
Selamlaaar! Bu bölümde antik çağlardan bugüne cezaevlerinin tarihini, işlevini ve toplumsal hafızadaki yerini konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, o zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Şimdi ne alaka diyeceksiniz ama ben bu aralar bir diziye sardım, Uzakşehir diye.
Hani herkes izliyordu ya bir aralar şu Mardin'de çekilen, hatta yayınlanmasının ve izlenmesinin ardından da Mardin'e büyük turist yükü çeken bir dizi.
Ben o tarafları ayrı bir severim zaten.
Ama nedense o meşhur olduğu dönem diziyi izlemek pek de ilgimi çekmemiş demek ki.
Velhasıl iş yerinden bir arkadaşımın önerisiyle bir gün böyle elektrikler kesildi.
Yapacak bir şey yok falan.
Normalde yatmadan kitap okurum ben.
Yapacak bir şey de bulamadım hani ışık da yok.
Bir telefona girdim YouTube'da da onu gördüm böyle.
Dedim ki işte iş yerinden de arkadaşım önermişti.
Bir başlayayım bakayım nasılmış falan dedim.
O birinci bölümü açmamla birlikte devamı geldi arkadaşlar.
Yani çok tetikleyici, delirtici bir dizi bence.
İnsan kendini orada böyle dönen olayların içine koyunca gerçekten bir delleniyor.
Neyse şimdi diyeceksiniz ki ne alaka hani başlıkta cezaevi demiş burada ne konuşuyor falan.
Bu dizi benim ceza mekanizmasına olan inancımı canlandırdı arkadaşlar.
Hakedin'in hak ettiği cezayı alması gerektiği düşüncemi alevlendirerek gün yüzüne çıkardı.
Sonra kendi kendime böyle istişare yaparken de Ceza kavramından girdim olaya cezaevlerine kadar geldim.
Sonra burada bir durdum merak ettim nedir nereden gelmiş nasıl gelişmiş falan diye.
Oturdum araştırma başına ve gördüm ki arkadaşlar cezaevi dediğimiz şey aslında insanlık tarihi boyunca hep aynı mantıkla var olmamış.
Biz bugün suç işlerinin hapse girmesini çok doğal karşılıyoruz ama antik çağlarda işler öyle değilmiş.
O zamanlarda ceza dediğin ya sürgün ya idam ya işkence.
Yani hapis fikri bizim bugün bildiğimiz anlamıyla hiç de yaygın değil.
Mesela Roma'da Karser Mamertinus diye bir zindan var.
Buraya girenlerin çoğu zaten kısa süre içerisinde idam edilirmiş.
Tarihi kaynaklarda da böyle yazıyor işte.
Ya idam edilirler ya da arenalarda gladiyatör dövüşlerine gönderilirler diye.
Yani orada geçirilen süre aslında bir cezanın kendisi değil daha büyük bir cezanın habercisiymiş.
Bugün cezaevlerini bir cezanın kendisi olarak düşünürken Roma döneminde hapis daha çok nihai cezadan önceki bekleme odası gibi işlev görüyormuş.
Bu da bize şunu gösteriyor aslında.
İnsanlık tarihinde hapis kavramı uzun süre bağımsız bir ceza olarak değil de başka cezaların öncesindeki geçici bir durak olarak var olmuş.
Yani cezaevleri o zamanlar aslında bir bekleme odası gibi kullanılırmış.
Ortaçağ geldiğimizde ise işler biraz değişiyor tabii.
Manastırlarda kullanılan hücreler var mesela.
Hem ceza hem de günah çıkarma, ruhu arındırma gibi düşünülüyormuş.
Manastırlarda kurallara uymayan, günah işlediği düşünülen ya da otoriteye karşı gelen rahipler ve keşişler bir süreliğine bu hücrelere kapatılıyormuş.
Amaç sadece fiziksel olarak cezalandırmak değil, aynı zamanda kişinin ruhunu arındırması, günahları üzerine düşünmesi ve tabii pişmanlık duymasıymış.
Bu hücreler çoğu zaman küçücük, böyle karanlık ve sessiz yerler olurmuş.
Kimi zaman günlerce, kimi zaman haftalarca süren bir yalnızlığa mahkum edilirmiş kişi.
