
Selamlaaar! Bu bölümde hayatımızın bu kadar büyük bir kısmını kaplayan iş hayatıyla olan biraz mecburi, biraz karmaşık ilişkimizi konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar! O zaman sana bir soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Geçen gün şöyle bir günlerimi nasıl geçirdiğimi falan düşünüyordum.
Bizim yalnız kalınca gelen düşünme pelerinin böyle her defasında farklı konuya itiştir.
Bu podcast kanalda onları konuşalım diye var ya zaten.
Neyse şaka bir yana şunu fark ettim.
Günümüzün hatta hayatımızın o kadar büyük bir kısmı çalışmakla geçiyor ki ki, ki, kisi ben çalışmayı, üretmeyi...
Böyle bu düzenin içinde olmayı da seven biri olarak bazen gerçekten ne yapıyoruz ya moduna giriyorum.
3 sene kurumsal hayatta çalıştım ben arkadaşlar.
Ülkenin ileri gelen gruplarından birinde ve oradayken hep şeyi düşünürdüm.
Aslında bizim vaktimiz için ödenen şey maaş.
Hani o maaş diye adlandırdığımız şey var ya o bizim vaktimiz için ödeniyor.
Yani tabii ki bir iş görüyoruz orada ama günün sonunda geçirilen vaktin ne kadarı iş, ne kadarı verimli.
Ama orada durmak zorundasın yani o belirlenen saatlerde.
Ve bence asıl bunun için para ödeniyor gibi geliyor bana.
Çünkü şöyle bir düşününce bir yerde böyle sabah 8.30'da olmak zorundayım diyelim tamam mı?
O gün yapmam gereken bütün işleri saat 2'de de bitirdim varsayalım.
Ama ben yine de 5.30'a kadar oradayım.
Ya niye? Çünkü çalışma sistemimiz büyük ölçüde hala işte senin şu saatler arasında burada olman gerekiyor gibi bir düşünce sistemi üzerine kurulu.
O yüzden zaman zaman gerçekten hani böyle biz iş mi satıyoruz, vaktimizi mi satıyoruz diye düşünüyorum.
Ve bu da kulağa biraz karamsar geliyor olabilir.
Hani böyle kapitalizm bizi sömürüyor arkadaşlar diye bir bölüme dönüştürmeyeceğim merak etmeyin.
Ama hakikaten böyle çalışmak dediğimiz şey hayatımızın o kadar merkezinde olan bir şey ki o yüzden de bunu oturup konuşmaya değer gördüm.
Mesela şimdi çok basit bir hesap yapalım.
Haftanın 5 gün çalışıyorsun.
Sabah hazırlanması, işe gitmesi, işten dönmesi falan derken günün neredeyse tamamı iş etrafında şekilleniyor.
Akşam eve geldiğinde zaten enerjinin kalan hadi %12'si falan diyelim.
Acaba bugün kendim için ne yapsam diye düşünüyorsun.
Sonra duş, yemek, biraz telefon derken uyku vakti geliyor.
Ertesi gün hepsi tekrar ediyor.
Ve çok garip bir şekilde yetişkinlikte böyle hayatımızı anlatırken de hep iş üzerinden anlatıyoruz.
Mesela ne yapıyorsun? Bu soru neredeyse otomatik olarak şey gibi.
Ne iş yapıyorsun? Kimse ne yapıyorsun dediğinde...
İşte son zamanlarda seramik öğreniyorum, arkadaşlarımla çok görüşüyorum, kitap okuyorum falan demiyor.
Pazarlamada çalışıyorum, avukatım, mühendisim, tasarımcıyım falan diyor.
Yani yaptığımız iş kim olduğumuzun kısa açıklamasına dönüşmüş durumda.
Ben bunun biraz tehlikeli olduğunu da düşünüyorum açıkçası.
Çünkü iş iyi giderken problem olmaz.
Okey terfi edersin, yeni bir şey başarırsın, insanlar yaptığın işi beğenir.
Oh mis yani kebap.
Kendi çok iyi hissediyorsundur.
Ama iş kötü gittiğinde...
Bir anda böyle sadece işimde zorlanıyorum demiyorsun.
Ben yetersiz miyim acaba?
Ben başarısız mıyım?
Niye herkes benden daha iyi ilerliyor?
Ben yanlış bir kariyer mi seçtim diye kendi karakterini ya da kararlarını sorgulamaya başlıyorsun.
