
Bir İnsan Başka Bir İnsanın Kaderi Olabilir mi? Mevlana ve Şems’in Hikayesi
6 Temmuz 2026 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Selamlaaar! Bu bölümde Mevlana’nın hayatındaki göçü, arayışı, Şems’le karşılaşmasını, bu karşılaşmanın yarattığı dönüşümü ve bir insanın başka bir insanın hayatını nasıl değiştirebildiğini konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar! O zaman Sana Bir Soru Podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Bugün benim doğum günüm arkadaşlar.
Her yeni yaş alacağım dönemde böyle bir şeylerin peşine düşerim ben.
Yeni yaşım da şöyle olsun, bu yaşım şöyle geçsin falan diye.
Bu yeni yaşım içinde bir miktar böyle huzuru bulmakla, huzurlu olmakla kafayı bozmuş olabilirim.
Huzur deyince de mutlaka karşılaşacağımız bir isim var.
O da kimdir? Mevlana.
Huzur kelimesini geçirdiğimiz an adını çok sık duyarız, sözlerine çok denk geliriz.
Hakkında çok fazla şey söylendiği için de bazen gerçekten kim olduğunu düşünmeye başlarız.
Benim de biraz öyle olduğundan bu bölümde Mevlana'yı sadece hani o bildiğimiz sözleriyle ya da alıntılarla ne bileyim ne olursan ol yine gel etrafında değil de Biraz daha insan tarafıyla konuşmak istedim.
Çünkü bazı isimler var ya hani böyle çok fazla anıldıkları için bir noktadan sonra gerçek bir insan olmaktan çıkıp sembole dönüşüyorlar.
Mevlana da bence onlardan biri.
Huzurun, aşkın, hoşgörünün, kabullenişin sembolü gibi duruyor karşımızda.
Ama ben bu aralar şunu çok sık düşünüyorum.
Bir insan gerçekten huzurlu doğar mı?
Yoksa huzur dediğimiz şey biraz da insanın içinden böyle geçe geçe, dağla dağla, kaybede kaybede vardığı bir yer midir?
Çünkü Mevlana'nın hikayesine biraz yakından bakınca şunu görüyoruz.
Onun hayatı da sadece böyle sakinlikten, bilgelikten, huzurdan falan ibaret değil.
Göç var, arayış var.
Kayıp var, sarsılma var, bir karşılaşma var.
Bir insanın başka bir insanla karşılaşıp artık eski haliyle devam edememesi var.
Hatta asıl ilginç olan yer de bence tam olarak burası.
Bugün size Mevlana'yı anlatırken aslında şu sorunun peşinden gitmek istiyorum.
Bir insan başka bir insanın hayatını gerçekten değiştirebilir mi?
Hani bazı insanlarla tanışmadan önceki halimiz vardır ya bir de tanıştıktan sonraki halimiz.
O kişi hayatımıza girer ve dışarıdan bakınca belki çok büyük bir şey olmamıştır evet ama Ne bileyim bir sohbet edilmiştir, bir bakış olmuştur, birkaç cümle kurulmuştur.
Ama sonra bir bakarsınız içinizde bir şey böyle inanılmaz şekilde yerinden oynamıştır.
Ve çok da fark ediliyordur o.
Eskisi gibi düşünemiyorsunuzdur, eskisi gibi sevemiyorsunuzdur, eskisi gibi susamıyorsunuzdur, eskisi gibi kendinizi kandıramıyorsunuzdur.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza huzur getirmek için değil de bizi bir miktarda uyandırmak için gelirler.
Bugünün sorusu bu o yüzden.
Bir insan başka bir insanın kaderi olabilir mi?
Mevlana Celaleddin Rumi 1207 yılında Berht'te doğuyor.
Babası Bahaiddin Veled dönemin önemli alimlerinden biri.
Aile dönemin böyle siyasi ve toplumsal koşulları içinde Berht'ten ayrılıyor.
Uzun bir yolculuğun ardından Anadolu'ya hatta Konya'ya uzanan bir hayat başlıyor.
Düşününce Mevlana'nın hayatının daha en başında bir göç duygusu var bakın.
Bir yerden ayrılmak, bir yola çıkmak, bir evi geride bırakmak, bir şehirden, bir dilden, bir geçmişten kopmak.
