
Selamlaaar! Bu bölümde tartışmaların biyolojik, psikolojik ve duygusal dinamiklerini konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar. O zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Ya arkadaşlar siz kiminle neyi nasıl tartışacağımıza nasıl karar veriyoruz hiç düşündünüz mü ya?
Ben geçtiğimiz hafta çok düşündüm bunu.
Bazen hiç olmayacak insanlarla, bazen saçma sapan konuları, bazen de hiç istemediğimiz yollarla tartışırken buluyoruz kendimizi.
Ben genelde böyle durumların içine girdiğimde de açıkçası gıcık oluyorum kendime.
Yani bu tarz tartışmaların belli bir mantık çerçevesinde oturmadığı çok belli.
E o zaman neyi tartışıyorsun bacım yani?
Sonra şunu fark ediyorum.
Biz aslında bir konunun değil bir duygunun tartışmasını yapıyoruz.
Çoğu zaman konunun kendisine odaklanmıyoruz da.
O tartışmayı kazanınca bize getireceği kazanma duygusuna, egonun tatminine, ne bileyim üstün olmaya falan odaklanıyoruz.
Çünkü tartışma kokusunu aldığı an sinyalleri çakmaya başlayan bir beynin var.
Biri bize karşı çıktığında beynin çoğu zaman bunu böyle fikirsel bir tehdit olarak değil de fiziksel bir tehdit gibi algılıyor.
Ve hop o meşhur savaş ya da kaç mekanizması 0.6 saniyede devreye giriyor.
Karşındaki kişi sadece bence haksızsın diyor ama senin amigdalan bana saldırıyorlar mevzilerimizi koruyun moduna geçiyor.
Kalp atışın hızlanıyor, kasların geriliyor, ses tonun değişiyor.
Aslında tartışmanın içinde değil mini bir savaşın ortasında gibi hissediyorsun.
Beynin mantıklı kısmı olan prefrontal korteks amigdala bu kadar aktifken haliyle arka planda kalıyor.
Yani düşünme, analiz etme, empati kurma kapasiten o anda pat diye düşüveriyor.
Tam o yüzden sonradan hep şu cümleyi kuruyoruz.
Ya keşke öyle demeseydim be.
Ama o sırada kontrol sende değil.
Beynin ilkel kısmı onu elinden almış durumda.
Nöropsikolog David Rock bu durumu scarf modeliyle açıklıyor.
Direkt Türkçe karşılıklarını söyleyeceğim.
Statü, belirsizlik, kontrol, bağ ve adalet.
Bu beş ihtiyaçtan birini bile tehdit altında hissettiğinde beynin hemen savunma moduna geçiyor.
Yani biri sana üst perdeden konuştuğunda sadece fikirlerine değil statüne tehdit olarak algılıyor beynin.
O yüzden çoğu tartışmada sesler yükseliyor, yüz ifadeleri sertleşiyor.
Çünkü vücut kendini koru mesajını veriyor.
Ama işin ironik tarafı şu, o anda gerçekten tehlikede değiliz.
Kimse üstümüze mızrak falan fırlatmıyor ama beynin hala taş devrinde kalmış gibi tepki vermeye devam ediyor.
Birinin sen yanılıyorsun demesi bile o kadar tetikleyici olabiliyor ki.
Bedenin adrenalin pompalamaya başlıyor ve sen o sırada belki sadece sandalyede oturuyorsun ama içsel olarak savaşa çıkmış gibi hissediyorsun.
İşte o yüzden tartışmaların çoğu sonuçsuz kalıyor.
Çünkü bir taraf konuşuyor, diğer taraf dinlemiyor.
Beyinleri sadece kendi savunmakla meşgul.
Oysa o an bir durabilsek, şöyle bir nefes alabilsek, mantıklı kısmı yani prefrontal korteksi böyle yeniden devreye sokabilsek belki de aynı konuyu 3 dakikada çözeceğiz.
Ama işte insanız. Beynimiz böyle bizi korumak isterken bazen birbirimizi incitiyoruz.
Yani tartışma dediğin şey biraz da böyle evrimsel bagajımızın sesi gibi.
Bir taraf haklı çıkmak istiyorum derken aslında altta yatan biyolojik mesaj şunu söylüyor.
Güvende hissetmek istiyorum.
Psikolog Daniel Kahneman der ki insan iki sistemle düşünür.
Biri hızlı ve duygusal olan.
