
Selamlaaar! Bu bölümde; fazla farkındalığın yükünü, sürekli kendimizi kontrol etme ve “uygun olanı” yapma halimizi konuşuyorum.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar. O zaman sana bir soru podcast kanalına.
Hoş geldiniz. Ben Melisa.
Ya hani bir tane laf vardı ya sosyal medyada böyle sakız olmuş bir laf.
Fazla farkındalığın olmasın, biraz mal ol diye bir laf.
Bildiniz değil mi onu? Ben buna bazen o kadar katılmak durumunda kalıyorum ki.
Yani çünkü gerçekten her şeyin bu kadar farkında olmak bazen böyle hiç işe yaramayan bir şey.
Hatta aksine insanın sırtına böyle ekstra bir yük bindiriyor gibi geliyor bana.
Bir şey kızıyorsun mesela ama daha kızgınlığını yaşayamadan kafanın içinde başka bir ses başlıyor.
Ama onun da bunu yapmasının bir sebebi vardır.
Bilmem ne falan. E tamam vardır da yani ben bir sinirlenebilir miyim önce?
Ya da hani bir yere gitmek istemiyorsun.
İçinden hiç gelmiyor. Ama hemen başlıyor o aklı başında tarafın.
Ayıp olur şimdi, insanlar yanlış anlar, zaten geçen sefer de gitmedin, işte belki biraz sosyalleşmek sana da iyi gelir falan.
Bir bakmışsın kendi istemediğin şeyi, kendine öyle bir güzel açıklamışsın ki inanılmaz da ikna olmuşsun yani.
Bence bazen kendimize karşı fazla makulüz.
Her durumda doğru olanı yapmaya, anlayışlı olmaya, ölçülü davranmaya, kimseyi kırmamaya ya da yanlış anlaşılmamaya çalışıyoruz.
Bir de üstüne neden böyle hissettiğimizi çözmeye çalışıyoruz.
Yani bir duyguyu yaşamak yetmiyor.
Analizini de yapıyoruz, kökenine de iniyoruz.
Karşı tarafın perspektifini de düşünüyoruz.
Sonra bir de ben burada daha olgun nasıl davranabilirim diye kendimize böyle bir performans değerlendirmesi yapıyoruz.
E insan yorulur ya, yorulur yani.
Ve yanlış anlaşılmasın hani farkındalık kötü bir şey değil tabii ki.
Kendi tanımak, davranışlarının nedenlerini bilmek, başkalarının perspektifini görebilmek çok kıymetli.
Ama bence mesele şu.
Bir özelliğin iyi olması onu böyle her saniye kullanmak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor.
Bazen anlayışlı olmayabiliriz.
Bazen bunun nedenini biliyorum ama yine de hoşuma gitmedi diyebiliriz.
Bazen bir şey çok da mantıklı gelmediği halde ya da mantıklı olmadığı halde o şey isteyebiliriz.
Bazen olayın bütün psikolojik arka planını çözmeden sadece yani ben buna bozuldum ya deyip geçebiliriz.
Çünkü ben son zamanlarda şunu düşünüyorum.
Hayatımızın içinde sürekli böyle bizi yöneten, hizaya sokan, doğrusunu yap diyen bir yetişkin var.
Ve o yetişkin de biziz yani.
Peki şöyle bir soru geliyor insanın aklına.
Gerçekten her zaman bu kadar aklı başında olmamız gerekiyor mu?
Bugün biraz bunu konuşalım istiyorum.
Her şeyi fazla anlamanın, her durumda böyle uygun olanı yapmaya çalışmanın.
Sürekli olgun ve kontrollü olmanın ya da öyle kalmaya çalışmanın insana nasıl bir yük bindirdiğini ve belki de bazı anlarda biraz daha böyle az farkında, biraz daha spontan, biraz daha neyse
ya insanı olmanın o kadar da kötü bir şey olmadığını.
Şimdi burada şunu da ayırmak istiyorum.
Çünkü birazdan anlattıklarım hani şuna da çıkmasın.