Belki de bu yüzden Mevlana'nın düşüncesinde insanın yolculuğu bu kadar önemli.
Çünkü bazı insanlar yola sonradan çıkmıyorlar.
Daha çocukken o yolun içinde büyüyorlar.
Konya'ya yerleştiğinde Mevlana artık çok iyi eğitim almış.
Saygı gören, çevresinde öğrencileri olan, ders veren bir alim.
Bilgisiyle, hitabetiyle, dini ve tasavvufi birikimiyle insanların başvurduğu, dinlediği ve etrafında toplandığı biri.
Yani dışarıdan bakınca hayatı yerli yerinde.
Bir düzeni var, bir itibarı var, bir çevresi var, bir ailesi, öğrencileri, toplumsal karşılığı var.
Hatta belki bugün yaşasa her şeyini kurmuş diyebileceğimiz biri.
Hani bizde vardır ya bir söz.
O yapacağını yapmış, ununu elemiş, eleğini asmış gibi öyle bir yerden.
Ama bazen hayatımız dışarıdan tamamlanmış görünürken içeriden de böyle hala uyanmamış bir tarafımız olabiliyor ya.
Bazen insanın sahip olduğu bilgi çok oluyor ama o bilgi henüz böyle kalbine inmemiş oluyor.
Ya da bazen insan doğru cümleleri biliyor ama henüz o cümlelerin içinden geçmemiş oluyor.
Yani anlayacağınız bazen insan böyle anlatır, öğretir, konuşur ama içinde hala yanmamış bir yer vardır.
İşte Mevlana'nın hayatında Şems-i Tebrizlerin yeri biraz burada başlıyor.
Şems Mevlana'nın hayatına sadece bir dost olarak girmiyor arkadaşlar.
Hatta bence büyük bir soru olarak giriyor.
Çünkü bazen hani böyle bazı insanlar bize sadece cevap vermez, bize soru sordurur ya.
Ben kimim? Bugüne kadar bildiğim şeyler gerçekten benim mi?
Ben inanıyor muyum yoksa hala öğretilenleri mi tekrar ediyorum?
Ya da ben yaşıyor muyum yoksa sadece doğru kabul edilen bir hayatımı sürdürüyorum?
veya ben seviyor muyum yoksa sevmek hakkında sadece konuşuyor muyum gibi bir yerden.
Şems-i Tebrizi adı üstünde Tebrizli bir derviş.
Tebrizli derken bu arada İran'ın tarihi ve kültürel başkenti konumundaki Tebriz'den bahsediyorum.
Dolaşan, arayan, yerleşemeyen, kalıplara sığmayan bir figür gibi anlatılır Şems-i Tebrizi.
Onu sadece sakin, bilge, huzurlu bir öğretmen gibi düşünmek eksik olur.
Şems daha çok böyle sarsan biri, rahatsız eden biri, kalıpları bozan biri, insanın kendine kurduğu güven...
hikayeyi çatlatan biri ve bazen böyle insanlar hayatımıza girdiğinde ilk anda bize iyi geliyormuş gibi hissettirmezler.
Mevlana ile Şems'in karşılaşması için anlatılan çok sayıda rivayet var.
Kiminde bir soru soruluyor, kiminde kitaplardan bahsediliyor, kiminde bilgiyle aşk karşı karşıya geliyor.
Yani şöyle tarihsel ayrıntıların hepsini kesin biçimde bilmek kolay değil ama hikayenin özü çok güçlü.
Mevlana Şems ile karşılaştıktan sonra aynı Mevlana olarak kalmıyor arkadaşlar.
Bu karşılaşma onun hayatında bir kırılma yaratıyor.
Daha önce ders veren, öğreten, saygı gören bir alimken Şems'den sonra daha coşkulu, daha içe dönen, daha şiirsel ve daha aşk merkezli bir yolculuğun içine giriyor.
Bence burada çok güzel bir karşılıklık var arkadaşlar.
Bilmek başka, yanmak başka.
Yani o bildiğinin içine girip yaşamaktan bahsediyoruz.
Şems'den önce Mevlana bilen biriydi.
Şems'den sonra yanan birine dönüştü.
Ve bu yanmak hani sadece romantik bir aşk gibi de anlaşılmamalı.
Buradaki Aşk daha büyük bir şey.
