
Selamlaaar! Bu bölümde, Isaiah Berlin’in “Negatif ve Pozitif Özgürlük” kavramlarını bugünün Türkiye’siyle birlikte ele alıyorum. Bu bir düşünme, sorgulama ve en çok da hatırlama bölümü. Çünkü özgürlük sadece bir fikir değil; yaşamak istediğimiz hayatın temelidir.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Ülkenin durumu malum, yine halkın oradan oraya savrulmak zorunda kaldığı bir dönemden geçiyoruz.
Hakların yendiği, hukukun hiçe sayıldığı ve kendimizi asla güvende hissetmediğimiz bir dönemden.
Çok üzülüyorum gerçekten bunları yaşadığımız için.
Ama bir yandan da direnişimizi görmek çok büyük güç veriyor.
Türk damarlarım kabarıyor her seferinde.
Keşke bazı şeyler böyle olmak zorunda kalmasaydık.
Keşke daha barış dolu bir ortamda yaşasaydık.
Ama maalesef. Gönlümüzden geçenlerin bir gün olacağını düşündüğümüz bir versiyon adına çabalıyoruz tam da bugünlerde.
Ve umarım bunlar bizim de görebileceğimiz vakitlerde gerçekleşmiş olur.
Böyle yine yaşanılanlara bakıp telefonun ekranını kapattığım bir vakitteydim.
Bir haftadır okuyamadığım kitabımı açtım.
Kaldığım sayfada resmen beni ve bu zamanı beklercesine bir söz karşıladı beni.
Direkt okumak istiyorum hatta o paragrafı.
O halde nedir Ayzayah Berlin'in iki kavramı?
dedi öğretmen. Hemen hemen herkes el kaldırdı.
Oxford'da okuyan öğrenciye söz verildi.
Negatif özgürlük dedi çocuk.
Yani harici engeller ve kısıtlamalardan bağımsız olmak.
Birey ancak bir eyleme geçmekten fiziksel olarak alıkonmadığı sürece özgürdür.
Peki ya ikinci dedi öğretmen.
Pozitif özgürlük dedi bir başka öğrenci.
Yani dahili kısıtlamalardan bağımsız olmak.
Bu paragrafı okuyunca dedim ki bu sayfayı geçmememin ya da geçemememin bir sebebi varmış.
Anlamlı olduğu bir günde okumak o sebepte.
Başka bir açıklaması olamaz çünkü böyle okuduğum gibi gerçekten şoka uğradım.
Bu kadar olur dedim. İşte Berlin'in iki özgürlük kavramı bu negatif özgürlük yani bir şeyden özgürlük ve pozitif özgürlük o da bir şeye doğru özgürlük.
İkisi de aynı anda mümkün mü yoksa biri diğerini bozar mı?
Asıl mesele bu. Isaiah Berlin 20.
yüzyılın en etkili siyaset filozoflarından biri arkadaşlar.
Berlin'in en çok bilinen yönü de bu özgürlük kavramı üzerine yaptığı ayrım.
Bu iki özgürlük kavramı üzerine yazdığı Two Concepts of Liberty adlı makalesinde okuyabilirsiniz.
Bu ülkede de bir türlü tam olarak yaşayamadığımız bir şey varsa o da işte bu iki özgürlük.
Dışarıdan gelen baskılarla mücadele ederken içimizde de başka bir savaş veriyoruz çoğu zaman.
Kendimizi sansürlediğimiz cümleler, bunu şimdi söylemeyeyim dediğimiz sohbetler, acaba paylaşsam başıma bir şey gelir mi diye düşündüğümüz postlar.
Hep negatif özgürlüğümüzle ilgili kaygılar ama ya pozitif özgürlüğümüz, kendi hayatımızı şekillendirme irademiz, kendi doğrumuzu yaşama cesaretimiz.
Pozitif özgürlük deyince bazen kulağa çok güçlü bir şey gibi geliyor değil mi?
Sanki her şey bizim elimizdeymiş gibi ama işin aslı pozitif özgürlük çok daha karmaşık bir kavram.