Melisa da bugün geldi bize hani hiç düşünmeden hareket edin, insanları kırın, fevri olun falan diyor gibi bir sonuç çıkmasın.
Hayır öyle bir şeyden bahsetmiyorum.
Yani ben öyle bir sorumsuzluktan bahsetmiyorum.
Hatta bence bu bölümün meselesi tam olarak sorumlulukla ilgili.
Kendinize gereğinden fazla sorumluluk yüklemekle ilgili.
Çünkü farkındalık güzel bir şey.
Ama fark ettiğin her şeyi yönetmek zorunda olduğunu düşünmeye başladığında İş biraz değişiyor.
Mesela bir arkadaşın sana bir şey söylüyor ve söylediği şey gerçekten kalbini kırıyor.
İlk tepkin ne? Kırılmak değil mi?
Kırılırsın yani gayet normal.
Ama sonra senin o çok eğitimli, çok farkında, çok aklı başında beynin hemen mesaiye başlıyor.
Belki kötü niyetle söylemedi.
Zaten kendisi de zor bir dönemden geçiyor.
Onun iletişim şekli biraz böyle.
Ben de bu aralar hassasım gerçi.
Ya da işte belki çocukluğunda yeterince görülmediği için insanlara karşı böyle savunmacı davranıyor falan.
Canımın içi sana laf soktu.
Sana getirdi yani anladın mı?
Bunu bir kabullen. Bir dakika önce sana söylenen bir şeye üzülüyordun.
3 dakika sonra karşıdaki insanın çocukluk travmalarını falan çözmeye başlıyorsun.
Ve bence burada çok da garip de bir şey oluyor.
Bir şeyi anlayabiliyor olmamız onu tolere etmemiz gerekiyormuş gibi hissettirebiliyor.
Halbuki ikisi aynı şey değil.
Ben senin neden böyle davrandığını anlayabilirim.
Ve yine de bu davranışından hoşlanmayabilirim.
Seni anlayabilirim ve yine de sana kızabilirim.
Empati kurabilirim ama aynı zamanda mesafede koyabilirim.
Bir davranışının nereden geldiğini görebilirim ama yine de bunu bana yapmanı istemiyorum da diyebilirim.
Hatta bazen hiçbir şey anlamak zorunda da değilim.
Yani bence bizim son birkaç yılda içine düştüğümüz tuhaflıklardan biri de bu.
Her şeye bir açıklama bulmaya çalışıyoruz.
Neden böyle hissediyorum?
Neden böyle davranıyor?
Bu hangi bağlanma stilinden kaynaklanıyor?
Ben burada tetiklendim mi?
Ne bileyim o kaçınan mı?
Ben kaygılı mıyım? Bu bir savunma mekanizması mı?
Çocukluğumda ne oldu? Annem mi?
Babam mı? Merkür mü falan?
Ve yanlış anlamayın bunları bilmek gerçekten çok kıymetli olabilir.
Yani kendini anlamak bence insanın kendine verebileceği en güzel hediyelerden biri.
Ama bazen de yani arkadaşlar çok yorucu değil mi ya?
Yani bazen canım sadece bir şeye bozulmak istiyor.
Bozulayım sonra geçsin anladın mı?
Her duygumla ilgili böyle bir yüksek lisans tezi falan yazmak istemiyorum.
Mesela biri bir söz verdiği şeyi yapmadığında bazen böyle sadece hani ayıp ettin ya falan demek istiyorum.
Karşındaki insanın bağlanma stilini, korkularını, geçmiş deneyimlerini, ailesiyle olan ilişkisini falan düşünüp böyle 15 sayfalık falan psikolojik değerlendirme hazırlamak istemiyorum ya.
Yani ve galiba benim gereksiz bir aklı başındalık dediğim şey biraz burada başlıyor.
İnsanın kendi doğal tepkisinin üzerine böyle hemen bir yönetici ataması.
Bir şey hissediyorsun sonra o hissi hisseden sen varsın orada bir.
