
Birbirini Seven İki İnsan Neden Birbirine İyi Gelemez? | Normal İnsanlar
3 Ağustos 2026 · 18 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Selamlaaar! Bu bölümde Sally Rooney’nin Normal İnsanlar kitabından yola çıkarak Marianne ve Connell’ın bir türlü kuramadıkları yakınlığı; söyleyemediklerimizi, karşımızdaki insanın zihnini okumaya çalışırken kendi korkularımıza inanmayı ve sevilmekle seçilmek arasındaki farkı konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar! O zaman Sana Bir Soru Podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Arkadaşlar bu ay sürünerek ama bakın gerçekten sürünerek Sally Rooney'den Normal İnsanlar kitabını okudum.
Yok tatile çık, yok seyahate çık, yok iş güç falan derken okuma ritmim düştü bu aralar.
Ayı bir kitapla kapatıyorum resmen.
Ama o kadar komik ki seçtiğim bu kitap da yani bir kitap seçtim o kitap da bana şak diye bir geçirdi.
Okurken böyle sürekli kendi hayatımda istemeden içinde olduğum bir durumu fark ettim.
Ve o durumunda bu durum olduğunu yani kitaptaki bu durum olduğunu düşünmeye başladım.
Sonra dedim ne oluyor lan?
Yani kitap beni yerden yere vurdu resmen.
Ha çok inanılmaz bir kitap mı?
Bence hayır. Hani sıradan okuması kolay çok da bir olayı olmayan bir kitap.
Ama içinden kendi hayatınızda bir şeyler görünce hani böyle daha ilgi çekici bir hale gelir ya.
Ondan tabii biraz daha.
Yani zaten bazen bir kitabı hani böyle...
iyi yapan şey de ne bileyim edebiyat tarihini değiştirecek kadar muhteşem olması olmuyor.
Tam ihtiyacınız olan zamanda karşınıza çıkması hatta belki de sizin uzun zamandır adını koyamadığınız bir şeyi böyle çat diye önünüze bırakması oluyor.
Normal insanlar da benim için biraz öyle oldu.
Kitabı bilmeyenler için şöyle bir ufacık bahsedeyim.
Hikaye Marianne ve Connell isimli iki insanın lise dönemlerinden başlayarak böyle yıllar içerisinde tekrar eden, tekrar tekrar kesişen ilişkilerini anlatıyor.
Birbirlerine yaklaşıyorlar, uzaklaşıyorlar.
Başkalarıyla birlikte oluyorlar.
Yeniden karşılaşıyorlar.
Birbirlerini özlüyorlar. Birbirlerine ihtiyaç duyuyorlar falan filan.
Böyle bir örgü var. Ama bir türlü doğru düzgün oturup konuşamıyorlar.
Yani arkadaşlar kitabın yarısında şunu düşünüyorsunuz.
Kardeşim biriniz de ağzınızı açıp iki kelime konuşun artık ya.
Hani böyle bir sinirleriniz geriliyor.
Sadece bir tanesi dönüp hani ben aslında böyle hissediyorum dese kitap böyle 100 sayfa falan kısalacak yani.
Ama tabii sonra insan şöyle bir kendisine dönüyor bunları düşünürken.
Ben kendi hayatımda her şeyi açık açık söylüyor muyum?
Yani kimi zaman evet kimi zaman hayır.
Ya da işte karşımdaki insanın beni anlamak...
Kimi zaman evet, kimi zaman hayır.
Çoğunlukla evet ama. Bunu söylememe gerek yok.
Zaten anlaması lazım diye düşünüyor muyum?
Evet bazen bunu da düşünüyorum.
İçimde söylemek istediğim onlarca cümle varken dışarıdan tamamen sessiz olduğum ya da sessiz durduğum olmuyor mu?
Oluyor. İşte o zaman Marion ve Kanal'a kızmak biraz zorlaşıyor arkadaşlar.
Çünkü onların yaşadığı şey yalnızca böyle bir iletişimsizlik falan değil.
Birbirlerine söyleyemedikleri her cümlenin arkasında başka bir korku var.
Reddedilme korkusu var, yetersiz görünme korkusu var, fazla seviyor gibi görünme korkusu var ya da ihtiyaçlı görünme korkusu var.
Karşısındaki kişinin gitmesini istemediğini söylediğinde ona bir güç vermiş olma korkusu var.
