
Selamlaaar! Bu bölümde ilişkilerdeki farklı rollerden, “eksik resim” probleminden, rol teorisinden ve Jung’un persona kavramından bahsediyorum.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, o zaman sana bir soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Ya geçen bir arkadaşımla tartışıyorduk.
Başka bir arkadaşının ilişkisi bitmiş, ısrarla onu savunuyor tamam mı?
İşte benim arkadaşım şöyle insandır, böyle iyidir, şöyle düşüncelidir.
Arkadaşlar, siz arkadaşlarınızın ilişkilerinde nasıl insanlar olduğunu tam anlamıyla nasıl bilebilirsiniz Allah aşkına?
Herkes farklı ilişki türlerinde o kadar farklı yaklaşımlar, hareketler sergiliyor ki.
Yani seninle arkadaşlık ilişkisi çok iyidir.
İyi bir arkadaştır gerçekten de.
Çok yakın olduğunuz için ilişkisiyle alakalı da bazı bilgiler bulunabilir sende ama sen onunla birlikte o ilişkiyi yaşamıyorsun.
Sen onunla sadece kendi arkadaşlık ilişkinin çok iyi yaşayabilirsin.
O kişi ilişkisinde çok daha duygusal biri mi?
Çok daha katı biri mi?
Tanıdığından daha takıntılı biri mi?
Acayip ince düşünceli biri mi?
Sen bunları maksimum bir yere kadar bilebilirsin.
Tamamını bildiğini iddia ediyorsan zaten seninle sevgilidir yani.
Şimdi ben bunu yakınlarda yaşadım diye böyle girdim olaya ama bunun farklı versiyonları da var tabii.
İşte ebeveynler de bunu çok yapıyor mesela.
Benim çocuğum yapmaz, benim çocuğum öyle yetişmedi, benim çocuğum öyle biri değil falan.
Sayın ebeveynler siz sadece onun sizinle olan ilişki boyutunu biliyorsunuz ve hiçbir zaman yaşadığı diğer ilişki türlerinde Nasıl biri olduğunu tam anlamıyla bilemeyeceksiniz.
Ancak bir fikriniz hani ufak bir çıkarımınız olabilir.
Ve bence burada kritik nokta şu.
Biz insanlar genelde birini kendi deneyimimiz üzerinden tanımlıyoruz.
Yani o şöyle biridir demek aslında o bana karşı böyle biridir demek.
Ama o kişi başka ilişkilerinde başka bir bağlamda bambaşka tepkiler veriyor olabilir.
Mesela iş yerinde çatır çatır fikirlerini savunan biri ailesinin yanında sus pus kalabiliyor.
Ya da sevgilisinin yanında böyle inanılmaz şefkatli olan biri arkadaş ortamında daha mesafeli olabiliyor.
Bu o kişinin iki yüzlü olduğu anlamına gelmiyor.
Sadece farklı ilişkilerde farklı taraflarımız ortaya çıkıyor.
Bunun bir sebebi de şu.
Her ilişki kendi dinamiğini yaratıyor arkadaşlar.
Karşı tarafın bizde tetiklediği hisler, bizim rolümüz, beklentiler hepsi farklı.
Evde çocuk rolündeyken bambaşka davranıyoruz.
İşte çalışan rolündeyken başka.
Bir arkadaş grubundaysa bambaşka ve her biri bizim gerçek bizimizin bir parçası.
Ama buradaki problem şu ki biz çoğu zaman tek bir versiyonunu tanıdığımız insanları komple tanıdığımızı sanıyoruz.
Sonra bir gün onun başka bir ilişkideki halini görünce böyle bir dumura vuruyoruz.
Yok ya o asla böyle yapmaz.
Yapabilir arkadaşlar, yapar.
Hem de bazen bizim hayal bile edemeyeceğimiz şekillerde.
Psikolojide de bunun bir adı var, rol teorisi diye.
Yani insanların sosyal rollerine göre farklı davranışlar sergilemesi.
Bu bilinçli bir rol yapma değil bu arada.
Bulunduğun ortamın, karşındaki kişinin ve ilişkinin dinamiğinin sende tetiklediği doğal bir değişim.