Halbuki belki sadece kötü bir haftadır yani anladın mı?
O hafta sadece kötü geçiyordur.
Belki yöneticin kötü yönetiyordur.
Belki çalıştığın şirket sana uygun değildir.
Belki o iş zaten dünyanın en saçma işi olabilir.
Yani bunu da ihtimaller arasına almamız lazım.
Ama iş hayatında yaşadığımız şeyleri çok hızlı kendimize mal ediyoruz.
Bence bunun bir sebebi de şu.
İş bize sadece para vermiyor arkadaşlar.
İş bize bir çeşit bağımsızlık da veriyor.
Hatta bence çalışmanın en güzel taraflarından biri de bu.
Kendi paranı kazanmaya başladığın ilk zaman bir düşün şöyle.
Kendi paranla bir şey almak, bir yere giderken acaba bunu ailemden istemem gerekir mi diye düşünmemek.
Kendi kararlarını verebilmek, belki kendi evine çıkmak, belki bir seyahate gitmek, belki sadece canın istedi diye gereksiz pahalı bir kahve almak.
Bunlar küçük şeyler gibi geliyor olabilir.
Ama aslında ekonomik özgürlük dediğimiz o şey var ya, hayatının üzerinde söz sahibi olman demek.
Ve özellikle yetişkin olduğunda paranın verdiği o özgürlük var ya, onu küçümsemek hiç kolay değil yani.
Çünkü maalesef para sadece bir şey satın almaktan ibaret olan bir şey değil.
Bazen bir yerden ayrılabilme gücü, bazen istemediğim bir evde yaşamamak ya da istemediğim bir ilişkiye mecbur hissetmemek.
Bir gün kalkıp ben bunu yapmak istemiyorum diyebilmek.
Yani iş bir yandan hayatımızın büyük bir bölümünü alıyor ama diğer yandan da hayatımızın geri kalanını kurabilmemiz için bize bir imkan sağlıyor.
İşte benim kafamın karıştığı yerde tam olarak burası.
Çünkü ben çalışmayı çok seviyorum.
Gerçekten seviyorum. Bir şey üretmek, bir fikrin ortaya çıktığını görmek, bir işi bitirmek ya da yeni bir şey öğrenmek.
Bunlar beni tatmin eden şeyler.
Ama bir yandan da şu soruyu düşünmeden edemiyorum.
Çalışmak bize bir özgürlük mü veriyor?
Yoksa özgür olabilmek için vaktimizin büyük bir kısmından vaz mı geçiyoruz?
Çünkü aslında maaşın çok garip de bir matematiği var.
Daha fazla kazanmak istiyorsun çünkü daha rahat yaşamak istiyorsun.
Ama daha fazla kazanmak için bazen daha fazla çalışıyorsun.
Daha fazla çalıştığın için hayatını yaşayacak daha az vaktin kalıyor.
Sonra o az kalan vakitte hayatını kolaylaştırmak için daha fazla para harcıyorsun.
İşte yemeği söyle, taksiye bin, temizliğe birini çağır.
Çünkü bunları yapacak vaktin kalmamış.
Eee yani burada bir Excel formülünde sanki bir hata var gibi.
Bir de iş hayatının bence para dışında acayip bir tarafı daha var.
O da insanlar. Yani iş arkadaşları aslında baktığımızda.
Çünkü iş arkadaşlığı başlı başına aşırı garip bir sosyal ilişki bence.
Düşünsenize normal hayatta arkadaşlarınızı siz seçiyorsunuz tamam mı?
Bu insanla kafam uyuşuyor, eğleniyorum, seviyorum falan diyorsunuz ve arkadaş oluyorsunuz.
İş hayatındaysa tam tersi birileri sizin yerinize bir grup insan seçiyor ve diyor ki evet canım bundan sonra bu insanlarla haftada 40 saat geçireceksin.
Zorundasın yani. Ve sonra bir bakıyorsun gerçekten hayatında böyle ailenden ve yakın arkadaşlarından daha çok gördüğün insanlar olmuşlar.
Sabah ilk onları görüyorsun, kahveyi onlarla içiyorsun, öğle yemeğini onlarla yiyorsun, bir olay olduğunda belki onları anlatıyorsun.
Bazen birbirinizin özel hayatını biliyorsunuz.
Kim kiminle sevgili, kim ayrılmış, kimin annesi hasta, kime varıyor falan gibi detayları.