Ve aslında bugünkü sorumuz da tam olarak buradan çıkıyor.
Birbirini seven iki insan neden birbirine iyi gelemez?
Çünkü kitapta sevgi yok değil.
Bence Marianne ve Connell birbirlerini gerçekten seviyorlar.
Birbirlerinin yanında başka insanlarla olduklarından daha gerçek halleriyle bulunabiliyorlar.
Ya da işte birbirlerinin yalnızlığını görüyorlar, birbirlerinin kırıldığı yerleri biliyorlar.
Hayatlarında aslında çok önemli bir yer kapsıyor.
Ama bütün bunlar sağlıklı bir ilişki kurmalarına yetmiyor.
Bu da bana şunu düşündürüyor.
Bir insanı anlamakla onunla sağlıklı bir ilişki kurabilmek aynı şey değil.
Hatta bazen bir insanın sizi çok iyi anlaması o ilişkiyi daha da karmaşık bir hale getirebiliyor.
Çünkü sizi nereden yaralayabileceğini biliyor.
Yani nerede geri çekeceğinizi biliyor.
Hangi cümlenin sizi susturacağını biliyor.
Ve tabii siz de onu biliyorsunuz.
Bazen iki insan birbirini o kadar iyi tanıyor ki konuşmadan anlaşabileceklerini düşünüyorlar.
Ama bence ilişkilerdeki en tehlikeli yerlerden biri de bu.
Beni zaten tanıyor.
Ne hissettiğimi biliyor.
Bunu neden yaptığımı anlamıştır.
Ya da işte kalmasını istediğimi biliyordur falan.
Peki gerçekten biliyor mu?
Yoksa biz kendi kafamızda karşımızdaki insanın ne düşündüğüne dair böyle koskocaman bir senaryo yazıp sonra o senaryoya mı tepki veriyoruz?
Çünkü çok sık yaptığımız bir şey bence bu.
Karşımızdaki insan bize bir şey söylemiyor ama biz onun yerine oturup düşünüyoruz.
İşte benden sıkıldı, benimle olmak istemiyor, gerçekten önemsese arardı, ne bileyim beni sevse böyle davranmazdı, gitmek istiyor ama söyleyemiyor.
Sonra bunların gerçek olduğuna inanıp ona göre davranıyoruz.
Geri çekiliyoruz, soğuk yapıyoruz, mesaj atmıyoruz.
ilgilenmiyormuş gibi davranıyoruz falan.
Karşımızdaki insan da bizim uzaklaştığımızı düşünüp daha da geri çekiliyor.
Ve iki insan aslında birbirine yaklaşmak isterken birbirinden uzaklaşmaya başlıyorlar.
Marianne ve Connell'ın ilişkisinde tam olarak bunu görüyoruz.
Birbirlerine ne istediklerini sormak yerine tahmin ediyorlar.
Ve o tahminleri çoğu zaman kendi korkuları belirliyor.
Connell, Marianne'in kendisine ihtiyaç duymadığını düşünüyor.
Marianne ise Connell'ın kendisini gerçekten seçmediğini düşünüyor.
Bazen ikisi de haklı, bazen de ikisi de tamamen yanılıyor.
Ama mesele kimin haklı olduğu değil zaten bence.
Mesele ikisinin de karşısındakine doğrudan sormaya cesaret edememesi.
Çünkü doğrudan sormak risklidir arkadaşlar.
Benimle olmak istiyor musun diye sorduğunuzda hayır cevabını alma ihtimaliniz vardır.
Ya da gitmeni istemiyorum dediğinizde o kişinin yine de gidebileceğini kabul edersiniz.
Ya da sana ihtiyacım var dediğinizde kendinizi savunmasız bırakmış hissedebilirsiniz.
bu yüzden sessiz kalmak daha güvenli gelir.
Hiçbir şey söylemezseniz reddedilmemiş olursunuz en nihayetinde.
Ama istediğiniz şeyi de alamamış olursunuz.
Ve bence işin en acı tarafı da bu.
Yani kendimizi incinmekten korurken aslında korktuğumuz sonucu kendi ellerimizle yaratıyoruz.
Terk edilmekten korktuğumuz için mesafe koyuyoruz.
Sonra karşımızdaki insan gerçekten kaçıp gidiyor.
Ya da işte sevilmediğimizi düşündüğümüz için soğuk davranıyoruz.
Sonra sevdiğimiz insan bizim onu istemediğimizi düşünüyor.
