
Selamlaaar! Bu bölümde, hızlı aidiyet geliştirme halimi ve bir yerlere kök salma ihtiyacımızın nereden geldiğini konuşuyorum. Şehirler, insanlar, eşyalar ve “ev” hissi üzerinden aidiyetin psikolojik ve duygusal tarafına bakalım bi.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar. O zaman sana bir soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa. Arkadaşlar benim çok garip bir özelliğim var.
Ben çok hızlı aidiyet geliştirebilen biriyim.
Bu nasıl oluyor diye düşünürken şunu fark ettim.
Bu aidiyet geliştirme olayı beni böyle güvende ve iyi hissettiren bir şey.
Mesela üniversiteye Eskişehir'e gittim.
Oraya inanılmaz bir aidiyet geliştirdim.
Kendi memleketim gibi sahiplendim falan.
Sonra Çanakkale'ye geldim buraya.
Buradaki insanlara da böyle hemen bir aidiyet geliştirdim.
Şehre de yine aynı şekilde. İçtenlik duyduğum insanlara, en sevdiğim kıyafete, rahatça oturduğum koltuğa, keyifle okuduğum kitaba hemen bir aidiyet geliştiririm.
Aslında bakınca şunu da görebiliyorum.
Aidiyet geliştirerek sahiplendiğim her şey de bana karşı bir aidiyet hissediyor.
Yani beni sahipleniyorlar.
Ve ben bu sahiplenilme hissini sevdiğim için ben de hemen sahipleniyorum ki bir aidiyetim olsun.
Neticede bana iyi hissettiren bir his bu.
Ve bence iyi hissettiren şeylerin peşinde koşma konusunda da oldukça iyiyim.
Bu huyumu da seviyorum açıkçası.
Bir aralar birisiyle konuşuyordum hatta.
Bana şey demişti. İlk defa senin jenerasyonda bu kadar hızlı aidiyet geliştiren birisini görüyorum.
Yani aidiyetin jenerasyonda bir alakası var mıdır bilemiyorum da.
Yani gerçi düşüncede vardır sanki ya.
Neyse işte şu aidiyetin bir peşine düştüm ben anlayacağınız.
Nereden geliyor bu duygu?
Neden bir yerlere kök salmaya bu kadar muhtacız?
Aslında bu sorunun cevabı çok eskilere ta hayatta kalmaya çalıştığımız o ilk yıllara dayanıyor.
Abraham Maslow'u duymuşsunuzdur.
Hani o meşhur ihtiyaçlar hiyerarşisi adam.
Maslow diyor ki karnını doyurdun.
Başını sokacak güvenli bir yeri de buldun.
Bir sonraki adım ne biliyor musun?
Aidiyet ve sevgi.
Yani fiziksel hayatta kalış yetmiyor.
Ruhsal hayatta kalış için biz demeye ihtiyaç duyuyoruz.
Bizim için bir gruba ait olmak o dönemlerde böyle vahşi hayvanlardan korunmakla eşdeğerdi.
Bugün vahşi hayvanlar yok belki ama yalnız kalma korkusu hala aynı şiddetle beynimizde çınlıyor.
Hatta size çok ilginç bir araştırma söyleyeyim.
Nörobilimciler keşfetmiş ki...
Bir gruptan dışlandığımızda veya kendimizi hiçbir yere ait hissetmediğimizde beynimizde yanan bölgelerle fiziksel bir acı çektiğimizde işte mesela kolumuz kırıldığında falan yanan bölgeler neredeyse aynı.
Yani kalbim sızlıyor ya da buraya ait değilim canım yanıyor dediğimizde aslında beynimiz bunu gerçek bir yara gibi algılıyor.
İşte benim o hızlı aidiyet geliştirme huyum aslında beynimin kendime kurduğu devasa bir ilk yardım kiti gibi acı çekmemek için her gittiğim yeri hemen evim yapıyorum.
Modern dünya bize böyle sürekli özgür ol, bağ kurma, her an gidebilirsin falan diyor ama genetiğimiz hala o eski kabile hayatını özlüyor.
Psikolog Roy Balmester'ın aidiyet hipotezinde bahsettiği gibi biz aslında az sayıda ama sık görüşebildiğimiz istikrarlı ilişkilere programlanmışız.
Şimdi düşünsenize her gün binlerce kişi görüyoruz ama kaçıyla o istikrarlı bağ kurabiliyoruz?
İşte bu noktada benim Eskişehir'e, Çanakkale'ye ya da işte bir kitaba duyduğum o hızlı bağ...
aslında bu modern karmaşanın içinde kendi kabilemi yaratma çaba.
Hatta bu konuda harika bir örnek var.
Japonya'daki ikigai felsefesinin en büyük destekçilerinden biri olan Moe geleneği.
Burada bir Okinawa adası diye bir yer var tamam mı?
İnsanlar çocukluktan itibaren 5-6 kişilik küçük gruplara atanıyorlar ve ömür boyu birbirlerine ait oluyorlar.
Sosyal, ekonomik ve hatta duygusal olarak tabii.
