
Selamlaaar! Bu bölümde ilişkilerde birbirimizin hayatına dahil olmakla, birbirimizin hayatını yönetmeye çalışmak arasındaki ince çizgiyi konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Son zamanlarda o kadar dikkatimi çeken ve o kadar da hoşuma gitmeyen bir şey var ki.
Etrafımdaki insanlara bakıyorum böyle, tamam mı?
İlişkilerine, ilişkilenme biçimlerine ve en önemlisi o ilişkinin içerisindeyken nasıl birine dönüştüklerine inanılmaz dikkatimi çeken bir şey var.
O da şu, birbirlerinin hayatlarına müdahil olma şekilleri.
Yani bunu derken ne kastediyorum?
Biraz daha açacak olursam.
Birbirinin hayatına girmekle birbirinin hayatı olmayı karıştırmak.
Arkadaşlar neden herkesin bizden de bağımsız bir hayatı olduğunu kabul edemiyoruz?
Yani bakın sevgili oluyorsunuz diye karşı tarafın bütün hayatının merkezine yerleşmek zorunda değilsiniz.
Ya da biri bizim hayatımıza girdi diye bütün kapılarımızı, bütün odalarımızı, bütün özel alanlarımızı ona teslim etmek zorunda değiliz.
Bence burada çok ince ama çok önemli bir çizgi var.
Birinin hayatında olmak başka bir şey.
Birinin hayatını yönetmeye çalışmak bambaşka bir şey.
Ve biz bazen bunu çok romantik bir şeymiş gibi böyle paketliyoruz resmen.
Tam tanımı budur bunun yani.
Ay çok sahipleniyor beni.
Çok kıskanıyor çünkü çok seviyor.
Bensiz hiçbir yere gitmek istemiyor.
Her şeyi birlikte yapmak istiyor.
Yani böyle cümleler var arkadaşlar.
Hani dalga geçmeyin bu arada lütfen tamam mı?
Yani ilk başta gerçekten kulağa çok tatlı geliyor olabilir.
Hatta insanın hoşuna da gidebilir.
Çünkü tabii ki sevildiğini, önemsendiğini, hayatta bir yerinin olduğunu hissetmek çok güzel bir şey.
Ama sonra bir bakıyorsun o tatlı sahiplenme dediğin şey var ya küçük küçük hayatının etrafına çit çekmeye başlamış.
Yani gerçekten şöyle bir dönüp bakınca o kadar çok arkadaşım var ki hayatının etrafına böyle çit çeken ve işin garip...
gibi farkında bile olmayan.
Onları ve mutlu oldukları ilişkilerini çok seviyorum.
Orası ayrı. Hepsi çok mutlu olsun.
Ama bir yerde de böyle sürdürülebilir olmadığını görüyorsun ve içini bir hüzün kaplıyor ya.
Yani günün sonunda kimse çok sevdiği bir insanın üzülmesini istemez.
Bırakın herkes kendi şahsi alanındaki alışkanlıklarını belli oranda devam ettirsin.
Herkes kendi arkadaşlarıyla tek de buluşabilsin.
Ne bileyim erkekler maça gidebilsin, kadınlar eğlenmeye çıkabilsin falan.
Hani zaten senden önce yapıyordu bunu ya.
Ve hayatında belki de önemli bir şeydi.
Değer veriyorsan... O kişinin hayatındaki o önemli olayı çıkarmak istemezsin.
Onu mutlu eden şeylerin varlığı seni rahatsız etmemeli.
Yani bu böyle olmalı arkadaşlar.
Ama tabii burada şöyle bir şey de var.
Biri şimdi çıkıp şeyde diyebilir bana hani.
E ilişki dediğin şeyde insan karşı tarafı hiç mi düşünmeyecek?
Herkes kafasına göre mi yaşayacak?
Hayır arkadaşlar ben tam olarak bundan bahsetmiyorum.
İlişki zaten birini hayatına dahil etmek demek tamam mı?
Onun varlığını, hassasiyetlerini, duygularını, sınırlarını gözetmek demek.
Ama gözetmek başka bir şey, yönetmek başka bir şey.
Mesela geç kaldığında haber verirsen içim rahat eder demek başka bir şey.
Ben istemiyorum çıkmayacaksın demek bambaşka bir şey.
Bu kişiyle olan ilişkin beni biraz huzursuz ediyor bunu konuşabilir miyiz demek başka bir şey.