Çünkü sadece dış dünyanın seni engellemesi yetmiyor, senin kendini engelleyen o iç sesle de baş etmen gerekiyor.
Berlin'in söylediği şey tam olarak bu.
İnsan ancak kendi hayatının öznesi olduğunda yani kendi kararlarını kendisi verdiğinde özgür olabilir.
Ama bu özgürlük eğitim gerektirir, öz farkındalık gerektirir, sorgulama ve cesaret gerektirir.
Mesela düşünelim. Sana biri sürekli ne yapacağını söylüyorsa ve sen bu yönergeleri sorgulamadan uyguluyorsan teknik olarak özgür müsün?
Belki dışsal olarak özgürsün ama içsel olarak hala bir başkasının otoritesine teslim olmuş durumdasın.
İşte Berlin burada uyarıyor.
Pozitif özgürlük düşüncesi kötüye kullanıldığında otoriter sistemler kendilerini meşrulaştırmak için bu kavrama sarılabilir diyor.
Senin iyiliğin için seni özgürleştiriyoruz diyerek insanlara baskı kurabilirler.
Berlin bu yüzden iki özgürlük kavramını birbirinden ayırırken şunu da söylüyor.
Tarihte en çok zarar insanları onların iyiliği için özgürleştirdiğini söyleyenlerden gelmiştir.
Yani bir kişi ya da kurum senin neye ihtiyacın olduğunu senden daha iyi bildiğini iddia ettiğinde aslında senin yerine karar verme hakkını da eline almış olur.
Bu da özgürlüğün kendisine tamamen aykırı bir durumdur.
Buradan bugüne bizim gerçekliğimize dönecek olursak negatif özgürlük dediğimiz şey Bir kişinin ya da devletin sana karışmaması, seni kısıtlamaması anlamına gelir.
Sosyal medyada fikirlerini özgürce ifade edebilmek, yürüyüş yapabilmek, seçme seçilme hakkına sahip olmak.
Bunlar negatif özgürlüğün pratikteki karşılıkları.
Pozitif özgürlük ise ekonomik, sosyal ve kültürel olanaklara erişiminle ilgilidir.
Mesela bir üniversiteye gitmek için zekan yeterlidir ama maddi gücün yoksa...
Bu seni özgür yapar mı?
Ya da fikirlerini söylemek istiyorsun ama yeterli bilgiye ya da kendini ifade edebilecek bir dile sahip değilsen gerçekten özgür müsündür?
Bu yüzden Berlin'in dediği gibi bu iki özgürlük birbiriyle çatışabilir.
Devlet sana pozitif özgürlük sağlamak için bazı şeyleri düzenleyebilir.
Örneğin ücretsiz eğitim verir ya da ne bileyim sağlık hizmeti verir.
Ama bunu yaparken negatif özgürlüğüne zarar verirse Yani seni zorlayarak, sansürleyerek ya da fazla kontrol ederek yaparsa bu sefer başka bir sorun doğar.
Ve işte asıl mesele şu.
Bu iki özgürlük arasında denge kurmak.
Biri olmadan diğeri eksik kalıyor çünkü.
Sadece negatif özgürlükle yaşarsan bana karışmasınlar dersin ama kendi potansiyelini gerçekleştiremediğin bir hayatın içine sıkışırsın.
Sadece pozitif özgürlükle yaşarsan bana yol göstersinler dersin.
Ama kendi sesini bastırma riskiyle karşılaşırsın.
Ben bu kavramları okudukça kendime sürekli şu soruyu sormaya başladım.
Ben gerçekten özgür müyüm?
Yoksa bana sunulan seçenekler arasında en az zarar vereceğini düşündüğüm yolu mu seçiyorum?
Ve bu soruyu kendime her sorduğumda gözüm ister istemez haber başlıklarına kayıyor.
Bugün bu ülkede bir tweet attığı için sabah evinden gözaltına alınan insanlar var.
Sadece bir sokak röportajında düşüncesini ifade ettiği için hedef gösterilen insanlar var.