İşte bu yüzden aynı kişi iş yerinde ciddi ve mesafeli olabilirken evde pijamalarıyla koltuğa yayılmış rahat birine dönüşebiliyor.
Bir de bu konuya Jung'un persona kavramı çok güzel oturuyor.
Persona dediğimiz şey aslında toplumsal rollerin gerektirdiği maskeler.
Hepimiz farkında olsak da olmasak da farklı ortamlara uygun maskeler takıyoruz.
Bu maskeler sahte maskeler anlamında değil.
Hani sahte bir maske bu falan gibi değil.
Tamamen başka bir insan olduğumuz anlamına da gelmiyor.
Daha çok kendimizin belli taraflarını önüne çıkarıp diğer taraflarını böyle biraz geri plana iten bir filtre gibi düşünebilirsiniz.
Mesela iş yerinde profesyonel görünmek için daha böyle sakin, kontrollü, Ve mesafeli tarafını öne çıkarırsın.
Ama çocukluk arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde böyle daha komik, dağınık ve filtresiz tarafını ortaya çıkar.
Bu tamamen o ortamın tetiklediği bir şey.
Çünkü her ortam, her ilişki kendi kurallarını ve dinamiğini yaratıyor.
Bir de işin güven ve bağ düzeyi kısmı var.
Bizim bir ilişkide gösterdiğimiz taraflarımız karşımızdaki kişiye ne kadar güvendiğimizle ve o ilişkiye ne kadar yatırım yaptığımızla çok bağlantılı.
Yakınlık arttıkça bazı yönlerimiz daha fazla ortaya çıkıyor.
Bazılarını ise bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde saklıyoruz.
Mesela sevgilinle paylaştığın o derin duygusallık halini iş yerinde patronuna ya da yeni tanıştığın bir arkadaşına gösteremezsin.
Ya da tam tersini düşünelim.
İş ortamında böyle çok atılgan ve girişken görünen biri, ailesinin yanında işte sessiz, çekingen birine dönüşebilir.
Bu değişiklik kötü ya da sahte bir değişiklik anlamına gelmiyor.
Tamamen ilişkilerin farklı dinamiklerinden kaynaklanan bir şey.
Ve işte burada eksik resim problemi devreye giriyor.
Biz çoğu zaman elimizde sadece birkaç parçası olan bir puzzle'a bakıp bütün resmi bildiğimizi sanıyoruz.
Bir insanın bizimle olan versiyonunu gerçek hal olarak kodluyor.
Geri kalan tüm versiyonlarını göz ardı ediyoruz.
Ama aslında hepimiz farklı sahnelerde farklı roller oynuyoruz.
Bu farkındalık çok önemli çünkü aksi durumda Sürekli şöyle bir düşünce oluyor.
Daha doğrusu şöyle bir yanılgı oluyor.
O öyle biri değil.
O öyle yapmaz gibi düşünceler.
O yüzden belki de doğru cümle o bana böyle biri gibi geliyor olmalı.
Çünkü karşımızdaki kişi başka bir ortamda başka bir rolde bambaşka davranabilir.
Buradan yola çıkarak şunu da eklemek lazım.
Bazı farklı roller bazen bizim güven alanımızı da sarsabiliyor.
Birini yıllardır tanıdığını sanarken başka bir ortamda gördüğünde Bu kim ya?
Tepkisini verebiliyorsun.
Hele ki bu o kişiyle yakın bir bağın varsa kafanı acayip karıştırabilen bir şey.
Ama bunun her zaman sahtekarlıkla bir ilgisi yok.
İnsan olmak zaten farklı bağlamlarda farklı taraflarını göstermek demek.
O yüzden ben artık birini tanımlarken kesin ifadeler kullanmamaya çalışıyorum.
O şöyle biridir yerine işte benim deneyimime göre böyle biri demek.
Hem beni yanılgıdan koruyor hem de ilişkilerde daha açık fikirli olmamı sağlıyor.
Ve işin en ilginç yanı da şu, kendimize dönüp baktığımızda biz de başkalarının gözünde sadece belirli bir versiyonuz.
