
Selamlaaar! Bu bölümde, Cleopatra’nın hayatına yakından bakıyoruz:
taht savaşları, hayatta kalma stratejileri, Julius Caesar ve Mark Antony ile kurduğu ilişkiler… ve en önemlisi: çaresizlik anında verdiği son karar.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bir Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Arkadaşlar ben bazen bazı hikayelerin içinden çıkamıyorum.
Yani hikaye konuşuluyor, tartışılıyor, bitiyor ya hani ben de bitmiyor.
Bir süre zihnimde devam ettiriyorum onu hani.
Vay anasını ya. Hay neler neler ya falan diye.
Sonra bir döngü başlıyor zihnimde.
Ben olsaydım döngüsü.
Hani sen değilsin kanka.
Ama izin düşünüyor.
Bu zihinde durmuyor. Hani bir noktada olay artık o kişiyle ya da olayla ilgili de olmuyor.
Direkt sana dönüyor. Ben olsaydım ne yapardım?
Ben öyle mi davranırdım?
Ben bunu seçer miydim?
Ve geçenlerde de yine böyle zihinsel bir loop'a girdim.
Ama bu sefer olay biraz farklı.
Hani öyle arkadaş draması falan değil.
Bildiğin tarihi bir karakter tamam mı?
Nereden geldiği nasıl çıktığı hiç hatırlamıyorum şu anda ama bir ortamda Kleopatra konuşuyorduk.
Ondan sonra dedim ki Ken Ken mi?
Ya bir dakika ya yani ben Kleopatra olsaydım ne yapardım?
Çünkü biz Kleopatra'yı nasıl biliyoruz?
Hani güzel kadın, kraliçe, iki tane büyük adamla aşk yaşamış.
Sezar'la işte Mark Antony'le.
Ama sonra içimden bir ses çıktı yani şey dedi.
Bir dakika ya yani bu kadar mı?
Yani gerçekten Kleopatra'nın hikayesi bundan mı ibaret?
Güzel kadın, artı aşk, artı entrika falan yani hiç sanmıyorum.
Hani düşünsenize Roma İmparatorluğu o dönem dünyanın tek süper gücü gibi bir şey.
Karşılarında da Mısır var. Ama o eski görkeminden eski.
kalmamış. Her an böyle yutulmaya hazır bir pasta gibi duruyor.
Ve bu pastanın başında da gencecik bir kadın var.
Şimdi herkes böyle güzelliğiyle büyüledi falan diyor ya.
Arkadaşlar yapılan araştırmalar ve o dönemdeki paraların üzerindeki silüetler gösteriyor ki Cleopatra aslında öyle Victoria's Secret modeli falan değil yani.
Hatta bildiğin karakteristik böyle kemikli bir yüzü var.
Ama kadında öyle bir aura, öyle bir entelektüel derinlik var ki.
Ya düşünün 9 dil biliyor bu kadın ya.
Bak biz daha İngilizceyi tam halledemiyoruz şu ülkede.
Kadın 9 dil konuşuyor.
Matematik biliyor, astronomi biliyor falan.
Yani aslında o Sezar'ın halının içinden çıkma hikayesi var ya.
O bir flört hamlesi falan değil.
O bir hayatta kalma hamlesiydi onun için.
Kendi kardeşi tarafından sürgüne gönderilmiş, ordusu yok, parası yok ama neyi var?
Ben buradayım ve bu oyunu ben kurarım diyen bir zekası var.
İşte tam bu noktada zihnimdeki olup başlıyor tamam mı?
Düşünsene Melisa diyorum.
Sen sadece Saraydan atılmışsın, çölün ortasındasın.
Karşında dünyanın en güçlü adamı Sezar var.
Ne yapardın yani? Aman canım zaten Mısır'da çok sıcak.
Ben gideyim biraz kafa dinleyeyim falan mı derdin?
Yoksa o halının içine girip her şeyi yakmaya hazırım mı derdin?
O halı hikayesini de bilen bilir.
Bilmeyene de şöyle küçük bir özet olsun.
Kleopatra Sezar'ın karşısına ölmeden çıkmanın bir yolunu arıyor.
Ve kendini bir halıya sarıp saraya halı olarak giriyor.
Sonra da ta daa Sezar ben geldim canım falan gibi bir hal.
Neyse biraz araştırdıkça şunu fark ettim.
Biz Kleopatra'yı hep başkalarının gözünden tanımışız.
Onu sevmeyen Romalıların, onu tehlikeli bir büyücü gibi gösteren erkeklerin gözünden.