Onu takipten çık bir daha da sakın görüşme demek başka bir şey.
Ya da bu hafta sonu seninle vakit geçirmeyi çok isterdim demek başka bir şey.
Arkadaşlarınla bu kadar görüşmen normal değil demek başka bir şey.
Ya aradaki farkı görüyor musunuz?
Birinde iletişim var diğerinde hüküm var.
ben böyle hissediyorum, gel bunu konuşalım diyorsun.
Diğerinde de, ben böyle hissediyorum, o yüzden sen hayatını bana göre düzenleyeceksin diyorsun.
Ve bence ilişkilerde en çok burası karışıyor.
Kendi duygumuzu ifade etmekle, karşı tarafa kural koymayı birbirine karıştırıyoruz.
Çünkü bazen insan gerçekten kıskanabilir arkadaşlar.
Gerçekten kaygılanabilir, gerçekten bazı şeylerden rahatsız olabilir.
Bu çok insani bir şey.
Ben burada hani kimse hiçbir şeyden rahatsız olmasın, herkes ultra güvenli, ultra özgüvenli, Ben ne olsun falan demiyorum.
Hepimiz insanız. Hepimizin yaraları var.
Geçmiş deneyimleri var. Tetiklendiği yerler var.
Ama mesele şu. Benim tetiklenmem senin özgürlüğünün otomatik olarak iptal edilmesi anlamına gelmemeli.
Çünkü bu çok tehlikeli bir yere gidiyor.
Ben rahatsız oluyorum cümlesi var ya bu cümle bazen ilişkilerde joker kart gibi kullanılmaya başlanıyor.
Ben rahatsız oluyorum o yüzden bunu giyme.
Ben rahatsız oluyorum o yüzden oraya gitme.
Ben rahatsız oluyorum o yüzden o insanla konuşma.
Ya da işte ne bileyim ben... rahatsız oluyorum.
O yüzden benden önceki hayatındaki her şeyi yavaş yavaş bırak.
E iyi de canımın içi sen rahatsız oluyorsun diye karşı tarafın hayatı neden küçülüyor?
Yani bence bu noktada insanın kendine şunu sorması lazım.
Ben gerçekten bir sınır mı koyuyorum?
Yoksa kontrol etmeye mi çalışıyorum?
Çünkü sınır dediğimiz şey benim için bu iyi değil.
Ben buna böyle yaklaşırım demek.
Kontrol ise sen bunu yapmayacaksın çünkü ben böyle istiyorum demek.
Yani görüyor musun? Arada dağlar kadar fark var.
Bir de şunu çok görüyorum. İlişkiye girince insanlar kendilerinden parça parça vazgeçmeye başlıyor.
İlk başta çok küçük şeylermiş gibi geliyor herkese.
Aman ne olacak ya bu akşamda arkadaşlarımla buluşmayayım.
Neyse ya sorun çıkmasın diye o kişiye cevap vermeyeyim.
Tamam bunu giymeyeyim ya da tamam tek başıma gitmeyeyim.
Tamam onu anlatmayayım.
Yani böyle böyle insan bir bakıyor kendi hayatında misafir gibi yaşamaya başlamış.
Ve en acısı da ne biliyor musun?
Bunu bazen sevgi sanıyor.
Yani onu üzmemek için yapıyorum.
İlişkimiz bozulmasın diye yapıyorum.
Zaten çok seviyorum ne olacak ki yani?
Ya tamam ama sen sürekli kendinden veriyorsan bir noktada ilişkinin içinde sen kalmıyorsun ki.
Senin sadece daha uyumlu, daha sessiz, daha az sorun çıkaran, daha az yer kaplayan bir versiyonun kalıyor.
Ve bence bu da sevgi demek değil arkadaşlar.
İnsanın kendi varlığını yavaş yavaş askıya alması demek.
O yüzden ben ilişkide şahsi yalan meselesini çok önemsiyorum.
Çünkü şahsi alan dediğimiz şey sadece fiziksel bir alan değil.
Hani benim odam olsun, benim masam olsun gibi bir şeyden bahsetmiyorum.
Kendi düşüncenin olması da şahsi alan.
Ya da kendi arkadaşlarının olması da şahsi alan.
Her şeyi anlatmak zorunda olmamak da şahsi alan.
Telefonuna gelen her bildirimi açıklamamak da şahsi alan.