Daha dönüştürücü, daha insanı kendinden geçiren bir şey.
İnsanın kendini aşması gibi düşünebilirsiniz belki de.
Sadece aklıyla değil de kalbiyle de anlamaya başlaması gibi.
Hani böyle bildiklerinden soyunup bilmediği bir yere teslim olması gibi.
Çünkü bilmek bazen güvenlidir.
Bazen değil hatta bildiğin yer güvenlidir yani.
Bir şey bilirsiniz, tanımlarsınız, anlatırsınız ve hatta kontrol edersiniz.
Ama aşk dediğimiz şey öyle değildir ya.
Aşk kontrol ettirmez arkadaşlar.
Aşk insanı düzenli, mantıklı, ölçülü bir çizgide tutmaz.
Bazen insanın bütün dengelerini değiştiriverir.
Burada sadece böyle iki insanın arasındaki bağdan da söz etmiyorum.
Bazen bir fikir de böyle yapar, bazen bir kitap da böyle yapar, bazen bir kayıp, bazen bir acı, bazen de bir karşılaşma.
Bir şey olur ve siz artık önceki insan değilsinizdir.
Bence Mevlana ve Şems hikayesinin bugün hala bu kadar ilgi çekmesinin sebebi de biraz bu.
Çünkü hepimizin hayatında bizi biz...
Bizden önceki halimizden koparan insanlar var.
Kimi bunu sevgiyle yapar, kimi acıyla yapar, kimi bize böyle bir kapı açar, kimi de hayatımızdan çıkarak bizi kendimizle baş başa bırakır.
Şems de Mevlana'nın hayatına böyle bir etki bıraktı.
Mevlana'nın çevresindekiler için bu ilişki kolay ve anlaşılabilir bir şey değildi.
Çünkü düşünsenize, herkesin bildiği, saygı duyduğu, derslerine katıldığı, düzenli hayatı olan bir alim var.
Sonra bir gün biri geliyor ve o insanın bütün gündemi değişiyor.
Mevlana artık iş... İşte Şems'le böyle uzun sohbetler ediyor.
Ona yoğun bir yakınlık duyuyor.
Onunla geçirdiği zaman çevresindekilerin alıştığı Mevlana'yı değiştiriyor.
Bu da haliyle kıskançlık, huzursuzluk, dedikodu ve tabii ki de gerilim yaratıyor.
Çünkü bazen bir insan değişmeye başladığında bundan en çok rahatsız olanlar onu eski haliyle sevenler olur.
Ve bu da yani bakınca aslında çok insani bir şey.
Birini belli bir rolde tanırız ya.
Ne bileyim baba olarak, anne olarak, hoca olarak, sevgili olarak.
arkadaş olarak veya bambaşka bir noktadan hani güçlü kişi, sakin kişi, fedakar kişi olarak sonra o insan başka bir şeye dönüşmeye başlar.
Daha önce sustuğu şeyleri söylemeye başlar.
Daha önce önemsediği şeyleri önemsememeye başlar.
Daha önce kendini adadığı düzenin dışına çıkar.
Ve biz bazen o insanın özgürleşmesine değil de bizim alıştığımız kişiyi kaybetmemize üzülürüz.
Mevlana'nın çevresi içinde Şems biraz böyle bir figür gibi duruyor.
Şems hani sadece Mevlana'yı değiştirmiyor da Anna'nın etrafındaki herkesin Mevlana ile kurduğu ilişkiyi de değiştiriyor.
İşte bu yüzden büyük dönüşümler hiçbir zaman sadece kişinin içinde yaşanmıyor arkadaşlar.
Bir insan değiştiğinde çevresindeki düzen de sarsılıyor.
Ve sonra Şems gidiyor tamam mı?
Bu gidişin etrafında farklı anlatılar var yine.
Tarihsel olarak dediğim gibi ayrıntıları kesinleştirmek kolay değil.
Bazı anlatılarda Konya'dan ayrıldığı söyleniyor.
Bazı anlatılarda kaybolduğu, bazı anlatılarda öldüğü söyleniyor.
Bizim için bugün kesin bir biçimde söyleyebileceğimiz şey şu.
Şems bir noktada Mevlana'nın hayatından çekiliyor.
Yani gidiyor bir noktada o hayattan.
Ve bu çekiliş Mevlana'da çok büyük bir boşluk yaratıyor.