Bugünkü anlamda bir hapis cezasından ziyade dini bir arınma süreci olarak görülüyormuş.
Yani suç sadece topluma karşı değil, Tanrı'ya karşı işlenmiş bir günah sayılıyor.
Hapiste bu günahla yüzleşmenin bir yolu oluyor.
Böylece hapis ilk kez ruhu düzeltme, ıslah etme fikirleriyle de ilişkilendirilmeye başlanıyor.
Yani cezalandırma sadece bedene değil.
aynı zamanda zihne ve kalbe de yönelmiş oluyor.
Bu yaklaşım ilerleyen yüzyıllarda modern cezaevlerinin temel mantığına ilham veren bir kırılma noktası olmuş da diyebiliriz.
Osmanlı'da da zindanlar karşımıza çıkıyor.
Yedikule, Tersane zindanları ama buralar bugünkü cezaevleriyle kıyaslanamayacak kadar farklı yerler.
Yedikule zindanı Bizans'tan kalan surların içine yapılmış karanlık ve havasız bir yapı.
İçerisi öyle bir nemli ki taş duvarlardan sürekli su damlıyor böyle.
Öyle hayal edin diye anlatıyorum biraz da.
Güneş ışığı neredeyse hiç girmezmiş.
İnsanlar günlerce, aylarca karanlıkta kalırlarmış.
Tersane zindanları ise adını aldığı gibi Haliç'teki tersaneyi amirede bulunuyor.
Buraya özellikle kürek mahkumları atılırmış.
Yani gemilerde çalışmaya mahkum edilenler.
Düşünün böyle gündüz ağır işlerde çalışıyorlar.
Gece de nemli, havasız bir zindana tıklıyorlar.
Zindanlar aslında bir cezadan çok insanı böyle yavaş yavaş tüketen bir işkence aracı gibi.
Yemek az, hijyen yok denecek kadar yetersiz, hastalıklar hızla yayılıyor, çoğu mahkum cezasını tamamlamadan yaşamını yitiriyor bu yüzden de.
Yani Osmanlı'daki bu yapılar bir ıslah evi değil, daha çok hayatta kalma savaşı verilen yerler.
Bu örnekler bize şunu gösteriyor aslında.
Osmanlı'daki zindan mantığı cezalandırmayı beden üzerinden uyguluyordu.
Yani amaç suçluyu topluma geri kazandırmak değil.
Onu ya yıldırmak ya da cezalandırarak tüketmek.
Sonra işin asıl kırılma noktası geliyor.
18. ve 19.
yüzyıllar. Aydınlanma düşüncesiyle birlikte insanlar suçun nedenlerini sorgulamaya, acaba cezalandırmak yerine topluma kazandırabilir miyiz diye düşünmeye başlıyorlar.
Ve işte modern cezaevi mantığı da böyle doğuyor.
Jeremy Bentham'ın panoptikon modeli var mesela.
Yuvarlak bir bina ve ortasında bir gözleme kulesi.
İçeridekiler böyle her an izleniyormuş gibi hissediyor ama aslında izlenip izlenmediklerini bilmiyorlar.
Yani gözetim bir tür böyle psikolojik kontrol haline geliyor.
20. yüzyıla gelince tablo daha da ağırlaşıyor.
Cezaevleri artık sadece suçlular için değil politik muhalifler için de bir baskı aracına dönüşüyor.
Sovyetlerin kulakları, nazi toplama kampları.
Bizde ise mesela Sultanahmet Cezaevi örneği var.
Bugün artık otel olarak kullanılan bu yapı uzun yıllar boyunca İstanbul'un en bilinen hapishanelerinden biriydi.
Hatta adı Köpekli Hapishane diye de anılırmış.
İçinde ünlü yazarlar, şairler, politik mahkumlar kalmış.
Orhan Kemal, Kemal Tahir, Nazım Hikmet gibi pek çok isim buradan geçmiş maalesef.
Bugün o koridorlarda otel müşterileri dolaşıyor ama duvarlarında hala o dönemlerin izini görmek mümkün.
Açıkçası ben böyle yerlere karşı hep bir merak duyarım.
Yani orada yaşananların izini sürmek, o karanlık geçmişi hissetmek insana çok şey düşündürüyor bence.
O otelde de bir gün kalmak isterim yani.