Bazen yalnız kalabilmek de şahsi alan.
Kendi rutinlerini sürdürebilmek de şahsi alan.
Ve bunların hiçbiri de sevgisizlik değil.
Bunu gerçekten anlamamız gerekiyor.
Bir insanın senden bağımsız bir akşam geçirmesi seni sevmediği anlamına gelmez.
Arkadaşlarıyla eğlenmesi senden sıkıldığı anlamına gelmez.
Bazen telefonu eline almaması senden uzaklaştığı anlamına gelmez.
Her şeyi anlatmaması ya da senden bir şeyler sakladığı anlamına gelmez.
Bazen insan sadece kendine aittir arkadaşlar.
Ve bu da kötü bir şey değildir.
Hatta bence tam tersi.
İnsan kendi alanına sahip olduğu ilişki de daha rahat seviyor.
Çünkü orada mecburiyet yok ya.
boğulma yok, orada sürekli kendi savunma hali yok, yanlış anlaşılır mıyım korkusu yok.
İnsan böyle bir ilişkide kalmayı seçer.
Çünkü seçebiliyordur onu yani.
Zorunda bırakıldığı için değil de gerçekten istediği için oradadır.
Bana kalırsa sağlıklı ilişki biraz da şu demek.
Ben senin hayatında çok önemli bir yerdeyim ama hayatındaki tek şey olmak zorunda değilim.
Senin beni sevmen için bütün zamanını bana vermen gerekmiyor.
Beni önemsemen için her planını benimle yapman gerekmiyor.
Ya da bana sadık olman için dünyayla bağını kesmen gerekmiyor.
Benimle mutlu olman için senden önce seni mutlu eden her şeyi bırakman gerekmiyor.
Çünkü birini sevmek onu kendi hayatından koparmak değil bence.
Hatta tam tersine onu kendi hayatıyla birlikte sevebilmek.
Arkadaşlarıyla, alışkanlıklarıyla, hobileriyle, yalnız kalma biçimiyle, ailesiyle, geçmişiyle, kendi küçük dünyasıyla birlikte sevebilmek.
Zaten o insanı o insan yapan şeylerin büyük kısmı bunlar değil mi?
Sen şimdi o insanı seviyorum deyip onu o yapan şeyleri törpülemeye çalışıyorsun.
Yani o zaman kimi seviyorsun gerçekten?
Bir de işin şu tarafı var.
Biz bazen ben olsaydım yapmazdım cümlesini çok kolay kuruyoruz.
Ben olsam sevgilim varken oraya gitmezdim.
Ben olsam o kişiyle konuşmazdım.
Ben olsam böyle giyinmezdim.
Tamam da yani sen osun o da o.
İlişki iki kişinin birebir aynı insana dönüşmesi değil ki.
Aynı değerlerde buluşmak başka bir şey.
Aynı kişiye dönüşmeye çalışmak başka bir şey.
Tabii ki ortak sınırlar olur.
Tabii ki ilişkide sadakat, saygı, güven, açıklık konuşulur.
Bunlar çok temel şeyler. Ama her ilişki kendi içinde bunları konuşarak belirler.
Sinsi triplerle, ne bileyim imalarla, cezalandırmalarla değil de hani git tabii sen bilirsin deyip 3 gün surat asarak değil.
Ben karışmam deyip ya da karşı tarafı suçlu hissettirerek hiç değil.
Açık açık, dürüstçe birbirini ezmeden konuşarak.
Çünkü kısıtlamanın bir başka hali de suçluluk duygusunu yaratmak.
Karşındaki insana Gitme demiyorsun da ama öyle bir hale getiriyorsun ki onu.
Hani gitse kendini kötü hissediyor.
Tamam git ben evde otururum hani.
Yok sorun değil sen eğlen.
Zaten senin için arkadaşların daha önemli falan yani.
Arkadaşlar bunlar da kısıtlama.
Daha pasif evet daha dolaylı ama yine de kısıtlama.
Çünkü sonuç aynı. Karşı taraf kendi istediği şeyi yaparken özgür hissetmiyor hatta suçlu hissediyor.
Ve bence sevgi böyle bir şey olmamalı.
Sevgi karşı tarafı sürekli bir sınavdan geçirmek olmamalı.
Bakalım beni mi seçecek arkadaşlarını mı?
Bakalım bu planı iptal edecek mi?
Bakalım benim için ne kadarından vazgeçecek?