Sevgilimizin tanıdığı biz, arkadaşlarımızın tanıdığı biz, ailemizin gördüğü biz, bunlar aynı kişi olsa da aynı şekilde davranmıyor.
Her biri bizim gerçeğimizin farklı bir parçası.
Biraz düşününce bu farkındalık aslında insanı çok rahatlatan bir şey.
Çünkü o zaman nasıl olur da bana böyle davranır sorusu yerine...
Bu ilişkide tetiklenen tarafı buymuş anlayışına bırakıyor.
Yani mesele o kişinin değişmesi değil.
O ilişkinin onda hangi tarafı açığa çıkardığı.
Tabi burada tehlikeli bir taraf da var.
İnsanların farklı ortamlarda farklı davranabilmesini bazen ikiyüzlülük ya da rol yapmak gibi yorumluyoruz.
Halbuki bu bilinçli bir manipülasyondan ziyade ilişkilerin doğasında olan bir şey.
Elbette gerçekten manipülatif ve sahte davranan insanlar da var.
Ama onları ayırt etmenin yolu kişinin farklı rollerindeki değerlerinin, tutarlılığının ve özünün değişip değişmediğine bakmak.
Çünkü burada kritik olan şey kişinin özünde değişip değişmediği.
Değerleri, prensipleri ve temel karakteri yerinde duruyorsa farklı ortamlarda farklı davranması gayet insani bir şey.
Ama eğer her ortamda bambaşka değerler benimseyip kendi çıkarı uğruna kişiliğini baştan aşağı değiştiren biriyle karşılaşıyorsak işte orada Artık rol yapma veya manipülasyon konusuna giriyoruz.
Bence bu ayrımı yapmak hem başkalarını değerlendirirken hem de kendimize bakarken çok önemli.
Çünkü çoğu zaman gördüğümüz değişkenlik aslında o uyum sağlama refleksi oluyor.
Toplumsal yaşam zaten bizden bunu bekliyor.
Hepimiz içinde bulunduğumuz ortama göre iletişim şeklimizi, kelime seçimimizi hatta beden dilimizi ayarlıyoruz.
Ve bazen farkında olarak bazen de tamamen otomatik gerçekleşiyor bunlar.
Dürüst olmak gerekirse de bu esneklik bizim hayatta kalma becerimizin bir parçası.
Hiç kimse her ortamda birebir aynı şekilde davranarak uzun süre uyum sağlayamaz.
İşte bu yüzden beni her yerde aynı tanısınlar diye bir beklenti hem kendimize hem başkalarına haksızlık olur.
Çünkü bu insani doğaya aykırı.
Bu konuyla ilgili sosyal psikolojinin en önemli çalışmalarından biri 1959'da Erwin Goffman'ın ortaya koyduğu gündelik hayatta benliğin sunumu teorisi.
Bu teori insanların sosyal hayatlarını bir tiyatro sahnesi gibi yaşadığını söyler.
Hepimiz farklı sahnelerdeyiz.
Ön sahne dediğimiz yerler başkalarının bizi izlediği, rolümüzü oynadığımız alanlar.
Arka sahne ise sadece çok yakın olduğumuz kişilerin gördüğü, maskelerimizi çıkardığımız alan.
Bu da demek oluyor ki gördüğümüz davranışlar o sahneye özgü hazırlanmış bir performans olabilir.
Buna paralel olarak 2015 yılında yapılan bir Harvard Business School araştırması insanların iş ve özel hayatlarında kişiliklerinin farklı boyutlarını öne çıkardığını, bunu da performans, stres
düzeyi ve sosyal bağlar üzerinden doğrudan etkisi olduğunu ortaya koymuş.
Yani ortama göre davranma refleksi aslında bizim zihinsel enerjimizi, sosyal uyumumuzu ve ilişkilerimizin kalitesini belirliyor.
Ve belki de bu yüzden her ortamda aynı insan olmak gibi romantik ama gerçekçi olmayan bir beklenti yerine Hangi ortamda hangi tarafımızın ortaya çıktığını anlamak çok daha değerli.