Ya da değersiz hissettiğimiz için bize sunulan sevgiyi kabul etmiyoruz.
Sonra da kimsenin bizi sevmediğine inanıyoruz.
Yani insan kendi korkusunun kanıtını kendi yaratıyor.
beni en çok etkileyen şeylerden biri de buydu açıkçası.
Meryem baktığımızda kendisine kötü davranılmasını neredeyse doğal kabul eden biri.
Çünkü ailesiyle kurduğu ilişkide sevgi, güven ve şefkat görmemiş.
Yani görmemiş bu insan bunları.
Bu nedenle biri ona kötü davrandığında bunun yanlış olduğunu bilse bile içinde bir yerde bunu kendisine yakıştırıyor.
Çünkü insan her zaman kendisine iyi geleni seçemiyor arkadaşlar maalesef.
Hatta seçmiyor da bazen bilerek.
Kendisine tanıdık geleni seçiyor.
Ama... Tanıdık gelen şeyle sağlıklı olan şey her zaman aynı değil.
Yani sürekli eleştirildiğiniz bir ortamda büyüdüyseniz size eleştiren biri size tanıdık gelebilir.
Ya da sevginin peşinden koşulması gereken bir şey olduğunu öğrendiyseniz size açıkça sevgi gösteren bir insan fazla kolay gelebilir.
Kaosa alıştıysanız huzur sizi sıkabilir.
Belirsizliğe alıştıysanız net bir ilişki size duygusuz gelebilir.
Ve bazen aramızda böyle çok güçlü bir bağ var dediğimiz şeyler var ya.
Onlar aslında sevgi değil de tanıdık bir yaranın yeniden tetiklenmesi olabilir.
Çünkü belirsizlik çok yoğun hissettiren bir şey kendisini.
Bir gün yakın, bir gün uzak olan bir insan sürekli aklınızı meşgul eder.
Seni seviyor mu, gidecek mi, yazacak mı, özlüyor mu falan sürekli onu düşünürsünüz.
Sonra da çok düşündüğünüz için çok sevdiğinizi sanırsınız.
İyi halt edersiniz. Oysa dönüp baktığınızda belki de sevginizin büyük bir kısmı kaygıdır.
Yani karşınızdaki insanla kurduğunuz bağdan değil de o bağın ne zaman konuştuğunuzu ...kopacağını bilememekten kaynaklanıyordur.
Ben burada açıkçası kendime şu soruyu sordum.
Bir insanı özlemek onun bana iyi geldiği anlamına geliyor mu?
Bunun cevabı hayır. Yani birini çok düşünmek onun benim için doğru insan olduğu anlamına geliyor mu peki?
Bunun da cevabı hayır. Peki birinin bende çok güçlü duygular uyandırması o ilişkinin sağlıklı olduğu anlamına geliyor mu peki?
Maalesef bunun cevabı da yine hayır.
Ama bunları kabul etmek de zor biliyorum.
Çünkü yoğun duyguları anlamlı duygular sanıyoruz.
Hani acı çekiyorsak o ilişkinin çok önemli olduğunu falan düşünüyoruz.
Ya da zorlanıyorsak sevgimizin büyük olduğuna inanıyoruz.
Halbuki sağlıklı bir sevgi her zaman çok kolay olmayabilir evet.
Ama insanı sürekli kendinden şüphe ettiren bir şey de olmamalı.
Sürekli olarak böyle beni gerçekten seviyor mu diye düşündüğünüz bir yerde soru sizin fazla düşünmeniz olmayabilir aslında.
Belki size yeterince güven verilmiyordur.
Belki ilişki gerçekten belirsizdir.
Belki karşınızdaki insan sizi seviyordur ama sizi seçmiyordur.
Ya da sizi seçme cesaretini gösteremiyordur.
Ve bence sevilmekle seçilmek arasındaki fark da burada ortaya çıkıyor.
Mesela baktığımızda Canon Meryen'i seviyor.
Ama özellikle lisedeyken onu görünür bir şekilde seçemiyor.
Başkalarının düşünceleri kendi duygularından daha baskın geliyor.
Meryem ile yalnız kaldığında kendisi olabiliyor ama insanların içinde o ilişkinin arkasında duramıyor.
Bu da bana şunu düşündürdü biraz.
Bir insan bizi sevip yine de hayatında bize yer açamayabiliyor arkadaşlar.
