kendini.
Ama bir yandan da mücadele etmek zorundasın.
Ki ben mesela o kadar inat yapıyorum ki bu konuyu.
Kimi zaman çokça çıkıştıklarım, tepki gösterdiklerim oluyor.
Kimi zamansa içten içe böyle deliye dönüyorum.
Ama bu benim. ve aslında tüm kadınların mücadelesi.
Bununla savaşmak ve bu savaşı kazanmak yükümlülüğü var üstümde biraz da.
Geçen gün şöyle bir düşündüm süreci ve dedim ki çocukluktan itibaren kadınlara çizilen bu sınırlar çoğu zaman görünmez gibi geliyor aslında ama bir o kadar da etkililer.
Kız çocukları küçük yaşlardan itibaren işte oyuncak bebeklerle oynatılıyorlar.
İşte evcilik oyunlarında yemek pişiriyorlar ne bileyim bebeklere bakıyorlar falan.
Bir yandan bu rollerin farkında olmadan içine çekiliyoruz.
Diğer yandan da işte güç, liderlik, bağımsızlık gibi değerlerden uzaklaştırılıyoruz.
Sonra da zaman geçtikçe bu rollerin hepsi hayatımızın bir parçası haline geliyor.
Hatta getiriliyor zorla diyelim.
Kadınlar büyüdükçe bir yandan kariyer yapma, işte hayatlarını özgür yaşama hayalleri kurarken diğer yandan kendilerine dayatılan kadınlık görevlerini yerine getirmek zorunda kalıyorlar.
Yani ben ne böyle bir göreve, ne böyle bir görevin yaratılışına hiçbir şey inanmıyorum açıkçası.
Yani kadınlık görevi, erkeklik görevi diye bir şey bilmiyorum.
Çok ince tartışmak gereken bir şey ama yine de bu kadınlık görevi denilen şeyin yerine getirmek zorunda kaldığımız şeylerden oluştuğuna inanmıyorum.
İnanmak da... İstemiyorum.
Ya halbuki hani şöyle bir şey de var şimdi kız çocukları falan dedim ya.
Bıraksak böyle kız çocukları da kamyonla oynayabilir.
Ya da işte erkek çocukları da bebeklerle oynayabilir.
Çocukların aklında öyle bir yere diniyor ki bu.
Oyuncakçıya girdiğinde bile ne kız çocukları arabalara yöneliyor ne de erkek çocukları bebeklere.
Çünkü neden? Evde öyle bir imaj oluşmuş ki.
Çocuk için de oluşturulmuş bu imaj yani.
Hep biz sınırlar içerisinde kalmışız.
Kimsenin kendi sınırını çizmesine hatta en önemlisi kendi sınırlarını kendisinin yönetmesine izin vermemişiz.
Kalıplara sığmışız hep aslında.
Yine dediğim gibi kadınların iş dünyasındaki varoluşu da ayrı bir mücadele.
Eşitlik kelimesi iş dünyasında sıkça dile getirilen bir kavram olsa da gerçekler çok daha karmaşık oluyor çoğu zaman.
Bir kadın başarılı olduğunda hep nasıl başardığı sorgulanıyor.
Ailesine yeterince zaman ayırıp ayırmadığı, fazla hırslı olup olmadığı gibi sorular hep arka planda var oluyor.
Halbuki aynı sorumluluk erkek içinde yok mudur?
Aynı aile erkeğin de ailesi değil midir?
Ki iş dünyası kadınlar için yalnızca profesyonel zorlukları da barındırmıyor bu arada.
Aynı zamanda cinsiyetçi tutumlar ve ayrımcılıklar da bir parçası.
Kadın olarak çoğu zaman iş yerinde kendi alanını korumak zorundasın.
Erkek meslektaşlarından daha dikkatli olmak, daha fazla çaba göstermek, belki de daha az hata yapmak zorunda hissetmek, kadın olmanın iş hayatındaki yüklerinden yalnızca birkaçı bunlar aslında.
Bunların yanında bir de özel hayatta karşılaşılan zorluklar var.
İşte genellikle yalnızca iş ya da toplumsal hayatla sınırlı bir mücadele değil yani.
Evde, ailede, ilişkilerinde kadınlardan her zaman çok fazla şey beklenir.
Evin düzeninden, çocuk bakımına, duygusal destekten, günlük işlere kadar.
Kadınlar evde de bir sürü sorumluluk yükü taşıyorlar çünkü.
Çoğu kadın iş ve aile yaşamı arasında bir denge kurmaya çalışırken hem fiziksel hem de zihinsel olarak o kadar yoruluyor ki.
Ben bunun örneklerini çok sıkça görüyorum.
Bir yandan işe yetişmeye çalışmak, bir yandan çocuklara yetişmeye çalışmak, bir yandan eşine yetişmeye çalışmak.
Artı kendi ailene ve yandan gelen bir sürü başka sorunlara yetişmeye çalışmak.
Evdeki bu görünmeyen emek kadınların hayatını şekillendiren en önemli unsurlardan biri aslında.
Toplum tarafından çoğu zaman takdir edilmeyen bu emek kadınların kariyerleri ve kişisel gelişimleri üzerinde en büyük engellerden birine de dönüşüyor bence.
Bunlar da yetmiyormuş gibi.
bu kadar saydığım şey de yetmiyormuş gibi sokağa çıktığında kadın olmanın gerektirdiği başka bir gerçeklik seni karşılıyor.