Bir de yukarıdan bir seni izleyen başka bir sen var.
Şu anda böyle hissetmen doğru mu?
Bu tepkin biraz fazla mı?
Daha olgun davranabilir misin?
Karşı tarafı yeterince düşündün mü?
Ya da işte bunu söylersen sonradan pişman olur musun?
Bu davranış sana yakışır mı?
Falan. E arkadaşlar beynimin içinde resmen böyle bir insan kaynakları departmanı kurulmuş hani artık.
Her davranışıma bir performans değerlendirmesi geliyor.
Bir salın ya yani. Ve bence asıl yorucu olan da bu.
Çünkü dışarıdaki insanlarla uğraşmaktan önce sürekli böyle kendimizi regüle etmekle uğraşıyoruz.
Kendimizi düzenliyoruz, düzeltiyoruz, sakinleştiriyoruz, sansürlüyoruz.
Kendimize bir açıklama yapıyoruz falan.
Bazen bir şeyi daha söylemeden 3 kere böyle zihnimizde bir editliyoruz.
Bunu söylersem kırılır işte.
Şöyle söylersem yanlış anlar.
Biraz daha yumuşatayım.
Şuraya bir böyle yanlış anlama ama gibi bir cümle ekleyeyim.
İşte buraya da bir kalp koyayım falan.
Sonunda senin asıl söylemek istediğin şey nerede peki?
Yok yani böyle bir basın açıklamasına dönmüş orası.
Ve ben bunu özellikle ilişkilerde çok düşünüyorum.
Bazı insanlar vardır ya hani böyle bir ilişkide otomatik olarak aklı başında taraf olurlar.
Direkt o kişi şeydir. Aklı başında kişidir tamam mı?
Arkadaşlık olabilir, aile olabilir, romantik ilişki olabilir.
Bir şey olduğunda ortamı toplayan sensindir.
Ne bileyim kavga çıkmasın diye lafı değiştiren sensindir.
Karşı taraf sinirliyken şimdi konuşmayalım ya böyle biraz sakinleşsin falan diyen sensindir.
Birinin yaptığı saçmalığın arkasındaki nedeni bulan sensindir.
İnsanları birbirine açıklayan falan sensindir.
Ya aslında onu öyle demek istemedi.
Ne bileyim o aslında kötü niyetli değil.
O stresli bu aralar.
Ya da onun sevgisini gösterme şekli biraz farklı.
Yani neden hep tercümanlık yapıyoruz biz?
Bazen biri kötü bir şey söylediyse kötü bir şey söylemiştir.
Bu kadar yani. Bunu söylemek insanı kötü yapmıyor ki.
Ve özellikle hani sen daha olgunsun lafı artık bana biraz böyle tehdit gibi de geliyor.
Çünkü dikkat edin bak sen daha olgunsun cümlesinin devamında çoğu zaman ne geliyor bir düşünün.
Hani sen daha olgunsun sen idare et.
Anladın mı orayı kaptın sen.
Hayır abi belki bugün etmeyeyim idare falan ya.
Niye benim olgunluğum sürekli bana ekstra bir görev olarak geri dönüyor?
Ya da bir ilişkide daha farkında olan kişi neden otomatik olarak daha fazla duygusal yük taşımak zorunda?
Ya da bir insanın ne yaptığını böyle daha iyi anlayabiliyor olmam her seferinde anlayış göstermek zorunda olduğum anlamına mı geliyor?
Bence gelmiyor. Hatta bazen aklı başında olmak adı altında kendimizden böyle inanılmaz da vazgeçiyoruz.
Ve bunu çok da bilinçsiz, çok da böyle sessizce bir yerden yapıyoruz.
Hani büyük fedakarlıklardan falan bahsetmiyorum.
Minik minik şeylerden.
Mesela bir yere gitmek istemiyorsun ama gidiyorsun.
Çünkü uygun olan bu. Ya da birine cevap vermek istemiyorsun ama hemen cevap veriyorsun.
Çünkü niye? Çünkü ayıp olmasın canım yani hani anladın mı?