Bir de İmralı cezaevi var tabii.
Daha çok böyle özel statülü bir yer olarak bilinir.
Türkiye'de siyasal ve toplumsal tartışmalarla anılan mahkumların tutulduğu bir ada hapishanesi burası.
Kapalı yapısı nedeniyle hep gizemli bir tarafı olmuş.
Ama belki de en çok hafızalara kazınan yer...
1980 sonrası Diyarbakır cezaevi.
Çünkü orası artık sadece bir cezaevi değil.
O dönemde içeride yaşananlar, tanıklıklar, anlatılanlar o kadar ağır ki.
Adı geçtiğinde bile insanların aklına hemen bir karanlık çöküyor böyle.
Diyarbakır cezaevini anlatan pek çok kitap, belgesel, tanıklık var.
Ve hepsi aslında bize şunu gösteriyor.
Bazen cezaevleri sadece bir suçlunun tutulduğu yer değil, aynı zamanda bir dönemin siyasi atmosferinin de aynası oluyor.
Yani Türkiye'deki bu cezaevi örneklerine baktığımızda şunu görebiliyoruz.
Her biri sadece duvarlardan, parmaklıklardan ibaret değil.
Sultanahmet edebiyatla, İmralı siyasetle, Diyarbakır ise travmatik bir toplumsal hafızayla anılıyor.
Hepsinin ayrı ayrı çok karanlık hikayeleri var ve bu hikayeler aslında ülkenin yakın tarihini anlamak için de bize ipuçları veriyor.
Bugün ise bambaşka bir tablo görüyoruz.
Amerika'da kitlesel hapsetme diye bir problem var.
Milyonlarca insan cezaevlerinde arkadaşlar.
Avrupa'da bazı ülkelerde cezaevleri rehabilitasyon merkezleri gibi kullanılıyor.
Mesela Norveç'teki Halden Cezaevi.
Burası neredeyse bir kampüs gibi.
Amaç suçluyu insan gibi yaşatarak yeniden topluma kazandırmak.
Ve işin en kritik kısmı da şu.
Cezaevleri gerçekten suçluyu ıslah edebilir mi?
Yoksa sadece toplumu rahatlatan bir ilizyon mu?
Foucault der ki, hapishaneler suçluyu düzeltmekten çok modern toplumun bireyleri kontrol etmesinin yeni bir yolu.
Şimdi burası çok kritik işte.
Foucault'un söyledikleri aslında bizim kafamızdaki adalet anlayışını da sorgulatıyor.
Düşünün biz suçlunun cezaevinde yatıp çıktıktan sonra düzeldiğini varsayıyoruz ama gerçekten öyle mi?
Cezaevi suçluyu yeniden topluma kazandıran bir okul mu yoksa suçun yeniden üretildiği bir ortam mı?
Mesela Amerika'ya bakalım.
Orada kitlesel hapsetme diye bir kavram var demiştim ya.
Uyuşturucuyla mücadele yasaları, sert güvenlik politikaları derken milyonlarca insan cezaevinde.
Hatta öyle ki bazı eyaletlerde hapisteki insanların sayısı küçük şehirlerin nüfusunu geçmiş durumda.
Peki sonuç ne? Suç oranları azalmıyor.
Tam tersine cezaevleri adeta birer suç akademisi haline geliyor.
Yani ceza çözüm değil, sorunun bir parçası haline geliyor.
Ama işin bir de Avrupa tarafı var.
Norveç mesela çok farklı bir model uyguluyor.
Halden cezaevinden bahsetmiştim.
Neredeyse bir üniversite kampüsü gibi.
İçeride mahkumların gitar çaldığı müzik odaları, Birlikte yemek yaptıkları mutfaklar, spor salonları var.
İlk duyunca böyle bir kulağa garip geliyor.
Hatta bazılarımızın içinden yani bu kadar da rahat olunmaz ki ya diye geçiyor.
Ama araştırmalara bakıldığında orada cezalarını tamamlayan mahkumların tekrar suç işleme oranı çok daha düşük.
Yani oradaki mantık şu.
Suç işleyen kişiyi insanlıktan çıkarmak yerine insanca koşullardan yeniden topluma kazandırmak.
Peki Türkiye'de durum nasıl?
Bizde cezaevleri daha çok kapasite sorunlarıyla gündeme geliyor.