Dünyanın en uzun yaşayan insanlarının buradan çıkması tesadüf mü diye bir sorarım ki hiç sanmıyorum.
Ben de kendi muayimi bazen bir şehirde, bazen bir kitapta, bazen de bir koltukta kuruyorum açıkçası.
Belki de bir yere ait olmak için o yerin mükemmel olması gerekmiyor.
Sadece sizin orayı sahiplenmeye niyetli olmanız yetiyor.
Ben o niyeti cebimde taşıyorum hep.
Gittiğim her yere, tanıştığım her insana seni sahiplenmeye geldim enerjisiyle bakıyorum.
Ve biliyor musunuz bu bakış açısı dünyayı bence çok daha az korkutucu kılıyor.
Tabi bunu herkesi ve her şeyi sahiplenin anlamında da demiyorum bu arada.
İçgüdüsel olarak bunun nasıl, kime, ne zaman olması gerektiği kavramlarını böyle bir ayırt edebiliyorsunuz, anlayabiliyorsunuz zaten.
Ama benim burada demek istediğim Bazı insanlar bunu anladığında bile zorlanıyorlar.
Ben mesela genel olarak bunu anladığım anda işe girişip kendime ait kılma eylemi içerisine girebilenlerdenim.
Aslında biraz da şunu demek istiyorum.
hissettiğinde ait olmaktan çekinme.
O çekinme bizi yabancılaştırıyor bence çünkü.
Ya bir de şunu düşündüm.
Biz aslında böyle kiralık bir dünyada yaşıyoruz tamam mı?
Evimiz kiralık, izlediğimiz filmler böyle bir platformda kiralık hatta dinlediğimiz müzikler bile listemizde geçiciler.
Her şeyin bu kadar akışkan olduğu bir çağda.
Bir yere veya birine kök salmak aslında bir nevi süper güç gibi bir şey.
Sosyolog Zygmunt Bauman buna akışkan modernite diyor.
Hiçbir şeyin kalıcı olmadığı bir dünyada her şey elimizden kayıp gidiyor.
Ama ben o hızın içinde durup hayır ya ben buraya aitim diyorum.
Bu bir nevi böyle hayata attığım bir çapa gibi de geliyor bana.
Hatta bak size çok ilginç bir hayat hikayesinden bahsedeyim.
Terminal filmini izlemişsinizdir.
Ama o hikayenin aslı olan Mehran Karimi Nasrin'in hikayesini bilir misiniz bilmiyorum.
Adam tam 18 yıl boyunca Paris'teki bir havalimanında yaşamış.
Belgeleri olmadığı için gidememiş ama sonra ne olmuş biliyor musunuz?
Gitme şansı bulduğunda bile oradan ayrılmak istememiş.
Çünkü oradaki o soğuk metal banklar, o gürültülü terminaller onun evi olmuş resmen.
Aidiyet bazen konforla değil o alanı ne kadar paylaştığınınla ilgili.
Ben de gittiğim şehirlerde o terminallerdeki adam gibi yabancı bir sokağı bir haftada kendi mahallem yapabiliyorum.
He ama bazen de kendime şunu soruyorum açıkçası.
Bu kadar hızlı sahiplenmek beni kırılgan yapıyor mu?
Evet belki çünkü ait olduğun yerden ayrılmak ruhundan bir parçayı orada bırakmak gibi ama öte yandan hiçbir yere ait hissetmeden.
her yere bir turist gibi bakarak yaşamak çok daha yalnız hissettirmez miydi?
Ben o sahiplenme hissinin peşindeyim açıkçası.
Hani derler ya sen bir yere ait olduğunda orası senin evin olur.
Bu tarz bir cümleydi belki tam olarak doğru söyleyememişimdir.
Ben eski şehrin tozuna toprağına ait hissettiğimde sanki o şehirde böyle beni koruyup kolluyor gibi hissettim.
Bak bir de aklıma şey geldi.
Hani o meşhur Küçük Prens kitabında tilkinin bir sözü vardır ya hatırlar mısın bilmiyorum.
Evcilleştirdiğin her şeyden sorumlusun der.
Aslında aidiyet kurmak da bir nevi dünyayı evcilleştirmektir.
Ben o eski şehrin ayazını, Çanakkale'nin rüzgarını ya da odamın köşesindeki o eski lambaderi evcilleştiriyorum aslında.
Onlara anlam yüklüyorum.
Onlar da bana bir kimlik veriyor.
Ama bu durumun bir de gölge yanı var tabii dediğim gibi.
Hızlıca kök saldığında...
Oradan sökülmek de bir o kadar can yakıcı olabiliyor işte.
Bazen kendimi böyle bir bitki gibi hissediyorum.
Toprağa bulduğum an köklerimi salıyorum ama saksım değiştiğinde o köklerin kopma sesini resmen kalbimde duyuyorum.
Yine de o saksı değişiminden korkup kökleri dışarıda tutmuyorum arkadaşlar.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü yersiz yurtsuzluk dediğimiz o his var ya kopma acısından çok daha ağır bence.