Burada durmak istiyorum biraz.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıktığında sadece yok olmuyorlar ya.
İçimizde açtıkları yerle aslında oraya çöküp kalıveriyorlar.
Ve bazen o yerde kapanmıyor arkadaşlar.
Ama kapanmadığı için de başka bir şeye dönüşüyor.
Bir şiire, bir duaya, bir yola, bir arayışa, bir sese veya bir esere.
Mevlana'nın Şems'den sonraki halinde de bunu görüyoruz.
Şems gidiyor. Ama Mevlana'nın içindeki yangın sönmüyor.
Tam tersine belki de Şems'in yokluğu o yangını başka bir şeye dönüştürüyor.
İşte divanı Şems burada çok önemli.
Mevlana'nın Şems'e duyduğu derin bağlılık hatta hasret ve manevi aşk şiirin içine akıyor.
Şems artık sadece fiziksel olarak yanında olan bir dost değil de Mevlana'nın içinde konuşan, onu dönüştüren, onu kendinden çıkarıp başka bir yere taşıyan bir sese dönüşüyor.
Hani bazen insanlar gidiyor ama Bizde bıraktıkları yankı kalıyor arkadaşlar.
Ve o yankı çok acıdır ki bazen onların varlığından bile daha uzun sürüyor.
Bu yüzden kayıp her zaman bir bitiş değil de bazen kayıp dediğimiz şey insanın içindeki en derin üretimin başlangıcı oluyor.
Bu cümle biraz ağır farkındayım ama bence çok doğru.
Çünkü insan çoğu zaman en çok kaybettiği yerden dönüşüyor.
Kaybettiği kişiden, kaybettiği evden, kaybettiği ihtimalden, kaybettiği eski kendinden.
Hikayesinde de Şems'in yokluğu sadece bir eksilme değil de aynı zamanda büyük bir içsel genişleme gibi.
Çünkü Şems'in Mevlana'da açtığı o kapı var ya Şems gidince kapanmıyor.
Mevlana o kapıdan geçmeye devam ediyor.
Ve zamanla da bu yolculuk Mesnevi gibi, Divanı Şems gibi yüzyıllardır okunan, yorumlanan, çevirilen, insanlara dokunan eserlere dönüşüyor.
Ama burada şunu da hatırlatmak lazım.
Bu eserlerin arkasında sadece büyük bir düşünür yok.
Bir insan var. Arayan bir insan, sarsılan bir insan, seven bir insan, hatta günün sonunda kaybeden bir insan ve kaybıyla da dönüşen bir insan.
Bence Mevlana'yı bugüne kadar taşıyan şey de bu.
Evet onun düşüncesinde tasavvuf var kesinlikle.
Aşk var, insan var, Tanrı ile ilişki var, yolculuk var.
Benlikten vazgeçme var ama bütün bunların altında çok temel, çok insani bir mesele daha var.
İnsan aynı kalmak için doğmamıştır arkadaşlar.
Değişiriz yani bazen isteyerek, bazen direnerek, bazen birinin gelişiyle, bazen de gidişiyle, bazen aşkla, bazen acıyla, bazen de hayatın bizi artık eski halimizde
tutmamasıyla. Mevlana ve Şems hikayesi bu yüzden sadece iki büyük ismin karşılaşması gibi değil de benim için.
Bir dönüşümün hikayesi gibi.
Bir uyanış hikayesi, bir kayıp hikayesi aynı zamanda.
Ve belki de en çok insanın kendi içine yaptığı yolculuğun hikayesi.
Şimdi burada kendimize dönüp şunu sormak gerekiyor.
Bizim hayatımızda Şems gibi insanlar oldu mu?
Yani bizi rahatlatmak yerine sarsan insanlar.
Bize kendimizi iyi hissettirmek yerine kendimizle yüzleştiren insanlar.
Yani sen aslında kimsin? diye doğrudan sormasa bile varlığıyla bu soruyu sorduran insanlar.
Bazen bu kişi bir sevgili olur, bazen bir arkadaş olur, bazen bir öğretmen, bazen bir aile üyesi, bazen çok kısa süre tanıdığımız biri, bazen de böyle hayatımızda uzun kalmayan ama izi çok uzun süren
biri. Ve işin tuhafı da o insan geldiğinde bunun bir dönüm noktası olduğunu da anlayamayabiliyoruz.