Bizi özleyebiliyor ama bizimle olmak için sorumluluk alamayabiliyor.
Ya da bizi kaybetmek istemiyor ama bizi tutmak için gereken cesareti de gösteremiyor.
Peki bu durumda sevildiğimizi bilmek yeterli mi?
Bence değil. Çünkü bir ilişki yalnızca duygular oluşturmuyor.
Davranışlar da oluşturuyor.
Ben seni çok sevebilirim, evet.
Ama bunu sana güvenli bir şekilde hissettiremiyorsam...
Benim sevgim senin hayatında neye dönüşüyor yani?
Bunu bir düşünmek lazım. Ben seni çok da özleyebilirim evet ama her zorlandığımda ortadan kayboluyorsam özlemimin sana ne faydası var?
Ya da ben seni herkesten daha iyi anlayabilirim ama ihtiyacın olduğunda yanında duramıyorsam bu anlayış sana gerçekten iyi geliyor mudur?
Yani belki de bu yüzden sevgi tek başına yetmiyor.
Çünkü sevgi dediğimiz şey bir duygu.
İlişki dediğimiz şey ise bir beceri.
İletişim kurmak gerekiyor, sorumluluk almak gerekiyor, kendi korkularımızı karşılamak.
Karşımızdaki insana yüklememek gerekiyor.
Bazen özür dilemek gerekiyor.
Neye ihtiyacımız olduğunu söylemek gerekiyor.
Ve bazen de karşımızdaki insanın sevgisinin bizim yaralarımızı iyileştirmeye yetmeyeceğini kabul etmek gerekiyor.
Çünkü kimse kimseyi kurtaramaz arkadaşlar.
Biri bizi çok sevebilir, çok değer verebilir.
Bizim için çok önemli bir insan olabilir.
Ama kendimiz hakkında taşıdığımız inançları değiştirmeye hazır değilsek...
Wow ne kadar uzun bir cümle oldu.
Yani bu inançları değiştirmeye gerçekten hazır değilsek onun sevgisini kabul edemeyebiliriz.
Bence kitapta Meryem'in başına gelen de biraz bu.
Kanal ona değer verse bile Meryem zaman zaman kendisini değersiz görmeye devam ediyor.
Çünkü dışarıdan gelen sevgi içerideki sesi her zaman susturamıyor.
İçimizde hani sen bunu hak etmiyorsun diyen bir ses varsa bir insan bize ne kadar iyi davranırsa davransın şüphelenebiliyoruz.
Yani beni gerçekten tanısa sevmezdi.
Bir süre sonra benden sıkılacak.
Benden daha iyisini bulacak.
İşte o yüzden çok bağlanmamalıyım falan.
Yani sonra bağlanmadığımızı göstermek için de ilişkiden uzun.
Ama aslında çoktan bağlanmış da oluyoruz.
Sadece bunu kendimize bile söyleyemiyoruz.
Belki de bütün bu hikayenin merkezinde şu soru var.
Bir insan tarafından gerçekten görülmeye hazır mıyız?
Çünkü görülmek çok güzel bir şey gibi geliyor ama aynı zamanda çok korkutucu da.
Yani biri bizi gerçekten gördüğünde yalnızca güzel taraflarımızı görmüyor ki.
Ne bileyim böyle işte kıskançlığımızı görüyor, güvensizliklerimizi görüyor.
Kendimizden bile sakladığımız bazı o utanç verici taraflarımızı görüyor.
Ve insan ister istemez şunu düşünüyor tabii.
Beni gerçekten tanırsa yine de sever mi?
Belki Meryem ve Kanal'ın birbirlerine dönüp durmasının sebebi de buydu yani.
Ana sebeplerinden bir tanesiydi en azından.
Birbirlerinin sadece en iyi hallerini değil en gerçek hallerini görüyorlardı.
Ama görülmekle o görülmüş halin içinde güvende hissetmek aynı şey değildi onlar için maalesef.
Bazen bize en iyi tanıyan insanın yanında bile böyle kendimizi ifade edemeyebiliriz.
Çünkü anlaşılmak istiyoruz ama anlatmak istemiyoruz.
Yani karşımızdaki insanın bizi çaba göstermeden çözmesini bekliyoruz.
Belki de bunu sevginin...
bir kanıtı olarak görüyoruz.
Bilmiyorum. Hani beni seviyorsa zaten anlar gibi bir yerden geliyor olabilir.