Sonra biriniz işten ayrılıyor ve bazı insanlarla bir daha hiç konuşmuyorsunuz.
Bu bana inanılmaz geliyor.
Yani bir insanla çalıştığın vakit boyunca her gün görüşmüşsün.
Birlikte kriz çözmüşsün.
Beraber başka iş arkadaşlarınıza sinirlenmişsiniz falan.
Ya da öğle arasında aynı mekandan böyle 180 kere yemek yemişsiniz.
Sonra biri şirketten ayrılıyor.
Mutlaka görüşelim ya.
Kesinlikle tatlım ya.
Bir kahve yapalım falan. Son görülme 2 yıl önce falan ama yani.
Ve bence burada gerçekten çok ilginç bir soru var.
İş arkadaşlarımız gerçekten arkadaşımız mı?
Bazıları kesinlikle oluyor bence.
Hatta yetişkinlikte yeni arkadaş edinmenin en kolay yerlerinden biri iş yerleridir diye düşünüyorum.
Ama bazılarıyla da o ilişkinin tamamı bulunduğunuz ortamdan ibaret oluyor.
İş ortadan kalkınca ortak noktanız da ortadan kalkıyor.
Bu kötü bir şey de değil bu arada.
Her ilişki ömürlük olmak zorunda değil.
Ama iş hayatı bize böyle çok farklı bir arkadaşlık formu yaratıyor.
Çünkü bir yandan samimisin, bir yandan profesyonelsin.
Bir yandan beraber dedikodu yapıyorsun, bir yandan yarın aynı terfi için yarışabilirsiniz.
Bir yandan işte canım benim ya falan diyorsun, bir yandan maaşınızın birbirinden ne kadar farklı olduğunu falan bilmiyorsun.
Ya bence işlerindeki en garip konulardan birisi de maaş meselesi zaten.
Herkesin hayatındaki en önemli sayılardan biri ama konuşulmaması gereken en gizli bilgilerden biri gibi de davranılıyor.
Yani sen ne kadar maaş alıyorsun?
Devlet sırrı tamam mı?
Sanki nükleer kodları soruyoruz adama.
Halbuki aynı işi yapan iki insanın ne kadar kazandığını bilmesi aslında çalışan açısından bence oldukça önemli bir bilgi.
Ama iş kültüründe para konuşmak biraz ayıp gibi.
Yani aslında ben de ayıp bulanlardan biriyim ama konuşmak da gerekiyor diye düşünüyorum.
Hatta bazı yerlerde disiplin suçu falan olarak geçiyor.
Sonra herkes birbirinin maaşını gizlice tahmin ediyor tamam mı?
Bence o benden fazla alıyor diyor biri.
Öbürü diyor ki nereden çıkardın?
Diğeri de diyor ki... Ya geçen gün sürekli dışarıdan yemek söyledim.
Ya hesaplara bak, majamatiğe bak.
Bu konuşmalar dönüyor gerçekten bu arada.
Bir de iş arkadaşlığıyla ilgili benim çok düşündüğüm başka bir şey daha var.
Hani iş yerinde ne kadar kendin olabilirsin?
Çünkü hepimiz farklı versiyonlarımızla yaşıyoruz aslında.
İşte ailedeki sen, arkadaşlarınla sen, sevgilinle sen.
Bir de bunlara ek iş yerindeki sen var.
Ve iş yerindeki sen bazen inanılmaz kontrollü bir insan.
Normal hayatta böyle sinirlendiğinde ya saçma ama Allah aşkına diyebiliyorken iş hayatında bu noktada farklı düşündüğümüzü belirtmek isterim.
Farkı mı Allah aşkına?
Ya da mesela işte normal hayatta bunu yapmam mümkün değil falan deyip böyle kolayca reddedebilirken iş hayatında mevcut iş yükümü göz önünde bulundurduğumuzda zamanlamayı tekrar değerlendirebilir miyiz?
Ya gerçekten bazen bayılıyorum bu dile.
Kurumsal hayat insana diplomasiyi öğretiyor resmen.
Birisine böyle hayır demenin 48 farklı yolunu öğreniyorsun.
Mailin sonunda sevgiler yazıp o sırada böyle sevgiden en uzak duyguları yaşayabiliyorsun.
Ya da böyle teşekkürler yazıyorsun ama içinden asla teşekkür etmiyorsun.