Bugün bu bölümde o tozlu sayfaları biraz karıştıralım istedim.
Önce şu Kleopatra kimmiş, neleri başarmış, nerede hadi canım dedirtmiş onlara bir bakalım.
Sonra da asıl mevzuya yani benim ben olsaydım kısmıma gelelim.
Çünkü ben bunu bayağı düşündüm, dert edindim yani.
Şimdi arkadaşlar Kleopatra...
Sezar'ın hayatındaki o büyük dönüm noktalarına bir bakalım tamam mı?
Sezar'la o halıdan çıktıktan sonra her şey güllük gülistanlık olmadı tabii ki de.
Kadın Roma'ya gitti, Sezar'ın yanında kaldı.
Hatta Sezar suikasta uğradığında oradaydı.
Düşünsenize dünyanın en güçlü adamı sevgiliniz.
Ve o gözünüzün önünde öldürülüyor.
O kaosun içinden sağ çıkıp Mısır'a kendi krallığına dönmek bile yani başlı başına bir Survivor hikayesi bence.
Sonra karşısına Mark Antony çıkıyor.
Antony biraz daha böyle nasıl...
desem duygusal bir tip.
Kleopatra onu da etkiliyor tabii ama bu sefer olay sadece Mısır'ı kurtarmak falan değil.
Koca bir imparatorluğu paylaşmak noktasına geliyor.
Ve sonra o meşhur son, Aktium Savaşı.
Roma'nın yeni parlayan yıldızı tepelerine biniyor ve bizimkiler için bir yolun sonu görünüyor.
Kleopatra 39 yaşında elinde bir sepet incir ve o meşhur yılanla hayata veda ediyor.
Oradaki olay da şu aslında.
Aktium'da Octavianus'a yenilince Antony ve Kleopatra Kleopatra, İskenderiye'ye yani kendi kalelerine çekiliyorlar.
Ama durum fena. Roma ordusu kapıda.
Anthony yanlış bir anlaşılma sonucu ki bu da böyle ayrı bir drama konusudur.
Kleopatra'nın öldüğünü sanıp kendi kılıcının üzerine düşüyor.
Kleopatra da can çekişen aşkını kucağına alıyor ve adam orada ölüyor.
Al sana sinematik bir yıkım yani.
Kleopatra bakıyor ki kaçış yok arkadaşlar.
Octavianus denilen o soğuk hırslı adam onu canlı canlı böyle yakalayıp Roma sokaklarında zincire vurulmuş bir ganimet gibi gezdirmek istiyor.
Kleopatra gibi bir kadın için bu böyle bin kere ölmekten daha beter bir şey.
İşte o an o meşhur sepet sahneye giriyor arkadaşlar.
Rivayete göre kraliçe içeriye meyve getiren bir uşak arayıp İzlediğiniz için teşekkür ederim.
denen Nısır'ın o kutsal ve ölümcül kovrası var.
Kleopatra en güzel elbiselerini giyiyor, tacını takıyor, yanındaki sadık hizmetçileriyle vedalaşıyor ve o sepete elini uzatıyor.
Bir ısırık ve bitiyor orada her şey.
Roma askerleri içeri girdiğinde kraliçeyi yatağında sanki sadece uyuyormuş gibi ama işte o muazzam gururla da buluyorlar bir noktada.
Şimdi şuna gelelim.
Benim zihnimde bir büyük arıza var bu noktada.
Yani Kleopatra kurban olayım, sanki koca bir imparatorluğu yıllarca parmağında oynatmışsın.
Tamam yani Octavianus zor bir karakter.
Okey Sezar gibi romantik değil.
Anthony gibi kolay kanmıyor.
Ama yani pes ettiğin yere bak be gülüm.
Hemen de pes ettin be.
Ya böyle konuşmak da kolay tabii bu arada.
O anı yaşamadık sonuçta ama ben bir düşünüyorum ben olsaydım diye.
O sepetten inciri yer.
Yılanı da Octavianus'a fırlasın falan demişim.
Şaka bir yana. O sepete elimi uzatmadan önce son bir kez o masaya bir otururdum ya.
Octavianus'a derdi Bak çocuk beni Roma'da gezdirebilirsin ama Mısır'ın anahtarları hala bende.
Eğer beni öldürürsen ya da aşağılarsan bu halk ayaklanır.
Roma'ya giden o tahıl gemilerini yakarım bak aç kalırsınız.
Yani o vazgeçilmezlik kartını sonuna kadar oynardım herhalde.