Hatta belki ilk başta o kişiye kızıyoruz bile.
Bize fazla geliyor, düzenimizi bozuyor, alıştığımız kendimize elimiz Ama yıllar geçiyor sonra ve fark ediyoruz ki o kişiden önceki bizle sonraki biz aynı insan değiliz.
Bence bazı karşılaşmaların kader gibi hissettirmesi de biraz bundan.
Çünkü hayatımıza giren herkes bizi değiştirmiyor.
Ne bileyim bazıları yanımızdan geçiyor, bazıları hayatımızda kalıyor ama içimize hiç dokunmuyor.
Bazıları bizi seviyor ama dönüştürmüyor.
Ama bazıları vardır ki arkadaşlar kısa bir süre bile kalsa içimizdeki bütün odaların yerini değiştirir.
Şems'in Mevlana'da yaptığı gibi.
yaptığı şey de biraz böyle. Düşünsenize bir insan geliyor ve başka bir insanın içinde zaten var olan şeyi öyle bir ateşliyor ki.
Belki de önemli olan bu zaten.
Şems Mevlana'ya dışarıdan yepyeni bir ruh vermedi yani.
Mevlana'nın içinde zaten var olan ama henüz bütünüyle ortaya çıkmamış bir tarafı uyandırdı.
Bu bana çok kıymetli geliyor ya.
Çünkü bazen hayatımıza giren insanlar bize yepyeni bir şeyler vermezler.
Bizde olan şeyi gösterirler.
Mesela bizim unuttuğumuz cesaret, bastırdığımız arzu, görmezler.
geldiğimiz yetenek, kaçtığımız hakikat, içimizde yıllardır bekleyen ama bir türlü dile gelmeyen o ses.
Ve belki de en güçlü ilişkiler bize sahip olmadığımız bir şeyi veren ilişkiler değil de zaten içimizde olanı uyandıran ilişkilerdir.
Mevlana'nın şemsi ilişkisine buradan bakınca mesele biraz da sadece hani bir hoca ve bir mürşit ilişkisi olmaktan çıkıyor.
Daha derin bir yere geliyor.
Bir insanın başka bir insanda aynı olması.
Böyle düşünmek bence çok güzel.
Yani kulağı da çok hoş geliyor.
Ama böyle güzel gösteren, süsleyen, sakinleştiren bir ayna da değil yani.
Hakikati gösteren bir ayna.
Bazen insan aynaya bakmak istemez ya.
Çünkü orada sadece güçlü taraflarını değil de eksiklerini de görür.
Korkularını görür, kalıplarını görür, kendine söylediği yalanları görür.
Ne kadar bildiğini ama ne kadar az yaşadığını görür.
Şems Mevlana'ya belki de bunu gösterdi.
Ve Mevlana da o aynadan kaçmak yerine Oradan geçti arkadaşlar.
Bu yüzden Mevlana'nın dönüşümü bana çok etkileyici geliyor.
Çünkü değişmek kolay bir şey değil yani baktığımızda.
Hele zaten saygı gören, yerini bulmuş, çevresi olan, kimliği oturmuş bir insansanız değişmek daha da zor.
Çünkü kaybedecek daha çok şeyiniz oluyor.
İnsan bazen mutsuz olduğu hayatı bile sırf tanıdık diye bırakmak istemez ya.
Çünkü belirsizlik korkutur.
Yeni bir benlik korkutur.
Başkalarının ne oldu sana demesi korkutur.
Eski çevrenin seni anlamaması korkutur.
Ama Mevlana'nın hikayesi bize şunu söylüyor.
Bazen insanın kendine varması için önce kendine kurduğu düzeni bozması gerekir.
Yani bu inanılmaz zor ve güçlü bir şey bence.
Çünkü hepimiz düzen arıyoruz.
Hepimiz hayatımızda taşların yerine oturmasını istiyoruz.
Her şey belli olsun. insanlar belli olsun, duygularımız belli olsun, hatta geleceğimiz belli olsun istiyoruz.
Ama bazı dönüşümler de belirsizlikten doğuyor.
Bazı hakikatler düzen bozulmadan maalesef görülmüyor.
Bazı kapılar hayatın tam da böyle artık böyle devam eder dediğimiz yerinden açılıyor.