Ya da bilginize diyorsun ama içinden şey geçiyor.
Sana bunu üçüncü kez söylüyorum falan.
Ya da şey de vardır bak. Hatırlatmak istedim.
Hani sana daha önce ben bunu söylemedim mi?
Gibi bir orada böyle parçalamayla birleşik bir söylem var.
Ama tabii şaka bir yana sürekli profesyonel olmak da çok yorucu bir şey.
Çünkü profesyonellik çoğu zaman duygularını çok iyi regüle etmek demek.
Moralin bozuk olabilir, sinirli olabilirsin, evde bir şey yaşamış olabilirsin.
O gün hiçbir insanı görmek istemiyor bile olabilirsin.
Ama toplantı başlıyor ya.
Günaydın herkese, merhabalar falan neşes açıyorsun sen orada.
Kamera açılıyor ve hayat devam ediyor.
Bence iş hayatının görünmeyen yüklerinden biri de bu.
Yani sadece görevlerini yapmıyorsun.
Aynı zamanda sürekli bir sosyal performans gösteriyorsun.
İletişim kuruyorsun, insanların egosunu yönetiyorsun, kendi egonu yönetiyorsun.
Yanlış anlaşılmamaya çalışıyorsun, kendi göstermeye çalışıyorsun ama fazla da göstermemeye çalışıyorsun.
Ya da kendine güvenli görünüyorsun ama aynı zamanda ukala da görünmemeye çalışıyorsun.
İnisiyatif alıyorsun ama kafana göre iş yapmıyorsun.
Ve bütün bunların ortasında bir de gerçekten yapman gereken bir iş var.
Bir başka mesele de şu diye düşünüyorum ben.
İyi çalışmakla iyi çalışan gibi görünmek arasındaki fark.
Bunun gerçek olmadığını şimdi kalkıp da kimse bana söylemesin Allah aşkına.
Çünkü iş hayatında performansın kadar o performansın görünürlüğü de önemli.
Bir insan sessiz sakin inanılmaz iş yapabilir.
Ama başka biri de o yaptığı 3 tane işi...
17 toplantıda falan anlatabilir.
Ve bazen bu ikinci kişinin daha başarılı algılandığını görürsünüz.
Kurumsal hayat bana özellikle şunu çok düşündürdü.
İyi iş yapmak yeterli mi?
Bence değil. Bir noktada yaptığın işi anlatmayı, sınır çizmeyi, hakkını istemeyi de öğrenmek gerekiyor.
Ve bu da özellikle kariyerinin başında hiç kolay bir şey değil.
Çünkü yeni başladığında bir şeyleri kanıtlaman gerekiyormuş gibi hissediyorsun.
Her şeye bir evet hali var orada.
Bunu yapabilir misin? Evet. Şunu da alabilir misin?
Tabii. Bugün biraz geç çıkar mısın?
Olur. Cumartesi bakabilir misin?
Tabii tabii falan. Ya sonra bir bakıyorsun iyi çalışan olduğun için ödülün daha fazla iş olmuş.
Ne anladım ben bu işten.
Ve bunun da gerçekten iş hayatının en büyük şakalarından biri olduğunu düşünüyorum.
Bir işi hızlı yapıyorsun tamam mı?
Harika o zaman şunu da sana verelim.
Ya da bir işi iyi yapıyorsun bundan sonra hep sen yap.
E ben niye yetenekliyim o zaman arkadaşlar yani?
Ama burada yıllar içinde öğrendiğim şeylerden biri de şu oldu.
İş hayatında sınır koymayı bilmek işini iyi yapmak kadar önemli.
Çünkü kimse sizin sınırınızı sizin yerinize belirlemiyor.
Hatta çoğu zaman sınırınızın nerede olduğunu siz söyleyene kadar insanlar o alanı kullanmaya devam ediyor.
Ve hayır demek özellikle çalışmaya yeni başladığında çok zor biliyorum.
Çünkü hemen şunu düşünüyorsun.
Tembel görünür müyüm?
İsteksiz görünür müyüm?
Beni sevmezler mi?
Bir sonraki projede beni tercih etmezler mi?
Ama her şeye evet dediğinde de bu sefer kendi hayatından yemeye başlıyorsun.
Ve bence tam bu noktada işle hayat arasındaki sınır meselesi araya giriyor.
Çünkü şöyle bir dönüp eskilere bakınca en azından fiziksel bir sınır varmış gibi geliyor bana.