Ama bence gerçek yakınlık dediğimiz şey bir insanın zihnimize okuması demek değildir.
Yani okuyamadığında da onu anlatabilmemizdir aslında.
Hani kırıldım diyebilmemiz, seni özledim diyebilmemiz.
Bunu söylediğinde aklımdan hani böyle bir şey geçti ama belki seni yanlış anladım diyebilmemiz gibi.
Yani baktığımızda yakınlık hiç yanlış anlaşılmamak değil.
Yanlış anlaşıldığımızda konuşabilecek kadar güvendeiz.
Ve belki baktığımızda Marianne'le Kanal'ın en büyük problemi birbirlerini sevmemeleri değil de bu güveni bir türlü devamlı hale getirememeleri.
Yani birbirlerine yaklaşmaları çok güçlüydü okey.
Ama o yakınlığını korumak konusunda aynı gücü gösteremiyorlardı.
Bazen hayatımıza giren bazı insanlar da böyle oluyor.
Onlarla böyle çok güçlü bir bağ kuruyoruz.
Bizi değiştiriyorlar falan.
İşte kendimizle ilgili fark etmediğimiz şeyleri gösteriyorlar.
Daha önce hiç yaşamadığımız duygular yaşatıyorlar.
Ama bütün bunlar... hayatımızda sonsuza kadar kalmaları gerektiği anlamına gelmiyor.
Yani bu düşünce bana eskiden çok üzücü gelirdi.
Yani bir insan bu kadar önemliyse neden hayatımızda kalmasın diye düşünüyordum.
Ama artık şunu düşünüyorum.
belki her ilişkinin değeri süresiyle ölçülmüyordur.
Bazı insanlar bizimle bir ömür geçirmek için değil de hayatımızın belirli bir döneminde bize bir şey göstermek için geliyor olabilir.
Bize sevilmeye değer olduğumuzu gösterirler, ne istemediğimizi gösterirler, kendimizi ne kadar ihmal ettiğimizi fark ettirirler.
Bazen de bir ilişki içinde nasıl davranmak istediğimizi gösterirler.
Bu da o ilişkiyi değersiz yapmaz bence.
Ama o ilişkiye sonsuza kadar tutunmamızı da gerektirmez tabii.
Çünkü insan sevmek, yani bir insanı sevmek, her koşulda onunla kalmak zorunda olmak değildir.
Bazen sevginin en dürüst hali birlikteyken birbirinize zarar verdiğinizi de kabul edebilmek demek oluyor.
Yani burada tabii hani birbirimizi seviyoruz ama birbirimize iyi gelmiyoruz falan cümlesinin arkasına saklanıp sürekli aynı döngüye dönmekten bahsetmiyorum.
Çünkü bazen bu cümleyi ilişkiyi romantikleştirmek için de kullanıyoruz.
Bizim ilişkimiz çok farklı.
Ay bizim çok güçlü bir bağımız var.
Birbirimizden kopamıyoruz falan gibi.
İçici oldum şu anda.
Belki de kopamamanızın sebebi ilişkinin çok özel olması değil de ilişkinin yarım kalmış olmasıdır.
Belirsizlik dediğimiz şey beynimizin hiç sevmediği bir şey arkadaşlar.
Net bir sonuca ulaşamadığında konuyu kapatamıyoruz.
O yüzden bazı insanları böyle yıllarca düşünüyoruz.
Çünkü hikaye bitmemiş gibi geliyor.
Ama bir hikayenin bitmemiş hissettirmesi devam etmesi gerektiği anlamına da gelmez.
Belki sadece bizim kendimiz için bir son yazmamız gerekiyordur.
Yani ben kitabı bitirdiğimde kendi hayatımda da şunu düşünmeye başladım.
Acaba ben de bazı insanların ne düşündüğünü onlara sormak yerine kendi kafamda mı tamamlıyorum?
Ya da bana söylenmemiş cümlelere göre davranıyor olabilir miyim?
Veya birinin beni anlamasını beklerken kendimi anlatmayı unutuyor olabilir miyim?
Ve en önemlisi de şu, bir insanın beni sevmesiyle bana iyi gelmesini birbirine karıştırıyor olabilir miyim?
Çünkü bir insan bizi sevebilir ama bizim ihtiyaç duyduğumuz şekilde sevemeyebilir.