İnsan hakları tartışmaları, kalabalık koğuşlar, yetersiz koşullar.
Bunların yanında açık cezaevleri gibi bazı alternatifler var.
Ama genel sistem hala suçluyu izole etme mantığına dayanıyor.
Bir de şu var, cezaevi dediğimiz şey sadece mahkumlar için değil.
Aslında toplum için de bir mesaj.
Bakın işte suç işlerseniz sonunuz burası diyor size.
Yani bir nevi gözdağı işlevi görüyor.
Ama insan ister istemez düşünüyor.
Bu gözdağı gerçekten caydırıcı mı?
Yoksa sadece toplumu rahatlatan, adalet yerini buldu hissini yaratan bir gösteriden mi ibaret?
Bakın mesela caydırıcılık meselesi.
Hep denir ya işte bir insan suç işleyip cezaevine girdi mi bir daha yapmaz.
Hani oranın şartları o kadar kötüdür ki bir daha oraya girmek bile istemez gibi bir düşünce var aslında altında.
Ama istatistiklere bakınca iş hiç de öyle değil.
Dünya genelinde pek çok ülkede mahkumların tahliye olduktan sonra yeniden suç işleme oranları oldukça yüksek.
Yani aslında cezaevleri suçu önlemek konusunda düşündüğümüz kadar da etkili yerler değiller.
Hatta bazı sosyologlar diyor ki cezaevleri bir noktada suçun döngüsünü besliyor.
Çünkü içeride kalan insanlar topluma geri döndüklerinde damgalanmış oluyorlar.
İş bulmaları zor, toplum onlara güvenmiyor.
Aileleriyle ilişkileri yıpranıyor.
Her böyle olunca da yeniden suç işleme ihtimalleri artıyor.
Yani cezaevleri bazen suçun kökünü kurutmak yerine daha derin bir döngü yaratıyor.
Burada şu soruyu da sormak lazım tabii.
Cezaevleri kimin için var?
Mahkum için mi yoksa toplumun kendini güvende hissetmesi için mi?
Topluma işte bakın adalet işliyor mesajı vermek belki kısa vadede bir huzur yaratıyor.
Ama uzun vadede sorunları çözmüyor.
Bir de işin ahlaki tarafı var.
İnsanları kapatmak, özgürlüğünü elinden almak bu gerçekten hak edilen bir ceza mı?
Yoksa biz insanların bulduğu en kolay yöntemlerden biri mi?
Tarih boyunca idam, işkence, sürgün gibi cezalar hep kullanılmış.
Sonra biz daha insancıl olanı bulduk diye cezaevlerini icat etmişiz.
Ama bugün baktığımızda hala insancıl olup olmadığını tartışıyoruz.
Mesela şu Norveç örneğine tekrar dönecek olursak orada insanların insanca muamele gördüğü bir cezaev sistemi var.
Kimine göre bu suçluyu ödüllendirmek gibi ama diğer açıdan baktığımızda bu sistem aslında topluma daha faydalı.
Çünkü suçu tekrarlama oranı ciddi şekilde düşüyor ve bu da hani kanıtlanmış, araştırılmış bir şey.
Yani biraz paradoksal bir durum var.
Sert ve cezalandırıcı bir sistem ilk bakışta daha adil gibi görünüyor ama uzun vadede işe yaramıyor.
Yumuşak görünen sistemse toplumu daha güvenli kılıyor.
Ama tabii orada da hani şey tartışılabilir.
Yani bu kadar yumuşak görünen bir sistem varken, bu kadar desteklenen bir sistem varken Acaba herkes cezaevine girmek için hani herkes dediğim mesela işte evsizler falan cezaevine girmek için bir suç işleme eğilimi gösteriyor
olabilirler mi falan. Yani Amerika'dan da bir örnek vereyim.
Orada 3 suç kuralı diye bir yasa var.
Bir kişi 3 kere ciddi suç işlediğinde ömür boyu hapse mahkum olabiliyor.
Ama araştırmalar göstermiş ki bu kuralın suç oranlarını azaltmak yerine cezaevlerini doldurduğu ve maliyeti arttırdığı görülmüş.
Hatta ABD'de cezaevlerinin yıllık maliyeti 100 milyarlarca doları buluyor.