Bir tartışmada ya da mesela böyle hala kızgınsın ama konuyu kapatıyorsun.
Çünkü uzatmak istemiyorsun.
Birisi seni üzüyor ama sorun değil falan diyorsun.
Çünkü ortalık gerilmesin.
Aman bunların hepsini sen düşün.
Bir şey istiyorsun ama böyle istemiyormuş gibi davranıyorsun.
Çünkü çok fazla da böyle bir hevesli görünmek istemiyorsun.
Ya da ne bileyim birini özlüyorsun ama yazmıyorsun.
Çünkü son yazan sendin falan.
Bak ne kadar acayip ya.
Hayatın içinde sürekli görünmez kurallara göre hareket ediyoruz.
Kim ne zaman yazmalı?
Kim ne kadar ilgili görünmeli?
Bir şeye ne kadar sevinmek normal?
Ne kadar üzülmek makul?
Hangi yaşta ne yapılır?
Bir insan ne kadar istekli görünmelidir?
Ya da bir ayrılıktan kaç gün sonra böyle story atılır falan.
Ya biz ne zaman bu kadar kendimizin PR ajansına dönüştük ya?
Yani bence bazen sorun farkındalığımız da değil.
Kendimizi sürekli böyle bir dışarıdan izliyor olmamız.
Bir şeyi yaşarken aynı anda dışarıdan bir izliyoruz da.
Şu an fazla mı konuştum?
Çok mu heyecanlandım?
Bunu söylemese miydim?
Acaba gereksiz mi samimi oldum?
Çok mu belli ettim?
Biraz geri mi çekilsem falan?
Ve bu da spontanlığı öldürüyor.
Çünkü spontane olmak için bir miktar kontrolü bırakmak gerek.
Bir şey söylemek için bütün sonuçlarını hesaplamamak gerek.
Ya da bir yere gitmek için bazen mantıklı bir sebebinin olmaması gerek.
Birini aramak için mesela.
Acaba rahatsız eder miyim diye böyle 40 dakika falan düşünmemen gerek.
Bazen sadece canım istedi gerekçesinin yeterli olması gerekiyor.
Ama biz her şeye gerekçe arıyoruz.
Bir şey yapacağım mesela. Neden?
Bana ne katacak? Doğru zaman mı?
Bunun uzun vadeli sonucu ne?
İşte mantıklı mı? Verimli mi?
Bana iyi gelir mi? Ya arkadaşım belki de sadece bir dondurma yiyeceksin.
Sakin ol ya yani.
Hayatımızın her kararının böyle çok stratejik bir karşılığı olmak zorunda değil.
Ve bence yetişkinlik biraz bunu yapıyor bize.
Çocukken daha böyle tuhafız tamam mı?
Çocuk bir şey yapıyor çünkü yapmak istiyor falan.
Taşa basmıyor çünkü orası laf hani.
Ya da yere çizgi çiziyor.
Çizginin dışına çıkamıyor.
Aynı şarkıyı 30 kere dinliyor ya da bir çubuğu eve getiriyor çünkü çubuk güzel falan.
Niye? Öyle yani bunun cevabı o öyle.
Sonra büyüyoruz ve her şeyimizin bir açıklaması olmak zorundaymış gibi davranıyoruz.
Bir hobinin bile yani hobin yahu senin hani ne işe yarıyor mesela diyorsun tamam mı zihninde?
Hiçbir işe yaramıyor. E tamam ama hoşuna gidiyor.
Yani bir şeyin bir işe yaramaması neden bu kadar rahatsız edici geliyor bize?
Birine mesaj attım niye?
Özledim. Bir yere gittim niye?
Canım istedi. Bir şeyi satın aldım niye?
Güzel buldum. Ya da işte bir cumartesi hiçbir şey yapmadım niye?
Yapmak istemedim. Bazen bu cevapların yeterli olması lazım diye düşünüyorum.
Çünkü bence gereksiz aklı başındalığın bir başka tarafı da şu.
Kendimize sadece mantıklı olduğumuz zaman izin veriyoruz.