O da ne biliyor musun? O kadar önemli bir şey ki.
Güvenlik kaygısı.
Kadınlar dünyanın dört bir yanında yalnızca var olma haklarını savunurken bile tehlike altında hissediyorlar.
Gece sokakta yürümek, toplu taşımaya binmek, karanlık bir sokaktan geçmek bunlar pek çok kadın için basit birer gündelik olay değil aslında.
Güvenlik endişesi yaratan olaylar.
Hatta anlar diyeyim yani.
Bunları düşünüyorsun hep çünkü arka planda.
Ya işte şimdi bu saatte de döneceğim ama inşallah sokakta da arıza biriyle karşılaşmam.
Ya da top taşımaya binersin gözler üstünde olur.
Abi inşallah inince takip etmez ya da işte bir sıkıntı yaratmaz falan.
Hep aklından geçer bunlar.
Ve günümüzde maalesef ki...
Taciz, saldırı ve şiddet tehditleri kadınların günlük hayatlarının resmen bir parçası haline gelmiş durumda.
Her gün gündemde en az bir kadın ve bir kötü haber var.
Bu da hatırlatıyor ki her adımda temkinli olmak, sürekli tetikte kalmak zorundasın.
Yani bunun oluru bu mu oysa ki ya?
Böyle yönetmek zorunda mıyız bu sürece?
Kadına yönelik şiddet ise bu tehlikelerin en acımasız olanı.
Dünyanın birçok yerinde kadınlar evlerinde bile güvende değiller.
Şiddetin kaynağı çoğu zamanda en yakınlarındaki insanlardan oluyor.
Kadına yönelik şiddet fiziksel olduğu kadar psikolojik ve duygusal da olabiliyor tabii.
Bir kadının hayatını kontrol etmek, onu sürekli korku ve baskı altında tutmak sadece fiziksel şiddetle değil, aynı zamanda duygusal manipülasyonla da gerçekleşebilir.
Kadınlar bu şiddet sarmalından çıkmak için sürekli bir mücadele veriyorlar.
Ancak yasal sistemlerin yetersizliği, toplumsal anlayışın eksikliği ve desteğin sınırlılığı tabii bu mücadeleyi daha da zorlaştırıyor.
Bir de bunların yanında uğraştığımız aslında çok basit kaçan bunların yanında güzellik standartlarımız var.
Böyle kadınların hayatını şekillendiren bir diğer büyük baskı aslında bu da.
Toplum, medya, kültürel normlar kadınlara nasıl görünmeleri gerektiğini sürekli olarak dikte eden bir yapıda maalesef.
Zayıf, fit, bakımlı ve çekici olmak zorundasın onlara göre.
Ancak çok fazla dikkat çekersen de fazla iddialı ya da yapay olmakla suçlanabilirsin.
Kadınlar toplumun dayattığı bu güzellik standartlarına uymak için hem fiziksel hem de zihinsel olarak o kadar yorulmuş buluyorlar ki kendilerini.
Beden algısı, özgüven sorunları ve dış görünüş baskısı birçok kadının içsel dünyasında büyük yaralar açar duruma geldi.
Bunlarla bu kadar uğraşacağımıza belki de oturup biraz düşünseydik içerisinde bulunduğumuz durumları.
Dinlediğimiz o korkunç haberleri.
Ne yapabiliriz sorusunun peşine düşseydik biraz belki.
Her gün bu kadar haberle karşı karşıya kalmamak için bir adım atardık.
Ben yine de tüm bunlara rağmen kadınların güçlülüğü düşüncesinin peşini bırakmak istemiyorum.
Tarih boyunca birçok engeli aşarak haklarını kazanan, seslerini yükselten ve mücadele eden kadınlar bugün de aynı kararlılıkla devam ediyorlar ve edecekler.
Kadınların dayanışma ve destekle bu zorlukların üstesinden gelmek için hepimizin mücadele etmesi gerekiyor.
Bu sadece kadının kadına mücadelesi değil, erkeklerin de bu konuda artık bir mücadele vermesi lazım.
Birbirine destek olan, birlikte çalışan, sadece kendileri için değil, gelecek nesiller için daha iyi bir dünya yaratma isteği olan herkes aslında bunu görev edinmeli.
Bu yolda ilerlerken önümüze çıkan bütün kötülüklerin bitmesi gerçekten en büyük dileğim.
Ama bitmesini beklerken azalmadığını görmek beni o kadar karamsar, o kadar hüzün dolu bir durumun içine sokuyor ki.
Yine de şunu biliyorum.
Gidenin davası kalanın borcudur.
Üstüme düşeni yapmak ve bu konudaki kararlılığımı göstermek için sonsuz bir çabam olacak.
Başka bir yavrunun ölmesine, bir kadının şiddet görmesine hiçbir zaman ama hiçbir zaman sessiz kalmayacağım.
Şu an bu bölümde de gerçekten kelimelerimi seçerek konuşmaya çalışıyorum.
Çünkü bazen kendini tutmak çok zor oluyor.
Yaşadığın siniri ve endişeleri yumuşatmak için ağzına geleni söylemek istiyorsun.
Yaşadıklarına, sonuçlarına, karşılaştığın adaletsizliğe haykırmak istiyorsun.
Haykırmak istemeyeceğimiz bir aydınlığa ulaşmamız dileğiyle diyebiliyorum anca.
sorum yok. Çokça dileğim var hepimiz gibi.
Bölümü sonuna kadar dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın. Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