Sosyal psikologların yalnızlık epidemisi dediği şey aslında kimsenin hiçbir şeye tam olarak benim diyememesinden kaynaklanan bir şey.
Her şey emanetmiş gibi yaşadığımızda hayatın içinde bir hayalet gibi süzülüyoruz.
Ben hayalet olmak istemiyorum açıkçası.
Ben o sokaktaki çukura bile bizim mahallenin çukuru diyerek dokunmak istiyorum.
Hatta size çok ilginç bir kavramdan bahsedeyim.
Topofili diye bir kavram varmış tamam mı?
Mekan sevgisi demekmiş bu.
Coğrafyacı Yifu Tuan bu kavramı insanın böyle bir çevreyle kurduğu derin duygusal bağ olarak tanımlamış.
Bazı insanlar için bir yer sadece koordinattır.
Ama benim gibi topofile hastaları için bu kavram da ne kadar doğru bilmiyorum ama bir hatıra defteridir.
O sokakta yediğim dondurma, o köşede beklediğim otobüs hepsi benim aidiyetimin birer tuğlası gibi.
Çok tatlı geliyor bu bana ya bilmiyorum yani baya tatlı bir şey bence.
Belki de yeni nesil kök salmayı bir ayak bağı olarak görüyor.
Bağlanma ki canın yanmasın, sahiplenme ki özgür kal gibi sloganlarla büyüyoruz.
Ama gerçek özgürlük her yerden kaçabilmek değil.
Bir yere ait olduğunu bilerek oradan güvenle dünyaya bakabilmektir bence.
Bir evinin olduğunu bilmek seni daha cesur bir gezgin yapar.
Çünkü biliyorsunuz arkasında sağlam bir kalesi olmayan savaşçı savaş meydanında sadece kaçmayı düşünür.
Ama benim gibi böyle her sokağı, her insanı, her nesneyi kendine bir kale yapanlar için dünya böyle kaçılacak bir yer değil de keşfedecek devasa bir eve dönüşüyor.
Tabii tüm bunları anlatırken şunu da fark ediyorum.
Benim bu hızlı aidiyet dediğim şey aslında biraz da gönüllü bir savunmasızlık gibi.
Yani ben bir yere ait olduğumda aslında oraya kalbimin anahtarını da veriyorum.
Bak diyorum o şehre veya o insana artık neyse.
Sana bağlanıyorum, sana güveniyorum.
Eğer gidersen canım yanacak.
Ama ben bunu yine de risk alıyorum.
İşte bence insanların en çok korktuğu şey bu.
Bu riski almak. Canımız yanmasın diye kalbimizi böyle bir nadasa bırakıyoruz.
Sonra da neden hiçbir yer bize yuva gibi gelmiyor diye hayıflanıyoruz.
Aslında aidiyet bir sonuç değil bir tercihtir arkadaşlar.
Sen o Çanakkale'nin kordonunda yürürken ben buradayım burası benim demeyi seçtiğin an var ya işte o an o rüzgar seni yabancı gibi değil de bir dost gibi selamlamaya başlıyor.
Çünkü biliyorum ki dünya aslında bizim ona bakışımızla şekillenen bir yer.
Eğer bir yere misafir gibi bakarsanız orası hep başkalarının evi olarak kalır.
Ama eğer oraya kalbinizden bir parça bırakmaya cesaret ederseniz...
Orası sizin hikayenizin başladığı yer olur.
Tabii şunu da eklemeden geçmeyeceğim.
Bu hızlı aidiyet meselesi bazen bana fazla mı acaba diye düşündürüyor.
Hani dedim ya ayrılıklar zor oluyor diye.
Eskişehir'den ayrılırken sanki böyle sadece bir şehirden değil de kendimin bir versiyonundan ayrılıyormuşum gibi hissetmiştim.
Ama sonra neyi fark ettim biliyor musunuz?
O kökler hiç kopmuyor aslında ya.
Sadece yanımızda taşınabiliyor.
Ben bugün Çanakkale'deysem içimde biraz Eskişehir'in ayazını, biraz orada okuduğum o kitaplardaki altını çizdiğim cümleleri, biraz da o çok sevdiğim koltuğumun rahatlığını taşıyorum belki de.
Aidiyet dediğimiz şey aslında biriktirdiğimiz bir bavul gibi.
Gittiğimiz her yere o bavulla gidiyoruz ve her yeni durakta bavula Yeni bir şehir, yeni bir insan, yeni bir ana ekliyoruz.
Yavaş yavaş bu bölümün sonuna gelirken kendi kendime mırıldandığım o cümleyi sizinle paylaşmak istiyorum.
Ait olduğun yer çiçek açabildiğin yerdir.
Ve bazen çiçek açmak için o toprağın mükemmel olmasını beklememek gerekir.
Kendi suyunuzu, kendi güneşinizi yanınızda taşıyıp tamam ya şimdi buradayım ve burası benim demeniz yeterlidir.
O zaman sana bir soru.
Siz en son neyi veya nereyi sonunu düşünmeden tüm kalbinizle sahiplendiniz ve oraya ait hissettiniz?
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekebileceğini düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