Üzüntümüzün mantıklı olması gerekiyor.
Kırgınlığımızın haklı bir gerekçesinin olması gerekiyor.
Bir şeyi istememizin mantıklı olması gerekiyor.
Ya da işte birinden uzaklaşmamızın da belki bir mantığa oturması gerekiyor.
Halbuki bazen bir insan sana hiçbir kötülük yapmamıştır.
Ama yanında iyi hissetmiyorsundur.
Ya da bazen çok güzel bir fırsattır ama istemiyorsundur.
Ya da bazen böyle herkesin bayıldığı bir şey sana hiçbir şey hissettirmiyordur.
Bazen neden sorusunun cevabını bile bilmiyorsundur.
Ve bence en zor şeylerden biri de bu.
Yani bir kararımızı savunmadan arkasında durabilmek.
İstemiyorum. Neden? Hani bilmiyorum.
İstemiyorum yani. Yani bunu söylemek bile bazılarımız için ne kadar zor farkında mısınız?
Çünkü hemen bir mahkemeye çıkıyoruz.
Kararımızı savunmamız gerekiyor.
Böyle bir delil sunmamız gerekiyor.
Tanık çağıracağız neredeyse yani öyle bir kıvamdayız.
Bak 2024'te de şöyle olmuştu işte sonra geçen ayda bunu yaptı.
Zaten psikoloğum da şunu dedi falan.
Ya canım istemiyor işte abi istemiyor.
Bazen bu da bir bilgi ve çok da yeterli ve önemli bir bilgi.
Ama biz zihinsel olarak o kadar çok böyle doğru karar vermeye çalışıyoruz ki.
Ne istediğimizi duymakta zorlanıyoruz.
Çünkü soru artık ben ne istiyorum olmuyor.
Hani burada doğru olan ne gibi bir yerden oluyor.
Ve bunlar kesinlikle aynı sorular değiller.
Hatta çoğu zaman cevapları da farklı.
Ben ne istiyorum mesela gitmemek.
Doğru olan ne gitmek. Ben ne istiyorum bunu söylemek.
Uygun olan ne susmak.
Ya da ben ne istiyorum yalnız kalmak.
Benden beklenen ne? İyiymişim gibi devam etmek.
İşte bence insan sürekli ikinci sütundan yaşadığında bir süre sonra kendi hayatında böyle Çok iyi davranan okey ama çok da mutlu olmayan birine dönüşebiliyor.
Her şeyi doğru yapıyorsun.
İşte kimse sana kızmıyor, kimse seni bencil bulmuyor.
Kimse ne kadar düşüncesiz demiyor.
Her şeyi zamanında yapıyorsun.
Böyle insanlara yetişiyorsun.
Doğum günlerini unutmuyorsun.
Mesajlara dönüyorsun. Gerektiğinde alttan alıyorsun.
Yani dışarıdan baktığında gayet de aklı başında bir insansın.
Ama içinden bir ses diyor ki ben bunu istemiyordum ki.
Ve o sesi o kadar uzun süre bastırınca bir noktada ne istediğini de gerçekten bilemiyorsun.
Bence bunun en korkutucu tarafı bu diye düşünüyorum.
Çünkü hepimiz böyle bir kendini tanımak diye bir şeyden bahsediyoruz ya.
Kendini tanımak sadece neden böyle olduğunu bilmek değil ki.
Ne istediğini de bilmek, neyi istemediğini de bilmek, neye tahammül etmek istemediğini de anlayabilmek ya da neyin mantıksız olduğunu bildiğin halde hoşuna gittiğini de bilmek yani.
Mantıksız ama hoşuna gidiyor.
E ne yapabilirsin? Gidiyor yani.
Bence insan kendini sadece böyle analiz ederek tanımıyor.
Bazen kendine izin vererek de tanıyor.
Ne yapacağını kontrol etmeyi bıraktığında ne yapmak istiyorsun mesela?
Kimsenin yargılamayacağını bilsen nasıl davranırdın?