Diğeri yavaş ve mantıklı olan.
Biz tartışırken genelde o hızlı duygusal sistem devreye giriyor işte.
Ama dediğim gibi çoğu tartışmanın çıkış noktası fikir değil duyulma isteği.
İnsan sadece haklı çıkmak istemiyor.
Benim de bir yerim var bu denklemde demek istiyor.
O yüzden sesler yükseliyor, gözler devriliyor, kapılar çarpılıyor belki.
Çünkü kimse kimseyi duymuyor.
Herkes sırayla konuşmayı bekliyor, dinlemeyi değil asla.
Bir araştırma okumuştum.
Çift terapilerinde en sık görülen sorun iletişim eksikliği değilmiş diye.
Sorun tarafların dinliyor gibi yapmasıymış arkadaşlar.
Yani karşındakini gerçekten duymadığında onun kelimeleri sadece bir sonraki cevabını planlamak için geçici bir sessizlik oluşturuyor.
Günlük hayatta da aynısı olmuyor mu arkadaşlar?
Yani mesela biri sana bence sen haksızsın dediği anda iç sesin hemen başlıyor.
Ne haksızım be sen anlamıyorsun falan.
O anda artık konu değil egon sahnede oluyor aslında.
Ama bazen de tartışmak istiyor insan.
Çünkü bu da bir bağ kurma biçimi.
Bazı insanlar sessizliği çekemiyor.
Bazıları gerginliği yok etmek için tartışıyor.
Bazıları ise duygusal olarak kopmamak için kavga ediyor.
Çünkü en azından kavga ederken bile bir etkileşim var değil mi?
Psikolojide buna bağlılık paradoksu deniyor.
Birine kızarken bile ondan kopamamak.
Çünkü o öfkenin altında aslında bir ilgi arayışı var.
Bir de şu var tabii tartışmayı kazanma hissi.
O ben demiştim duygusu yok mu?
O var ya yani kısa sürede çok tatlı geliyor evet ama uzun vadede ilişkilerde küçük küçük çatlaklar bırakıyor.
Bir tartışmada biri kazandığında aslında iki taraf da kaybediyor.
Çünkü biri sustuysa muhtemelen kırıldı.
Ya da muhtemelen tamamen karşıdaki tarafı saldı bitirdi artık.
Benim çok yaptığım bir şey bu mesela.
Bakıyorum karşıdakine ne yapsam sekiyor bana geri yani.
Diyorum ki seninle uğraşamam abicim ben.
Uğraşabileceğim bir hal al ve öyle geri gel bana.
Neticede tartışmanın bile bir seviyesi var diye düşünüyorum.
Konuşamadığın insanla neyi tartışacaksın ki?
Ve böyle bir durumda da neden kendini yormayı tercih edeceksin?
Ben o kadar uğraşmışım kendi üzerimde.
Mantıklı düşünebildiğim noktaya kadar gelip kendimi oralara çekip tartışacağım diye.
Sen gel hala amigdala düşüncelerinle, o ilkel güdülerinle bana saldır.
Yani üzgünüm ama bu bir tartışma değil.
Kavgaya evrilmek üzere olan başka bir şey.
Bir laf vardı sosyal medyada denk geldiğim.
Artık haklı çıkmak istemiyorum.
Sadece huzurlu çıkmak istiyorum tartışmalardan diye.
Yani o kadar haklı ki. Ben de önceden çok haklıydım.
çıkmaya odaklı bir insandım.
Ama bunu o kadar töpüledim ki gerçekten kendimi bu konuda çok tebrik de ediyorum.
Sadece düzgünce tartışıp haksızsam da haksızlığımı kabul etmek ve o düzgün tartışmanın tadına varmak istiyorum.
Kaliteli tartışma diye bir şey vardır arkadaşlar.
Bir zevk verir ki yani ve bunu yapabildiğin insanla da acayip bir bağ kurarsın.
Yani anlayacağın tartışmanın dinamiği aslında neyi tartıştığımızda değil nasıl tartıştığımızda yatıyor.
Ve bence tartışmalarda kendimize şunu sormalıyız.
Ben şu an anlamaya mı çalışıyorum yoksa savunmaya mı geçtim?
Çünkü bazen en etkili cümle hiç söylenmeyen oluyor ve belki de bazı tartışmalar kazanılmak için değil kendimizi ayna tutmak için yaşanıyor.
Peki bu kadar bahsettik de nasıl bilinçli tartışacağız diye düşünebilirsiniz.