Ya neden sevdiğimiz insanın bizi sevdiğini anlamak için sürekli bir şeylerden vazgeçmesini bekliyoruz?
Neden sevginin ölçüsünü fedakarlıkla hatta bazen fedakarlığın miktarıyla ölçüyoruz?
Bence iyi bir ilişkide insan bazı şeylerden vazgeçmez demiyorum bakın geçer.
Çünkü hayatına biri girince doğal olarak bazı düzenlemeler olur.
Ama bu düzenlemeler insanın kendi isteği.
içinden gelerek, ilişkiye iyi gelsin diye yaptığı şeyler olmalı.
Korkudan, baskıdan, tripten, kavga çıkmasın diye yapılan şeyler değil.
Çünkü sürekli kısıtlanan insan bir süre sonra iki şeyden birini yapıyor arkadaşlar.
Ya tamamen içine kapanıyor ve kendinden vazgeçiyor ya da bir noktada patlayıp uzaklaşıyor.
İkisinde de sonuç olarak ilişki zarar görüyor.
Halbuki en başında birbirimize biraz alan açabilsek belki o kadar gerilmeyecek hiçbir şey.
Ve bence çok temel bir şey daha var.
Bir insanın kendi hayatının olması o ilişkiden kaç diyor anlamına gelmez.
Tam tersine kendi hayatı olan insan ilişkiye daha sağlıklı gelir.
Kendi arkadaşları olan, kendi alanı olan, kendi hobileri olan, kendi başına da iyi kalabilen insan...
İlişkiye kesinlikle daha dengeli gelir.
Çünkü bütün yükü karşı tarafın üstüne bırakmaz.
Beni sen mutlu et, beni sen sakinleştir, beni sen tamamla, beni sen güvende hissettir diye bütün varlığını tek bir kişinin omzuna koymaz.
Bu çok ağır bir yük bence ya.
Yani kimse kimsenin bütün dünyası olmak zorunda değil.
Hatta bence olmamalı da.
Yani çok romantik geliyor belki.
Sen benim her şeyimsin cümlesi var ya.
Ama biraz düşününce çok korkutucu da bir cümle.
Ben senin her şeyin olmak istemem.
Ben senin hayatında çok sevdiğin, çok değer verdiğin, yanında iyi hissettiğin biri olmak isterim.
Ama her şeyin olmak istemem.
Çünkü her şeyin olursam bir gün kötü hissettiğinde de tek sorumlusu ben olurum.
Sıkıldığında da ben olurum.
Eksik hissettiğinde de ben olurum.
Hayatın durduğunda da ben olurum.
Yani bu çok büyük bir yük ya.
O yüzden bence en güzeli şu.
Hayatında olayım ama hayatın olmayayım.
Yani seninle yürüyeyim ama seni kendime bağlayıp sürüklemeyeyim.
Seninle bir şeyler paylaşayım ama senden böyle her şeyi talep etmeyeyim.
Seni seveyim evet ama kendi kendime de yani böyle yeniden dizayn etmeye çalışmayayım seni.
Çünkü birini gerçekten seviyorsak...
Onu mutlu eden şeylere de biraz saygı duymamız gerekiyor.
Tabii ki sınırlarımız olacak.
Tabii ki ilişki içinde bazı şeyleri konuşacağız.
Tabii ki bu bana iyi gelmiyor dediğimiz yerler olacak.
Ama bütün mesele bunu nasıl yaptığımızda.
Sevdiğimiz insanı suçlu hissettirerek mi?
Korkutarak mı? Trip atarak mı?
Yoksa gerçekten konuşarak mı?
Bence ilişkilerde en büyük olgunluklardan biri de şu cümleyi kurabilmek.
Bu durum bende bir şeyleri tetikliyor evet bunun farkındayım ama bunun sorumluluğunu sadece sana yüklemek istemiyorum.
Ya inanılmaz bir cümle bu ya.
Çünkü orada hem duygu var hem farkındalık var.
Ne bileyim yani böyle karşı tarafın alanına saygı var.
Ben böyle hissediyorum hadi sen de hemen hayatını değiştir demek yerine ben böyle hissediyorum.
Bunu birlikte anlayalım diyebilmek var.
Belki de ilişkide en çok öğrenmemiz gereken şey bu.
Birbirimizi kontrol etmeden güvende hissetmeyi öğrenmek.
Birbirimizi kısıtlamadan önemsemeyi öğrenmek.