İş yerinden çıkıyorsun, eve gidiyorsun ve iş orada kalıyor.
Ama şimdi iş cebimizde, mail cebimizde, whatsapp cebimizde, gece 10'da telefona bir bildirim geliyor falan.
Hani okumasam bile gördün tamam mı?
Artık beyninin bir köşesinde o var yani.
Pazar günü işte yarın şu toplantı var diye düşünüyorsun.
Ya da tatildesin ama bir mail bakıp çıkayım falan gibi kendi böyle kandırmacalar işte.
Anladın sen onu. Ve bir noktada gerçekten iş hayatın bir parçası mı?
Yoksa senin o hayatın sandığın şey.
İşten arta kalan bölüm mü?
Bu hiç belli olmuyor.
Bu yüzden work-life balance dedikleri şey var ya, work-life balance abi ya falan hani bazen yani böyle biraz da komik geliyor bana açıkçası.
Sanki iki tane eşit kefemiz var da bir tarafa işi bir tarafa hayatı koymuşuz hani.
Ama iş zaten hayatın içinde.
Bir de işe gitmek var, hazırlanmak var, yol var, iş hakkında düşünmek var.
İşten çıktıktan sonra işin yorgunluğunu üzerinden atmak var.
Yani 8 saatlik iş bazen 12 saatlik alan kaplıyor hayatında.
Ve tüm bunlara rağmen bence çoğumuz çalışmayı tamamen bırakmak da istemiyoruz.
İşte bence bu da çok enteresan bir şey.
Mesela size deseler ki bundan sonra hayatınız boyunca ihtiyacınız olan bütün para hesabınıza yatacak.
Bir daha çalışmanıza gerek yok.
Ne yapardınız? İlk 3 ay falan böyle mesela bir düşünün.
Ben mesela hiçbir şey yapmazdım muhtemelen.
Ama ilk 3 ay. Hani uyurum, gezerim, dizi izlerim, bir sahil kasabasına giderim falan.
E sonra bence bir noktada yine bir şey üretmek isterim ya.
İsterim ben kendimi biliyorum çünkü.
Yani insanın sadece para için çalışmadığını düşünüyorum.
Bir konuda iyi hissetmek istiyoruz.
Bir şey ortaya koymak istiyoruz.
Bir rutine ihtiyacımız oluyor.
Bir yere ait olmak istiyoruz ya.
İnsanlarla temas etmek istiyoruz.
Bugün bir şey yaptım.
Duygusu var ya onu seviyoruz biz.
Yani sorun belki çalışmak da değil aslında.
Sorun çalışmanın hayatımızın ne kadarın kapladığı.
Ve işten ne beklediğimiz tabii.
Çünkü bir dönem bize sürekli şu anlatıldı.
Sevdiğin işi yaparsan hayatında bir gün bile çalışmış olmazsın.
Bence yalan. Yani gerçekten tam bir yalan.
Sevdiğiniz işi yapınca da çalışıyorsunuz arkadaşlar.
Hatta bazen sevdiğiniz iş için daha çok çalışıyorsunuz.
Ben de mesela şu an şu kökü hali hazırda yaptığım işi seviyorum.
Ama seviyorum diye her pazartesi sabahı böyle yatığımdan Disney prensesi gibi kuşlarla beraber falan kalkmıyorum yani.
Bazı günler yapmak istemiyorum, bazı günler yoruluyorum, bazı günler saçma sapan bir problem çıkıyor.
Bazı günler ya ben köyde domates mi yetiştirsem falan diye düşünüyorum.
Bu yanlış işi yaptığım anlamına gelmez.
Ve bence işimizi hayatımızın aşkı yapmak zorunda falan da değiliz.
Bunu da bir kabul edelim yani.
Belki işin görevi bize her gün böyle büyülemek üzerine kurulu bir şey değil.
Belki iyi bir iş dediğimiz şey bize yeterli para kazandıran, bizi sürekli aşağıya çekmeyen, kendimizi geliştirebildiğimiz, insan yerine konulduğumuz ve işten çıktıktan sonra yaşayacak enerjimizin kaldığı bir
iştir. Ya bu bile aslında baya büyük bir şey.
Çünkü günün sonunda gerçekten dönüp dolaşıp başladığım yere geliyorum.
Biz hayatımızın çok büyük bir kısmını çalışarak geçiriyoruz arkadaşlar.