Ya da ne bileyim bir kaçış planı mı yapardım belki.
Yani sonuçta arkadaşlar bu kadın 9 dil biliyor diyoruz ya.
Zeki bir kadın bu yani.
Ben olsaydım o sepeti beklerken çoktan böyle gizli tünellerden Kızıldeniz'e inmiş.
Oradan gemiyle Hindistan'a erken falan açmıştım.
Düşünsenize Hindistan kraliçesi Kleopatra.
Yani tarih bambaşka yazılırdı.
Ya da ne bileyim bambaşka bir algı yönetimi düşünürdüm belki.
Kleopatra ölümüyle aslında hani bir mesaj veriyor ya.
Beni yakalayamazsınız.
Ama ben olsaydım o mesajı ölmeden yaşayarak verirdim gibi geliyor.
Octavianus'un karısı Livia ile böyle ufak bir ittifak kurmayı denerdim mesela.
Kadın kadın yurdudur deyip Roma siyasetini içeriden mi çökerseydim acaba?
Ama işte... Dert de burası ya.
Kleopatra o kadar yüksekten düştü ki hani belki de zirvede bırakmalıyım dedi.
Yani düşmeden bırakmalıyım dedi.
Yani düşünsenize arkadaşlar bazen zeka ve hırs tek başına yetmiyor.
O anki psikolojik çöküşü hayal edebiliyor musunuz?
Antony kollarında ölmüş, çocuklarının geleceği meçhul, koskoca bir imparatorluk parmaklarının arasından kayıp gitmiş.
Belki de o yılanı seçmek onun için bir yenilgi değil de düşmanına karşı kazandığı son zaferdi.
Hani bana dokunabilirsen Ama beni asla teslim alamazsın deme şekliydi.
Ama işte gel de sen bunu benim zihnime anlat.
Ben o odayı hayal ediyorum.
O altın yatığı, o son sessizliği.
Dışarıda Roma ordusu bayram ederken Kleopatra içeride o sepetin kapağını aralıyor falan.
O zihninden ne geçti acaba?
Sezar görse ne derdi mi dedi?
Yoksa ne bileyim Mısır benimle doğdu, benimle ölmeli mi diye düşündü.
Bir diğer noktadan da biz Kleopatra'yı hep böyle aşkla meşkle anlatıyoruz ya.
Ama bir diğer yandan işte o da bir...
anneydi. Bunu da unutmamak lazım.
Sezar'dan olan oğlu Sezaryon'u, Antony'dan olan üç çocuğunu.
Yani bunları korumak için neleri göze almaz ki bir anne?
Belki de o yılanı seçerken ben kendimi feda edersem hani Octavianus çocuklarıma acır falan diye mi düşündü?
Ama işte strateji uzmanı kraliçem o soğuk Romalı Octavianus'un çocuklarına acımayacağını nasıl öngöremedi?
Ya da o öngördü de yapacak hiçbir şey mi kalmamıştı?
Benim de onayları dramatize etme şekli.
Yani işte benim loop'um Burada böyle en karanlık yerine giriyor.
Çaresizlik kısmına.
Dünyanın en zeki kadını da olsanız.
Bazen hayat sizi öyle bir köşeye sıkıştırıyor ki önünüzde sadece iki seçenek kalıyor.
Ya birilerinin başarı hikayesinin dekoru olacaksınız ya da kendi trajedinizin başrolü.
Kleopatra esir düşüp Roma sokaklarında böyle alkışlar eşliğinde aşağılanarak yürümektense efsanevi bir şekilde ölmeyi seçti.
Yani o sepet aslında belki de bir çıkış kapısıydı.
Peki. Şimdi o zaman sana bir soru diyorum ve topu size atıyorum.
Çaresizlik insana neler yaptırır arkadaşlar?
Yani benim bu hikayeden zihnime yerleşen ana kelime bu oldu açıkçası.
Çaresizlik. Bambaşka şekillerde yorumlayanların olacağına da eminim.
Ama bu kadar başarılı ve bu kadar güzel bir kraliçeyi sadece güzelliğiyle konuşmak da pek içime sinmiyordu açıkçası.
Bu sebepten de bu bölümü kaydetmek istedim.
Böyle biraz hızlıca anlattım.
Kısa kısa anlattım ama eğer severseniz bu bölümleri daha da detaylandırabilirsiniz.
Çok vaktinizi almamak ve biraz da olaydan kopartmamak, dağılmamak için olabildiğince kısa tutmaya çalışıyorum.
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