Mevlana için şems tam olarak öyle bir kapı.
Ama kapılar bazen sadece açılmaz da böyle insanı içeri çekerler.
Ve içeri girdikten sonra geri dönmek de pek mümkün olmaz.
Bence bu bölümün en temel cümlesi...
şu olabilir. Mevlana bize sadece o aşkı anlatmadı.
Aşkın insanı aynı bırakmadığını anlattı.
Çünkü aşk dediğimiz şey sadece güzel hissetmek değildir.
Bazen dağılırsın, bazen ararsın, bazen kaybedersin, bazen kendinden vazgeçersin, bazen bildiğin her şeyin yetmediğini kabul edersin.
Bazen de bir insanın yokluğunda onun sende açtığı yoldan yürümeye devam edersin.
Bugün Mevlana'nın sözleri hala dolaşıyor etrafta.
Kitapları hala okunuyor, mesnevi Bir hala farklı dillerde, farklı ülkelerde, farklı insanların hayatına temas ediyor.
Sema hala sadece bir ritüel değil.
Aynı zamanda bir sembol olarak görülüyor.
Ama bütün bunların arkasında da bir hareket var.
Dönmek. Sema deyince aklımıza da zaten bu dönme hali geliyor.
İnsan dönerken bir noktada kendi merkezini bulmaya çalışıyor gibi.
Dışarıdan bakınca sadece bir hareket gibi görünebilir.
Ama içeride bambaşka bir anlam da var.
Belki de hayat da biraz böyle.
Dönüyoruz. Aynı yerlere döndüğümüzü sanıyoruz.
Aynı sorulara, aynı acılara, aynı insanlara, aynı eksikliklere.
Ama bazen her dönüşte biraz değişiyoruz.
Yani aynı yere dönsek bile aynı insan olarak dönmüyoruz.
Mevlana'nın hikayesi de bana burada şunu düşündürüyor.
Hayat düz bir çizgi değil.
Bazen bir karşılaşmayla kırılıyor.
Bazen bir kayıpla derinleşiyor.
Bazen bir soruyla yön değiştiriyor.
Bazen bir insan geliyor ve bütün pusulamızı bozuyor.
Ama belki de o pusulanın bozulması.
gerekiyordur diye düşünüyorum.
Çünkü eski yönümüz bizi kendimize götürmüyordur.
Bugün Mevlana ve Şems'i konuşurken aslında sadece 13.
yüzyılda yaşanmış bir dostluğu, bir manevi bağı, bir dönüşümü konuşmak istemedim.
Kendi hayatımızdaki dönüştürücü karşılaşmaları da konuşmak istedim.
Bizi değiştiren insanları, bizi sarsan soruları, bizi eski halimizde bırakmayan kayıpları ve belki de hala içimizde devam eden o arayışı.
Çünkü hepimizin hayatında bir Şems olmayabilir arkadaşlar.
Ama hepimizin Kendimizin hayatında bizi eski kendimizden çağıran bir şey vardır.
Bir insan, bir kitap, bir acı, bir aşk, bir şehir, bir ayrılık, bir kayıp, bir cümle, bir gece, bir kırılma anı o kadar çok sayabilirim ki yani.
Ve bazen o şey bize şunu der.
Burada kalamazsın. Artık eski sen olarak devam edemezsin.
Yani bu ilk anda korkutucu olabilir ama belki de büyümenin özü biraz da budur.
Eski kendimize sığmamaya başlamak.
Mevlana'nın hikayesinden bana kalan şey bu.
İnsan bazen bir karşılaşmayla değişiyor.
Bazen bir kayıpla derinleşiyor.
Bazen de en büyük eserini hayatındaki en büyük boşluğun içinden çıkarıyor.
Şems geldi ve Mevlana'nın hayatı değişti.
Şems gitti ve Mevlana'nın içinde açtığı yer kapanmadı.
Ama belki de o yer kapanmadı.
Bugün hala Mevlana'yı konuşuyoruz.
Çünkü bazı insanlar gider.
Ama bizde başlattıkları o yolculuk bitmez.
O zaman sana bir soru.
Sizin hayatınızda sizi eski halinizden koparan biri oldu mu?
Yani sizin hayatınızın bir şemsi var mı arkadaşlar?
Bölümü sonuna kadar dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğüm bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