Ya da işte kimse çok abarttın demeyecek olsa neye daha çok tepki verirdin?
Veya kimse çocukça falan demeyecek olsa neye heveslenirdin?
Kimse mantıksız demeyecek olsa hangi kararı verirdin?
Bence bunlar çok ilginç sorular.
Çünkü belki de içimizde böyle biraz daha dağınık, biraz daha hevesli, biraz daha fevri ya da biraz daha böyle saçma bir taraf var.
Ve biz onu yıllardır böyle işte kurumsal prosedürlerle falan yönetiyoruz.
Ben o tarafın tamamen direksiyona geçmesini de savunmuyorum bu arada.
Çünkü o zaman da başka bir bölüm çekmemiz gerekir.
Arkadaşlar hayatım neden dağıldı falan gibi bir yerden.
Ama belki arada böyle ön koltuğa oturulabilir.
Yani cam açılabilir, şarkı seçilebilir, buradan dönelim denilebilir.
Yani her kararın başında böyle bir CEO gibi oturmana gerek yok.
Ama stajyer muamelesi de yapmayalım tabii ki.
Çünkü insan hani böyle sadece disiplinle, farkındalıkla, mantıkla falan yaşamıyor.
Biraz merakla yaşıyor, biraz dürtüyle yaşıyor.
Biraz hevesle, biraz saçmalayarak, biraz yanlış insanlara mesaj atarak falan.
Bunu çok da teşvik etmiyorum da.
Ama ne demek istediğimi anlıyorsunuz.
Hayatın bazı güzel anları çok mantıklı kararların sonucu değil hep.
Plansız bir kahve, durduk yere uzayan bir sohbet, son anda gidilen bir yer, böyle saçma bir kahkaha ya da birine böyle seni özledim demek.
Hiç ihtiyacın olmadığı halde aldığım komik bir şey mesela.
Evde tek başına böyle şarkı açıp dans etmek.
Bunların hiçbirine kişisel gelişim hedefi falan yazmamıza gerek yok.
Bazen yaşamak yetiyor.
Ve galiba son yıllarda özellikle farkındalık meselesini biraz böyle performansa çevirdik.
Her olayda en doğru tepkiyi vermek istiyoruz.
İşte sağlıklı iletişim kuracağım, sınır koyacağım, duygumu regüle edeceğim, tetikleyicimi fark edeceğim veya işte karşı tarafı suçlamayacağım, ben dili kullanacağım.
Arkadaşlar tabii ki bunlar çok güzel şeyler.
Gerçekten güzel şeyler. Ama insan bazen de sinirlenir ya.
Bazen saçmalar, bazen kötü ifade eder.
Bazen ne istediğini 3 gün sonra anlar.
Bazen ben bunu çok sağlıklı yönetemedim der.
Bunlar da insan olmanın bir parçası.
Kendimizi iyileştirmeye çalışırken böyle insanlığımızdan da utanmaya başlamayalım bence ya.
Çünkü farkındalığın amacı kendimizi kusursuz yönetmek olmamalı.
Bence farkındalığın asıl amacı kendimize biraz daha yaklaşmak olmalı.
Ve kendine yaklaşmak da bazen şunu diyebilmek diye düşünüyorum.
Evet bunun çok böyle mantıklı olmadığını biliyorum.
Ama ben şu an böyle hissediyorum.
Bak ne kadar güzel bir cümle.
Bir duyguyu onaylamadan da kabul edebilirsin.
Bir tepkinin mantıksız olduğunu düşünüp yine de var olmasına izin verebilirsin.
Şu an kıskanıyorum. Şu an alındım.
Şu an çocuk gibi davranmak istiyorum.
Şu an haksız olabilirim ama kızgınım.
Yani bunları söylemekle bunlara göre hareket etmek arasında inanılmaz bir fark var.
Belki de böyle kendimize verebileceğimiz alan tam olarak burada.
İlk hissettiğimiz şeyin doğru olma zorunluluğu yok.
Sadece var olma hakkı var.