Yani hem kendimizi ifade edip hem de olayı kişisel almadığımız o orta yolu nasıl bulacağız?
Şimdi sana 5 güzel öneri vereceğim bu konuyla ilgili.
Birincisi durmak arkadaşlar.
Çok basit geliyor olabilir kulağa ama beynin alarmdayken durmak çok zor bir şey.
Ama bunu başarabilirsen en azından çabalarsan bunun için bir işe yarıyor gerçekten.
Bir nefes almak bile o amigdalanın saldır ya da kaç modunu yavaşlatan bir şey.
Yani aslında kendini savunmak yerine vücuduna tehlike geçti mesajını vermiş oluyorsun.
İkincisi de kazanmaya değil anlamaya niyet edeceksin abicim.
Çünkü bazen tartışmayı kazanmak ilişkiyi kaybettiriyor.
Hani olur ya tamam haklısın diyen biri aslında seni dinlemeyi bırakmıştır.
Haklı çıkmak güzel bir anlık zafer ama empati uzun vadeli bir barıştır.
O yüzden bir dahaki tartışmada kendine şunu sor.
Ben şu an anlamaya mı çalışıyorum yoksa cevap hazırlamaya mı?
Üçüncüsü karşı tarafa iletmek istediğin mesajın ifade biçimine dikkat edeceksin.
Kulağa klişe geliyor ama çok işe yarayan bir şey.
Sen hep böylesin dediğinde karşıdaki savunmaya geçer.
Ama ben böyle olduğunda kendimi dışlanmış hissediyorum dediğinde konu bir anda savaş alanından duygu alanına taşınıyor ve orası çözümün başlayabileceği tek yer.
Dördüncüsü tartışmanın zamanını seçmek.
Yani sinir sistemin sakin değilse o anda çözüm çıkmaz.
Çünkü öfke anında konuşmak yangına benziyor.
Bazen şu an konuşmayacağım, biraz sakinleşelim sonra konuşalım demek en gerekli ve en çözümcül cümlelerden birisi olabiliyor.
Beşincisi de herkesin doğrusunun başka olduğunu kabullenmek.
Bu cümle benim hayatımı çok rahatlatan cümlelerden bir tanesi.
Çünkü bazen karşımdakinin de kendi haklılık haritası olduğunu kabul etmek tartışmayı bir çatışmadan bir anlam sürecine dönüştürüyor.
Bu beş maddenin çok büyük farklar yaratacağına inanıyorum açıkçası.
Yani arkadaşlar tartışma dediğimiz şey aslında çok insani bir şey.
Ama farkındalık olmadan ilişkileri kemiren bir döngüye dönüşüyor maalesef.
O yüzden mesele tartışmamak değil, tartışmayı kendini ve karşındakini daha iyi tanımanın bir yolu haline getirmek.
Size şu ilginç bilgiyi de vereyim.
Tartışmaların %70'i hiçbir zaman çözüme ulaşmıyormuş.
Bunu psikolog John Gottman söylüyor.
40 yıllık ilişki araştırmalarında mutlu çiftler...
mutlu çiftlerin farkının tartışma mı oranı olmadığını, asıl farkın tartışmayı nasıl yaptıkları olduğunu dile getiriyor.
Mutlu çiftler tartışırken bile birbirlerine nezaket gösteriyor.
Konu kapandıktan sonra yeniden bağ kurmayı biliyormuş.
Yani önemli olan uzlaşmak değil, bağ kalitesini koruyabilmek.
Bir tartışmayı kazanmak çoğu zaman hiçbir şeyi kazandırmıyor.
Ama doğru şekilde tartışmayı öğrenmek ilişkilerini, işini hatta kendini yönetme biçimini tamamen değiştirebiliyor.
Stanford'dan başka bir araştırmaya göre bilinçli iletişim tekniklerini kullanan çiftlerin empati skorları ve problem çözme becerileri %40 artıyormuş.
Yani dinlemeyi, durmayı, doğru zamanda konuşmayı öğrenmek beyni resmen yeniden eğiten bir şey.
Nörobilimci Lisa Feldman Barrett diyor ki duygular dış dünyadan değil beynimizin içinden üretilir.
Yani biri sana bağırdığında hissettiğin öfke o kişiden değil senin beyninin verdiği anlamdan kaynaklanıyor.
Bu da demek oluyor ki eğer beynine yeni anlamlar öğretirsen tartışma biçiminde değişir.