Yani çok ciddi bir ekonomik yük.
Türkiye'ye dönersek Adalet Bakanlığı verilerine göre cezaevlerindeki doluluk oranları yıllardır %100'ün üzerinde.
Yani kapasitenin çok üstünde insan içeride tutuluyor.
Bu da doğal olarak hem yaşam koşullarını kötüleştiriyor hem de rehabilitasyon ihtimalini de tabii iyice düşürüyor.
Çünkü kalabalık koğuşlarda bireysel takip, psikolojik destek ya da işte eğitim programları neredeyse imkansız hale geliyor.
Bir de cezaevlerinin sadece suçluyu değil aynı zamanda ailesini de cezalandırdığına dair araştırmalar var.
Bir mahkumun içeride kalması dışarıda kalan ailesinin sosyal hayatını, ekonomik durumunu, çocuklarının eğitimini doğrudan etkileyen bir şey.
Yani aslında hapis tek bir bireyi değil onun çevresindeki bütün ekosistemi etkiliyor.
Şimdi soralım. Peki suçun kök sebebiyle uğraşmadan?
Sadece sonuçları cezalandırarak nereye kadar gidebiliriz?
İşsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, adaletsizlik.
Bunlar çözülmeden cezaevleri ne kadar büyük yapılırsa yapılsın suç bitmeyecek.
Bir örnek daha. Finlandiya'da açık cezaevi modeli var.
Burada mahkumlar gündüz dışarıda çalışabiliyor.
Akşam gelip cezaevinde kalıyorlar.
Çit yok, parmaklık yok.
Mahkumlar toplumla bağını koparmadan cezasını çekiyor.
Peki sonuç? Tekrar suç işleme oranı oldukça düşük.
Yani sistem aslında şunu söylüyor.
Suçu işleyen kişi toplumdan hemen koparılmamalı.
Çünkü o insan bir gün yine topluma dönecek.
Bütün bu örnekler bana şunu düşündürüyor.
Cezaevleri belki de bizim sandığımız gibi adaletin somut hali değil.
Daha çok toplumun vicdanını rahatlatan bir mekanizma.
Ama işin içinde ekonomi, siyaset, toplumsal algı gibi çok daha karmaşık faktörler var tabii.
Şöyle düşünün. Bir insanı suç işlemeye götüren sebepler ortadan kaldırılmadığında cezaevine girmek sadece kısa süreli bir ara gibi oluyor.
Sonra aynı şartlara döndüğünde aynı sorunlarla karşılaştığında suç tekrar işleniyor.
Yani mesele sadece cezalandırmak değil.
Aslında toplumun bütününe dair bir iyileştirme yapmak.
Bir de bireysel açıdan bakalım tabii.
Mahkumun cezaevine girmesiyle birlikte az önce de dediğim gibi ailesi de büyük bir yükün altına giriyor.
Çocuklar babasız ya da annesiz büyüyor, eşler ekonomik zorluklarla boğuşuyor, sosyal çevrede damgalanma olayları oluyor.
Yani sadece ceza dediğimiz şey bir kişiyi değil, zincirleme şekilde bir sürü insanı etkiliyor.
Belki de bu yüzden bazı araştırmacılar diyor ki cezaevleri bireysel adalet için değil, kolektif kontrol için var.
Burada insanın aklına şu soru geliyor tabii.
Eğer cezaevleri adaletin değil, kontrolün bir aracıysa...
O zaman biz kimin için bu sistemi sürdürüyoruz?
Suçlular için mi yoksa kendimizi daha güvende hissetmek için mi?
Benim vardığım sonuç şu oldu.
Cezaevlerinin tarihi bize aslında insanlık tarihini de anlatıyor.
Çünkü her dönemde suç ve ceza anlayışı oldukça değişik şekilde göstermiş kendini.
Antik çağda işkence, orta çağda zindan, modern çağda panoptikon, bugünse rehabilitasyon ve açık cezaevleri.
Ama suç hiçbir zaman bitmiyor.
Demek ki mesele cezalandırmak değil, suçu doğuran koşulları değiştirmek.
O zaman sana bir soru.
Sence gerçek adalet cezalandırmak mı yoksa suç hiç işlenmeden önce o zemini ortadan kaldırmak mı?
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zile açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