Sonra ne yapacağımıza karar veririz yani.
O sonra gelir. Ve bence biz bunu bazen tam tersi bir noktaya çeviriyoruz.
Daha duygumuz içeri girerken hemen bir güvenlik kontrolüne takılıyor.
Sen makul müsün?
Gerekçen var mı? Bunu çocukluk travmasına falan bağlayabiliyor muyuz?
Yoksa içeri alamıyoruz onu yani.
Halbuki duygu dediğimiz şey zaten her zaman makul olan bir şey değil.
İnsan olmak da zaten her zaman makul bir deneyim değil.
Bazen bir şarkıya ağlıyoruz, bazen hiç tanımadığımız birinin bir videosu böyle bizi mahvediyor.
Bazen 3 yıl önce söylenmiş bir cümle böyle gece 12'de aklımıza geliyor ve tekrar tekrar sinir alıyoruz.
Bazen biri nasılsın diye soruyor ama hiçbir şeyimiz yokken bile böyle bir ağlayasımız geliyor.
Hani nerede mantık baktığında yok.
Ama gerçek mi? Gerçek.
Ve belki gerçek olması da bazen yeterli olan asıl şey.
Ben bu yüzden böyle hani biraz mal ol lafını artık çok başka bir yerden anlıyorum.
Mal olmayalım tabii de hani biraz daha az izleyelim kendimizi.
Biraz daha az kendimize üstten bakalım.
Her davranışımızı yorumlamayalım.
Her hissimizi çözmeye çalışmayalım.
Her insanı anlamaya çalışmayalım.
Ya da her durumda en uygun tepkiyi vermeye uğraşmayalım yani.
Bazen bu benim hoşuma gitmedi deyip bırakalım.
Bazen bunu istiyorum diyelim.
Bazen bilmiyorum diyelim.
Bazen bilmiyorum da hani böyle çok hafife aldığımız bir cevap gibi geliyor bana.
Yani her şeyin farkında olmak zorunda değiliz.
Bilmiyorsan bilmiyorsundur abi bilmiyorum de.
Ne hissettiğini her zaman bilmek zorunda değilsin ki.
Bir insanla ilgili kararımızı mesela o dakika vermek zorunda değiliz.
Her olayı böyle büyük bir kişisel gelişim dersine çevirmek zorunda falan da değiliz.
Bazen kötü bir gün sadece kötü bir gündür.
Bazen kötü bir date sadece kötü bir datedir falan.
Bazen bir arkadaşlığının bitmesinin altından böyle çocukluk travmaların, bağlanma stillerin, ne bileyim kuşaklar arası aktarımlar falan çıkmaz yani.
Sadece anlaşamıyorsunuzdur.
Bu kadar. Ve bu sadelik son zamanlarda çok iyi geliyor bana.
Çünkü hani her şeyi anlamaya çalışmak bazen böyle insana sahte bir kontrol hissi de veriyor.
Sebeplerini bilirsem yönetebilirim.
Analiz edersem tekrar yaşamam.
Ya da doğru tepkiyi bulursam üzülmem.
Ya ama hayat böyle mi çalışıyor yani?
Hiç de böyle bir yerden çalışmıyor.
Bazen her şeyin farkında olup yine de üzülüyorsun.
Ne bileyim o kırmızı bayrağı görüyorsun ama yine de seviyorsun.
Ya da bu işin sana iyi gelmediğini biliyorsun ama yine de bırakmak zor geliyor.
Veya bir insanın değişmeyeceğini biliyorsun ama yine de bir süre böyle umut ediyorsun.
Bir şeyin geçeceğini biliyorsun ama geçene kadar canın yanıyor yani sıkılıyorsun ama üzülüyorsun.
Bilmek yaşamayı ortadan kaldırmıyor.
Bence fazla farkındalıkla ilgili böyle en büyük hayal kırıklığımız da bu.
Bir şeyi çözdüğümüzde artık ondan böyle etkilenmeyeceğimizi zannediyoruz.