Artık karşındakinin bana saldırıyor diye değil de beni anlamıyor diye okumaya başlarsın ve işte o anda tartışma daha mantıklı bir boyuta evrilir.
Aslında mesele karşındakini ikna etmektir.
Mesela düşün bir arkadaşınla tartışıyorsun.
Kalbin böyle deli gibi atıyor, içinden susmak istemiyorum diye bağırıyorsun.
Ama bir saniyeliğine durup şöyle bir nefes alıyorsun.
Ve o bir saniye bütün iletişimin kaderini değiştiriyor.
Çünkü nefes aldığın anda vücudun sinir sistemi tehlike geçti mesajını veriyor.
Ve o minik boşlukta artık duyguların değil bilincin devreye giriyor.
Terapistler buna duygusal mesafe diyorlar.
Yani hislerini reddetmeden, onlara kaptırmadan tepki verebilme yetisi.
Ben bunu ilk defa sinirlendiğim mesajlarda uygulamaya başladım.
İlk gördüğüm an yazacağım mesajı kendime gönderdim.
Sonra üzerinde biraz zaman geçince yazacağım mesajı tekrar kendime gönderdim.
Abi arada o kadar büyük bir fark vardı ki.
İlk göndermek istediğim mesaj o kadar saldırgan bir noktadan geldi ki bana.
Kendime kızdım yani ne saçma bir mesaj diye.
Sonra tabii o sakinlediğim anda gönderdim.
Mesajların kalitesini fark ettim.
Ve artık bunu uygulamaya çalışıyorum gerçekten de.
İnanılmaz bir farkındalık yarattı bende.
Bir ilişkinin gücü iki kişinin çatışmaları nasıl yönettiğiyle ölçülür diye bir cümle var.
Yani hiç tartışmamak değil tartıştığında yeniden bağ kurabiliyor musun?
Asıl önemli olan bu.
Ve bu sadece romantik ilişkilerde de değil bu arada.
Arkadaşlıklarda işte ailede de geçerli.
Anlayışın bittiği yerde tartışmak değil kopukluk başlıyor.
Bazen de gerçekten tartışmanın kendisi değil, sonrasındaki sessizlik daha yıpratıcı oluyor.
Hani o konu kapanmadı ama kimse konuşmuyor hali var ya, evde bir sessizlik vardır ama aslında havada bin tane cümle dolaşır.
İşte orada beynimiz çözülmemiş bir stres döngüsünde kalıyor.
Ve bu durum sinir sistemini uzun vadede çok yoran bir şey.
Yani aslında konuşmamak da yanlış tartışmak kadar yıpratıcı.
Bir araştırmaya göre duygularını bastıran insanların kalp damar rahatsızlığı yaşama riski %30 daha yüksekmiş.
Yani konuşmak kelimenin tam anlamıyla bir sağlık meselesi bence.
Ama doğru zamanda doğru tonda konuşmak ve bence tartışmalarla kurduğumuz ilişki kendimizle kurduğumuz ilişkinin yansıması gibi.
Ne kadar huzurluysak o kadar az savunmaya geçiyoruz.
Ne kadar kendimizi tanıyorsak o kadar az tetikleniyoruz.
Ve ne kadar dinleyebiliyorsak o kadar derin bir bağ kurabiliyoruz.
Ben artık bir tartışmanın sonunda kazandım mı değil bir şey öğrendim mi diye soruyorum kendime.
biraz daha anlayışlı, biraz daha olgun, biraz daha sabırlı biri olabildiysem o tartışma bana zarar vermemiştir.
Beni dönüştürmüştür.
O yüzden şunu diyebilirim.
Tartışmalar bizi yormak için değil, bize ayna tutmak için varlar.
Kendini tanımadan kimseyi gerçekten anlayamıyorsun.
Ve belki de tartışmalar hayatın bize verdiği küçük laboratuvarlar gibi.
Orada böyle egonu, sabrını, sevgini, dinleme kapasiteni test ediyor hayat.
Ve bazen en güzel dönüşümler bir haklısın cümlesiyle değil, bir seni anlıyorum cümlesiyle başlıyor.
O zaman sana bir soru.
En son tartışmanı düşündüğünde nasıl bir yaklaşım sergiledin?
Buna vereceğin cevap bu bölümle...
Beni olumlu yönde şekillendirir diye düşünüyorum.
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak. Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