Biz de o insanı çok sevebiliriz ama onun ihtiyaç duyduğu güveni, açıklığı veya sürekliliği veremeyebiliriz.
Yani bu bizi kötü insanlar yapmaz.
Ama birbirimiz için doğru insanlar olmadığımız anlamına gelebilir.
Ya da belki o an için doğru insanlar olmadığımız anlamına gelir yani bilmiyorum.
Hani şu doğru insan yanlış zaman meselesinden de çok emin olamıyorum açıkçası.
Çünkü doğru insan dediğimiz kişi gerçekten yanlış bir zamanda karşımıza çıktıysa ve o yüzden...
O kişiden birlikte olamıyorsak yani o kişi bizim için gerçekten doğru kişi midir?
Yoksa biz böyle biraz ihtimalleri mi seviyoruz?
Gerçekleşmemiş şeyleri zihnimizde böyle mükemmelleştirmek çok kolaydır ya.
Mesela birlikte olsak ne kadar mutlu olacağımızı falan düşünürüz.
Ama gerçekte birlikteyken ne yaşadığımızı da unutuyoruz yani.
Potansiyeli aşık oluyoruz arkadaşlar.
O hazır olsaydı.
Ben biraz farklı davransaydım.
Şartlar değişseydi.
Ne bileyim birbirimize doğru zamanda denk gelseydik.
Belki de her şey çok güzel olacaktı falan.
Belki de olmayacaktı yani.
Bunu da hiçbir zaman bilemeyeceğiz tabii.
Yani bildiklerimizle değil de olmasını istediklerimizle bir ilişki kurduğumuzda karşımızdaki gerçek insanı değil onun olabileceği kişiyi sevmeye başlıyoruz.
Bu da bizi yıllarca bekletebiliyor.
O yüzden sanırım bugün kendimize sormamız gereken soru şu değil.
Yani beni seviyor mu falan. Çünkü seviyor olabilir seni anladın mı?
Ama bu tek başına yetmiyor.
Asıl sorulması gerekenler şunlar.
Bu sevginin içinde kendim gibi hissediyor muyum?
İhtiyaçlarımı söyleyebiliyor muyum?
kırıldığımda konuşabiliyor muyum?
Ya da sürekli karşımdaki insanın ne düşündüğünü tahmin etmek zorunda kalıyor muyum?
Yanında güvende miyim yoksa sürekli tetikte miyim?
Beni yalnızca seviyor mu yoksa hayatında gerçekten beni seçiyor mu?
Ve ben onu seviyor muyum yoksa onunla ilgili yarım kalmış ihtimale mi tutunuyorum?
Belki birbirini seven iki insanın birbirine iyi gelememesinin tek bir cevabı yoktur.
Buna da okeyim. Yani bazen korkular sevgiden daha güçlü oluyor.
Bazen insanlar kendilerini ifade edemiyor.
Ya da bazen kendimizi sevilmeye değer görmediğimiz için sunulan sevgiyi de kabul edemiyoruz.
Bazen de birbirimizi gerçekten sevsek bile böyle aynı ilişkiyi kurmak istemiyoruz.
Ama sanırım en üzücü olanı konuşsak çözülebilecek şeylerin suskunluk yüzünden büyümesi.
Çünkü bazen iki insan böyle arasındaki mesafe yaşadıkları şeylerden değil de Söyleyemedikleri şeylerden oluşuyor.
Belki de bugün sizin de aklınızda söylemek isteyip söylemediğiniz bir cümle vardır.
Belki birine seni özledim demek istiyorsunuzdur.
Belki bunu yaptığında çok kırıldım demeniz gerekiyordur.
Belki de uzun zamandır kendinize söyleyemediğiniz bir cümle vardır.
O cümlede belki şu olabilir. Evet beni seviyor olabilir ama bu ilişki bana iyi gelmiyor.
Bence bazen en zor dürüstlük de karşımızdaki insana karşı değil de kendimize karşı gösterdiğimiz dürüstlük.
O zaman sana bir soru.
Sizce bir insanı sev...
Onunla birlikte kalmak için yeterli mi?
Belki de sevginin büyüklüğü her zaman birbirimize ne kadar sıkı tutunduğumuzla ölçülmüyordur.
Bazen birbirimize ne kadar dürüst olabildiğimizle, bazen de gitmesi gereken insanı hala severken bırakabilmekle ölçülüyordur diye düşünüyorum.
Bölümün sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğüm bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak. Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