Ama hayır yani bazen çok iyi bildiğin bir şeye yine düşüyorsun.
Bazen kendi paternini böyle şak diye görüyorsun ama yine de yapıyorsun.
Hani şimdi oturup bir de bunun için kendini dövmene gerek yok yani.
Çünkü farkındalık dediğim şey öyle bizi robot yapan bir şey değil.
Sadece belki böyle kendimize dönüş yolumuzu biraz daha kısaltan bir şey.
Ve ben galiba hani artık farkındalığı da biraz böyle bir yerden düşünmek istiyorum.
Beni sürekli kontrol altında tutan bir güvenlik görevlisi gibi değil de.
Ya da işte yolumu kaybettiğimde hani eve dönmeme yardımcı olan bir harita gibi falan da değil.
Haritaya her saniye bakarak böyle yürümek zorunda değilim.
Bazen kafamı kaldırıp etrafa bakabilirim.
Bir sokağa yanlışlıkla girebilirim.
Burayı da merak ettim diyebilirim.
Sonra istersem geri dönerim yani.
Belki gereksiz bir aklı başındalık dediğim şey de aslında tam olarak bu.
Hani haritayı hiç elinden bırakmamak.
Böyle her adımı kontrol etmek.
Yanlış sokağa girmekten o kadar korkmak ki.
O yüzden şehri fark edememek, görememek.
Yani biraz kaybolsak ne olur ya?
Her seçimin doğru olmak zorunda olmadığı bir hayat fikri bana çok ferah geliyor açıkçası.
Yani bazı kararlar sadece karar olabilir, bazı duygular sadece duygu olabilir.
Bazı insanlar hayatımıza girer ve çıkar.
Bazı dönemlerde ne yaptığımızı çok da bilmiyor olabiliriz.
Ve bütün bunlara rağmen iyi olabiliriz.
O yüzden bu hafta kendime ve size tabii biraz şunu hatırlatmak istedim.
Her şeyi anlamak zorunda değilsin.
Her durumda en olgun kişi olmak zorunda falan değilsin.
Ya da herkese hak vermek zorunda değilsin.
Her tepkini daha böyle ortaya çıkmadan düzeltmek zorunda değilsin.
Ve belki de en önemlisi her zaman kendinin en makul versiyonu olmak zorunda değilsin.
Çünkü hayat sadece doğru kararları verdiğimiz anlardan oluşmuyor.
Bazen gereksiz yere güldüğümüz, fazla heyecanlandığımız, biraz saçmaladığımız, böyle bir şeyi sırf istediğimiz için yaptığımız anlardan da oluşuyor.
Belki biraz daha onlara ihtiyacımız vardır diye düşünüyorum.
O zaman sana bir soru diyeyim tam da burada.
Gerçekten aklı başında olduğun için mi böyle davranıyorsun?
Yoksa yıllardır o uygun olan denen şey var ya onu yapmaya o kadar alıştın ki ne istediğini artık ikinci sırada tuttuğun için mi böyle oluyor?
Ve bir tane daha soracağım. Bir tane daha çıktığım yolda bendir bu arada.
Hayatında kimsenin seni yargılamayacağını, kimsenin bu sana yakışmadı falan demeyeceğini bilsen, kimsenin senin hakkında böyle bir fikri olmayacağını bilsen neyi daha farklı yapardın?
Kime yazardın, nereye giderdin, neye hayır derdin, neye gereğinden fazla sevinirdin, neyi bu kadar açıklamaya çalışmazdın?
Yani belki de cevabı çok büyük bir şey değildir.
Belki de böyle sadece hani canım öyle istedi gibi bir yerdendir.
Ve bence bazen gerçekten de inanılmaz yeterli bir sebep bu.
Her şeyi bu kadar ciddiye almadığımız, kendimizi böyle sürekli yönetmediğimiz, arada saçmalamaya ve bilmemeye de izin verdiğimiz haftalarımız olsun inşallah.
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Bu bölümü senin biraz daha az farkındalığa ihtiyacın var dediğin o arkadaşına göndermeyi ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