Yani öyle az buz bir kısmı değil.
Dolayısıyla çalıştığımız yerde nasıl hissettiğimiz, kimlerle çalıştığımız, ne kadar kazandığımız, ne kadar özgür olduğumuz, ne kadar saygı gördüğümüz bunlar bakın sadece iş değil.
Bunlar direkt hayat kalitemizi etkileyen şeyler.
O yüzden birinin hani böyle ya işte iş bu ya bu kadar kafana takma falan demesi bana çok gerçekçi gelmiyor.
Nasıl kafama takmayayım abi haftanın 5 günü oradayım yani anladın mı?
Ama diğer taraftan da işte yaşadığımız her şeyi kişiliğimizin böyle bir referandumuna dönüştürmemek gerekiyor belki.
Bir yöneticinin seni beğenmemesi senin değersiz olduğun anlamına gelmez.
Ya da bir işte başarısız olmak hayatta başarısız olduğun anlamına gelmez.
Ya da terfi alamamak mesela.
senden daha kötü ya da daha iyi insanların olduğu anlamına gelmez.
Ve belki de en önemlisi işimiz hayatımızın tamamı olmak zorunda değil.
İşimiz aslında baktığımızda hayatımızı kurmamıza yardım eden parçalardan biri olabilir.
Bence benim idealimdeki çalışma hayatı da biraz böyle.
Üretmek istiyorum, iyi bir şey yapmak istiyorum, para kazanmak istiyorum, ekonomik olarak özgür olmak istiyorum ve aynı zamanda iş arkadaşlarımla eğlenip çok da başarılı olmak da istiyorum.
Ama günün sonunda eve döndüğümde hala kendime ait bir hayatımda olsun istiyorum.
Çünkü insan bazen o kadar böyle kariyer yapacağım, çalışacağım, yetişeceğim, daha iyisini yapacağım falan moduna giriyor ki bir noktada şunu sormak gerekiyor.
Hayatımızı kazanırken hayatımızı yaşamayı unutuyor muyuz acaba?
Ve belki de mesele çalışıp çalışmamak da değil.
Mesele aslında çalışmanın hayatımızdaki yerini kimin belirlediği.
İş mi bizim hayatımızın etrafında şekilleniyor yoksa biz mi bütün hayatımızı işin etrafına yerleştiriyoruz?
Bence bugün biraz bunu düşünelim.
Çünkü hepimizin işi farklı olabilir, maaşı farklı olabilir, çalıştığı yer farklı olabilir.
Ama şu hani ne yapıyoruz ya hissi var ya.
Bence bir noktada hepimizin yan masasına şöyle bir oturuyor güzelce.
Bir de şunu düşünüyorum.
İş hayatıyla ilgili böyle çoğu şeyi yaşarken sanki sadece bizim başımıza geliyormuş gibi hissediyoruz.
Mesela bir toplantıda kendini yetersiz hissetmek.
Bir iş arkadaşının senden daha hızlı ilerlediğini düşünüp kendi böyle onunla kıyaslamak.
Ya da yaptığın işin fark edilmediğini hissetmek.
Ya da bir gün işte böyle oturup ben buraya ait miyim diye şöyle bir sorgulama yapmak.
Maaşını yeterli bulmamak ama başka yere geçmeye de cesaret edememek.
Ya da işten ayrılmak isteyip ya daha kötüsü olursa diye düşünmek.
Veya tam tersi aslında iyi bir yerde çalışıyor olup yine de bazen sıkılmak.
Bunların hepsi o kadar ortak şeyler ki.
Ama iş hayatında herkes böyle biraz güçlü görünmeye çalıştığı için kimse genelde çok konuşmaz bunları.
LinkedIn'e giriyorsun mesela herkes terfi etmiş maşallah canım size ya.
Herkes yeni bir göreve başlamış ne güzel.
Herkes böyle heyecanla duyurmak istiyorum modunda.
Kimse de çıkıp demez ki bugün toplantıda hiçbir şey anlamadım ve eve gidip battaniyenin altında yatmak istiyorum.
Kimse bunu paylaşmaz.
Halbuki gerçek çalışma hayatı biraz böyle ikisinin karışımı.
Bir gün kendini inanılmaz başarılı hissediyorsun.
Ertesi gün gelen böyle tek bir mail bile bütün kariyerini sorgulatabiliyor.