Çünkü bu farkındalık hem kendi davranışlarımızı daha iyi analiz etmemizi hem de karşımızdakileri değerlendirirken daha adil olmamızı sağlıyor.
Bu durumu çok güzel özetleyen, internette sıkça Japon kültürüne atfedilen ama aslında kökeni tam olarak net olmayan bir söz var.
Herkesin üç yüzü vardır.
Birincisi dünyaya gösterdiğin yüz.
İkincisi en yakınlarına gösterdiğin yüz.
Üçüncüsü ise yalnızca kendine gösterdiğin yüz.
Bu sözün Japonlara ait olup olmadığı kesin olarak bilinmemekle birlikte bence verdiği mesaj çok çarpıcı.
Çünkü biz başkalarını çoğunlukla o ilk yüz üzerinden yargılıyoruz.
Yani aslında en az bilgiye sahip olduğumuz versiyonları üzerinden.
Düşünsene böyle birini yıllardır tanıdığını sanıyorsun ama onun sadece sana gösterdiği yüzünü biliyorsun.
Diğer yüzleri ise başka sahnelerde, başka rollerde ortaya çıkıyor.
Sen hiç görmemiş olabilirsin.
Hatta belki o yüzleri görmen hiç mümkün de olmayacak.
Goffman'ın teorisinde ön sahne ve arka sahne ayrımı bu noktada çok anlamlı.
Ön sahnede hepimiz toplumsal beklentilere uygun davranıyoruz.
Kelimelerimizi seçiyoruz, jestlerimizi kontrol ediyoruz.
Arka sahnede ise kurallar gevşiyor, maske düşüyor ve daha filtrelenmemiş halimiz ortaya çıkıyor.
Fakat kimse bizim tüm sahnelerimizi izleyemiyor maalesef.
Bence buradan çıkarılacak en önemli ders şu.
Birini tanımak onun bütün hikayesini bilmek demek değil.
Hangi sahnede hangi rolü oynadığını fark etmek demek.
Ve bu ilişkilerde hem hayal kırıklıklarını azaltıyor hem de beklentilerimizi daha sağlıklı bir noktaya çekiyor.
Çünkü günün sonunda hepimiz farklı sahnelerde, farklı rollerde oynayan ama özünde aynı hikayenin başrolü olan karakterleriz.
Ve hiçbir oyunun tamamını izlemeden Senaryonun tamamını bildiğini kimse iddia edemez.
Belki de bu yüzden hayatta en çok yanıldığımız yerlerden biri bir insana o çözdüğümüzü düşündüğümüz an.
Çünkü insan dediğin sabit bir fotoğraf karesi değil.
Sürekli akan, sürekli değişen bir film.
Senin tanıdığın sahnede gülüyor olabilir, başka bir sahnede ağlıyor, bir diğerinde öfkeden deliye dönüyor olabilir ve biz o filmden sadece birkaç kare görüp bütün hikayeyi bildiğimizi sanıyoruz.
O yüzden bazen insanlar bize farklı göründüğünde aslında onlar değişmemiş oluyor.
Biz sadece başka bir sahnelerine şahitlik etmiş oluyoruz.
Hayatı belki de biraz böyle yaşamak lazım.
İnsanları tek bir hikayeye sıkıştırmadan, onlar hakkında kesin yargılara varmadan, yeni sahnelerini izleyebilme şansı tanıyarak.
Çünkü kim bilir belki de en sevdiğin insanın en güzel tarafı senin henüz hiç görmediğin bir yüzünde saklıdır.
Şunu da unutma. Kimseyi tüm yüzleriyle tanıyamazsın.
Tıpkı kimsenin de seni tüm yüzlerinde tanıyamayacağı gibi.
O yüzden kesin yargılar yerine merağı, ön yargılar yerine anlayışı seç.
Çünkü bazen bir insanı gerçekten anlamanın tek yolu onun farklı sahnelerini izlemeye sabretmektir.
O zaman sana bir soru.
Sen bir insanın kaç farklı insan olabileceğini düşünüyorsun?
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İhtiyacı olduğunu düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı...
Ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