Birbirimizin her anını bilmeden de güvenebilmeyi öğrenmek.
Çünkü güven dediğimiz şey zaten her şeyi denetleyebildiğin için rahat olmak değil ki.
Her şeyi denetlemediğin halde için rahat edebilmesi.
Ve evet bu kolay bir şey değil farkındayım.
Yani hele geçmişte kırıldıysan, aldatıldıysan, terk edildiysen, değersiz hissettirildiysen hiç kolay değil.
İnsan bazen bugünkü ilişkisinde geçmişte yaşadığı şeylerin alarmıyla hareket ediyor.
Ama yine de şunu unutmamak gerekiyor.
Yeni gelen insan eski yaranın cezasını çekmek zorunda değil.
Senin geçmişte yaşadığın güvensizlik bugünkü insanın hayatını daraltma hakkını vermiyor sana.
Aynı şekilde karşındaki insanın geçmişte yaşadığı şeyler de...
senin özgürlüğünün elinden alınmasını normalleştirmiyor.
O yüzden belki de ilişkilerde birbirimize en çok şunu söyleyebilmemiz lazım.
Ben senin hayatında olmak istiyorum ama senin hayatını elinden almak istemiyorum.
Yani bence çok güzel bir sevme biçimi bu ya.
Çünkü orada hem yakınlık var, hem saygı var, hem bağ var, hem alan var.
Hem ben buradayım var hem de sen hala sensin var.
Kalbim eridi şu anda ya.
Ne kadar tatlı bir ilişkilenme biçimi.
Ve insan bence en çok böyle ilişkilerde çiçek açıyor.
Yani bakın düşünürken bile bir...
Çiçeklendim gerçekten. Sürekli açıklama yapmak zorunda kalmadığı, sürekli kendini savunmadığı, sürekli acaba buna bozulur mu diye düşünmediği ilişkilerde, kendi arkadaşlarıyla görüştüğünde suçlu hissetmediği,
yalnız kalmak istediğinde terk ediyormuş gibi davranılmadığı, telefonu eline almadığında sorguya çekilmediği ilişkilerde.
Çünkü o zaman insan gerçekten kendi isteğiyle kalıyor.
Korktuğu için değil, mecbur hissettiği için değil, karşı taraf kırılmasın diye değil, içinden geldiği için.
Bence aşkın en güzel hali de biraz bu değil mi zaten ya?
Birinin yanında kalmayı seçmek.
Her gün özgürken, kendi hayatın varken, başka bir sürü ihtimal varken yine de o insanın yanında olmayı istemek.
Bunu kısıtlamayla sağlayamayız arkadaşlar.
Birini baskıyla yanımızda tutabiliriz belki ama gerçekten bizimle kalmasını sağlayamayız.
Çünkü kalmakla tutulmak aynı şey değil.
O yüzden belki de bölümün başlığına dönebiliriz burada.
Birbirimizi kısıtlayalım mı?
Bence hayır. Birbirimizi duyalım, anlayalım, gözetelim, konuşalım, sınırlarımızı bilelim ama kısıtlamayalım.
Çünkü sevgi birinin hayatına girince o hayatın kapılarını kilitlemek değil.
Sevgi o kapıların içinden girip ben buradayım ama burası hala senin hayatın diyebilmek.
Neticede herkes bir kere geliyor bu hayata.
Bırakalım tadını çıkarsın herkes ya.
O yüzden bu bölümde biraz şunu düşünelim istiyorum.
Sevdiğimiz insanın bizden ayrı bir hayatı olmasına gerçekten tahammül edebiliyor muyuz?
Onun bizsizle eğlenebilmesi, bizsizle iyi hissedebilmesi, bizsizle bir şeyler yaşaması bizi neden bu kadar korkutuyor?
Ve daha da önemlisi biz birinin hayatına girince gerçekten o hayatı güzelleştiriyor muyuz?
Yoksa fark etmeden daraltıyor muyuz?
Yani belki de mesele tam olarak burada başlıyor.
Birinin hayatına girmek o hayatı ele geçirmek demek değil.
Birinin hayatında olmak, yanında olmak, onun üstünde olmak.
O zaman sana bir soru.
Birbirimizi kısıtlamadan da sevebilir miyiz?
Yoksa biz bazen sevgi dediğimiz şeyin içine biraz fazla kontrol mü karıştırıyoruz?
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