Ya da bir gün ben bu işi çok iyi yapıyorum ya diyorsun.
Ertesi gün böyle Google'a bir giriyorsun.
30 yaşından sonra meslek değiştirilir mi falan yazıyorsun.
Ve bence iş hayatında kendimize yapabileceğimiz en büyük iyiliklerden biri de bu iniş çıkışları normalleştirmek.
Çünkü kariyer dediğimiz şey böyle dümdüz yukarı çıkan bir çizgi değil maalesef.
Bazen ilerliyorsun, bazen bekliyorsun, bazen yanlış karar veriyorsun.
Bazen iyi sandığın bir iş kötü çıkıyor.
Bazen hiç istemediğin bir değişiklik seni böyle çok daha iyi bir yere götürüyor.
Ya da bazen sadece bir süre para kazanman gerekiyor bu da olabilir.
Ya günün sonunda baktığımızda her yaptığımız işin bize böyle bir hayat amacımızı vermesi falan gerekmiyor.
Bazen iş sadece iştir.
Ve belki de bu cümleyi böyle biraz daha rahat söyleyebilmemiz lazım.
Çünkü her şeyi anlamlandırmaya çalışıyoruz ya.
Tutkum ne? Hayalimdeki kariyer ne?
Ben dünyada nasıl bir iz bırakacağım?
Arkadaşlar ben bazen sadece faturalarımı ödemek istiyorum.
Yani ve bunda kötü bir şey de yok.
İşin sana sadece böyle maddi güvence sağladığı bir dönem de olabilir.
Başka bir dönem mesela çok şey öğrenirsin.
Başka bir yerde ya da harika insanlarla tanışırsın.
Başka bir iş seni tüketir mesela ve oradan ne istemediğini öğrenerek çıkarsın.
Bence kariyer biraz da böyle bir şey.
Sadece hani ne başardım değil de ben nasıl bir hayat istiyorum sorusunun cevabını da yavaş yavaş öğrenmek.
Mesela gençken iyi bir iş deyince aklına belki de böyle yüksek maaş falan geliyor.
Sonra biraz çalışıyorsun ve diyorsun ki tamam ya para güzel de ben bu insanlarla her gün kavga edemem ki.
Ya da başka bir yere geçiyorsun.
Buradaki insanlar çok iyi ama ben her gece 11'de mesaj cevaplamak istemiyorum.
Sonra diyorsun ki benim için esneklik önemliymiş.
Belki bir süre sonra şey diyorsun ben aslında yönetici olmak istemiyormuşum.
Ya da tam tersi ben sorumluluk almak istiyormuşum.
Yani çalıştıkça sadece mesleğimizi öğrenmiyoruz.
Kendimizi de öğreniyoruz biraz.
Neye tahammül edebiliyorum?
Nerede sınırım var? Ne kadar para benim için gerçekten yeterli?
Prestij mi daha önemli, huzur mu, ne bileyim esneklik mi, güvence mi, iyi bir ekip mi, yaptığım işi sevmek mi?
Bence bunların cevabı herkeste bambaşka.
Ve zamanla da değişiyor.
O yüzden bazen hani ben kariyerimde ne yapıyorum sorusunu sorunca da böyle hemen bir paniklememek lazım.
Belki o an bütün cevabı bilmek zorunda değilsin.
Belki sadece bir sonraki adımı biliyor olman da yeterli olabilir.
Çünkü zaten iş hayatında çok fazla böyle yetişmemiz gereken yer varmış gibi davranıyoruz ya.
Şu yaşta yönetici ol, işte şu kadar kazan, şu yaşta kendi işini kur, şurada çalış, şu ünvanı al.
E sonra ne oluyor? Bir hedefe ulaşıyorsun, iki gün mutlusun.
Sonra bir sonraki hedef geliyor.
Ve böyle böyle çalışma hayatı hiç bitmeyen bir level atlama oyununa dönüşüyor.
Belki hani arada gerçekten oyunu durdurup şunu sormak gerekiyor.
Ben bunu gerçekten istiyor muyum?
Yoksa istemem gerektiğini mi düşünüyorum?
Çünkü iyi bir kariyerle iyi bir hayat her zaman aynı şey olmayabilir.
Çok başarılı görünen bir kariyerin olabilir ama sürekli yorgunsundur.
Ya da çok para kazanıyor olabilirsin ama zamanın yoktur.