Gençlerin, öğrencilerin, kadınların, emekçilerin yani toplumun farklı farklı kesimlerinden insanların susturulmaya çalışıldığı bir dönemde yaşıyoruz.
Boğaziçi'nde aylarca nöbet tutan o gençleri hatırlıyor musun?
Ne istediler onlar? Seçme hakkı.
Kendi üniversitelerinde kendi yönetimleri hakkında söz sahibi olmak.
Bu pozitif bir özgürlük değil midir?
Ama karşılaştıkları şey neydi?
Gözaltılar, tutuklamalar, itibarsızlaştırmalar.
Yani negatif özgürlükleri de ellerinden alındı.
İfade özgürlükleri de fiziksel olarak kampüste bulunma hakları da.
Sokakta hakkını arayan bir işçiyi düşünelim.
Ücretini alamadığı için pankart açtığında tehdit edilmek zorunda mı bu insan?
İşte Berlin'in söylediği o denge bozulduğunda tam olarak bunlar yaşanıyor.
Hem bir şeyden özgür olamıyoruz hem bir şeye doğru özgürce yürüyemiyoruz.
İçimizdeki ses bu doğru diyor ama dışarıdaki düzen sus diyor resmen.
Ve biz o arada kala kalıyoruz.
Bir başka örnek yine bunu da söylemek istiyorum.
Gazeteciler sadece haber yaptığı için, gerçekleri kamuoyuna duyurdukları için yargılanan, tutuklanan insanlar var.
Bilgi alma hakkı toplumun pozitif özgürlüğüdür ama bu özgürlük resmen yerle bir ediliyor ve ne yazık ki insanlar kendi fikirlerini yüksek sesle söylemekten korkar hale geliyorlar.
İşte bu Berlin'in özgürlüğün düşmanı özgürlük adına konuşabilir dediği yer tam olarak.
Bazen de içselleştirilmiş bir sansür devreye giriyor.
Bunu şimdi konuşmayayım ya.
Bu konuyu açarsam tepki çekerim.
Ya işimden olursam?
Bu cümleleri kaç kere düşündük biz mesela?
Ve bu korku sadece dışsal baskılarla değil sürekli içimizde büyütülen tehditlerle de geliyor.
Eğer bir ülkede insanlar özgürce soru soramıyorsa, adalet sistemine güvenemiyorsa, eğitim ve sağlık gibi temel haklara eşit erişemiyorsa orada sadece özgürlük eksikliği yoktur.
Orada umut eksiktir, ses eksiktir, nefes eksiktir ya.
Ve Berlin'i okurken içimde uyanan o duygu şu.
Özgürlük dediğimiz şey sadece lüks bir fikir değil.
Hayati bir ihtiyaç.
Tıpkı su gibi, hava gibi.
Ve biz şu anda bu ülkede o ihtiyacı çok derinden hissediyoruz.
Ve işte tam da bu yüzden özgürlük üzerine konuşmak da bir lüks değil.
Bir direnç biçimi, bir direniş biçimi.
Çünkü sustukça, içimize attıkça, zaten değişmez dedikçe özgürlüğümüzden değil sadece insanlığımızdan da bir parça eksiliyor.
Isaiah Berlin'in kavramları yıllar önce yazılmış olabilir ama bugün burada bizim yaşadıklarımıza bu kadar birebir dokunabiliyorsa demek ki mesele sadece kavramlar değil arkadaşlar.
Mesele hak ettiğimiz bir yaşamı gerçekten yaşayıp yaşayamadığımız ve ben bugün buradan bir çağrı bırakmak istiyorum.
Sesinin bastırılmasına izin verme.
Doğrularını söylemekten, sorular sormaktan, hak talep etmekten korkma.
Çünkü özgürlük sana verilen bir ayrıcalık değil, senin doğuştan bir hakkın.
O zaman sana bir soru diyeceğim.
Bugün kendi hayatında en azından bir adım da olsa özgürleşmeye bir adım atmaya ya da bunun için çaba göstermeye ne dersin?
Bu bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