Çok prestijli bir şirkette çalışıyor olabilirsin ama böyle akşamları miden ağrıyordur, kramplar giriyordur.
Ya da dışarıdan çok sıradan görünen bir işin vardır ama huzurlusundur, hayatına vaktin vardır ve gayet de mutlusundur.
Hangisi daha başarılı şimdi baktığımızda?
Ben bilmiyorum yani gerçekten bilmiyorum.
Ama galiba artık başarıyı sadece iş üzerinden ölçmenin çok eksik olduğunu da düşünüyorum.
Belki başarı bazen çok iyi bir kariyer yapmak.
Bazen sevdiğin insanlarla vakit geçirebilmek.
Bazen maddi olarak kendi ayaklarının üstünde durmak.
Bazen de işten altıda çıkıp o maili 6.05'de bile cevaplamamak yani.
Ya da burası bana iyi gelmiyor diyerek gidebilmek.
Çünkü ekonomik özgürlükten bahsettik ya bölümün başında.
Bence ekonomik özgürlüğün en güzel taraflarından biri sadece istediğin şeyleri alabilmek değil.
İstemediğin şeylere hayır da diyebilmek.
Belki çalışmanın bize verebileceği en büyük özgürlük de bu.
Ama tabii bunu sağlayabilmek için yine çalışıyoruz.
Bak yine başladığımız yere geri geldik.
O yüzden bu konu böyle birazcık tavuk yumurta meselesi gibi.
Çalışmak hayatımızdan çok şey alıyor ama hayatımızı kurmamıza da yardım ediyor.
İş arkadaşları bazen bizi delirtiyor ama bazen hayatımızın en sevdiğimiz insanlarını da iş sayesinde tanıyoruz.
Ya da işte iş bazen özgüvenimizi yerle bir ediyor.
Bazen de yapabileceğimizi bilmediğimiz şeyleri yapabildiğimizi gösteriyor.
Bazen böyle sabah uyanıyoruz.
Bir pazartesi sabahı olsun hatta.
Her şeyden nefret ediyoruz.
Cuma maaşı yatınca da böyle çalışma hayatına yeniden saygı duyuyoruz.
Öyle bir mod açılıyor. Yani galiba baktığımızda iş hayatımızla ilişkimiz de çoğu uzun ilişki gibi.
Seviyorum, sinir oluyorum.
Bazen ayrılmak istiyorum ama sonra böyle ekonomik şartları hatırlıyorum.
Neyse bu bölümün sonunda size böyle hani işinizi sevin, hayallerinizin peşinden gidin, sevdiğiniz işi yaparsanız bir gün bile çalışmazsınız gibi motivasyon konuşması yapmayacağım.
Çünkü bazen insan işini sever, bazen de sevmez abi.
Bazen sadece idare eder, bazen bırakır, bazen de yeniden başlar.
Yani bunların hepsi de hayatın içinde.
Ama bence önemli olan arada kendimize şu soruyu sormak.
Bu iş benim hayatımı mümkün mü kılıyor yoksa hayatımın tamamını kaplayan bir noktada mı?
Çünkü evet yani çalışacağız.
Muhtemelen hayatımızın çok büyük bir kısmında çalışacağız.
O zaman bari bunu yaparken kendimizi tamamen işe teslim etmeyelim.
İşimiz önemli olsun tamam ama tek önemli şey olmasın.
Ya da maaşımız önemli olsun ama bütün değerimizi belirlemesin.
Başarılı olmak isteyelim.
İsteyelim tabii hakkımız yani.
Ama başarı uğruna yaşamayı unutmayalım.
Ve bazen o bilgisayarı kapatıp gerçekten kapatalım yani ya.
Sadece ekranı değil hani beyni de.
Anladın sen onu. Neyse bugün benim böyle yalnız kalınca gelen düşünme perilerim bizi buralara kadar getirdi.
O zaman sana bir soru diyeyim ve siz de düşünün bakalım.
Çalışmak zorunda olmasaydınız yine de çalışır mıydınız?
Ya da bir tık daha zorunu sorayım.
Bugün yaptığınız işi hayatınızdan para faktörünü çıkarsaydık yine seçer miydiniz?
Cevabınızı gerçekten merak ediyorum.
Benim de kafamın içinde böyle hala kesin bir cevabı yok çünkü.
Belki de olması da gerekmiyordur zaten.
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğüm bir arkadaşımla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
